13. Bölüm "DAHA BÜYÜK BİR HATA"

Vaveyla Yazarı: Hilal Z.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 25Şu an: 13. Bölüm "DAHA BÜYÜK BİR HATA"

Tan hâlâ tepkisiz bir şekilde camdan dışarı bakıyordu, pantolonunun ceplerinde olan ellerini çıkartmış sol elini bana doğru uzatıyordu. Sessiz olmamı istediğini fark ettiğimde konuşmak istesem de sustum ve ben de gözlerimi ağaçlık alana çevirdim. Bir şeylerin hareket ettiğini görüyordum fakat bana rüzgar gibi geliyordu. Tan, "Işıkları kapatır mısın?" Dediğinde görmemesine rağmen başımı salladım hızlı adımlarla kapıya yürüyüp hemen yanındaki anahtardan ışıkları kapattım.

Yavaş adımlarla yanına döndüğümde dayamayıp konuştum, "Tan, bir şey söyle. Buradalar mı?" Sesimi duyduğunda bir süredir gözlerini ayırmadığı cama arkasını döndü, nasıl bakıyorsam ifadesi bir anda değişmişti. Bir eli yüzüme uzanırken diğeri kolumdan hafifçe tuttu, "Korkuyor musun? Ben buradayım. Kimseye bir şey olmasına izin vermem." Dedi bundan şüphen mi var? Der gibi. Şüphem tabii ki yoktu ama onlar sevdiklerimin etrafındayken kalbimdeki rahatsız edici çarpıntıyı görmezden gelemiyor, kendimi rahatlatmanın bir yolunu bulamıyordum.

Tan'a ne diyeceğimi bilemez halde başımı salladım, birkaç saniye sonraysa sıkıntıyla ofladım. Gerginlikten tenimin yandığını hatta terlemeye başladığımı hissediyordum. Tan'ın yanağımdaki eli çeneme indi ve beni gözlerine bakmaya zorladı, "Şimdi hiçbir şey yokmuş gibi aşağı ineceksin, ben de merkezi arayıp evin etrafını kontrol etmelerini isteyeceğim. Kimse bir şey hissetmeyecek, tamam?" Onaylamamı bekleyen gözlerine baktım son kez ve gözlerimi yumarak başımı salladım. Cevabını aldığında hâlâ yüzümde hissettiğim parmakları elmacık kemiklerimi okşadı ve Tan alnıma bir öpücük kondurdu. "Hadi." Dedi geri çekilirken. Derin bir nefes alıp ondan uzaklaştım. Odadan çıkarken az önce, keyfim bozulmadan önce, dağılan rujumu parmaklarımla siliyordum. Stresten ter bastığı için göz makyajım da akmış gibi hissediyordum, parmaklarımı göz çevremde de dolaştırdım.

Aşağı indiğimde yemek masasının tamamen boşaldığını, misafirlerimizin salona ve bahçeye dağıldığını gördüm. Bahçede oturanların Başaklar olduğunu gördüğümde mümkünmüş gibi daha da gerildim, Aslı ve Duru da oradaydılar. Terleyen avuç içlerimi üstümdeki kumaş pantolona sürttüm, yanlarına yürürken bir terslik olduğunu sezmemiş olmalarını dinliyordum. Bahçe kapısından çıkarken beni fark ettiklerine gülümsedim, diken üstündeydim ve oturabilecek gibi değildim. Akdemir abimin oturduğu koltuğun koluna kalçamı yaslayarak oturuyormuş gibi yapmakla yetindim.

"Açelya, nereye kayboldunuz? Giray nerede?" Aslı'nın sorusuyla gülümseye çalışarak ona dönmüştüm, o da gülümsüyordu sanırım sadece merak ettiği için sormuştu. "Yukarıda, bir telefon görüşmesi yapması gerekiyordu da." Dedim her şey yolundaymış gibi. Aslı başını sallayarak önüne döndüğünde gözlerim Başak'a kaydı, bana kaş göz yapıyordu. Anlamayarak kaşlarımı çattığımda parmağını dudağında gezdirdi bir şey anlatmaya çalışıyormuş gibi. Daha sonra da ses çıkartmadan, yalnızca dudaklarını oynatarak rujun silinmiş, dedi. Ona korkutucu olduğunu düşündüğüm bakışlar atarken ne kadar utandığımı göz ardı etmeye çalışıyordum, sırası mıydı şimdi!?

Hâlâ dışarıda oturuyor olduğumuzu fark ettiğimde boğazımı temizleyerek toparlandım, "Üşümediniz mi ya? İçeri geçelim haydi." Dedim ayaklanırken. Fakat hepsi anlaşmış gibi aynı anda havanın hiç de soğuk olmadığı hakkında bir şeyler söylemeye başlamışlardı. "Hasta olursanız görüşmem ama hiçbirinizle." Dedim kollarımı göğsümde bağlarken. Şaka zannedip gülmüşlerdi. Ciğerlerimdeki tüm nefesi oflamaya harcarken gözlerimi oturma grubunun tam karşısında uzanan ağaçlık alanda gezdiriyordum. Bir şey görmekten korkuyordum ama bakmadan da duramıyordum. Bir adım gerileyip bahçe kapısından evin içine baktım, Tan hâlâ görünürde yoktu. Son çare olarak Aslı'nın kucağındaki Duru'ya yöneldim, "Bari Duru'yu götüreyim, incecik battaniyeyle duruyor çocuk." Aslı'nın itiraz etmeden onu kucağıma almama izin vermiş olmasına minnettardım. O içerideyken hâlâ dışarıda olan anne babasının başına bir şey geldiği vakit de kendimi asla ama asla affetmezdim fakat içimde onu korumam gerektiğiyle ilgili yoğun bir iç güdü vardı, bu yüzden içeri o olmadan dönememiştim.

Kucağımda Duru'yla merdivenlerde birkaç adım atmıştım ki Tan'ın aşağı iniyor olduğunu görmemle durdum, "Ne oldu Tan, haber verdin mi? Geliyorlar mı?" Diye sordum sabırsızlıkla. Tan yanıma ulaştığında elini belime koydu ve beni aşağı yönlendirdi, böylece çıktığım üç basamağı da inmiş oldum. "Feza'yı aradım, bir ekip gönderecek." Biraz daha rahatlamış hissederek nefes aldım, umarım çabucak burada olurlardı.

İçeri doğru yürüdüğümüzde dışarıda oturan ekibi gördü, "Duru'yu oradan mı aldın?" Diye sorduğunda başımı olumlu anlamda salladım. Tan beni kolunun altına çektiğinde kucağımda Duru'yla onun kanatları altında güvende hissediyordum. Başımı kaldırıp yüzüne baktığımda neye üzüldüğünü bilmiyordum ancak hüzünlü gözüküyordu. Ona, ne olduğunu soracağım sırada yüzünü göremez oldum bir anda. Işıklar kapanmış, tüm ev karanlığa bürünmüştü. Tan'ın ağzının içinde bir küfür mırıldandığını duydum, ardından bizden uzaklaştı ve dış kapıya doğru yürümeye başladı, "Tan, nereye!?" Fısıldıyordum ancak sesim kuvvetli çıkıyordu. Bu adam dışarıda böylesine bir tehlike varken nasıl elini kolunu sallayarak dışarı çıkıyordu?

Sesimi duyduğunda arkasını döndü, "İçerde kal Açelya, silahımı alıp bakacağım." Dediğinde dudaklarım hayretle aralandı. "Hayır! Çok tehlikeli!" Bir yandan da ona doğru adımlar atıyordum. Tekrar yanıma gelip yönümü salona çevirdi, "Duru'yu al ve içeride bekle." Dedi onun kucağımdaki varlığını hatırlatır gibi.

Duru'yu salona, babaannesine bırakmayı akıl ederek hızlı adımlarla salona girdim. Tam o sırada babam oturduğu yerden kalkıyordu, "Hay Allah, ben bir bakayım ne olmuş." Dediği duydum kalkarken. "Yok, yok!" Diye bağırdım bir anda telaşla. Hepsinin şaşkın bakışları bana döndü, "Giray bakmaya çıktı şimdi." Dedim açıklama yaparak. "O nereden bilecek yerini ben bakarım." Diyerek tekrar ayaklandı babam. Duru'yu kucağına tutuşturdum, "Ben göstereceğim ona." Cevap vermesini beklemeden salondan çıktım. Bahçeye gitmeden önce silahımı almayı düşünüp bir anlığına merdivenlere yöneldim fakat kaybedecek vaktim olmayabilirdi.

Bahçeye çıktığımda ilk gördüğüm garaj kapısının açık olduğuydu. Bir ayağımdaki topuklulara bir de boş ellerime baktım, yapacak bir şey yoktu. Sessiz olmasına özen gösterdiğim adımlarımla yavaşça garaj kapısından içeri girdim, misafirler arabalarını rahat park edebilsin diye kendi arabamı garaja bırakmıştım ve aracın arkasını göremiyordum.

Bir fısıltı duyduğumda yerimden sıçradım, "Açelya benim." Diyordu Tan. Derin bir nefes alarak arabanın arkasından çıktım, Tan elektrik kutusunun önünde durmuş içine bakıyordu. Yanına vardığımda bana döndü, "İçerde kal demiştim!" Dedi kaşlarını çatarak. Onu elimle geliştirip elektrik kutusunu işaret ettim. "Kabloların hepsi kesilmiş." Dedi kabloları göstererek. Ağzım şaşkınlar beş karış açıldı, "Bu da ne demek? Bu kadar yakındayız falan mı demeye çalışıyorlar!?" Soysal ve itleriyle ilettiği mesajları beni öfkeden deliye döndürüyordu. Tan, "Muhtemelen öyle." Derken yardımcı olmuyordu fakat yalnızca doğruyu söylemeye çalıştığını biliyordum.

