1. bölüm / 25
TAN VAKTİ KAN (Düzenleniyor)1. Bölüm "YAŞLI KURT"
Bölümler 25Şu an: 1. Bölüm "YAŞLI KURT"
- 1 1. Bölüm "YAŞLI KURT"2.735 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 2. Bölüm "TEŞKİLAT"3.238 kelime
- 3 3. Bölüm "9 OCAK"2.792 kelime
- 4 4. Bölüm "UYANIŞ"4.061 kelime
- 5 5. Bölüm "ZAMAN MAKİNESİ"4.516 kelime
- 6 6. Bölüm "ÖZÜR DİLERİM"6.902 kelime
- 7 7. Bölüm "YOL AYRIMI"6.454 kelime
- 8 8. Bölüm "MASKE İLE VEDALAŞMAK"7.761 kelime
- 9 9. Bölüm "SARILSANA BANA"7.034 kelime
- 10 10. Bölüm "HATA"4.728 kelime
- 11 11. Bölüm "KÜÇÜK BİR AN"6.400 kelime
- 12 12. Bölüm "OYUN MU GERÇEK Mİ?"9.176 kelime
- 13 13. Bölüm "DAHA BÜYÜK BİR HATA"7.557 kelime
- 14 14. Bölüm "FIRTINA"8.284 kelime
- 15 15. Bölüm "BİZ OLMAK"11.502 kelime
- 16 16. Bölüm "YENİ BİR KİMLİK"7.347 kelime
- 17 17. Bölüm "TİLKİ TABLOSU"7.178 kelime
- 18 18. Bölüm "AKIŞ TEORİSİ"6.882 kelime
- 19 19. Bölüm "TİLKİNİN YOLU"6.663 kelime
- 20 20. Bölüm "DOKUZ DALLI AĞAÇ"4.415 kelime
- 21 21. Bölüm "YILBAŞI"4.463 kelime
- 22 22. Bölüm "İYİ Kİ"3.638 kelime
- 23 23. Bölüm "ÜSTÜMÜZDEKİ GÜNEŞ"5.823 kelime
- 24 24. Bölüm "DAĞ İLE MAĞARA"5.178 kelime
- 25 25. Bölüm "SİL BAŞTAN YENİDEN BAŞLIYORUZ" FİNAL8.043 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Genç kadın odasının balkonunda oturmuş az önce kitaplığından rastgele seçtiği kitabı okuyordu. Fakat nedendir bilinmez dikkatini bir türlü önündeki kitaba veremiyor, gözü sürekli kapalı telefonuna kayıyordu. "Belki de içimdeki huzursuzluğu geçirmenin yolu telefonu açmaktır." Diye geçirdi içinden. Telefonu alıp açma tuşuna basılı tuttu ve açılması için bekledi. Telefon açıldığında görünürde mesaj ya da arama yoktu, bu onu bir nebze de olsa rahatlatmıştı. Telefonu geri kapatmadan tekrar sehpaya koydu ve kitapta kaldığı sayfayı açıp okumaya devam etti.
Bir süre sonra ince kitabın son sayfasına geldiğinde son cümleyi hep yaptığı gibi sesli okudu, "Aynaya baktı adam. Yüzünde derin bir yara gördü. Sürüsünü kaybetmiş bir kurdun kör dişleri, kocaman bir parça koparmıştı yüzünden." Bu cümle kadının göğsüne bir ağırlık emanet edip gitmişti. Kitabı da alarak koltuğundan kalktı ve odanın içine girip kitaplığına yürüdü, kitabı beğendiği kitapların olduğu rafa yerleştirdi. O, hep yüreğinde iz bırakan kitapları sevmişti.
Kitaplığın başından ayrıldığında telefonunu balkonda unuttuğunu fark ederek geri döndü. Balkona çıktığında sehpanın üzerinde çalan telefonuyla karşılaşmıştı. Kaşlarını istemsizce çattı ve telefonu eline aldı, arayan numara kayıtlı değildi.
Artık bir çocuk değil, yetişkin bir kadın olduğunu hatırlattı kendine ve çağrıyı yanıtlayıp telefonu kulağına götürdü, "Alo?" Dedi.
