11. bölüm / 25
TAN VAKTİ KAN (Düzenleniyor)11. Bölüm "KÜÇÜK BİR AN"
Bölümler 25Şu an: 11. Bölüm "KÜÇÜK BİR AN"
- 1 1. Bölüm "YAŞLI KURT"2.735 kelime
- 2 2. Bölüm "TEŞKİLAT"3.238 kelime
- 3 3. Bölüm "9 OCAK"2.792 kelime
- 4 4. Bölüm "UYANIŞ"4.061 kelime
- 5 5. Bölüm "ZAMAN MAKİNESİ"4.516 kelime
- 6 6. Bölüm "ÖZÜR DİLERİM"6.902 kelime
- 7 7. Bölüm "YOL AYRIMI"6.454 kelime
- 8 8. Bölüm "MASKE İLE VEDALAŞMAK"7.761 kelime
- 9 9. Bölüm "SARILSANA BANA"7.034 kelime
- 10 10. Bölüm "HATA"4.728 kelime
- 11 11. Bölüm "KÜÇÜK BİR AN"6.400 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 12. Bölüm "OYUN MU GERÇEK Mİ?"9.176 kelime
- 13 13. Bölüm "DAHA BÜYÜK BİR HATA"7.557 kelime
- 14 14. Bölüm "FIRTINA"8.284 kelime
- 15 15. Bölüm "BİZ OLMAK"11.502 kelime
- 16 16. Bölüm "YENİ BİR KİMLİK"7.347 kelime
- 17 17. Bölüm "TİLKİ TABLOSU"7.178 kelime
- 18 18. Bölüm "AKIŞ TEORİSİ"6.882 kelime
- 19 19. Bölüm "TİLKİNİN YOLU"6.663 kelime
- 20 20. Bölüm "DOKUZ DALLI AĞAÇ"4.415 kelime
- 21 21. Bölüm "YILBAŞI"4.463 kelime
- 22 22. Bölüm "İYİ Kİ"3.638 kelime
- 23 23. Bölüm "ÜSTÜMÜZDEKİ GÜNEŞ"5.823 kelime
- 24 24. Bölüm "DAĞ İLE MAĞARA"5.178 kelime
- 25 25. Bölüm "SİL BAŞTAN YENİDEN BAŞLIYORUZ" FİNAL8.043 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bir başkasından senden olduğu kadar nefret etseydim eğer
Kana bulanırdı her yer
Ellerim, yerler, senin başın ve senin gövden
Senin kusurların, senin oyunların
Bana söylediğin yalanlar
Benden gizlediğin gerçekler
Gizlediğini sandıkların
Kandığımı sandıkların
Hepsi kana bulanana kadar duramam
Ne yazmayı bırakırım
Kelimelere roller biçmeyi
Ne nefretimi soğuturum
En büyük yalanımı
Herkesin birbirini sevdiği küçük bir arkadaş grubu. Mehir, Ecem, Ilgın ve Açelya. O arkadaş grubunun içine girememiş tek kişiyse Dara. Kimsenin aslında neye benzediği hakkında fikri olmadığı Dara. Açelya'nın üstüne siyah perdeleri çektiği, kimseyle tanıştırmadığı ve her zaman maskesini indirmemesini tembihlediği öbür yüzü.
Ve onun kesinlikle herkesin birbirini sevdiği konusunda şüpheleri var.
Açelya'nın her gün göz yummaya alıştığı yalanları Ilgın, Mehir ya da Ecem'in ağzından çıkmadan anlayan bir iblis. Onların gözlerinde gizli olan kıskançlığın yansımalarını iyi görüyor maskeye rağmen. Ilgın'ın ağzından çıkan yalanların diğerlerine bir sarmaşık gibi dolandığını an be an izliyor. Etraftaki herkes aptal bir kızın yalanlarına dahil olmaya başladıkça Dara'nın göğsünde ince bir kesik beliriyor. Yalanlar arttıkça kesik büyüyor, kan artıyor.
Açelya aynanın karşısına geçtiğinde gözleri göğsünün üstündeki morluğa takılıyor. Sebebinin Dara'nın damarlarından boşalırcasına akan kan olduğunu bilmeden gözlerini morluğa dikiyor. Gözlerini yukarı kaldırdırıp kendi gözlerine baktığında Dara'nın kapanmak üzere olan göz kapaklarıyla karşılaşıyor.
"Yaşa! Ölmezsin yaşaman lazım!"
Açelya adı kadar emin; Dara olmadan her yalan bir göz, bir kulak eksik.
O günden sonra Açelya Dara'yı karanlık perdelerin içinden çıkarmak zorunda kalıyor. Bir yürek eksilmemek için bir vücut olmaları gerektiğini kabulleniyor.
"Kızlar seninle tanıştığına memnun olacak Dara, çok sevecekler seni." Diyor Açelya imadan uzak bir gülümseyle fakat Dara'nın yüzünde küçümseyici bir gülümseme var. Kızları Açelya'nın gülümsemesine kanacakları için küçümsüyor Dara çünkü ikisi de biliyorlar, kızlar Dara ile tanıştığına memnun falan olmayacaklar.
"Seni tanımamış olmak için yalvaracaklar Dara." Diyor Açelya içine sığmayan huzur hissi sesinde kendisini hissettirirken.
Uzakta dikilen üç kızı gördüklerinde Açelya kolunu arkasına uzatıyor ve tuttuğu baltayı Dara'ya veriyor. "Artık ipler senin elinde." Dara Açelya'ya gülümsüyor ve baltayı alıp onun yaptığı gibi arkasına saklıyor.
Gülümseyerek önlerine döndüklerinde boş olan ellerini havaya kaldırıp karşılarındaki üç kıza el sallıyorlar. İlk karşılık veren Ilgın olurken Mehir yalnızca gülümsemeyi, Ecem ise tepkisiz kalmayı tercih ediyor.
"İşte, Dara!" Açelya iki kolunu Dara'ya dolayarak onu kızlara doğru çekiyor. Mehir Dara'nın yüzünde mütevazı bir gülümseme gördüğünde gerginlikten tuttuğu nefesi dışarı veriyor. Ilgın ise terleyen avuç içlerini üstüne sildikten sonra Dara'ya uzatıyor elini. Dara baltayı tutmadığı sağ elini ona uzatıyor ve Ilgın'ın gözlerinin içine bakarak tekrar gülümsüyor. "Tanıştığıma memnun oldum."
"Neden senin hakkında kötü hissediyorum?" Başından beri ağzını açmayan Ecem bir anda söze başlayıp Dara başta olmak üzere bakışlar üstüne döndüğünde biraz daha tedirgin oluyor. Fakat Dara rahat bir tavırla gülümsemeye devam ederek yanıtlıyor onu, "Çiçeklerle dolu bir bahçenin içinde siyah kıyafetlerle dikildiğim için olabilir." Ecem'in hâlâ korkak bir köpek yavrusu gibi bakıyor olması keyfini yerine getirdiğinde devam ediyor, "Ve insanlar genelde tenimin ölüye benzediğini söyler. Neye benzediğini hiç görmedim." Bunu söylerken dikkatli bakışlarını üç kızın üstünde gezdiriyor Dara. İçlerinden birinin birazdan olacakları anlamasını bekliyor fakat hiç biri buna ihtimal verecek gibi gözükmüyor Dara'nın gözüne.
En sonunda bakışları sabırsızlıkla bekleyen Açelya'nın gözlerini buluyor ve başını hafifçe yana eğiyor Dara, başlayayım mı, yakayım mı ortalığı? Açelya bu bakışın ne anlama geldiğini anladığında başını ağır hareketlerle aşağı yukarı sallıyor iki kez.