"Ne yapacağız şimdi? Bunu düzeltmemiz imkansız." Dedim haşat edilmiş kablolara bakarken. Tan kutuyu kapattı, "En iyisi onlara kabloların yandığını söylemek ve bir an önce gitmelerini sağlamak." Onu onayladığımda beraber garajdan çıktık, eve geri gireceğimiz esnada Tan silahını bırakması gerektiğini hatırladı. Bırakıp geleceğini söylemişti fakat onu yalnız bırakmak istemediğimden onunla beraber arabasının yanına gelmiştim. O ön yolcu koltuğunun kapısını açıp silahını torpidoya koyarken ben de arkasında dikiliyordum. Gözlerimi gayri ihtiyari etrafta gezdirirken bakışlarım arabanın arka lastiklerine takıldı.

"Hadi, içeri girelim." Tan işini bitirmiş kapıları kitlemişti. Onu kolundan tutarak durduğum yere çektim ve tekerlekleri gösterdim parmağımla. bu sefer şaşkına dönen oydu, daha önce fark etmemiş olmalıydı. Eğildi ve tekerleklerere daha yakından baktı, "Kansız itler." Diye mırıldandığını duydum. "Şuna bak," dediğinde eğilerek görmeye çalıştım, tekerleğin üstünde kocaman bir çarpı şeklinde bir kesik vardı. "Senin burada olduğunu anlamışlar." Derken buldum kendimi. Bu kötü bir şey miydi? Ya da ne kadar kötü bir şeydi?

Tan öfkeli olduğu belli olacak şekilde derin bir nefes aldıktan sonra doğruldu, "Ağzımı bozmak istemiyorum, içeri geçelim hadi." Belime tutunarak bizi içeri yönlendirdiğinde ona ayak uydurdum. Biz girerken babam ve amcam da çıkmak üzereydi, Tan onlara kabloların yandığını ve elektriğin bu gece gelmesinin mümkün olmadığını söyledi. Hep beraber içeri girdiğimizde babam durumu geri kalanlara da açıklamış ve hep beraber annemin evine geçmeyi teklif etmişti fakat saatin geç olmasıyla daha fazla zahmet vermek istemediklerini söyleyerek toparlanmaya başlamıştı herkes. Birkaç dakika sonra ellerimizde telefon flaşlarıyla beraber kapının önüne çıktık ve herkes birbiriyle tek tek vedalaştı, kalabalıktan dolayı vedalaşma faslı uzun sürmüştü.

Son araba da bahçeden çıktığında babam el saklamayı kesti ve garaja yöneldi, "Bir de ben bakayım şuna, nasıl yanmış olabilir ki?" Dedi kendi kendine. Tan ve ben aynı anda atıldık, "Hiç gerek yok, hem elektrik kablosu bu ne olacağı belli olmaz." Dedi Tan babamın önüne geçerken. Ben de kolundan tutuyordum, "Evet baba boş ver, bir kaza çıkmasın şimdi." Babam bir süre bize şüpheci bakışlar attıktan sonra geri çekildi ve elimizden kurtuldu, "Ne bu telaş anlamadım ama..." Dedi arkasını dönüp eve girmeden önce. Gittiğinde ikimiz de derin bir nefes almıştık.

"Madem öyle, birkaç parça eşya al da annenle beraber gidelim Açelya." Dedi babam merdivenleri çıkarken, ona cevap vermek üzereyken Tan'ın nefesini kulağımda hissettim bir anda. "Bence bana gelmelisin." Diyordu. Gülerek dirseğimi karnına geçirdim, "Babama da böyle söylesene." Bu sefer o güldü, ardından cıkladı. Omuz silktim, "Söyleyemiyorsan gelemem." Ardından ben de merdivenlere yöneldim. Tan da peşimden gelirken flaşı tutuyordu. Odama girdiğimizde ben eşyalarımı çıkarttığım büyük kol çantasına koyarken o da bana ışık tutmaya devam etti.

"En azından beni evime bıraksan, hem belki kapıda dayanamaz yukarı çıkarsın." Dediğinde eşyalarımı toplamayı bitirmiştim. Çantamı koluma takmak üzereyken uzanıp aldı, "Ne diyorsun?" Diye sordu gülümserken. Bu kadar sorunun ortasında bu adamın gülüşü nasıl güneşin doğuşu gibi bir etki yaratıyordu hiçbir fikrim yoktu. Cevap vermek istiyordum ama kendimi hayranlıkla yüzüne bakmaktan alıkoyamıyordum. En sonunda iki elimle yanaklarını avuçlayıp dudaklarımı sol yanağına bastırdım. Geri çekildiğimde gözleri heyecanla parlıyordu, "Bu tamam mı demek?" Dedi neşeyle yerinde kıpırdanırken.

Yanından geçerken kendi kendime mırıldanıyordum, "Biraz daha tatlılık yapmaya devam edersen bizi bu odaya kitlemek zorunda kalacağım." Dediğimde peşimden odadan çıkıyordu. "Ne, ne dedin? Duymadım ki?" Dedi. "Bırakırım diyorum." Dedim.

Koridora çıktığımızda annemle babam babamın odasından çıkıyorlardı, Tan onları gördüğümüzde flaşını açık tuttuğu telefonunu bana verdi ve babamın çantasını da aldı. Hep beraber evden çıktığımızda Tan babamın çantasını onun arabasına benimkiniyse benim arabama yerleştirmişti. Ben de o esnada Tan'ı bırakacağımı söylemiştim, babam bunu duyduğunda bıraktıktan sonra geri dönmem konusunda uyarıda bulunmuştu. Ardından onlarla da vedalaşmış ve arabalara geçmiştik.

Arabaya bindiğimizde Tan'ın telefonu çalmıştı, arayanın Feza olduğunu gördüğümde konuşmalarını beklemek için arabayı çalıştırmadım. Tan aramayı yanıtlayıp telefonu kulağına götürdü, "Efendim Feza." Dedi ciddi bir ifadeyle. Feza'nın konuşmaya başladığını anlamıştım fakat duyamıyordum, oturduğum yerde tamamen ona döndüm ve bana da söylemesini bekledim. "Bahçedeyiz biz gel." Dedi Tan bir süre sonra. "Feza burada mı?" Diye sorduğumda başını salladı, "Ekiple beraber kendisi de gelmiş." Dedi. Ardından başıyla bahçe kapısından giren Feza'yı işaret etti, ikimiz de yanına gitmek üzere arabadan indik.

"Siz hayırdır ya? Ne bu şıklık?" Dedi Feza ona yaklaştığımızda yüzündeki gülümseme ters giden bir şey olmadığını düşünmeme sebep olmuştu. "Misafirlerimiz vardı." Dedim geçiştirerek, "Bir şey var mı?" Diye sordum merakla. Feza derin bir nefes aldı, "Varsa bile yakalayamadık." Dedi omuzlarını kendine çekerek. "Elektrik kablolarını kestiler, ayrıca arabamın lastiklerinin de içinden geçmişler." Dedi Tan koluyla arabasını işaret ederek. Feza yüzünü buruşturdu, "Araştırmaya devam edeceğiz ama merak ettiğim bir şey var..." İkimiz de yüzüne soran gözlerle baktığımızda devam etti, "Soysal'ın burada olanlardan bu denli haberi var? Hamza içeride, dışarıda bir iti kalmış olması gerek."

O an bunu hiç düşünmediğimi fark ettim, gerçekten o tüm ailemin burada olacağını nereden biliyordu? Düşüncelerim birbirine girdi, tüylerimin diken diken olduğunu hissettim. Annemden öğrenmiş olabilir miydi?

"Feza," dedim yumduğum gözlerimi açarken, Feza soran gözlerle bana bakıyordu. "Annemin evindeki kameraları izlediniz mi?" Sanırım sorduğum soruyla ikisi de ne düşündüğümü anlamıştı. "Hayır." Dedi Feza bir bana bir Tan'a bakarken. Tan da bana dönmüştü, "Annen söylemiş olabilir mi diyorsun?" Dedi emin olmak istermiş gibi.

"Ben... Bilmiyorum. Annem hiçbir şeyin farkında değil, onunla biri konuşmaya geldiyse bir şeyler söylemiş olabilir. Hem bugün sorguda tuhaf tuhaf konuşup durdu." İkisi de kaşlarını çatarak bana döndü, "Ne söyledi?" Dedi Feza.

Annem kardeşine konu gelince küçük kardeşlerin ne kadar hızlı büyüdüğüyle ilgili bir şeyler söylemişti, başta kafası karıştığı için küçüklüklerinden bahsettiğini düşünmüştük fakat işin aslı öyle değildi. Annem kardeşiyle ne zaman olduğunu hatırlamadığı bir vakitte konuştuğunu ve hem sesinin hem de yüzünün değiştiğini söylemişti. Sesini hatırlamasını beklemiyorduk zaten annem gibi hastalarda işitsel yanılsamalar daha sık görülüyordu fakat yüzünden bahsettiğinde Soysal'ın annemin yanına gelmiş olma ihtimali kuvvetlenmişti.