"Merhaba Dara." Dediğini duydu telefonun ardındaki sesin. Sesi tanıdığı an kirpikleri titremeye, nefes alış verişleri düzensizleşmeye başlamıştı.
Yavaşça arkasına döndü ve az evvel rafa yerleştirdiği kitaba baktı, son cümlesini hatırladı. Sürüsünü kaybetmiş o yaşlı kurt, geri mi dönmüştü?
🎭
Üzerimdeki kalın hırkanın kuşağını bağlarken yatağımdan kalktım ve odamın köşesindeki şifonyere yürüdüm, elim uzun zamandır dokunmadığım en alt çekmecenin kulbuna gitti. Kendime daha fazla düşünmek için zaman vermeden çekmeceyi açtım ve yerini ezbere bildiğim fotoğraf karelerini aradı parmaklarım. Çok geçmeden onları almış ve yatağıma geri dönmüştüm. Belli belirsiz titreyen parmaklarım yatağın üzerinde yüz üstü duran fotoğraflardan birine uzandı ve resmi elime alıp ön yüzünü çevirdim. Yıllardır sanki ilk defa oluyormuş gibi kalbim yine aynı hislerle dolup taştı ve biraz daha parçalandı. Resimde gülümseyerek kameraya poz veren kişi yıllar önce her şeyini bildiğim ve her şeyimi bilen dostumdan başkası değildi. Bir fotoğraf karesini daha alıp çevirdim şimdi iki yüz vardı karşımda, biri ilk fotoğraftaki arkadaşımdı diğeri de en az onun kadar samimi olduğum başka biri. Başka bir fotoğraf karesini daha çevirdim, kalabalık denemeyecek bir grup vardı önümde. Ben ve birkaç dostum. Resim her ne kadar tamamıyla renkli olsa da ben dostlarımı siyah beyaz dışında bir renge bürünmüş halde göremiyordum. Çünkü içlerinde nefes almaya devam eden bir tek ben vardım, rengi solmamış bir tek bendim.
Onların gidişi omuzlarıma öyle bir yük yüklemişti ki üzerinden on yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ bir şeyleri bir araya toplamak için çabalıyordum. Bu gece de yapbozun bir başka parçasını bulmam gerekiyordu, fazla vakit kaybetmeden hazırlanıp çıkmalıydım. Henüz yarım saat önce tanımadığım bir numaradan gelen çağrıyı cevaplamış ve kesinlikle tanıdığım ama tanımamış olmayı dilediğim bir kişiyle konuşmuştum. Bu kişi, bir zamanlar ailemin en yakınlarından olan fakat benim hiç tanışmamam gereken bir şekilde tanıştığım Soysal Zaman'dı.
"Sen de bu oyundan çok sıkılmadın mı Dara? Bu şehrin en parlak ama aynı zamanda en karanlık yerinde seni biri bekliyor, o; bu oyunu bitirmene yardım edecek." Demişti. Bahsettiği yerin Ankapub olduğunu anlamak için Ankara'da yaşıyor olmak yetiyordu.
Bana yardım edecek kişiyi bir şekilde tanıyacağıma emin olduğumdan konuşmayı o an fazla uzatmamıştım fakat şimdi düşünüyordum da, kim bana yardım edebilirdi ki? Bunun Soysal'ın başka bir oyunu olabileceğini düşünerek yine de hazırlanmak için banyoya girdim. Üzerimdeki her şeyden kurtuldum ve kendimi sıcak suyun altına attım. Uzun siyah saçlarım sırtıma yapışırken onları yıkamak istemediğimi düşünüyordum çünkü o kadar uzun sürüyordu ki şampuanın parfümlü kokusundan boğulacak gibi oluyordum. Bu yüzden saçlarımı yalnızca kremledim ve vücudumu yıkayıp duştan çıktım.