Mehir'in ne oluyor, demesine kalmadan Dara'nın sağ eli onun saçlarına kavuşuyor. Mehir çığlıklar savururken Dara kızın sırtını kendisine çeviriyor ve başını geriye çekerek boynunu daha da geriyor. O an Dara ve Açelya aynı anda başlarını uzun otların arasında koşmaya çalışan Ilgın ve Ecem'e çeviriyorlar fakat ne Dara'nın durmaya niyeti var ne de Açelya'nın bu anı kaçırmaya.
Dara baltanın sivri ucunu Mehirin ince teninin üstünde bir kesik açarak kaydırıyor. Mehir'in son çığlıkları da havadaki bahar havasına karışarak yok oluyor. Dara parmaklarının arasından kaymak üzere olan baltayı tekrar sıkıca kavrıyor ve Mehir'in saçlarını serbest bırakıyor.
Mehiri oracıkta bırakıp diğer iki kızın peşinden koşmaya başlıyorlar bu kez. Açelya fazla yakında durduğunu koştukça yüzündeki damlaların ıslaklığını hissettikçe anlıyor. Dara ise içten içe beyaz yüzüne renk geldiğini düşünüyor. Kırmızı.
Dara onlara seslenip varlığını hatırlatıyor, herkesin ölümün varlığını hatırında tutması lazım çünkü. "Gerçeklerden kaçıp saklanmaya çalışma Ilgın!" Ilgın Dara'nın sesini duyduğunda adımları birbirine karışıyor ve yere düşüveriyor. Açelya'nın gözünden kaçmayansa Ecem'in Ilgın'ı umursamadan koşmaya devam etmesi oluyor.
Ilgın toparlanıp kaçmaya devam etmek üzereyken Dara bir anda üstüne çullanıveriyor ve tekrar yere düşüyor ikisi birden. Ilgın Dara'nın altında kaldığından korkuyla çığlık çığlığa bağırıp çırpınmaktan başka bir şey yapamıyor.
"Bunu bana yapamazsın, çek ellerini üzerimden!" Diye bağırıyor Ilgın. Dara ellerini boğazına dolayıp soluk borusunu içeri doğru bastırıyor, "Nedenmiş o?" Fakat Ilgın'ın cevap verecek nefesi yok.
"İşte tam olarak böyle yapabilirim Ilgın. Anladın mı? Senin istediğini yapmayacağım. Her zaman kendi bildiğimi okuyacağım. Neden biliyor musun? Çünkü tanıdığım en aptal fikirlere sahip insansın." Ilgın onu duyuyor duymasına fakat ağzını açıp da aklında dönen hiçbir şeyi söyleyemiyor çünkü Dara izin vermiyor. Ilgın o an anlıyor, bazı insanlara yalnızca konuşarak istediklerini yaptıramayacağını. Ve Açelya'nın bunca zamandır içinde o insanlardan biriyle yaşıyor olduğunu.
"Son sözlerini dinlemek istiyor musun Açelya?" Diye soruyor Dara. Açelya artık gülümsemiyor. Derin bir nefes alıyor, "Evet." Diyor sadece. Dara Ilgın'ın üzerinden kalkmıyor fakat ellerini boğazından çekiyor. İki elini yerdeki çimenlere yerleştirdiğinde sol elinin parmakları yine baltanın sapını buluyor, belli belirsiz tutuyor baltanın sapını.
Ilgın kendisinin konuşmasını beklediklerini de bunun son konuşması olacağını da anlıyor. Akıllı bir insan vakit kazanmaya çalışır ya da kaçmak için son kez çabalar belki fakat herkes biliyor, Ilgın zeki bir kız olmamıştı hiçbir zaman. Ağzını açıp konuşmaya başlıyor.
"Yalanlar söyleyen hep sendin Açelya, bizi sevdiğini söyledin ama yalandı hepsi. Diğerleri gibi olamadın hiç. Mehir gibi olamadın anlıyor musun? Zorsun, sürekli somurtuyorsun ve memnuniyetsizsin. Seni gördüğümde onu gördüğümde olduğu gibi mutlu olamıyordum, sen varken her şey külfet geliyor hiçbir şey yapmak istemiyorum. Tek başıma kalmayı tercih ederim seninle konuşmaktansa ya da gider Mehir ve Ecem'i bulurum, duyuyor musun? Seninle konuşasım gelmiyor diye beni suçlayamazsın. Bünyem izin vermiyor bir kere seni sevmeme, unutuyorum seninle alakalı şeyleri. Bilmek istemedim zaten hiç, Mehir'in anlattıklarını bilmek istiyorum diye seninkileri de bilmek istiyorum sandın. Bu gerçek yüzünle bile tanışmak istemedim ben zaten, Mehir çağırsa başka biriyle cehennemin dibinde bile tanışırdım oysaki. Madem herkes maskelerini indiriyor, benim maskem de buydu."
Ilgın susup Açelya'nın tepki vermesini bekliyor fakat onun bir şeyler diyeceğinden bile şüpheli. Tedirgin gözlerle ona bakarken dudaklarının kıpırdandığını görüyor en sonunda. Açelya'nın dudaklarından dökülenler şunlar oluyor, "Haklısın Ilgın, ne de olsa herkes ait olduğu yerin iblisidir. Mehir ve sen ait olduğunuz yerde yeni iblislerle tanışabilirsiniz."
Dara parmaklarının ucundaki baltayı bu kez sıkıca kavrıyor ve hızla havalanan balta Ilgın'ın göğsünün ortasına saplanarak göğüs kafesini ikiye ayırıyor.
🎭
Giray Tan
Bindiğimiz askeri araç Ankara sınırlarından çıkıp Kırşehir mevkine yaklaşırken içimde ilk kez sabırsızlık vardı. Belki uzun zaman sonra ilk kez bu kadar uzun süren ve sinir bozan bir operasyon içinde bulunduğum içindi belki de yalnızca Feza'nın tepkisini merak ediyordum, emin değildim. Sabırsız davranıp kafamın karışmasından ve bir hata yapmaktan çekiniyordum sadece. Elimizden bir kişi bile kaçarsa kendimi suçlayacağımı iyi biliyordum, tüm ülkenin vebalini üstüme almaya niyetim yoktu. Bu yüzden kafamdaki her dosyayı kapatıp içeri öyle girmek zorundaydım. Özellikle Açelya isimli dosyayı.
Onun beynimi kurcalamak için bir şey yapmasına gerek kalmıyordu, varlığı bile yeterliydi. Merak ediyordum çünkü. Onun hakkında bilmediğim neler vardı, bir gün öğrenir miydim? Ne amaçla bunları merak ettiğimi de merak ediyordum üstelik. Aptal bir adamdım. İkimiz de birbirimizden uzak durmamız gerektiği konusunda hem fikirdik fakat gel gör ki kimsenin bunun için bir şey yaptığı yoktu. Madem kendimize çizdiğimiz sınırların içinde durmayacaktık, neden çizmiştik sınırları? Bunu da bilmiyordum. Ben genelde hoşuma gitmeyen sınırları siktir ederdim zaten.
Galiba etmiştim de. Elimde değildi bir noktadan sonra. Açelya hiç duygusal ilişki kurmamış bir adam için fazla bir kadındı. Hateketleri fazlaydı, bakışları, sözleri fazlaydı. O kadar fazlaydı ki kırmızı çizgimi dahi siktir etmeme sebep olmuştu, kendimi ona çekilmekten alıkoyamamıştım. Bu yetmiyormuş gibi bir de hangimizin hatası olduğunu bilmediğim bir şekilde bir oyunun içinde bulmuştuk kendimizi. Açelya ve beni babasının önüne çift diye koymak ateşle barutu aynı fıçıya tıkmak gibiydi. Açelya bu konu hakkında ne düşünüyordu bilmiyordum ama ben babasının kalbini kırmamak için nikah masasına bile oturabilirdim bu oyun uğruna.