"Kardeşim ne kadar hızlı değişiyor, yüzü hatırladığım gibi değil gibi bir şeyler söyledi. Zaten kızlardan daha detaylı dinlersiniz ama kameraları acilen izlemeniz gerekiyor." Dediğimde birbirlerine bakıp başlarını salladılar. "O zaman biz direkt merkeze geçelim kardo." dedi Feza Tan'a ithafen. Tan düşünmeden başını salladı, "Öyle yapalım, zaten belli ki yeteri kadar geciktirmişiz." Feza onu onaylarken bana döndü, "Sen de oyalanmadan eve git," ben başımı sallarken bir eli yüzüme tırmandı ve varla yok arası okşadı. "Bir çılgınlık yapmak yok." Dedi uyarırcasına. Zaten o bir şey söylediğinde kolay kolay karşı gelemiyordum, tamam anlamında başımı salladım.

"Ayıp olmazsa bir şey soracağım," Feza konuştuğunda bakışlarımız ona döndü, "Siz şimdi nesiniz?" Derken yüzünde anlamaz bir ifade vardı. Hâlâ diken üstünde hissetmeme rağmen bu ifadesine güldüm, Tan benim aksime ciddiydi. "Sikik sikik sorular sorma!" Dedi, Feza'nın yüzüne yaklaşıp fısıldamasına rağmen duymuştum. Feza üstüne gelen Tan yüzünden geri çekildi, "Yenge diyeceksem bileyim yani. Değil mi yenge?" Son sözünü söylerken bana dönmüştü fakat cevap almayı beklemiyordu, resmen eğleniyordu bizimle. "Çok komik Feza!" Diyerek ben de tavrımı ortaya koyduğumda Feza göz devirerek geriye doğru birkaç sarsak adım attı, "Ben gidiyorum, beni sevmiyorsunuz sanırım." Dedi. İki parmağını şakağına götürerek veda ettikten sonra arkasını dönüp yürümeye devam etti, Tan da sabır dilenerek bana dönmüştü.

"Bakma şu gevşeğe, söylediğim gibi eve git ve bana haber ver. Aklım sen de kalmasın." Dedi bir eli aheste aheste yüzümde dolanırken, parmakları varla yok arası tenime sürtündükçe parmakları altında tenimin seyrediğini hissediyordum.

"Benim aklım sende kalacak ama, sen de haber ver." Dediğimde eğilip burnumun ucuna bir öpücük kondurdu, "Benim için endişelenme." Dedi sanki mantıklı bir şey söylüyormuş gibi. Anlık sinirle havadaki aşkı yuttum, "Salak salak konuşma Giray." Dedim kaşlarımı çatarak. Tan bu hâlime gözlerini kısarak gülmüştü. "Tamam, tamam kızma hemen. Hadi öp de gideyim." Dedi yanağını bana uzatırken. Ölmüştüm de cennete mi gelmiştim acaba, bu nasıl güzel bir istekti böyle? İki elimle yüzünü tutup kendime yaklaştırdım ve kocaman bir öpücük kondurdum yanağına, ben geri çekilmeden hemen önce oh çektiğini duyduğumda dayamayıp bir tane daha öptüm. Geri çekildiğimde salak gibi sırıtıyordum, beni belimden tutup dudaklarıma asıldığında da gülümseyi kesmemiştim. Öpüşünün ardından geri çekildiğinde vedalaşmış ve ben kendi arabama o ise Feza'nın yanına gitmek üzere ayrılmıştık.

🎭
Gençken, kalbi sol tarafta olduğu için tüm hayatını kalp krizi riskiyle geçiren bir adamın öyküsünü okumuştum. Biri ona bu riski azalttığını söylediği için sürekli elma yiyordu. Fakat bu sevdiği kadının ona rahat ve güvende hissetmesi için söylediği bir yalandı. Adam ecelinden kaçmamış, kalp krizi geçirerek ölmüştü bir gün. Tüm kitap boyunca sevdiği kadın da ben de öleceği anı beklemiştik çünkü hayatî bir tehlikeyle yatıp kalkıyordu. Yıllar geçtikçe fark etmiştim ki yazarın kitapta anlatmak istediği hasta bir adamın basit yaşam öyküsü değildi. Adamın sol tarafta olan kalbi, düşmanlardı; kalp krizi riski taşıyor olması da düşmanların her an ensesinde olmasıydı. En sonunda adam pençelerinden kurtulamamış, yem olmuştu.

Bu gece ben de o kalp krizi riskiyle burun buruna gelmiştim. Hiçbir zaman yakamdan düşmeyen eller tırnaklarını boynuma saplamamış, yalnızca batırmakla yetinmişti. Yetinmişti çünkü benim canımı bu kadar kolay almayacaklardı. Soysal bir gün beni öldürmek isterse beni acılar içinde kavuracaktı, biliyordum. Yine de korktuğum kendi canım değildi, bu gece o evde sevdiğim herkes vardı.

Göğsümdeki sıkışıklık gitsin diye bir kez daha derin bir nefes aldım fakat gitmedi. Gözlerimden akan birer damla yaş yüzümü yalayıp geçti. Silemedim. Sanki ilk günden beri içimde tutuyormuşcasına akıttım göz yaşlarımı.

Keşke o gün telefonu açmayıp kızlarla dedikodu yapmaya devam etseydim, keşke hiç arayanın kim olduğunu merak bile etmeseydim. Başıma bunların geleceğini bilseydim de bana ulaşmasına hiç izin vermeyip küçük hayatıma devam etseydim.

Boğazımdan art arda hıçkırıklar yükselirken göz yaşlarımı silmek zorunda hissettim fakat yüzümdeki kuruluk bir saniye bile sürmedi.

Eğer bu belaya hiç bulaşmamış olsaydım şimdi arkadaşlarım yanımda olacaktı ve o sorunların birini bile yaşamamış olacaktık. Hiçbir zaman söylememişlerdi ama biliyordum, Soysal yüzünden onlardan uzaklaştığım ve hırçınlaştığım için aramız bozulmuştu. Pişmandım, her şey için ölesiye pişmandım. Onların ölmesine ben sebep olmuştum, hepimizin dünyasını yalnızca birkaç dakika içerisinde ben karartmıştım.

İçten içe asıl suçlunun dayım olduğunu biliyordum fakat ağlarken, kendimi suçlarken bu düşünce zihnimde kendine yer aramıyordu bile.

Dakikalar süren ağlama krizinden çıkmak için kendimi çok zorlamıştım fakat gücümün yettiği yalnızca biraz daha sessiz ağlayabilmek olmuştu. Ağlamaya devam ederken yorganın altına girmiş, cenin pozisyonunda yatağın kenarına kıvrılmıştım. Keşke burası annemin evi olmasaydı da Tan işi bittikten sonra yanıma gelebilseydi, diye geçirdim içimden. Halbuki onun da işi Soysal belası ile uğraşmaktı. Beni yaraladığı yetmiyormuş gibi bir de onu yoruyordu.

Bunları düşündükçe ve ağlamaya devam ettikçe şakaklarımdan başlayan bir ağrı saplanıyordu başıma. Bir durumun kötü olduğunu söylemek için kaç kelime vardı bilmiyordum ama bu kesinlikle en kötüsüydü. Uzun zamandır bu kadar kötü olduğumu hatırlamıyordum, Soysal'ın mektubunu okuduğum gece kesinlikle bu kadar kötü değildi. O gece Tan'ın da yanımda olduğunu hatırladığımda dudaklarım büzüldü, belki o burada olmadığı için böyle hissediyordum.

Telefonuma ulaşabilecek şevki kendimde bulsaydım beni biraz daha iyi hissettirecek bir şeyler söylemesini isteyebilirdim fakat bunun için enerjim yoktu, hem onun da işinin ortasında dikkatini dağıtmak istemiyordum. Bu yüzden sabah olduğunda ilk iş onun yanına gideceğimi bilerek gözlerimi yumdum ve kendimi uyumaya zorladım.

🎭

Saat çoktan gece yarısını geçmiş, yeni gün başlamıştı fakat Kale sınırları içerisinde saat kavramı yoktu, düşman beklemezdi. Giray ve Feza izlenmesi gereken saatlerce görüntüyle beraber geldiklerinde Mağara'dan getirilenlerin incelenmesinde çalışan ekip ikiye bölünmüş bir kısmı görüntüleri izlemek üzere yukarı çıkmıştı. Giray ve Feza da onlarla beraber görüntüleri izlerken Yiğit ve Evran alt katta çalışmaya devam edeceklerdi. Hepsi içten içe bu gece bir şeylerin çözüleceğini bilmenin heyecanıyla çalısıyorlardı.

Aşağıdaki ekibin başındaki Evran masaların arasında dolaşırken uzmanlardan biri onu durdurdu, "Taşdelen, buraya bir bak." Dediğinde Evran arkasında kalan masaya döndü ve yalnızca bakışlarıyla ne olduğunu sordu. "En çok ismi geçenleri kaydedin demiştin, ilk liste bitti." Dedi uzman masa sandalyesini geri ittirerek Evran'a bakması için yer açarken. Evran bir kolunu masaya dayayarak ekrana eğildi, listede otuz iki isim vardı. İsimlere bakmadan önce uzmana döndü, "Neye göre sıraladınız?" Diye sordu. "En çok şüphe çekenden başladık." Dedi uzman listenin başındaki ismi işaret ederken.