Dolabın karşısına geçtiğimde Ankara ayazında giymemem gerektiğini bildiğim elbiselere bakıyordum fakat umrumda değildi. Elimi mor bir elbiseye uzattım ve askıyı çekip aldım, kısacık ve ince bir elbiseydi fakat dediğim gibi umrumda değildi, rengini beğenmiştim. Elbiseyi hızlıca giydim ve ayağıma siyah bir çift çizme geçirdim. Daha sonra dolabın başından ayrıldım ve makyajımı yapmak üzere makyaj masamın önüne geçtim. Nemlendirici ve makyaj bazını sürdükten sonra göz altlarımı kapattım ve en sevdiğim soğuk pembe aldığı ve bordo ruju sürüp saçlarımı şekillendirmeye başladım. Makyaj yapmak stresimi biraz olsun unutmama yardımcı oluyordu.
Ayna karşısında oyalanmam bittiğinde siyah bir kaban ve gri renk baget bir çanta alarak odamdan çıktım. Ev her zaman olduğu gibi boş ve sessizdi, içeriyi dolduran tek ses babamın açtığı haber kanalındaki spikerin sesiydi. Her televizyonu açtığımda olduğu gibi yine terör olayı haberi vardı. Sesleri duymazdan gelerek evden çıktım ve siyah arabama binerek bahçemizden ayrıldım, evden uzaklaşmaya başladım. Mekana gittiğimde zaten yüksek ses müziğe maruz kalacağım için şarkı açmamış, sessizlik içinde yol alıyordum.
Kırmızı ışıkta durduğumda bir kez daha bu gece yapacaklarımı gözden geçirdim; bahsettiği kişiyi bul, sana nasıl yardım edebileceğini öğren, yardımı isteyip istemediğine karar ver. İstiyorsam ne âlâ fakat eğer istemiyorsam bu büyük bir sorun demekti çünkü Soysal benimle temasa geçtiğinde ondan kurtulmak zor oluyordu. Bu yüzden bu zamana kadar ne istediyse yapmıştım. Ne istediyse. Arkamdaki araçlar kornaya basmaya başladığında maziyi bir kez daha mazide bıraktım.
Tüm barların, eğlence mekanlarının ve pavyonların bulunduğu bölgeye geldiğimde aracım içlerinden en şaşalı olanının önünde durdu. İndiğimde anahtarı valeye teslim ettim ve acelesiz adımlarla mekandan içeri girdim. Girdiğim gibi ilk işim kabanımdan kurtulmak olmuştu çünkü içerisi dışarıdaki soğuğun aksine oldukça sıcaktı. Çantamı koluma asarak uzun koridoru geçtim ve aşağı doğru inen merdivenlerin başında durup alana bir göz gezdirdim. Köşedeki sarışın adam? Kesinlikle hayır. Şuradaki rastalı kız? Sanmıyorum. Kızıl sakallı adam? Belki. Soysal'ın bir telefon daha etmesini umarak merdivenleri indim, kendim bulmam düşündüğümden zor olabilirdi.
Yarım ay şeklinde yapılmış bar tezgahının sağ kenarında bir bar taburesine oturdum ve alkolsüz bir kokteyl söyledim, bu gece ayık olmam gerekiyordu. Kokteylimi elime aldığımda taburenin oturağını sol tarafa döndürerek arkamdaki kalabalığa baktım, onun gibi biriyle alakası olan bir insan nerde olurdu? Muhtemelen dans pistinde değil de localardan birinde olurdu.
Ağır ağır merdivenleri çıktım ve locaların arasında etrafa bakınarak yürümeye başladım. İçimi buraya geldiğimden beri hissetmediğim bir his kapladığında aradığım şeye yakın olduğunu biliyordum. Gözlerim içeri girdiğimden beri ilk kez bir başkasının gözleriyle kesiştiğinde gözlerimi o noktadan almak yerine ona doğru yürümeye başladım. Korkma Dara doğru yoldasın! Hislerine güvenmeyi unutma Dara yoksa kaybedersin!
Sert adımlarım adamın tek başına oturduğu locanın kenarına kadar sürdü ve onun tam karşısında durdum. Adam bakışlarını utanmadan üzerimde gezdirdi ve gözleri sonunda kahve gözlerimde durdu, "Dara..." Diye ismimi mırıldandı adam. "Düşündüğümden... Büyükmüşsün." Karşısındaki koltuğa rahat bir şekilde oturdum, "Bir çocuk görmeyi mi bekliyordun?" İsmini bilmediğim yabancı yalnızca gülüyormuş gibi bir ses çıkarttı, sorumu yanıtsız bıraktı.