Açelya ve beni nikah masasında hayal ettiğimde yerimde kıpırdandım ve boğazımı temizleyerek doğruldum en sonunda. Bugün bu kadar düşünmek yeterdi. Gözlerimi Feza'ya dokundurmamaya özen göstererek başımı yana çevirdim ve aracın ufacık, siyah filmli camından dışarı baktım. Hava zifiri karanlıktı ve hafif çiseliyordu.
Bir süre daha yol aldıktan sonra araçlarımız arazinin etrafını sarmaya başladı, son hazırlıklarımızı yaptık. Ejderin kapağı açıldığında Feza tek koluyla aracın üstündeki demire tutundu ve zorlanmadan kendisini yukarı çekip silahını tuttuğu sol kolunu dışarı çıkarttı ve nişan aldı. Görmüyordum fakat etrafta Feza gibi araçlarının dışa açılan kapaklarından silahını konumlandırmış daha fazla asker vardı. Arazinin etrafındaki gözetleme kulelerinde dikilen görevlileri indirmekti görevleri. Dakikalar içinde ilk temizliklerinin sona erdiğini telsizlerimize düşen sesten anlamıştık, "Temiz komutanım."
Aracın kapısı açıldığında yanımızdaki iki asker kendilerini toprak zemine bıraktılar ve beklemeden hemen ilerimizde, arazinin etrafını çeviren yüksek duvarlara tırmanıp kendilerini bahçeye bıraktılar. Onlarca asker aynı şeyi tekrarlarken Ejderler alışık olduğum ön kapıya dolanmış ve tek tek bahçeye girmeye başlamıştı. Bulunduğumuz araç da içeri girdiğinde Feza ve ben de araçtan indik, konuşmaya vaktimiz yoktu yalnızca sessiz bakışlarla anlaştık.
"Allah'a emanet ol."
Bu kez Feza ve ben farklı ekiplerle farklı yerlerde görevliydik. O tekrar aşağı inecek, bense Soysal'ın yukarıdaki odasına çıkacaktım. Feza deponun olduğu tarafa doğru arkasında ona yakın askerle uzaklaşırken ben ve ekibim de ana binaya yöneldik.
Kapının önündeki üç askeri indirmemiz yalnızca bir saniye sürmüştü. İçeri girdiğimizde bir kısmımız tetikte olmak için önünü kapıya dönüp o şekilde yürümeye başladı, geri kalanlarımızsa hızlı adımlarla üst kata tırmanıyorduk.
Burada geçirdiğim vakitte bu teröristleri biraz bile tanıdıysam yukarıda kimse olmadığına emindim, hepsi birbirinden korkak onlarca insanın burada durması imkansızdı. Tahmin ettiğim gibi üst kata çıktığımızda görünürde kimse yoktu. Ben hemen yanımda ilerleyen Bora ile beraber Soysal'ın odasına girdiğimde diğerleri kattaki diğer kapılara dağılmıştı. Hatta şimdiden saklanmış birkaç aptalı yakaladıklarını duyabiliyordum.
İçeri girdiğimizde ikimiz de bu anı bekliyormuş gibi yüzümüzdeki kar maskelerini indirip odaya adeta saldırdık. Bora bilgisayarın başına geçtiğinde amacı içindeki her şeyi elimizdeki diske aktarmaktı fakat yolunda gitmeyen bir şey vardı: "Elektriği kesmişler." İşte bu olmaması gereken bir şeydi, hatta buradaki aptalların bunu akıl etmiş olmasına da şaşırmıştım.
İki elimle bilgisayar kasasını kavradım ve söküp almadan önce konuştum: "Tatsız bir durum." Bora başta garip garip bakmış daha sonraysa kucağımdaki kasayı yavaşça alıp masaya bırakmış ve kapağını açıp içinden sabit diski almıştı. Diski bana doğru sallayıp asker üniformasının cebine attı ve masanın üstünde işe yarar başka şeyler aramaya koyuldu.
Masanın hemen yanındaki dolaba yöneldim ve kapaklarını ayırıp buraya geldiğim ilk günden beri içlerinde ne olduğunu merak ettiğim kutuları açmaya başladım. İlkinin içi beklediğim gibi kağıtla değil kasetlerle doluydu, şuan yanımda ne olduklarını öğrenebilmek için hiçbir şey olamayacağından kutuyu oradan alıp masanın önündeki sandalyeye koydum çıkarken almak üzere. İkinci kutuyu açtığımda bu kez de beklemediğim kadar eski kağıtlarla karşılaştım. En üstte duran kağıdı alıp arkasını okuduğumda bir tarihle karşılaştım, 01 Şubat 2001. Bu sanırım ilk kez kayboluşundan kısa bir süre sonraya tekabül ediyordu. Açelya'nın buradan aldığı mektubun üstündeki tarihten hatırlıyordum.
Bu kutunun içindeki her şeyin Soysal'ın geçmişine ait olduğunu anladığımda omzumun üstünden Bora'ya baktım, masanın üstündeki defter sayfalarını topluyordu ve arkası bana dönüktü. Önüme döndüğümde iç cebimden tükenmez bir kalem çıkarttım ve kutuyu bir köşesinden havaya kaldırıp kaldırdığım köşeye bir çarpı attım. Kutuyu eski konumuna geri getirdiğimde ben onu hareket ettirirken gelen tıkırtının sebebini anlamak için elimi kutunun içine daldırdım. Elim kutunun dibindeki çerçeveye çarpmıştı.
Onu kutunun dibinden çıkarıp aldığımda eski bir aile resmi olduğunu gördüm. Çerçevenin içinde bir aile resmi ve çerçevenin kenarına sıkıştırılmış bir vesikalık. Vesikalık resme baktığımda kaşlarım çatıldı, bu Açelya mıydı? Siyah saçlar, siyah gözler, minik bir burun ve dolgun dudaklar. Bu kesinlikle Açelya'ydı, hemde liseli hâli. Resmi oradan aldım ve üniformamın cebine yerleştirdim dikkatlice. Daha sonra büyük resme baktım, büyük resimdeki yüzler biri hariç yabancıydı, resimde en önde duran erkek çocuğu besbelli Selim'di. Açıkçası onun bir aile resmi saklıyor olmasını, hatta yeğeninin resmini de çerçevenin bir kenarına iliştirmesini beklemiyordum. Çerçeveyi yerine koydum ve bu kutuyu da diğerinin yanına bıraktım.
Dolabın içinde geriye kalan her şeyin bu iki kutuyla beraber merkeze gitmesi gerektiğini fark ettiğimde ayıklamayı bıraktım ve telsizimi elime aldım: "Soysal'ın odasına üç kasa." Dedim sadece.
Dolabın gizli bir çekmecesi ya da başka herhangi bir özelliği olmadığına emin olduğumda kapakları kapatıp Bora'ya döndüm: "Ne buldun?" Bora kafasını masadan kaldırdı fakat kafası karışmış görünüyordu: "Herif bizimle dalga geçmiş resmen." Dedi ve elindeki kağıtları bana uzattı. Kağıtlarda anlamsız bir sürü kelime ardı ardına dizilmişti. Ya bir şifreydi bunlar ya da gerçekten Soysal bizimle oynuyordu.
Biz konu üzerinde daha fazla konuşmaya vakit bulamadan kasaların geldiğini gördüm, iki asker üst üste dizilmiş üç tahta kasayı odanın ortasına bıraktıklarında susmak zorunda kaldık. Aynı iki asker kutuları ve kağıtları kasaya yerleştirmeye başlamışlardı bile. Onlara her şeyi almaları gerektiğini söyledikten sonra odadan çıktım, Bora başlarında kalmak istemişti.