Evran işaret edilen ismi okudu; Halit Karayel, yazıyordu. İki kası arasındaki çukur biraz daha derinleşti, bu ismi bir yerden tanıyordu. "Kim bu?" Diye sordu hafızasını fazla zorlamadan. "Emekli diplomatlardan biri, Selim Şamlı'nın kız kardeşinin eşi oluyor." Diyerek açıklamada bulundu uzman. Evran'ın ifadesi şaşkınlıkla gevşedi, "Açelya'nın babası mı?" Diye sordu. Uzman sistemden kontrol ederken onu izledi Evran, en sonunda başını salladı "Evet, Açelya isimli bir kızı var. Açelya Dara Karayel."

Evran'ın yüzüne çarpık bir gülüş yerleşti o an. "Ne buldunuz?" Diye sordu doğrulurken. Uzman derin bir nefes alıp biraz daha geri gitti Evran'ın yüzüne daha iyi bakabilmek adına, malûm boyu fazla uzundu. "Pekâlâ," dedi anlatmaya başlamadan önce, "Öncelikle Selim'in, daha doğrusu Soysal'ın, elinde çok fazla bilgi vardı. Birçoğunu nasıl edildiğine akıl sır erdiremiyorduk. Daha sonra yine oradan getirilen içeriklerden Soysal'ın Halit Karayel denen adamın odasına dinleme cihazı yerleştirdiğini anladık. Onları da inceledik ama hâlâ eksik şeyler vardı. Biri elini kolunu sallaya sallaya adamdaki bilgileri Soysal'a veriyordu."

Evran bu kısmı biliyorum der gibi yüzünü buruşturdu, "Bunu Açelya'dan yapmasını istiyordu. Tehdit, şantaj, montaj; bilirsin." Dedi bıkkın bir tavırla. Fakat uzman kaşlarını kaldırmış başını iki yana sallıyordu, "Hiç zannetmiyorum."

Evran omuzlarını dikleştirdi, kollarını göğsünde bağlarken kol kasları gerilmiş ve mümkünmüş gibi daha da genişlemişti, "Ne demek istiyorsun, ne buldun?"

"Burada Açelya'nın erişebileceğinden de fazla bilgi var," dedi bir sır verir gibi. "Eminim bir kasası vardı ve Açelya'nın bundan haberi bile yoktu. Hatta belki hiçbir yerde kaydı olmayan bilgiler bile vardı, sadece Halit'in bildiği."

Evran düşündü, bu kadar derin olabilir miydi? Gerçekten derin devlete kadar iniyor muydu? İşin içine bir diplomatın girmesi her şeyi daha da kötü yerlere sürüklerdi. Evran şimdiden başlatılacak soruşturmaları, meslekten men edilecekleri hayal edebiliyordu.

Onun zihninde onlarca senaryo birbiri ardınca oynarken uzman tekrar konuştu, "Fakat maalesef doğruluklarını kanıtlamanın bir yolu yok. İşin içinden çıkmak istiyorsak onu sorguya almalıyız." Dedi. Evran onu başını sallayarak onayladıktan sonra oradan ayrıldı ve yalnız bir köşeye geçti. Açelya'dan başından beri şüpheleniyordu ve şimdi de babası hain çıkmak üzereydi, belli ki şüphe etmekte haklıydı. İçten içe Giray'a da kızıyordu, Açelya ile o kadar gereksiz temasa girmişti ki belki de ona bile soruşturma başlatacaklardı.

Evran kendi kendine söylenerek ofisten çıktığı esnada bir üst kattaki ofise Feza giriyordu. "Rapor almaya hazırım!" Diye seslendi baştaki masasına yürürken. Ona en yakın masada oturan uzman başını kaldırdı, "Görüntülerle oynanmış." Dedi direkt konuya girerek. "Hangi ev?" Diye sordu Feza. "Aysima Karayel'in evi. Evdekileri sorguya almamız gerekecek, oynandığı çok belli." Feza başını sallayarak onayladı onu ve diğer tarafa döndü, "Halit Karayel'in evi?"

O sırada Tan bilgisayardan başını kaldırıp ona ıslık çaldı, Feza onun burada olduğunu yeni fark ediyordu. Yanına vardığında ekranda Halit Karayel'in evinin kamera görüntüleri vardı. "Şuna bak." Dedi Tan görüntüyü ileri sararken. Görüntü garaj kapısının önü de dahil olmak üzere ön bahçeyi gösteriyordu. Kadraja sol tarafta kalan kör noktadan bir adam giriyordu, her yeri kapalıydı, bir tek gözleri gözüküyordu. Garaja girmeden önce başını kaldırıp kameraya bakıyor ve baş parmağını boğazına götürerek ölüm işareti yapıyordu. Daha sonra içeri giriyor , kabloları kesiyor, dışarı çıktığında da Tan'ın lastiklerini indirip başka bir kör noktada gözden kayboluyordu.

Feza ne diyeceğini bilemez şekilde ekrana bakıyordu ki Tan tekrar konuştu. "Bu... Bu, Açelya'nın ve ailesinin etrafındaydı." Dedi, öfkeden şakaklarındaki damar kendini belli etmeye başlamıştı. Feza'ya döndü, "İçeride küçücük bir bebek vardı Feza." Ekranda tekrar tekrar oynayan görüntüye bakarken kasları havalanmıştı Feza'nın. Açelya'nın yalan makinesine bağlandığı gece anlattığı şeyleri daha iyi anlıyordu şimdi. "Önce bu herifi bulsunlar." Dedi Tan oturduğu yerden kalkarken.

Tan, Açelya'nın ailesini ailesi görmüştü bu gece ve gerçekten onlardan biri gibi hissetmişti. Bu konuyu açık açık konuşmamışlardı ama artık aralarındaki şey her neyse bunu inkar edemezlerdi. Keşke Feza'ya kızmak yerine sorunun cevabını verseydik, diye düşünüyordu Tan. Şimdi fark ediyordu, Feza gayet yerinde bir soru sormuştu. Nelerdi onlar cidden? Herhalde sevgililerdi. En azından Tan içinden böyle geçiriyordu. Sevgiliyiz herhalde.

Yine iş yerinde Açelya'yı düşündüğünü fark ettiğinde silkelenerek kendine geldi, bunu derin bir nefes alarak ve öfkesini hatırlayarak yapmıştı, ve işinin başına döndü.

🎭

Giray Tan

"Evran, anlat bakalım neler biliyormuş bu adam?" Evran başkanı duyduğunda Nuray'ın incelemekte olduğu dosyayı elinden nazikçe alıp ayaklandı ve ekranın önüne geçti. Bazen şu olay ortaokulda sunum yapıyormuş gibi hissettiriyordu. "Öncelikle şunu söylemeliyim ki düşündüğümüzden fazla şey biliyor. Açelya'nın öğrenemeyeceği şeylerden bahsediyorum." Dedi, Açelya'nın ismini söylerken bariz bir rahatsızlık vardı yüzünde.

"Ne yani?" Dedi başkan sabırsızlıkla. Evran bunun üzerine bu devam etti, "Ülkenin yurt dışı bağlantılarını biliyor. Kim, ne zaman, nerde, hepsini biliyor." Bunları söyledikten sonra ekranda bahsettiği bağlantılar ve bilgileri akmaya başlamıştı. Başkan kaşlarını çatmış, nefesini tutmuş ekrana bakıyordu. Soysal'ın bu kadar bilgiye ulaşmış olması onu rahatsız etmişti, kendisine verilen emaneti koruyamamıştı. En azından hissediyordu, aşina olduğum bir histi.

"Bu bilgiler belli koşullarda saklanır, Açelya bunlara ulaşmış olamaz. Ulaştıysa bile babasının ihmali yüzündendir." Dedi Yiğit. Sabahtan beri neden Açelya'nın bu bilgilerle olan alakasının konuşulduğunu anlamıyordum. Daha önce sızdırdığı bilgiler oldu diye hepsi onun üstüne mi kalacaktı?

Elimdeki kalemi masaya bırakırken konuştum, "Bir dakika, anlamaya çalışıyorum. Açelya'nın bunlarla alakası ne?" Hepsi bana zürafalar neden uçamıyor? Diye sormuşum gibi bakıyordu şimdi.

"Bilgileri onun sızdırdığına kanaat getirirsek sevgiline yakalama kararı çıkartacağız." Dedi Evran gözlerimin içine Bakarak. Ben duyduklarımla ayaklanırken Başkan dahil olmak üzere hepsi gözlerini bana diktiğinde tepki veremedim. "Sevgilin, derken?" Dedi Başkan. "Öyle bir şey yok." Diyerek reddettim ve Evran'a döndüm, "Ne yapmaya çalışıyorsun Evran?"

"İşimi. İşimi yapıyorum." Dedi üstüne bastıra bastıra.

"Açelya mevcut durumda sorguya alınmayacak çünkü babası daha suçlu gözüküyor." Nuray'ın alaycı sesini duyduğumda şaşkınlıkla baktım ona. Fakat kendime hatırlatmam gerekiyordu ki buradaki kimse onları benim olduğum kadar yakından tanımıyordu. Bu sebeple derin bir nefes alarak yerime oturdum ve rahat bir tavır takındım, "Öyleyse yarın adamı sorguya alıyoruz."