Konuşmayacağını anladığımda, "Kimsin sen?" Diyerek lafa girdim. Umarım anlatırdı. "Tan de." Dedi sadece. Bu bir kısaltma mıydı yoksa lakap mıydı bilmiyordum ve açıkçası umrumda da değildi. "Bana nasıl yardım edeceksin Tan?" Tan önündeki viski bardağını aldı ve kalan son yudumu içti, "Ben olsam yardım demezdim." Dedi uyuşuk bir sesle.
"O yine bir karşılık isteyecek değil mi?"
"Sen yine ona muhtaçsın değil mi?" Bu sorusu sınırı aşmaya yetmişti, "Ben kimseye muhtaç değilim! Beni arayan oydu!" Tan gülümsedi, "Polisin senden şüphelendiğini biliyorum." Yüzüm düşerken omuzlarımı dik durmaya zorladım. Arkadaşlarımın ölümünden bahsediyordu. Cinayet davası hâlâ kapanmamıştı, soruşturma sürüyordu ve ben de şüphelilerden biriydim. "Bu umrumda değil, ben bir şey yapmadım."
Tan öne doğru eğildi ve gözlerini gözlerime dikti, "Bir katil olmadığına bu kadar emin olmamalısın Açelya Dara Karayel."
🎭
On yıl önce
"Bir seçim yap Dara! Eski dostunun sözünü dinle kızım. Her şey daha iyi olacak, hadi!" Açelya yüzünden süzülen gözyaşlarını silmeye yetişemezken telefonu fırlatmamak için zor duruyordu. "Seninle ilgili hiçbir şey iyi olmayacak!" Diye bağırdı avazı çıktığı kadar. "Seç birini Dara!" Dedi adam sert bir şekilde. "Seç yoksa ben kendim seçeceğim!" Dara ailesi ve arkadaşları arasında bir seçim yapmak zorundaydı. Biliyordu ki o; bir zamanlar yüzüne baktığı insanları, Dara'nın ailesini, öldürmekten çekinmezdi. Fakat arkadaşlarının ismini de veremezdi. Şu dünyada kaç insan kendi arkadaşlarının infaz kararını veriyordu? Dara nasıl onlardan biri olmuştu?
"Sana benden uzak durmanı söyledim kızım." Dara ona bana kızım deme, diye bağırmak istedi. "Beni arayıp duran sendin, en başından beri." Dedi Dara. Bu doğruydu, neredeyse iki yıldır bu adamdan telefonlar alıyordu fakat onun kim olduğunu henüz öğrenebilmişti. Fark etmişti, telefondaki her kimse ona nefesi kadar yakındı bir zamanlar. Dara'nın ailesi, yıllardır ortalarda olmayan bu adamın da ailesi gibiydi. Onların hayatına nefesleri kadar yakındı.
"Seni aradım çünkü sen onların kanındansın Dara bana yardım edersin biliyorum, ettin de. Ama bana ihanet ettin kızım, benim kim olduğumu bilmemen gerekiyordu..."
"KİM OLDUĞUNU GÖZÜME SOKAN SENDİN!" Dara'nın haykırışı karşısında Soysal bir süre sessiz kaldı, ardından da bozuk plak gibi aynı şeyi söylemeye devam etti. "Seçim yap Dara." Seçim. Seçim. Seçim yap. Yap Dara!
Dara yıkık dökük bir deponun zeminde dizleri üzerine çökmüş ağlıyordu, telefon çoktan titreyen parmaklarının arasından kayıp zemine düşmüştü. Önündeki bilgisayar ekranında bozuk kamera görüntüleri vardı fakat ne oldukları seçiliyordu. Görüntülerden biri evlerinin bahçesinde tabletine bakan babasına aitti, o kadar mutlu görünüyordu ki babası... Her ne izliyorsa gülüyordu, o güldükçe göbeği sallanıyordu. Bu Açelya'nın en sevdiği şeydi, babasının gülüşü. Dara bu gülüşü söndüremezdi.