Soysal'ın odasından çıktıktan sonra fazla oyalanmadan binadan da ayrıldım, bulmam gereken başka bir şey vardı. Biri. Soysal'ın sağ kolu, Hamza. Açelya'nın canını yakan Hamza. Onu tam olarak o an kazımıştım aklıma, Soysal'ın odasında yanımıza geldiğinde Açelya korku dolu gözlerle ona bakıp kendisine işkence çektirenin o olduğunu mırıldandığında. Tam kalbimin üstünde duran resmindeki hâliyle yaşamıştı çünkü tüm o olanları, çocuk hâliyle. On yedi yaşında olmalıydı, belki on altı. Onu boğmaya çalıştıklarını anlatmıştı Açelya, bu nasıl bir canilikti aklım almıyordu. Fakat Açelya şuan daha güçlü olduğu için minnettardım, başına gelenleri tam anlamıyla olmasa da belli bir noktada atlatmayı başarmıştı.
Zihnimde dönen her şey tekrar Açelya ile ilgili olmaya başladıkça daha hızlı yürüyüyordum alt kata doğru, sanırım daha hırslı olmamın sebebini de şimdi anlıyordum. İlk kez bir kötünün yaptıklarından etkilenen birini bu kadar yakından tanıyordum. Bu yüzden onun alamadığı intikamları almak da bana düşüyordu. Klişeydi ama doğruydu, ölmediği sürece istediğinizi yapabilirdiniz. Hamza'ya tam olarak bunu yapacaktım.
Daha önce Feza ve Açelya ile beraber indiğimiz geçitlere inen merdivene geldiğimde yolu o gün olduğundan daha hızlı bitirdim ve üç çıkışın olduğu alana geldim, ikisinin sonunu zaten biliyordum. Eğer tahminlerim doğruysa Hamza üçüncüde olmalıydı. Vakit kaybetmeden üçüncü koridora girdim; silahım tetikte, maskem yüzümdeydi.
Uzun koridor eski bir kapının önünde sonlandığında bir elimi kapıya yasladım ve hafifçe ittirdim, kapının menteşelerinden yükselen kulak tırmalayıcı sesi içerideki de duymuş olmalıydı çünkü ben onun hızlı nefes alış verişlerini duyabiliyordum.
"Elma dersem çık, armut dersem çıkma Hamza." Namlunun ucuyla kapıyı tıklattım, "Armut hiç sevmem, o yüzden elma!" Kapıya sert bir tekme indirdiğimde ayağımla beraber kapı da yere inmiş, yerdeki tüm tozu havalandırmıştı.
"Naber Hamza?" Hamza kaçmak üzere olduğu belli olan bir hâlde yerdeki metal kapağın başında kan ter içinde oturuyordu, sanırım ben kapıyı açana dek o da yerdeki kapağı açmaya çalışmış fakat başarılı olamamıştı.
Atağa geçmek üzere ayağa kalktığında ben de daha fazla durmadım ve iki büyük adımda yanında bitip belindeki silahı ondan evvel kavradım. "Bunu mu arıyordun!?" Silahı odanın bir ucuna savurduğumda dişlerini sıkarak kollarını kaldırdı ve tıpkı benim ona yaptığım gibi boynumu kavramaya çalıştı. Ondan uzundum fakat Hamza fazla iri bir adamdı, bu küçük odanın içinde biraz dövüşmemiz gerekecekti.
Tuttuğum boğazından kuvvet alırken sağ ayağımı arkasına uzatıp dizinin arkasına bir tekme geçirdim ve bacağını büktüğü an bedenini yere düşürdüm. Boğazımı hâlâ tutuyor olduğundan ben de onunla beraber yere düşmüştüm fakat altta olan o olduğundan elinden kurtulmam fazla uzun sürmemişti. Üzerinden doğrulduğum an bir dizimi göğsüne yaslayarak kalktım ve yüzümdeki maskeyi çenesinden tutup çıkarttım. Ben dağılan saçlarımı düzeltirken Hamza öfkesine karışmış şaşkınlığıyla bana bakıyordu, "Tanıdın değil mi? Piç herif seni." Tabii ki tanımıştı.
"Şerefsiz Türk köpeği seni! Sen de bir boklar döndüğünü anlamıştım-" cümlesini tamamlamasına fırsat vermeyen ben değil yumruğumdu. Hemen ardından inen ikinci yumruksa Açelya içindi: "Bu da Açelya'ya yaptıkların için ödeyeceğin bedellerin başlangıcıydı."
Hamza'nın boğazından kopan iğrenç çığlığı umursamadan silahımı yüzüne doğrulttum ve yerden kalktım, "Şimdi kalk, köpeği kurda yem etme vakti." Hamza ahı gitmiş vahı kalmış halde oturur pozisyona geldi ve gerilemeye başladı, bir eli yeri yoklayarak saldıracak bir şey arıyordu fakat nafileydi. Elimi ensesine attığım gibi ağır cüssesini yerden kaldırdım: "Oyalanma lan!"
Bir elimle hâlâ silahı ona doğru tutmaya devam ederken öbür elimle kemerime asılı kelepçeyi çıkarttım ve metal halkaları bileklerine geçirip sonuna kadar sıktım, Hamza acıyla ağzının içinde bir şeyler mırıldanmıştı. Daha sonraysa odadan çıkmış ve dar koridorda o önde ben arkada yürümeye başlamıştık. Telsizler burada çalışmadığından onu yakaladığımı yukarı haber veremiyordum, bu yüzden hızlı olmalıydık. Silahın namlusuyla ensesinden dürttüm onu: "Hızlan." Sanırım kaçacak yeri olmadığını bildiğinden tepki vermeden emirime uymuştu.
Hızlı olmamıza rağmen birkaç dakika alan bir yürüyüşün ardından üst kata varmış ve bahçeye çıkmıştık, etraftaki hengameden yararlanmasın diye ensesinden sıkı sıkı tutuyordum bu kez onu. Araçlardan birinin yanına vardığımızda onu teslim ettim ve kesinlikle göz önünden ayırmamalarını ayrıca istedikleri kadar kaba davranabileceklerini söyledim.
O, Hamza pis ellerini ona sürdüğünde tomurcuklanmamış bir çiçekti henüz ya da yalnızca bir Açelya çiçeğiydi ve dikenleri yoktu Hamza'ya batıracak fakat ben dikenlerden de fazlasına sahiptim, keskin bıçaklarımı ona karşı kullanmaktan çekinmezdim.
Aradan saatler geçtiğinde mağaradaki elle tutulur her şeyle, her ıvır zıvırla beraber Kale'ye geri dönmüştük, henüz üstümdeki üniformayı çıkaracak vaktim bile olmamıştı. Başkan hepimizi bir odaya toplamış nasıl ilerleyeceğimizden bahsetmişti. Anlattıklarına göre önce bir ekip tüm belgeleri inceleyecek ve önemli olanlardan, özellikle güncel olanlardan, raporlar oluşturacak ve Feza ve Bana verecekti. Yiğit ve Evran saha görevinde kalıyor, kızlarsa her zamanki işlerine devam ediyorlardı. Feza ve ben birkaç uykusuz gece geçirecektik. Aslında bu bir bakıma iyi olmuştu, buraya getirilen eşyaların arasında özellikle incelemek istediklerim vardı.
Yiğit ve Evran işlerine bu gece buradaki sorgu odalarında başlarken Feza ve ben en erken yarın akşam başlayabiliriz diye düşünüyordum. Bu yüzden birkaç saate buradan çıkmak için izin alabiliriz diye umuyordum. Fakat öncesinde yerine getirmediğim sürece içimi kemireceğine artık emin olduğum bir sorumluluğum vardı. Sahte sevgilime haber vermek. Beni merak edeceğini biliyordum ve aklının bir köşesinde onu huzursuz eden bir ayrıntı olmak istemiyordum.