"Olmaz, operasyon deşifre olur. Önce Açelya'yı alalım eğer bir şey çıkmazsa babasını alırız." Yiğit'in söyledikleriyle içimden bir hasbinlallah çektim. Sevgilimi buraya sorguya getirmek istemiyordum.

"Açelya alışkındır, isterseniz bu gece bir ekip gönderelim." Diye bir öneride bulundu Evran, muhatabı başkandı. Normalde yapmayacağım bir şey yaptım ve araya girerek başkanın konuşmasına engel oldum, "Bu gece olmaz, ben yarın getiririm."

Sözlerimin ardından toplantı odasında derin bir sessizlik oluştu.

"Öyle olsun, toplantı bitmiştir. Giray benimle gel." Başkan arkasını dönüp kapıya yürümeye başladığında önümdeki dosyayı sertçe kapattım ve peşinden ilerledim. Başkan koridorun ucundaki bekleme odasına girdiğinde de onu takip ediyordum.

"Açıklama bekliyorum. Sakın bana operasyon için takip ettiğin kadına aşık olduğunu söyleme!" Dedi, peşinden içeri girip kapıyı kapattığım an.

"Aşk hayatımı üstümle konuşmayacağım." Diyerek yanıt verdim yalnızca.

"Açıklama. Yap. Bu bir emirdir."

Sıkıntıyla bir nefes aldım, aşkımı başkanın karşısında sonuna kadar savunmak için canımı verirdim sorsalar fakat şimdi susuyordum.

"Operasyonu tehlikeye atacak bir şey yapmadım, Açelya da iş birliği yaptığımız sivillerden biri." Dedim yalnızca. Özel hayatım ve hislerimi konuşmanın dışında bırakmaya özen gösteriyordum.

"Hakkında soruşturma açılabilir biliyorsun değil mi?" Diye sordu başkan gözlerimin içine bakarken.

Burada hakkında soruşturma açılan, görevden alınan çok kişi olmuştu. O anlarda ben hep başkanın bir adım gerisinde olurdum. Buradan gitmeyecek biri varsa o da başkandı, kendisinden sonra da beni görürdü. Tüm riskli pozisyonları da ben alırdım, ne karşı taraf ne de bizim içimizden biri bana dokunamaz hatta elini bile uzatamazdı çünkü.

O riskli konumlardan biri de terör örgütünün içine girmekti. Sonun böyle olacağını tahmin etmemiştim. Başkanı da tam olarak bundan bahsediyordu.

"Her zamanki gibi, kimse bana dokunamaz." Dedim kontrol altında tuttuğumu anlaması adına. İş konusunda her şey gerçekten de kontrol altındaydı. Sadece kalbimi elden kaçırmışım.

"Dua et, Açelya suçlu çıkmasın." Başkanın son sözleri bunlar oldu ve odayı terk ederek beni yalnız bıraktı.

O gittiginde son cümlesini zihnimde tekrar ettim, dua et o suçlu çıkmasın. Dua et suçlu çıkmasın. Dua et.

Şimdiye kadar Açelya'nın hiçbir suçu olabileceğini düşünmemiştim. Benim için hep dayısının tehditleri yüzünden isteklerini en az hasarla hatta bazen yalan dolanla yerine getiren bir çocuktu. Evet, bu önemliydi. O, çocuktu.

Cebimdeki cüzdanımı çıkarttım ve arasına sıkıştırdığım fotoğrafı aldım, bu o kız çocuğuydu. Küçük kağıt parçasının üstündeki siyah gözlerine baktım, gözlerinde okuyamadığım duygular vardı. Belki küçük yaşında cinayetlere şahit olduğu içindi ya da annesi hastalandığı için. Belki de ölümle burun buruna kaldığı için. Hepsi ya da başka bir şey, onun bakışlarındaki ışığı çalmıştı.

Sırf biri onun ışığını aldı diye onu tamamen paramparça etmelerine göz yumamazdım. Bu yüzden onu operasyonla falan almayacaklardı, ben her zamanki gibi onu alıp buraya kendim getirecektim.

🎭

"Giray! Zaten tüm gece bekledik hadi siktir git de getir şu kızı ya!" Ben bir köşede Açelya'nın telefonumu açmasını beklerken ofisin arka taraflarından gelen sesle herkes gibi sesin sahibine döndüm. Yiğit siyah deri koltuğa uzanmış kafasına ceketini örtmüş ışıktan korunarak kestirmeye çalışıyordu. Sorgusu gerçekleştirilirken de sonrasında değerlendirme yapılırken de tüm ekibin burada olması gerektiği için eve gidip uyuyamamıştı, bu yüzden de bana sarıyordu. Aynı cümleyi Evran kurmuş olsa kafayı çakacağıma emin olsam da Yiğit'e ses çıkartmadım, zaten içimizde en çok mesai yapan oydu.

Feza, "Gerçekten git ama artık." Diyerek Yiğit'e arka çıktığında bıkkın bakışlarımı ona çevirdim, "Telefonu açmıyor." Feza bana göz devirdi. "Nerede olabilir ki? Git bak işte." Vay canına ne kadar zekice bir fikirdi! Zaten öyle yapacaktım, telefonu açmaması hayra alamet değildi.

Ofisten çıkıp otoparka indiğimde telefon artık çekmeyeceği için telefonu cebime attım ve yukarıda anahtarını aldığım araca bindim, benim arabam hâlâ Açelya'nın bahçesinde duruyordu çünkü buradaki kargaşada tamamen aklımdan çıkmıştı ve gidip lastiği değiştirmesi için kimseyi gönderememiştim.

Otoparktan çıkıp Kaleden uzaklaşmaya başladığımda önce nereye gitmem gerektiğini düşünüyordum, konum olarak en yakın yer babasının eviydi ve sanırım önce oraya bakacaktım. Her ne kadar bu ihtimalin fikri bile beni deliye döndürse de o eve geri gitmiş olması ve başına bir iş gelmiş olma ihtimali vardı.

Açelya Kale'ye en yakın siteler bölgesinde oturduğu için eve varmam fazla vaktimi almamıştı. Arabayı bahçe kapısının önüne park etmek zorunda kalmıştım, kapı kilitliydi. Yine de içeri bakmak istediğim için yan taraftaki duvarın yamacına gelmiş ve sağ kolumla kapının demirlerine, sol kolumlaysa duvardaki çıkıntılara tutunarak duvara tırmanmış ve bahçeye atlamıştım. Doğrulup silkelendiğim gibi hızlı adımlarla evin kapısına yaklaştım, elimi gözlerime siper ederek kapının iki yanındaki camlardan içeriyi görmeye çalışıyordum fakat görüş alanım dardı ve boş koridor ve mutfaktan başka bir şey göremiyordum. Birkaç adım geri çekilip yukarı baktığımda bu tarafta balkon da olmadığını gördüm. Arka bahçeye geçmeye karar vererek giriş kapısının solunda kalan çalıların arasında daldım. Çalıların arkasında bir de duvar vardı fakat alçak olduğundan geçmesi kolay olmuştu. Arka tarafla ön tarafın bağımsız olmasının mantığını çözmeye çalışırken salon ve mutfak arasındaki arka kapının önüne gelmiştim. Kapı tabii ki dışarıdan açılmıyordu fakat dün gece aceleyle evi boşalttığımızdan olsa gerek kapıyı her kim kapattıysa sıkı örtmemişti.

Rahatlıkla içeri girdiğimde alt kata hızlıca göz atıp üst kata yönelmiştim ilk girdiğim yer Açelya'nın odası olmuştu. Açelya odada da banyoda da yoktu ve etraf dün gece bıraktığımız gibiydi, anlaşılan Açelya buraya hiç uğramamıştı.
Diğer odalara da bakıp kimse olmadığından emin olduktan sonra evden ve bahçeden geldiğim gibi çıkıp tekrar arabama yerleştim. Arabayı çalıştırırken iyiden iyiye gerilmeye başladığımdan olsa gerek sıcaklamış ve üstümdeki deri cekeri çıkartıp arka koltuğa savurmuştum.

Siteden çıkıp Açelya'nın bürosunun olduğu tarafa sürmeye başladıktan bir süre sonra telefonum çalmıştı, Açelya'nın geri döndüğünü düşünerek heyecanla arka koltuğa uzanıp telefonu ceketin cebinden almıştım fakat ekranda Arsu yazıyordu.

Onun da normalde sırf sohbet etmek için aramak gibi bir huyu yoktu, başka bir sorun çıkmamış olmasını umarak telefonu açtım. "Efendim abiciğim?"

"Giray abi rahatsız etmedim değil mi?" Diye sordu Arsu ilk önce, çalıştığımı bildiğinden hep böyle başlardı. "Olur mu öyle şey, Ne oldu bakayım?" Dedim yolu izleyen gözlerim merakla kısılırken.

"Abime ulaşamıyorum, evden de haber vermeden çıkmış." Dedi Arsu'nun endişeli sesi. Tüm nefesimle koca bir of çekmek istesem de yapmadım. "Sen nerede olduğunu biliyor musun? Başına bir şey gelmemiştir değil mi?"

Korhan Fırat ve avukatı Açelya Karayel aynı anda ortadan kaybolmuştu. Çıkmaması için dua ettiğim problem enseme binmiş gibiydi.

Fakat Arsu'yu korkutmak istemiyordum, en azından şuan bir şey bilmemesi daha iyiydi. "Arsu, lütfen ama abiciğim bunları düşünmek yoktu hani? Abin avukatıyla görüşecekti."