Her ne kadar bakmak istemesede bakışları sağ taraftaki ekrana değdi, arkadaşı Ilgın vardı burada da. Issız bir sokakta yürüyordu, Açelya burayı tanıyordu ve aslında Ilgın evine çok yakındı. Eve varabilecek miydi?
Açelya başka bir yol daha olması için dua etti. Dara bu ızdırabın bir an önce bitmesini umdu.
"Hadi ama Dara." Dara adamın sesini tekrar duyduğunda bakışlarını ekrandan çekip telefona çevirdi, "Kes sesini, adi herifin tekisin!" Soysal büyük bir kahkaha attı. "SUS ARTIK SUS!" adam Dara'nın bağırışlarını umursamadı bile.
Açelya ekranda bir hareketlilik fark ettiğinde babasının olduğu tarafta kırmızı bir noktanın dolaştığını gördü, "HAYIR, HAYIR HAYIR!" Kırmızı nokta babasının alnına yaklaştı, "SEÇMEDİM DUR! DUR DEDİM!" Dara hiç korkmadığı kadar korkuyordu, vücudu artık bunu kaldıracak kadar güçlü bile değildi. "Seçmeyeceksen ben seçeceğim demiştim!"
Açelya daha çok ağladı. Son nefesiyle mırıldandı, "Babama dokunma!" gerisi büyük bir karanlıktı. Açelya Ilgın'a ne olduğunu görmedi fakat hep biliyordu, onu o karanlık sokakta öldürmüşlerdi ancak Açelya bunu ertesi gün hastanede uyandığında öğrenecekti.
O gece Ilgın ve Açelya karanlığa karışarak sonsuza kadar kayboldular fakat Dara yaşamaya devam etmek zorundaydı.
🎭
"Haklısın, Açelya öldü." Dedim buz gibi bir sesle. Tan dalga geçer gibi güldü, "Sadece Açelya mı?" Derin bir nefes aldım, ima ettiği şeyi düşünmemeye çalışıyordum. "Keşke Dara da ölseydi." Dedim sadece. Açelya da Dara da bendim fakat iki ismim iki farklı karakterimdi. Açelya, Dara'nın bulaştığı belalara kurban giderek ölmüştü ve ben hayatıma Dara olarak devam ediyordum.
"Soysal'ın Dara'ya hâlâ ihtiyacı var gibi görünüyor."
"Ne demek istiyorsun?"
"Seni yanında istediğini söyledi, örgütte yani."
İnanamıyormuş gibi ona baktım, bunu düşünmüş olması bile saçmalıktı. "Ölürüm de o örgüte girmem! Bırak onu hiçbir örgüte girmem!" Diye çıkıştım. Tan bir süre cevap vermeyip beni inceledi en sonunda konuştuğunda, "Seni neden istiyor anlamıyorum bile." Dedi fakat bunu daha çok kendine söylemiş gibiydi.
"Çünkü aptal gibi bu zamana kadar ne istediyse yaptım! Hâlâ karşısında o korkak kız çocuğunun olduğunu sanıyor." Tan gözlerini masadan kaldırıp yüzüme baktı, "Değil misin artık o kız çocuğu?" Diye sordu beklemediğim bir şekilde yumuşak çıkan sesiyle. Başımı iki yana salladım, "Artık onun istediği her şeyi yapacak kadar korkak ve ahmak değilim." Dedim net bir şekilde, sesim onu aksine biraz bile yumuşak değildi.
"Belki de bunu ona anlatmalısın." Dediğini duyduğumda buraya geldiğimden beri ilk kez korktuğumu hissettim. Onunla karşı karşıya gelemezdim. Bu sadece bir kez olmuştu, Ilgın'ın öldüğü geceydi. Bilincim kapanmak üzere bir halde bir deponun zemininde yatıyordum ve görüş açıma kana bulanmış postallar girmişti. O kanlar gerçekten var mıydı bilmiyordum, ertesi hafta beni telefonla aradığında sinir krizi geçirmiştim çünkü Ilgın'ı kendi elleriyle öldürdüğünü düşünüyordum fakat o bunu kendisinin yapmayacağını, Ilgın'ın bu kadar önemli olmadığını söylemişti. Ama ben önemliydim, acı içinde kıvrandığımı kendi gözleriyle görmek isteyeceği kadar önemli.