Cebimdeki telefonu çıkarttım ve telefon ekranımı kimsenin görmediğine emin olduktan sonra mesaj uygulamasına girdim.
"Her şey yolunda gitti, Kaledeyim. İlk fırsatta yanına geleceğim."
Bu içini rahatlatmaya yeterdi, Soysal'ın odasına bulduklarımdan daha sonra ayrıca bahsedecektim. Onun kutusundakileri görmenin Açelya'ya iyi gelmeyeceğine neredeyse emindim fakat ondan gizlemek de istemiyordum. Sanırım kontrollü şekilde kutuları incelemesinde bir sorun yoktu. Tek sorun onu buraya nasıl getireceğim ve işaretlediğim kutuyu ona nasıl göstereceğimdi. Yine de bunun üstüne fazla düşünmedim ve saati kontrol ettim, saat sabahın beşiydi. Açelya'nın bu saatte uyanık olacağından şüpheliydim bu yüzden telefonu kapatıp cebime geri koydum.
"Giray sigaran var mı?" Feza soruyordu fakat gözlerini de ön cebimde duran sigara paketine dikmişti. Sigaran var bana ver şimdi onu, demeye çalışıyordu. "Gel bahçeye çıkalım." Başını salladı ve önce ofisden sonra binadan çıkıp sakin bir köşe bulduk.
"Çok yoruldum amına koyayım, bakteri gibi çoğaldılar gene. Neye koşacağımı şaşırdım bir ara." Dediğinde ona baktım, gerçekten de epey yorgun görünüyordu. Altında kamuflaj pantolonu duruyor, üstüne dar siyah bir tişört giyiyordu. "İçlik giymek de moda olmuş." Diyerek takıldığımda bana gülümsedi ve içten şekilde küfreftti.
"Sen yorulmadın galiba?"
"Ben psikolojik olarak yoruldum."
Feza anladığını belli ederek mırıldandı, "Bunun oraya gitmeden önce yaptığın hatayla bir alakası olabilir mi?" Diye sordu bilmiş bir tavırla fakat fazla umursamıyormuş gibi. Nasıl anında anladığı hakkında bir fikrim yoktu, sanırım beni fazla iyi tanıyordu.
"Olabilir." Dedim cevaben, sanki gayet normal bir konuymuş gibi. Fakat daha önce konuşmadığımız ve konuşmayacağımıza emin olduğumuz bir konuydu.
"Peki bu sorunun adı Açelya olabilir mi?"
"Açelya için sorun demezsek sevinirim."
Feza başını ıslak beton zeminden kaldırıp kaşlarını havalandırarak baktı yüzüme: "Anlıyorum..."
İçten bir of çektim, "Allah beni kahretmiş."
Hem ne hissettiğimi hem de hissettiklerimi Feza'ya nasıl anlatacağımı bilmiyordum. Feza'ya anlatmalı mıydım onu bile bilmiyordum, bir sik bilmiyordum ve tam bir korkak gibi hissediyordum.
"Seviyorsun." Dedi Feza. Bunu inkar edemezdim, seviyordum. Fakat sevginin fazla çeşidi vardı. İnsan olarak sevmek vardı, arkadaş olarak sevmek vardı, kardeş olarak sevmek vardı... Bir de aşk diye bir şey vardı.
"Seviyorum." Diyerek onayladım Feza'yı ama yeterli hissettirmiyordu.
"Korkuyorsun." Dedi bu kez. Bunu da inkar edemezdim. Birini sevmekten delicesine korktuğum hâli hazırda bir gerçekti. Açelya'nın da öyle. Benim bir asker oluşum da bir gerçekti. Onu kaybetmekten ziyade onun beni kaybetmesinden korkuyordum. Ona tekrar aynı şeyleri yaşatıp korktuğunu başına getirmek istemiyordum.
"Korkuyorum."
"Giray sen Açelya'ya aşık mı oldun?"
"Bilmiyorum!"
🎭
Genç insanların neredeyse hepsinde olan bir beklenti vardı, hayatı sınırların ötesinde yaşamak. Genç kanlar o kadar hızlı akıyordu ki sınırların içine sığamayacaklarını sanıyorlardı. Hiçbirinin sınırların ne için olduğunu düşündüğü falan yoktu. Oysa sınırlar tamamen sahip olduklarımızı korumak içindi. Korumak istediğiniz hiçbir şey yoksa bile öldüğünüz ana kadar kaybedecek bir şeyiniz olurdu, bazen sınırlar tam da onu korumak için vardı. Canınızın sağlığı. Bazılarımız için yalnızca mütevazı insanların ağzından duyduğumuz bir dilek olan can sağlığı.
Hayatınızda sınırlar olmadığı zaman tam olarak o can sağlığı gruptan ayrılıyordu, beraberinde akıl sağlığı da. Yoksa bu kabusun başka bir açıklaması yoktu.
Ben Açelya. Dün gece Dara'nın tamamen farklı biri olduğunu öğrendim.
Herkesin öbür yüzüm olarak adlandırdığı korkunç bir katilmiş meğer Dara. Gözünü bile kırpmadan kör bir baltayla cinayet işleyebilen korkunç bir canavar, bir iblismiş.
Gördüğüm kabusun gerçekliği fazlasıyla sarsıcıydı, yüzümde o kan damlalarını hissettiğime yemin edebilirdim. Onların gerçekte nasıl öldüğünü anımsamaya başladığımda gördüklerim yalnızca bir yanılsama olduğu için minnettardım. Ben onları elime bir balta alıp öldürmüş olamazdım, onları öldüren benim kanımdı belki ama kesinlikle kan benim elimde değildi.
Öte yandan Ilgın'ın gördüğüm kabusta ettiği itirafları gerçekten ölmeden önce yapmak için şansı olmadığı için üzgündüm. Belki benden bu kadar hoşlanmadığını daha erken itiraf ettiyse aramıza mesafe koyardık ve Soysal da ondan uzak dururdu fakat akılsız başın cezasını her zaman biri çekmek zorundaydı, kanun buydu. Ben de bazı şeylerin cezasını çekiyordum besbelli.
Uzunca bir süre gördüklerimi zihnimde tekrar ettikten sonra telefonumu elime almış ve Tan'ın attığı mesajı görmüştüm, sağ salim geri döndüğü için şükrediyordum. Üstelik ilk fırsatta yanıma geleceğini söylemişti, bu da fazlasıyla güzel bir haberdi.
Fakat yanıma bu kadar erken gelemeyeceğini bilecek kadar işlerini biliyordum, bu yüzden cezamı evde ya da iş yerinde çekmek istemediğime karar vermiştim. Olabilecek en salaş kıyafetleri giyip olabilecek en uzak yere gelmiştim. Taksiden inip yürümeye başladığım yer bir ormandı. Rüyamdakine pek benzer bir yer değildi neyseki, mevsimden olsa gerek çiçek bahçeleri yoktu burada ve ben Dara gibi siyah da giyinmemiştim.
Aslında buraya gelmek yerine kızların mezarlarına gitmem gerekiyordu, resmen onları katletmiştim dün gece fakat tek bir damla bile göz yaşı dökememiştim uyandıktan sonra. Ya üzüntüye kazandığım bağışıklıktandı ya da kabus da olsa Ilgın'ın söylediklerini ciddiye aldığımdan. Sanırım ikincisiydi. Ne de olsa onları uydurmamıştım o yaşarken de bunları düşündüğüne emindim, söylemese bile tam olarak bunları gösteriyordu her zaman tavırları.