Arsu'nun huzursuz bir nefes aldığını işittim, "Nasıl düşünmeyeyim? Ona avukatı bile zarar verebilir abi, sanki bilmiyorsun!" Dedi sıkıntıyla.

"Sakin, avukatı tanıyorum."

"Nerden tanıyorsun, iyi biri mi? Abimle onu sen mi tanıştırdın?" Diye birkaç soru sıraladı Arsu.

"Kız arkadaşım olur kendisi."

Bir "Hmm," sesi duydum, Açıklamamı yeterli bulmuş olacak ki "Peki o zaman." Dedi Arsu.

Vedalaşıp görüşmeyi bitirdikten sonra Feza'yı arayıp durumu anlattım, büroya gitmekten vazgeçmiştim çünkü belli ki onlar bir yere gitmemiş, götürülmüşlerdi.

🎭

Bahreyn

Bahreyn, Ortadoğu'nun en gelişmiş ülkelerinden biri. Dört tarafı Basra körfezi'nin parlak sularıyla kaplı, karalarsa lüks binalarla bezenilmiş. Ortadoğu'nun karmaşasından uzakta bir ada ülkesi burası. Fakat gittiği her yere kendi karanlığını sürükleyen Soysal zaman isimli terör örgütü kurucusu saklanmak için bu adadan başka bir yerde değil.

Ortadoğu öyle bir yerdir ki Zaman zaman şehirler, çöller, mağaralar çoğunlukla da dağlar kötülükleri saklamakla görevlendirilir. Herkesin kötülüğü kendinedir derler, Ortadoğu'da işler böyle yürümez. Herkesin bir kötülüğü vardır fakat hepsi bir noktada birbirine dokunur.

Tüm dünyanın koca bir labirent olduğunu düşündüğü Ortadoğu, Türk askeri için basit bir gelişim oyunudur. Ortadoğu'da bir çöle saklanırsanız, ya eliyle koymuş gibi çölde bulur ya da dağ yolunda çöker ensenize Türk askeri.

Belki yıllarca Ortadoğu'da iz sürdüyseniz başarılı saklama şansınız olurdu bu labirentte fakat Soysal Zaman'ın böyle bir şansı yoktu. Kendisi Türkiye'nin sınır illerinde falan büyümemişti, o hırçın Karadeniz'in çocuklarındandı. Ortadoğu'yu ne bilir ne tanırdı, bu yüzden düzeni bozmak ve orta doğuda kimsenin saklanmak için tercih etmediği Bahreyn'e gelmek zorunda kalmıştı. Çünkü eğer bir açık vermezse kimse onun burada saklandığını düşünmezdi, düşünse bile burada kandırdığı insanlar onun Türklerin eline tekrar teslim etmezdi. En azından Soysal Zaman böyle düşünüyordu.

Bahreyn'de tanıştığı petrol zengini ahbaplarına MİT tarafından aranan bir suçlu olduğunu söylememişti tabii. Aksine her tanıştığı insana farklı bir yalan söylüyordu, böylece saklı kaldığı sürenin de uzun olacağını düşünmüştü.

Şimdi ise Bahreyn'de kendine tuttuğu lüks otel odasının çalışma masasına oturmuş Türk askerinin aklını karıştıracak yeni bir plan üstünde çalışıyordu.

Yeni bir plan lazımdı çünkü ihanet edilmişti. Tan lakaplı bir adama güvenmiş ona Dara'yı mağaraya getirme görevini vermişti fakat işin sonunda Tan lakaplı bu adamın içeri sızmış bir Türk askeri olduğu ve Dara'nın da onunla iş birliği yaptığı ortaya çıkmıştı. Tan örgütün dışarıyla olan bağlantısına ilk ulaştığında onlara kurbanlarının canını tan vaktinde aldığı için bunu lakap olarak kullanan bir tetikçi olduğunu iddia etmişti. Soysal Zaman içinse iyi bir tetikçi bir kasa hazineden daha değerliydi, onu örgüte almıştı. Onunla beraber kendisine ikinci bir ihanet edecek olan Dara'nın örgüte girmesine de vesile olmuştu bu.

Soysal tabii ki ikisini de buna pişman edecek bir cezanın tasarısını yapmaya çalışıyordu fakat anlamadığı bir şey vardı, Tan denen bu adam neden Dara'nın ailesinin içine kadar girmişti? Başka bir bit yeniği olabilir miydi?

"Ne düşünüyorsunuz?" Diye sordu kaçmasına yardım eden eski savaş pilotu Birol Doğan. Hain, Birol Doğan.

"İkisini de istiyorum." Dedi Soysal kendinden emin bir şekilde.

Birol güler gibi bir ses çıkarttı, "Birbirlerinden ayrılmıyorlar zaten, beraber aldıralım." Dedi.

Soysal içinden beraber çalıştığı insanların zekasına laf ederken konuştu, "Olmaz, askeri hemen peşime takamam. Önce kız."

"O zaman şöyle yapsak-" diyerek söze girdi Birol fakat Soysal kendisinden hiç umudu yokmuş gibi bakıyordu. Birol öfkelense de belli etmedi, o fikrini söyleyip ekmeğini yemeğe bakacaktı çünkü planın yürüyeceğini biliyordu.

"Zamanında silah aldığın o adamı hatırlıyor musun? Abdullah Akçal."

Soysal oflayarak başını salladı.

"Hikayeyi hatırlıyor musun?"

"Jandarmanın biri onu yakalattı ve hapse girdi evet, tonla para verdiğim sevkiyat patlamıştı. Unutamıyorum."

Birol içindeki gülme istediğini bastırdı. "O jandarmanın avukatlığını yapmaya başladı senin yeğen Abdullah'ın ölümünden sonra." Dedi.

Soysal'ın kaşları şaşkınlıkla havalanmıştı. Birol uçak kullanmasından sonra ilk kez bir işe yarıyordu. Eğer jandarma eri ve Dara'yı beraber alırlarsa oklar Akçal'ın arkasında her kim kaldıysa ona dönerdi. Muhtemelen ailesiydi, Mersin'de işler aile boyu olurdu.

"Madem öyle, ikisini müsait bir yere aldırın. Ben oraya gidemem, onlar uçakla buraya getirilecek." Soysal son sözünü söyledikten sonra Birol'a çıkması için kapıyı işaret etti. Adam belinden silahı çıkarıp Türk askerine bir iyilik yapmak istiyordu bazen fakat bugün de kendini tuttu, plan işe yararsa kendi payını ona verebilecek tek kişi Soysal'dı çünkü.

Oradan çıkıp kendi odasına gitmek üzere asansöre bindiğinde sol cebinden telefonunu ve küçük bir kağıt parçasını çıkarttı. Telefonu açıp kağıtta yazan telefon numarasını mırıldanarak tuş takımına girdi.
Ara tuşuna başkasından kısa bir süre sonra genç bir adamın sesi duyuldu, "Buyrun efendim." Dedi adam.

"İzlediğiniz avukat ve jandarmayı paketleyin. En yakın uçak hangarına getirin." Diye buyurdu Birol. Ankara civarlarındaki hangarları da tesisleri de bildiği söylenemezdi, neredeyse hepsi kendisi sürgün edildikten sonra inşa edilmişti. "Anlaşıldı." Dedi genç adam.

Konuşmalarından birkaç saat sonra adam tekrar aramış ve yakınlarda kaldıranilecekleri herhangi bir gar olmadığını, onun yerine avukat ve jandarmayı daha önce kullandıkları depoya getirip daha sonra Isparta'daki hangara götürebileceklerini söylemişti. Birol onay verdikten sonraysa harekete geçmişlerdi.

Açelya annesinin evinde huzursuz bir uykudaydı, Korhan evinin balkonunda şehrin ışıklarından görünmeyen yıldızları izlemeye çalışıyordu. Hayatları hakkında planlar yapılırken.

🎭

Annemin evinde uyuduğum uyku huzursuzdan da öte, felaket bir uykuydu. Yüzümde kurumuş göz yaşlarının dışında şimdi bir de kollarımda inanılmaz bir ağrı, daha doğrusu bir acı vardı. Sanki ben yatağımda uyurken tüm ev üstüme yıkılmış gibi bir his vardı vücudumun her yerinde.

Bu gece güzel bir uyku uyuyabileceğime inanan tarafıma gülüyordum, bunun mümkün olmadığına yine ve yine yaşayarak şahit olmuştu. Daha fazla ısrar etmeyerek acıyan gözlerimi araladım. Karanlık odayla karşılaşmayı bekliyordum, perdeleri kapatıp zifiri karanlıkta uykuya dalmıştım.

Etrafın aydınlığı karşısında yutkundum. Kirpiklerim korkuyla titrerken gözlerimi önce kıstım, sonra daha geniş araladım göz kapaklarımı. Devasa bir boşluğa bakıyordum, dört tarafı duvar olan devasa bir boşluk.

Bir fısıltı işittim, "Hayır." Diyordu güçsüz bir ses. Bu benim, kendime yabancı gelen sesimdi. Gözlerimi sıkıca yumdum; hayır dedim, hayır aynı şeyler tekrar yaşanıyor olamaz.

Artık nerede olduğumun ya da buraya nasıl geldiğimin bir önemi yoktu, neden burada olduğumu biliyordum. Yaşlı kurt tekrar geri dönmüştü. Ve ilk avı yine ben olmuştum.