Dalıp gittiğimi fark ettiğimde silkelenerek kendime geldim, "Ona hiçbir şey anlatmayacağım. Asıl sen bana o ne istiyor onu anlat." Kollarımı önümde bağlayarak arkama yasladığımda Tan da benim gibi arkasına yaslandı. "Onun yanında, nasıl desem, anlayacağın dilden konuşayım ajan ya da casus gibi bir şey olarak çalışmanı istiyor. Eğer kabul edersen arkadaşlarının davası sonsuza kadar kapanacak, emin ol Soysal onların ailelerine katil olarak yutturacak birini bulur." Bu korkunç bir anlaşmaydı. Beni ihtiyacı olduğu için değil, başımı daha büyük bir belaya sokmak için yanında istediğini adım gibi biliyordum. Beni yanında istiyordu çünkü o boğazına kadar belanın, pisliğin içindeydi. Beni yanında istiyordu çünkü yakınındakine zarar vermek en kolayıydı.
"Peki ya kabul etmezsem?"
Tan bir süre gözlerini kısarak bana baktı belki de cevabı o da bilmiyordu. Sonunda konuştuğunda, "Kabul etmezsen eninde sonunda hapse girersin." Dedi, bunu söylerken kendisi bile söylediği şeyden emin değildi fakat soru Soysal'ın çalıştırmadığı yerden gelmişti.
"Ona teklifini kabul etmediğimi söyle." Yanıma bıraktığım çantamı alarak oturduğum yerden kalktım ve yüzüne son bir kez bakıp hızla uzaklaşmaya başladım. Zaten gergindim bir de barın boğuk havasına daha fazla katlanamayacaktım. Paltomu alıp bardan çıktığımda çantamdan sigara paketimi ve çakmağımı çıkartıp barın yan tarafındaki çıkmaz sokağa girip duvara yasladım.
"Bu lanete de onun yüzünden alıştım zaten!" Dedim kendi kendime. Beni öyle bir strese sokmuştu ki zamanında, onunla her konuştuktan sonra bir sigara yakmaya başlamıştım. Şimdi de farklı bir şey olmamıştı, kendi değil de itiyle konuşmuştum bu sefer de. Sahi onun ne zamandan beri bu kadar iyi itleri vardı? Benim en son gördüklerim göbekli, kıllı ve pis kokan tiplerdi fakat Tan görebildiğim kadarıyla uzun boylu, kaslıydı. Ayrıca iyi tanıdığım pahalı bir parfüm kokuyordu üzerinde, o kadar kokuya rağmen tanımıştım. Onu ve itlerini bir kez daha görmek istemediğimi hatırladığımda Tan'ı da o göbekli heriflerle aynı kefeye yerleştirdim ve zihnimdeki ŞSTÖ dosyasını kapattım.
"Şerefsiz Soysal" Terör Örgütü dosyası.
Örgütünün adı ŞS idi ve gerçekte ne anlama geldiğini bilmediğim için ben bu ismi takmayı uygun görmüştüm, bence gayet makuldü.
Ben sigaramı içmeye devam ederken gözlerim ön kapıdaki hareketliliğe takıldı, Tan mekandan çıkmış valeden anahtarı aldığı arabasına biniyordu. Bir de dünya üzerindeki her şey harikaymış gibi, hiç cinayet işlemiyorlarmış gibi doğa dostu elektrikli araba kullanması yok muydu? Gülesim gelmişti. Ben o kadar da doğa dostu olmadığımdan olsa gerek elimdeki sigarayı yere attım ve çizmemin ucuyla ezerek söndürdüm. Daha sonra kendi arabama bindim ve evin yolunu tuttum.