Bunları düşündüğüm için de kötü hissediyordum, benim yüzümden ölmüş olmasına rağmen hâlâ onun yaşarken yaptığı kötülükleri anmam pek doğru değildi. Fakat ne yazık ki ölmeden önce içimdeki kırgınlığa kendisini affettirmek için hiçbir şey yapmamış ve kalbimde bir yara olarak gitmişti. Ben çok daha sonraları fark etmiştim yanlış yerde sevgi ve ilgi aradığımı. Benim ilgi alacağım yer onların yanı değildi. Maalesef bunu bu kadar geç öğrenmem hepimize pahalıya mâl olmuştu.
Ormanın içindeki gölün kıyısında bir banka oturdum. Dün geceden beri çiseleyen yağmur hâlâ aynı mayhoşlukla yağıyordu. Gölün üstüne düşen damlaları takip etmek vakit öldürmek için iyi bir aktiviteydi çünkü daha fazla düşünmek istemiyordum.
Gerçekten belki de yapmam gereken buydu, intikamı bile boşvermeliydim belki. Sadece kendime odaklanmalı ve normal yaşamayı denemeliydim. Arkadaş edinmeli, sevmekten korkmamalıydım. Birilerini seversem eğer rüyalarıma kaybettiklerim değil sevdiklerim girebilirdi ve kesinlikle ihtiyacım vardı buna.
Sevmeye ve sevilmeye ihtiyacım vardı. Korkuyordum evet, sevip kaybetmekten delicesine korkuyordum fakat eskisi gibi güçsüz değildim, sevdiklerimi koruyabilirdim. Koruyamazsam da eğer, onunla beraber yok olurdum bu kez. Geride kalmanın ne denli bir ızdırap olduğunu görmüştüm, tekrar aynı şeyleri yaşamaya niyetim yoktu ama yalnız kalmaya da niyetim yoktu artık.
Kötü bir kabus gördüğümde anlatabileceğim hiç kimsem olmasın istemiyordum, birilerine anlatayım tepkilerini dinleyeyim istiyordum. Ben buraya kafa dinlemeye kendim geleyim değil, biri beni getirsin istiyordum. Yağmuru da onunla izlemek istiyordum, benimle ıslansın istiyordum.
Bu isteklerim yalnızca bir kez gerçekleşmişti. Dayımın odasında kaybolduğu gece yazdığı eski bir mektubu bulmuştum ve beni darmadağın etmesine izin vermiştim ama yanımda Tan vardı. Dağılmama izin vermemiş, bir arada tutmuştu beni. Yetmemiş geceyi benimle geçirmişti. Fark ediyordum da hayatımın en güzel gecesi olabilirdi. Ne kabus vardı ne huzursuzluk. Daha yeni tanışıyor sayılabileceğim bir adamla küçük bir koltukta sıkışıp uyumak tuhaf bile hissettirmemişti. Çağırmıştım, gelmişti ve gerisini duygulara teslim etmiştik. Şuan da tam olarak buna ihtiyacım vardı, mantığı alıp bir kenara koymak ve sadece duygularla hareket etmek.
Bu yüzden yanımda istediğim tek kişiye bir mesaj attım: "Kent ormanındayım ve sanırım epey bir süre de burada kalacağım, müsait olduğunda buraya gel. Göl kenarına." Ne zaman gelirdi bir fikrim yoktu, gelene kadar bekleyecektim.
Yağmur hızını biraz daha arttırmıştı, artık resmen sırılsıklam oluyordum. Etrafta piknik yapan aileler, köpeğini gezdiren çiftler vardı ve hepsi toparlanıp arabalarına gitmeye başlamıştı. İçlerindeki genç kızlardan biri bana yaklaştı ve aracım yoksa beni bırakabileceklerini söyledi, ona yorgunca gülümseyip burada kalacağımı söyledim ve teşekkür ettim. Kız iyi olmadığımı anlamış ve elinden bir şey gelmediği için huzursuz olmuştu, arkadaşları çağırdığında son kez gülümsedi ve yanlarına gitti. Kalabalık bir arkadaş grubu vardı, yanlarına gittiğinde sevgilisi olduğunu düşündüğüm çocuk sırtından çıkarttığı ceketi ikisinin başının üstüne gerdi ve kalabalık grup arabalarına doğru hızlı adımlarla tepeyi tırmanmaya başladılar.
Sanırım hiçbir zaman neden annemin erkek kardeşi yüzünden böyle bir hayatım olmadığını anlamayacaktım. Ben ona ne yapmıştım? Onun evden kaçmasına neden olan ben değildim, henüz anne rahmine bile düşmüş değildim o zamanlar. Bana nasıl bir nefret beslemiş ve onu gün ve gün büyütmüş olabilirdi aklım almıyordu. Hayatımı alt üst etmesi için arkadaşlarımı öldürmüş olmasına gerek bile kalmamıştı, ben çok daha öncesinde darma duman olmuştum. Defalarca ölümle tehdit edilmiş, işkence görmüş, babamın odasından da olsa hırsızlık yapmıştım. Oysaki düşünmem gereken tek şey derslerim, arkadaşlarımdı o zamanlar. Evet, arkadaşlarımla iyi bir ilişkim yoktu ve muhtemelen ölmeseler de onları hayatımdan çıkaracaktım fakat o zaman yeni arkadaşlar edinmeye cesaretim olacaktı ve şimdiki gibi yapayalnız hissetmeyecektim.
Saate bakmıyordum fakat eminim ki birkaç saat geçmişti, ben bu süre boyunca vakit öldürmüş ve telefonu elime hiç almamıştım. Tan'ın mesajı görüp görmediği hakkında bir fikrim bile yoktu. Belki de işi düşündüğümden de fazla vakit alacak ve yoğunluktan mesajımı bile görmeyecekti. Ben de yağmurun altında hasta olduğumda kalacaktım. Muhtemel bir senaryoydu, daha önce başıma gelmemiş de değildi. Bir keresinde Mehir hem beni hem de erkek arkadaşını aynı gün buluşmaya çağırmıştı ve ben ikisinin randevusu bitene kadar karın ve Ankara ayazının altında onu beklemiştim. Üstelik o bana başka bir randevuda olduğunu söylemeye gerek bile duymamıştı. Tabii o zamanlar şu an olduğu gibi herhangi bir şey konusunda bu kadar umursamaz değildim, soğuğun altında biraz bekledikten sonra sıcak bir yer bulup orada beklemeye devam etmiştim fakat şimdi etrafta ne sıcağa yakın bir yer vardı ne de benim kalkıp oraya gidesim vardı.
Mehir'e ve şuan muhtemelen çoluk çocuğa karışmış olan erkek arkadaşına göz devirirken birinin adımı seslendiğini duydum, hem de epey uzaktan. Arkamı dönüp tepeye baktığımda birinin bana kolunu salladığını gördüm, gözlerim tam net görmüyordu fakat boyundan ve duruşundan anladığım kadarıyla bu Tan'dı.
"Ne yapıyorsun orada!?" Diye bağırdı ve koşar adımlarla tepeyi inmeye başladı, çok komik gözüküyordu. Biraz daha yaklaştığında her yerinin benim de olduğu gibi sırılsıklam olduğunu, saçlarının alnına yapıştığını gördüm. Bu hâli beni iyice eğlendirirken kahkaha atmaya başlamıştım. Oturduğum yerden kalkıp ona doğru yürüdüm, "Tan, çok komik koşuyorsun!" Bir kahkaha daha attım yüzüne doğru.
"Göstereceğim ben sana komiği, manyak mısın kızım sen!? Bu havada ne yapıyorsun burada?" Sorusuyla omuz silktim, ne yaptığımı ben de bilmiyordum. Tan iki eliyle yanaklarıma ve alnıma dokundu, "Buz gibisin Açelya!" Dedi azarlar gibi. Bunun ben de farkındaydım, buraya geldiğimden heri tirtir titriyordum. Bir şey dememe fırsat vermeden elimden tutup tepeye doğru çekiştirdi beni, "Daha fazla deliliğe gerek yok, birazdan göle atlayacakmışsın gibi bakıyorsun."