Gözlerimi açmazken birinin bana seslendi gibi duydum, "Avukat." Diyordu biri. Gözlerimi araladım fakat sesin sahibini hâlâ görmemiştim, önüme eğdiğim yüzümü saçlarım örtüyordu. "Kaldır başını avukat." Dedi aynı ses tekrar. Başımı kaldırıp sesin geldiği sol tarafa döndüm, bir iki metre uzağımdaki sandalyede Korhan oturuyordu. Gövdesi kalın halatlarla oturduğu sandalyeye bağlanmış, ayak bilekleri de aynı iple sıkıca sarılmıştı. Hissettiğim acı buydu, ben de aynı durumdaydım.

"İyi misin?" Dedi, tepki vermediğim için mi yoksa içinde bulunduğumuz durumdan mı soruyordu bilmiyordum fakat önemi yoktu, iki türlü de iyi olmaya çok uzaktım. Başımı iki yana sallayarak aynı soruyu ona yönelttim, "Bizi bulurlar, endişelenme." Dedi sorumu yanıtlamak yerine.

"Daha önce hiç alı konuldun mu?" Diye sordum. Ne düşündüğümü anlamaya çalışır gibi gözlerime baktı fakat bir çıkarım yapabilmiş gibi durmuyordu. "Alı konuldum diyemem, kendimi alı koydum diyebilirim." Dedi. Yavaşça başımı salladım ve az önceki gibi önüme eğdim fakat konuşmanın devamını getirmedim. Bizi bulacakları falan yoktu, buraya ne için getirildiysek ondan kaçamayacaktık.

"Bir şey söylemeyecek misin?" Diye sorduğunda göz ucuyla bana doğru edildiğini görebiliyordum. Söyleyecek çok şeyim vardı fakat önce emin olmak istiyordum. Adım gibi biliyor olmama rağmen, bizi bu hâle getirenin dayım olduğuna emin olmak istiyordum.

"Buraya nasıl geldiğimizi biliyor musun?" Diye sordum ona, başını iki yana salladı. "Evdeydim ama eve nasıl girdiklerini ya da buraya nasıl geldiğimizi hatırlamıyorum." Dediğinde onu onayladım, ben de evdeydim ve eve nasıl girdiklerini hatırlamıyordum.

"Benden önce ayılmışsın, buralarda kimseyi görmedin mi?"

"Kim olduğu çok belli değil mi? Beni ve avukatımı kaçıran kim olabilir?"

"Abdullah'ı mı diyorsun?"

Korhan yüzünü buruşturdu, "Yani, zat-ı muhterem ex oldu ama... " Dedi alayla. "İşleri kim devraldıysa odur diyorum."

Mantıklıydı fakat yeteri kadar değildi, Korhan'ı almalarını anlıyordum fakat ben henüz bir hamlede bulunmamışken beni de almalarını mantıklı bulmuyordum. Üstelik Soysal'ın Abdullah meselesinden haberi olduğuna emindim, daha önce beraber iş yaptıklarını zaten biliyordum.

"Umarım bizimkiler de senin gibi düşünmüyordur..." Diye mırıldandım çaresize. Korhan anlamayarak nedenini sorduğunda ona döndüm tekrar, "Bunu dayım olacak o adamın yaptığına adım kadar eminim çünkü. Zaten böyle bir şey bekliyordum."

"Ben ne alaka?" Diye sordu o da az önce benim kendime sorduğum soruyu dile getirerek. "Sen şu alaka, dikkati Abdullah cephesine çekmeye çalışıyor." O an Korhan'ın gözleri uzaklara daldı ve aydınlanmış gibi bir ses çıkarttı.

Bir süre ortamda sessizlik oluştu, "Başına gelenleri az çok biliyorum, ne istiyor senden?" Dedi Korhan sessizliği bozarak. Sorusunu duyduğumda titrek bir nefes aldım, bu sorunun cevabını bildiğimi düşünmüyordum.

"Ben... Bilmiyorum. Canım? Belki."

"Bizi buraya öldürmek için getirdiklerini düşünmüyorsun değil mi?" Diye yükseldi Korhan bir anda. Aslında tam olarak öyle düşünüyordum fakat onu korkutmak istemedim ve sessiz kaldım.

"Buraya bizi öldürmek için getirmediklerini bil-" dediğinde devam edeceğini anlamama rağmen lafını kestim, "Onu en iyi ben tanıyorum, artık benimle yapacak bir şeyi kalmadı. Seni bilemem ama beni öldürecek!" Diye bağırdım içinde bulunduğumuz durumu düşünmeden.

"Seninle yapacak bir şeyi kalmadı ve seni öldürmeye mi karar verdi? Ben buradayken kimse avukatıma dokunamaz!" O an Korhan ve Tan'ın ne kadar yakın olduklarını anlamıştım, birbirlerinin kopyası gibiydiler. İçimden bunları geçirirken Korhan'a bağlı kollarını işaret ediyordum. "Bunlar mı? Önemli değil." Dedi gerçekten de önemsiz bir şeyden bahsediyormuş gibi.

O an beni koruyacağını bu kadar kendinden emin dile getiren bu adamın karşısında beni vurduklarını hayal ettim, daha önce kalbime nişan aldıkları silahı ateşlediklerini ve üstümdeki beyaz pijamaların kana bulandığını. O gece de beyaz bir kazak giyiyordum. Gerçekten beyazlar içinde ölecektim.

🎭

Giray Tan

"Korhan'a buraya dönmenin aptalca bir fikir olduğunu hepimiz söyledik! Ama o ben karşılarında duracağım, dedi ve bir avukat tuttu!" Diye bağırdı Evran, kimsenin karşılık vermediğini görünce de devam etti "Ve şimdi ne o var ne avukat! Harika!"

"Evran bağırmayı kes de çalış, onları bulmamız lazım." Diyen tabii ki Yiğit'ti, haberi aldığında önce kendi ekibini arama yapmaları için göndermiş daha sonra da kendisi bilgisayarın başına geçip çalışmaya başlamıştı. Korhan'ın durumunu zaten bildiğimiz için evini izletiyorduk, Yiğit de çalışmaya oradan başlamıştı.

Bense bağırıp çağırmamak için kendimi zor tutuyordum, bunu yapmamın tek sebebi de onları bulmak için çalışan kimsenin işine engel olmamaktı. Evran Açelya için avukat dedikçe çıldırıyordum, ismini ağzına almıyor ve sanki ortadan kaybolması sorun teşkil eden tek kişi Korhanmış gibi davranıyordu. Açelya benim sevgilimdi, Evran'a bunu hiçbir zaman söylememiş olsam da bunu biliyordu çünkü en başından beri sevgili olduğumuza kendini inandırmış ve bizi öyle görmüştü. Şimdiyse sevdiğim kadının canının tehlikede olduğunu bilmesine rağmen bırak bana destek olmayı, yüzüme bile bakmıyordu. Evran'la iyi arkadaş hatta yoldaş olduğumuzu sanıyordum fakat sanırım yollarımız aynı yöne gitmiyordu.

Yanımda durup beni dik tutan kişi Feza'ydı. "Giray, kendine gel kardeşim. Açelya'yı bulacağız, bulduğumuzda sevgilin oturup ağlamaktan başka bir şey yapmadı mı diyelim?" Dedi karşımdaki koltuğa oturup bana eğilirken.

"Sikik sokuk konuşma."

"Kalk da çalış o zaman." Zaten kalkıp çalışmak istiyordum fakat nereden başlayacağımı bilmiyordum, nerede olabileceği hakkında en ufak bir fikrim olsa arabaya atlar ne kadar uzak olursa olsun gidip bakardım fakat yoktu. Bilgisayarın başında kamera görüntüsü izlemek ya da sinyal takibi yapmak da beni rahatlatmıyordu. Merkeze döndüğüm ilk an ikisinin de cep telefonu sinyallerine ulaşmıştım fakat konum olmaları gereken yeri yani evlerini gösteriyordu.

Bir anda aklıma gelen fikirle ayaklandım, "Hamza'nın yanına götürün beni, kaldırdıkları adamları nereye götürüyorlarmış öğreneceğim." Dedim masanın üstünde duran telefonum ve araba anahtarını alarak. Feza da benimle beraber kalkmıştı, "Adam burada değil, cezaevine mi gideceksin?" Dediğinde başımı salladım.

"Git çalış derken saçmala demedim, cezaevi müdürüne söyleriz savcıyı gönderirler."

"Kardeşim benim sevgilim kayıp, sabahtan beri ne yapacağımı düşünüyorum. Güç bela bir yol buldum, izin ver kendim yapayım. Hangi cezaevi?" Feza kararlı olduğumu gördüğünde daha fazla itiraz etmeden cezaevinin ismini vermiş ve yanlış bir şey yapmamam konusunda beni uyarmıştı.

Birkaç saat sonra cezaevinin tek kişilik görüş odasında Hamza'nın karşısında oturuyordum. "Soysal'ın nerede olduğu hakkında sonsuza kadar susabilirsin. Ama Açelya hakkında konuşacaksın." Hamza uzun uzun gözlerimin içine baktı. Bunu bilirdim, konuşmadan önce tıpkı böyle bakarlardı.

"Soysal Birol Doğan'la kaçtı." Dedi. Tahmin ettiğim gibi konuşmuştu fakat Soysal hakkında konuşmasını beklemiştim. "Yani?" Diye sordum devamı olduğunu tahmin ederek.