🎭
Tan ofise girdiği gibi üzerindeki ceketten kurtuldu ve ceketi siyah deri koltuğa doğru fırlattı, bu sırada kapı açılmış ve içeri elinde iki kupayla Zehra girmişti. "Bakıyorum da buluşma güzel geçmemiş." Dedi kız gülerek adama kahveyi uzatırken. Tan ona sert bir bakış attı ve kupayı aldı, burnuna dolan kahve kokusunu içine çektikten sonra bir yudum aldı. "Şuna buluşma demeyi kes. İş yapıyoruz." Dedi ters bir sesle. Zehra kalçasını büyük oval masaya yaslayarak adamın yanına dikildi, "Kız güzeldi ama?" Dedi sorar gibi. "Sana ne?" Diye sordu Tan gözlerini ona dikerek. "Aman canım ne kızıyorsun, sen de! Alt tarafı nasıl geçtiğini sorduk." Tan ona ağız bükerek kahvesini yudumlamaya devam etti. "Kız beni o şerefsizin itlerinden biri sanıyor, ne kadar iyi geçmiş olabilir?" Dedi camın önüne dikilip hiçbir yere bakmayan manzarayı izlerken. "İşimiz bu." Dedi Zehra huzursuz bir sesle, onun da işi hakkında sevmediği şeyler vardı doğrusu. "Anlamıyorum, ben örgütün içine zaten girdim. Onu neden oraya göndermeye çalışıyoruz?" Dedi Tan düşünceli bir sesle. Zehra omuz silkti, "Bahri başkan ne diyorsa o." Dedi umursamaz bir sesle.
Olan şuydu; Tan Milli İstihbarat Teşkilatında bir istihbaratçıydı, şu an Ankara'da Kale denen istihbarat binasının bir ofisindeydi ve bu gece aylardır üzerinde çalıştığı operasyon için Açelya Dara Karayel ile buluşmuştu.
"Başkanın bir halt bildiği yok bence, kızı boş yere o kurtlar sofrasına atacağız sonra onu kurtarmak yine bize düşecek ve tehlikeye gireceğiz. Oraya girmek için kıza ihtiyacımız yok ben zaten oradayım!" Dedi Tan kendi kendine söylenirken.
"Sen zaten neredesin?" Tan bir an kahvesini püskürtmemek için zor durdu, hızla arkasına döndü ve Başkana selam verdi. "Buyrun Başkanım." Dedi adamın sorusuna cevap vermek yerine. "Buyurdum ya, sen zaten neredesin Giray Tan Adanır?" Tan lafını esirgeyen biri değildi fakat karşısındaki üstü olduğunda susmak zorunda kalıyordu, sadece soruya cevap verebilirdi onunla tartışamazdı. "Ben örgütün içindeyim başkanım." Dedi başını öne eğerken. Başkan çattığı kaşlarıyla ona baktı, "Yani?" Dedi sorarcasına. Zehra araya girme ihtiyacı hissederek konuştu, "Açelya'yı örgüte sokmak tehlikeli olabilir başkanım, operasyonu yürütürken sivilleri tehlikeye sokmak istemiyoruz."
"Operasyonu ben yönetmiyor muyum? Ben yönetiyorum. O halde Açelya örgüte girecek."
"Girmeyecek." Dedi Tan fakat başkan onu yanlış anlamıştı zira kendisine dövecekmiş gibi bakıyordu şu an. "Yani girmeyecek derken, kabul etmedi kız." Diyerek açıklamada bulundu. Başkanın bakışları normale döndüğünde derin bir oh çekmişti içinden. "İkna et bir şekilde Giray." Dedi başkan. Tan bunu yapmak istemiyordu. Onun yerine, "Ona teşkilattan olduğumu söylesem, kız bizimle iş birliği yapsa? Eğer Soysal'ı yakalamaya çalıştığımızı bilirse bize yardım eder." Dedi. Bu fikir başkana da mantıklı gelmişti fakat ilk etapta plandan şaşmak istemiyordu, "Önce ikna etmeye çalış bu son çaremiz olur." Dedi. Başkanın son sözleri bunlar olurken toplantı odasına doluşmaya başlayan İstihbaratçılar masadaki yerlerini aldılar.
Terörle mücadele birimi toplantılarına başlamak üzerelerdi.
🎭
Instagram'da @tanvaktikanofficiall hesabında kitaplarım hakkında paylaşım yapıyorum, takip edip destek olursanız çok sevinirim 💙📖
Bölüm etkileşimi