"Tan! Beni eve götür diye çağırmadım seni buraya!" Diye bağırdım çünkü yağmurdan kendi sesimi bile duyamıyordum.
"Ne için çağırdın bilmiyorum ama eminim evde de yapabiliriz!" Diye karşılık verdi o da.
"Yüzecektim belki ben gerçekten!?"
Tan bana ters bir bakış attı, "Şuan zaten sudan çıkmış balık gibiyiz." Eh haklıydı.
Koşar adımlarla tepeyi tırmanmaya başladık fakat rüzgar o kadar sertti ki sanki bizi geri itiyordu. Zorlu bir tırmanışın ardından arabanın yanına varabilmiştik fakat bu halde nasıl bineceğimiz hakkında hiçbir fikrim yoktu, gerçek manada sudan çıkmış gibiydik çünkü. "Nasıl bineceğiz? Araban mahvolacak." Omuz silkti ve yolcu kapısını açtı, "Yapacak bir şey yok, önce seni ısıtmamız lazım."
Bu, diye geçirdim içimden. Bu, aradığım şey bu.
Arabadan birkaç adım uzak duruyordum, yanına yaklaştım be başımı kaldırıp yüzüne baktım: "Özür dilerim, sanırım biraz düşüncesiz davrandım." Dedim mahçup bir tavırla. Gerçekten onu buraya çağırdığım için aptal gibi hissediyordum. Fakat benim istediğim benim için arabasını mahvedip beni eve götürmesi değildi, konuşmak istemiştim yalnızca.
"Araba umrumda değil Açelya. Bin, hasta olacaksın." Bindim. Öyle bir aurası vardı ki söylediği her söz emirdi. Kapımı kapatıp kendi koltuğuna geçti ve arabayı çalıştırıp klimayı açtı.
Park ettiği yerden çıkıp orman yolunda ilerlemeye başladığında bana döndü, "Gerçekten tüm gün yağmurun altında otururken ne düşünüyordun?" Söylediğine gülmeden edemedim. "Sence ne düşünüyordum?" Soysal'dan bahsettiğimi anladığında kaşları çatıldı, "Bir şey mi oldu?"
"Hayır, sadece dün gece feci bir kabus gördüm. Ne eve ne ofise sığabildim, çok kötüydü." Hatırladığımda bile tüylerim diken diken oluyordu.
"Açelya kendine fazla yüklendiğinin farkında mısın? Gördüğün kabus yüzünden kendini hasta etmek için üstün bir çaba göstermişsin resmen!" Azarlaması bittiğinde bir şey söyleyecek miyim diye baktı fakat söyleyecek bir şeyim yoktu, haklıydı. Bana da yaparken mantıklı gelmemişti.
"Derdimi dağa taşa anlattım Giraycığım, ne yapayım?" Dedim sessiz kalmamak adına.
"Başka taş mı kalmadı?" Dediğinde yalnızca söyleniyor sanmıştım fakat ona baktığımda kendisini işaret ediyor olduğunu görüp gülmeye başladım, "Bazen öz guvenli misin yoksa bir egoist misin emin olamıyorum."
"O zaman yardımcı olayım; öz güvenin altı doludur, egonunsa boş. Şimdi söyle, öz güvenli miyim yoksa egoist mi?" Ona inanamıyormuş gibi baktım, ne yapacağını gerçekten iyi biliyordu.
"Sen gerçek bir sinsisin!" Dedim gülerek.
"Soruma cevap vermedin?" Gülmeye devam ederken koluna vurdum, "Vermeyeceğim cevap!" Tan üzülmüş gibi dudak büzdü fakat kendini tutamayıp gülüyordu.
Biraz daha yol aldığımızda Tan sessizliği tekrar bozdu, "Hep şarkı açardın, bugün açmayacak mısın?" Diye sordu. Eksikliğini hissetmişti.
"Açalım ama bugün sen seç." Dediğimde düşündü bir süre. Daha sonra, "Nilipek, Küçük Bir An." Dedi. Şarkıyı açtım ve geri yaslandım.
Küçük bir ana kendimizi hapsedip
Or'da yaşayamaz mıyız?
Kimse bilmesin ve kimse duymasın
Tüm şartlar aynı kalsın
Küçük bir ana kendimizi hapsedip
Or'da koruyamaz mıyız?
Kimse görmesin ve kimse bulmasın
En derinlerde saklı kalsın
O bir saat içinde kendimizi
Bulamaz mıyız?
Bu bir saat bitince iğneler
Batacak yüzümüze
🎭
Uzun bir yolculuğun ardından tahmin ettiğim gibi benim evime değil Tan'ın evine gelmiştik. Hem daha yakındı, hem de Tan eve sığamadığımı söylediğim için beni eve geri götürmek istemediğini söylemişti. Apartmanın önünde arabadan indiğimizde yağmur çoktan durmuştu bu yüzden daha fazla ıslanmamıştık fakat gereği de yoktu hâlâ kurumuş değildik.
Apartmandan içeri girdiğimizde asansöre bindik ve Tan'ın altıncı kata basışını izledim, ardından asansör yukarı çıkmaya başladı. Arkamı dönüp aynaya baktığımda korkunç göründüğümle yüzleşmiştim. Tan da aynaya döndüğünde yüzünde şaşkın bir ifade vardı fakat bu onun normal yüz ifadesi gibiydi. Yalnız o neden ıslakken bile yakışıklı görünüyordu? Belki de o da buna şaşırmıştı. Benim de ona garip garip baktığımı gördüğünde başını ne oldu? Der gibi iki yana salladı fakat ona neden yakışıklı göründüğünü soramayacaktım. Asansör kapısı açıldığında asansörden indik, Tan sağ taraftaki kapıya yöneldi ve cebinden anahtarını çıkarıp kapıyı açtı.
Ayakkabılarını çıkartmadan içeri girmiş, portmantonun önünde montundan ve botlarından kurtulmuştu. Ben de peşinden içeri girdim ve kapıyı kapattım. Önce kolumdaki çantayı ve üstümdeki trençkotu çıkarıp montunun yanına asmış daha sonraysa postallarımı çıkartmıştım. Su almadıkları için minnettardım, en azından ayaklarım sıcak ve temizdi.
Tan'ın koridorda gözden kaybolduğunu gördüğümde salonu geçtiği için yatak odasına gittiğini anlamıştım ve "Beni takip et!" Diye seslenmişti arkasına doğru. Söylediğini yapıp peşinden yatak odasına yürüdüğümde dolabından kıyafet çıkarttığını gördüm. Kapıda dikildiğimi fark ettiğinde, "İçeri gelsene." Dedi.
İçerisi geniş ve sade bir yatak odasıydı, hemen karşımda yatak ve onun önünde giysi dolabı vardı. Sağ taraftaysa banyo kapısı olduğunu düşündüğüm ikinci kapı daha vardı.
Tan elinde bir sweatshirt ve eşofman altıyla bana döndü, "Başka bir şeye ihtiyacın olur mu? Seni buraya getirdim ama takdir edersin ki sana verebileceğim tek şey içinde kaybolma ihtimalinin yüzde yüz olduğu bir takım." Dedi. Düşünmüş olması bile yeterliydi, üstelik böyle mahçup bakmayı da kesmeliydi çünkü yine gereksiz tatlı gözüküyordu.
"Hiç önemli değil, çok teşekkür ederim." Söylediğimle gülümsedi ve benim için ayırdığı kıyafetleri bana verip kendininkileri de raftan aldı. "Sen burada giyin. İstediğin gibi takıl, banyoyu kullanabilirsin temiz havlular dolabın içinde." Diyerek odadan çıktı.