Ellerini iki yana açtı, "Benim bildiğim hiçbir yere gitmiş olamaz." Dedi Açelya'yı kast ederek. Derin bir nefes alıp oturduğum sandalyeden kalktım ve ona tepeden bakmaya başladım, "Uzatmadan anlat lan!" Yüksek çıkan sesimden dolayı yüzünü buruşturarak öbür tarafta çevirdi.

"Onu ben götürürdüm, herkesi ben götürürüm. Ben de burada olduğuma göre!" Diye bağırdı o da fakat sesi benim kadar kuvvetli çıkmıyordu. Söylediklerini birleştirdiğimde ortaya bir şeyler çıkıyordu fakat Hamza'nın bana neden yardım ettiğine anlam veremiyordum. Üç saat boyunca ağzını bıçak açmamasının dışında zorlamadan konuşmuştu. Fakat burada bir bit yeniği varsa bile sonra bulacaktım, önce Açelya'm bulunmalıydı.

"Birol Doğan nereye dediyse oraya götürüldüler o zaman?" Diye sordum teyit etmek için. Kabul ederek başını salladı. Çıkmadan önce bir haftadır sorduğumuz soruyu sordum tekrar, "Birol Soysal'ı nereye kaçırdı?" Susmak yerine yine gözlerimin içine baktı fakat bu kez gözlerini hemen kaçırmıştı. "Bilmiyorum." Demişti.

Uzatacak vaktim yoktu, gardiyana onu almasını işaret edip odadan çıktım. Cezaevinin koridorunda hızlı adımlarla yürürken zihnimden geçen tonla düşünce ayaklarımın altında zemine vuruyordu sanki, canımı yakıyorlardı. Birol'dan bir şey çıkmasından başka şansım yoktu. Yoksa ben ona yaklaşamamışken çiçeğimi daha da uzaklara uçuracaklardı. O ben olmadan solardı.

Cezaevinden çıktığımda telefonum cebimde titreşmeye başladı, çıkardığımda arayanın yine Arsu olduğunu gördüm. Telefonu açmak üzere olan parmağım duraksamıştı onun ismini gördüğümde. Daha ne kadar saklayabilirdim bilmiyordum, beni ilk aramasından birkaç saat sonra tekrar aramış ve abisinin ne zaman geri döneceğini sormuştu. Ona davanın ciddi olduğunu ve çalışmaktan telefona bakmaya vakit bulamadıklarını falan söylemiştim. Bu yüzden şimdi de telefonu açıp aynı yalanı söylemek istemiyordum fakat ben de telefonlarına dönmezsem daha da endişeleneceğini biliyordum. Üstelik bana da ulaşamazsa Feza'yı arayabilirdi ve adım gibi emindim ki Feza benimkinden daha da saçma bir yalan bulur ve pot kırardı.

El mecbur telefonu açıp kulağıma götürdüm, "Efendim abiciğim?" Dedim bugün üçüncü kez. "Abim nerde?" Dedi Arsu bir anda buz gibi bir sesle. Bir şeyleri çakmış olmasından korkarak temkinli konuştum, "Daha önce de söyledim ya-"

"Yalan söyledin!" Diye bağırdı. Telefon hâlâ kulağımdayken gözlerimi sıkıca kapattım ve yüzümü sıvazladım. "O nerden çıktı?" Diye sordum sıkıntılı sesimle.

"Abim iki eli kanda bile olsa bana bir şekilde ulaşırdı." Sesinden ağladığını anlayabiliyordum, Feza'nın ya da başka birinin ona bir şey söylemiş olabileceğinden şüphelenmiştim. "Ne olduğunu söyler misin sen bana?" Dedim açıklamasını isteyerek.

"Evran abiyi aradım çünkü o beni üzmemek için bile olsa yalan söylemiyor." Dedi Arsu. Feza'yı arasa daha iyiydi, Evran kim bilir neler söylemişti ona! "Ne dedi Evran abin?" Diye sorduğumda arabayla cezaevinin bahçesinden çıkıyordum.

"Biz de abini arıyoruz, merak etme, her şey kontrol altında..." Diyerek Evran'ın tesellilerini sıraladı. Bu gereksiz cümleleri kurmak yerine ters bir durum yok deyip telefonu yüzüne kapatsa daha makbule geçerdi. "Cezaevinden şimdi çıktım Arsu, nerede olabilecekleri hakkında bir şeyler öğrendim. Merkeze gideceğim ve abini bulacağız, tamam?"

"Nerede olabilecekleri derken? Kızlara mı bir şey oldu?" Dedi Nuray ve Zehra'yı kast ederek. "Onlar değil," dediğimde "Kim?" Diyerek lafımı kesti.

"Abin ve avukatı yoklar Arsu."

"Hih!" Diye, tiz bir ses geldi Arsu'dan. "Sevgilin de mi kayıp?" Dedi ağlamaklı sesiyle. "Evet." Dedim zorla. "Ama ikisine de sağ salim ulaşacağız."

"Ben sizi oyalamayacağım ama onları almaya giderseniz ben de geleyim, nolur!" Bu çok tehlikeliydi fakat ısrar ettirmek istemiyordum, "Bakarız." Diyerek ucu açık bir cevap verdim.

🎭

Açelya ve Korhan'ın ortadan kaybolması ekibi tüm planlarını baştan tasarlamaya mecbur bırakmıştı. Önceliklerini değiştirmiş, tüm enerjilerini ikisini bulmak için harcamaya başlamışlardı. Fakat bir yandan işleri de aksatmamaya çalışıyorlardı.

Normal şartlarda bugün Açelya'nın sorguya alınması gerekiyordu fakat son durum malumdu. Başkan operasınun kesintiye ugramasinj önlemek adına Açelya'nın ardından gerçekleştirilecek olan Halit Karayel sorgusunu öne almıştı. Tan cezaevine girmekten için ayrıldığına Halit Karayel'i getirmeleri için bir ekip göndermişlerdi.

Halit bu anı yaşayacağını biliyordu fakat bugün olacağını tahmin etmemişti, hatta olacaksa çoktan olurdu diye geçiriyordu çoğu zaman içinden. Kapıyı açıp polislerle karşılaştığında da buraya getirildiğinde de geliyorum diyen kazaya göz yumduğu için kendine kızıyordu. Şimdi, beyaz yakasına ve temiz geçmişine hürmeten kelepçelenmeyen kollarını masanın üstünde birleştirmiş sorgu odasında bekliyordu.

Sorgu odasının kapısında dikilen memur yan taraftaki ofisten gelen sesleri dinliyordu. Sorgunun nasıl olması gerektiği konusunda bir türlü anlaşamamışlardı. Sesi fazlaca yüksek çıkan tek bir kişi vardı ve sorguyu kendisi yapmak istediğini söyleyip duruyordu fakat herkes onun sorgu yapmak için fazla agresif olduğunu düşünüyordu. Bu adam Evran'dı, beyaz yakalıların sorgusuna girmesine izin verilmiyordu.

Onlarınkine genelde Giray girerdi, herkesin içeride kavgaya tutuştuğu esnada o Kale'ye yeni gelmişti. Ofisin olduğu katta asansörden indiğinde seslere bir ıslık çalmıştı, bu nasıl bir gürültüydü böyle?

Önünden geçtiği odadan istihbarat uzmanlarından biri çıktığında onu durdurdu, "Ben de sizi arıyordum," diyerek lafa girdi. Birol Doğan'ı ve onu neden aradıklarını anlattı. Kendisinden önce buradaki adamlarının yerini saptamalarını ve Açelya ile Korhan'ın bulunma ihtimalinin en yüksek olduğu noktaları incelemelerini söyledi.

Konuşmalarının sonuna geldiklerinde Başkan üst kattaki odasından iniyordu, "Giray!" Diye seslendi. Giray anında ona dönmüştü, "Buyrun başkanım?"

"Sorgu odasına çabuk!" Dedi ve elindeki dosyayı Giray'ın eline tutuşturdu. O an ne Başkan Giray'ın Halit Karayel ile tanıştığını biliyordu ne de Giray içeridekinin o olduğunu. İkisi de her zaman yaptıkları şeyi yapıyor ve koordineli bir şekilde sorguyu yürütüyorlardı. En azından öyle olacağını düşünmüşlerdi.

Giray başkanın acelesinin nedenini anlamamıştı fakat adam o kadar acele etmişti ki Giray kendisinin de çabucak sorguya girmesi gerektiğini düşünerek dosyayı incelemeden sorgu odasına yönelmişti.

Hemen yan odada; deşifre olacağı için sorguya gireyemen Giray'ın yerine kimin gideceği tartışılırken Giray kapıyı açmış, sorgu odasına girmişti.

Halit Karayel kapı sesini duyduğunda bakışlarını o yöne çevirmişti; içeri giren genç, uzun boylu bir delikanlıydı. Kapıyı kapattıktan sonra bir hamlede önüne dönmüştü fakat masaya gelen adımı duraksamıştı sanık sandalyesine oturan adamı gördüğünde.

İki adam birbirine bakıyordu şimdi. Giray Tan Adanır'ın kimliği, bir MİT ajanı olarak deşifre olmuştu ilk defa.

🎭

Instagram'da @tanvaktikanofficiall hesabında kitaplarım hakkında paylaşım yapıyorum, takip edip destek olursanız çok sevinirim 💙 📖

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

22okunma 4beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 136

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurgugenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18