O çıktığında ciğerlerimde sıkışmış olan nefesi serbest bıraktım. Neden kalbim karıncalanıyormuş gibi hissettiğim hakkında bir fikrim yoktu. Söylediği gibi banyosuna girdim ve üstümü orada çıkarttım, odasını ıslatmak istemiyordum. Çıkarttığım ıslak kazağı ve pantolonu duşa kabinin içine bıraktım o an, çıkarken ne yapacağımı bilmiyordum. Sütyenimin de ıslak olduğunu gördüğümde oflayarak onu da çıkarttım ve kazağımla pantolonumun arasına yerleştirdim. Tan'ın verdiklerini giymeden önce saçlarımı yıkamam gerektiğini düşündüm, yağmur suyu yüzünden yapış yapış olmuşlardı.
Duşa kabinin içine koyduğum kıyafetlerimi musluğa en uzak köşeye iteledim ve suyu ayarlayıp dizlerim üstünde yere çömeldim, saçlarıma kısaca su tutsam bile yeterdi. Duş başlığını başımı önüme eğdiğim için başımın üstünden yere dökülen saçlarıma tuttum ve diğer elimde içlerini açıp suyun her yerine değmesini sağladım. İşim bittiğinde duş başlığını yerine takıp saçlarımın suyunu akıttım ve duşa kabinden çıkıp banyo dolabından bir saç havlusu aldım.
Havluyu saçlarıma geçirdikten sonra füme rengi sweatshirtü ve siyah eşofman altını giydim. Şuan babasının kıyafetlerini giymiş bir çocuk gibi bile durmuyordum, resmen bir devin kıyafetlerini aşırmış gibiydim. Saçma görüntümü umursamamaya çalışarak saçlarımdaki havluyu açtım ve son kez nemini alıp kirli sepetine attım. Kıyafetlerim duşa kabinin içinde kalmıştı fakat yapabileceğim bir şey yok gibiydi, gitmeden önce Tan'dan bir alış veriş poşeti rica etmeyi unutmamalıydım.
Önce banyosundan sonra odasından çıktım ve eve ilk girdiğimde gördüğüm salonuna doğru yürüdüm, kapıdan içeri girdiğimde mutfak kapısının manasız olduğunu fark ettim çünkü amerikan mutfağı buradan görebiliyordum. Ocağın başındaki Tan'ı da. Üstünü değiştirmiş, kısa kollu bir tişört ve bir eşofman altı giymişti.
"Yardıma ihtiyacın var mı?" Sesimi duyduğunda arkasına döndü, o esnada yaptığı çorbayı karıştırıyor olduğunu gördüm. "Ben yapayım." Diyerek ocağa yaklaştım fakat Tan cıklayarak elini öne doğru uzattı, "Sen oturup dinlen, battaniyenin altına gir."
"Ben iyiyim, yardım etmek istiyorum." Diyerek ısrar ettiğimde bir şey söylemek yerine kaşlarını çattı yalnızca fakat gerçekten oturup ısınmak istemiyordum. "Bari salata falan yapayım?"
"Salata mı istiyorsun? Ben yaparım." Diyerek çorbanın başından ayrıldı ve buzdolabının başına gitti. Ben de bıraktığı kepçeyi aldım ve çorbayı karıştırmaya başladım, şehriyeli tavuk çorbasıydı.
Buzdolabının önünden elinde yeşilliklerle ayrılırken ona çorbanın başından gülümsediğimde seslice nefes vererek göz devirdi fakat dalga geçtiğini anlayabiliyordum.
"Biraz maydanoz da çorba için ayır, pişmeden içine atmamız gerek. Güzel oluyor." Dediğimi yapıp önce bir avuç maydanoz yıkadı ve kesme tahtasını çıkarıp ince ince doğramaya başladı, sapları fazla uzun olduğundan bir kısmını doğramadan attı. Hazırladığı maydanozları avucuna alıp yanıma geldi ve elindekileri tencereye attı, ben de çorbayı karıştırmaya devam ettim. Tan'ın hâlâ başımda dikildiğini fark ettiğimde ona baktım, dalmış gibiydi. "Salata?" Dediğimde gözlerini kırpıştırarak daldığı yerden ayırdı bakışlarını ve salata yapmak için kesme tahtasının başına geçti tekrar.
Bir süre sonra çorba ve salata hazır olmuş masayı ada tezgahın üzerine kurmuştuk. İkimiz için de birer bardak su doldurduktan sonra bar taburesine oturdum, Tan da karşıma oturmuştu. Yemeğimizi sessizlik içinde yiyorduk, dışarıda hava kararmaya başladığından Tan loş, sarı bir ışık yayan lambaderini yakmıştı.
Konuşmasak da Tan'ın dikkatli bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. "Neden öyle bakıyorsun?" Diye sordum gözlerine bakarak.
Tan hemen cevap vermedi. "Ne zaman hapşırmaya başlayacaksın onu merak ediyorum." Dedi en sonunda çorbasıyla ilgilenmeye başlamadan önce. Yüzümü buruşturdum, "Yalan söyleme." Gözlerini tabağında kaldırmadan güldü. Yalan söylemiyorum, demedi.
"Sormayı unuttum, işe yarar bir şey bulabildiniz mi?" Daha bugün Soysal hakkında bir şeyleri merak etmeyi kendime yasaklamıştım fakat bir şeyler sormam gerekiyor gibi hissediyordum.
"Henüz bilmiyorum, inceliyorlar. Sen onu boşver, düşünme. Dün gece seni bu kadar etkileyecek ne oldu?" Cevabının ardından kendi sorusunu eklemesini beklemiyordum fakat ona gördüklerimi anlatacaktım.
"Benden iki tane vardı; biri bendim, diğeri Dara'ydı. Ben bir balta tutuyordum ve onu Dara'ya veriyordum. O da o baltayla Mehir ve Ilgın'ı öldürüyordu. Ecem kaçmayı başarıyordu. Ilgın da ölmeden önce benden nefret ettiğini itiraf ediyordu."
Tan'ın söylediklerime ilk tepkisi gözlerini kocaman açmak olmuştu, ne diyeceğiniyse bilemiyor gibiydi. Gerçekten hiçbir şey söyleyemeyeceğini anladığımda ben devam ettim, "Bir şey söylemek zorunda değilsin, biliyorum korkunç ve saçma. Sadece onları gerçekten ben öldürmüş gibi hissettim, fazla gerçekçiydi."
"Onları seviyor muydun Açelya?" Diye sordu Tan bir anda. Daha önce bu soruyu kimseden almamıştım, ne diyeceğini bilemeyen bendim bu kez. "Seviyordum." Dedim emin olamayarak. "Bir zamanlar." Diye ekledim.
"Sana kötü davranıyorlardı değil mi?" O an her şeyi anladığını anladım ve başımı salladım sakince, "Beni hiç sevmiyorlardı." Tan uzun uzun baktı bana, gözleri sadece gözlerimde değil her yerimdeydi. "Büyük hata." Dedi. "Baya büyük bir hata."
Ben ona şaşkın şaşkın bakarken derin bir nefes aldı ve bardağındaki son yudumu da içti. İkimizin de önündeki boş tabakları kaldırmaya başladı. Kendime geldiğimde ona yardım ettim ve her yer toparlandığında kaçarcasına lavaboya gittim ve elimi yüzümü yıkadım. Liseli kızlar gibi kızarmıştın.
Geri döndüğümde Tan bulaşıkları bulaşık makinesine yerleştirmeyi bitirmiş kahve yapıyordu. Koltuğa geçtim ve battaniyenin altına girdim en başta söylediği gibi. Tan kahveler hazır olana kadar yanıma gelmedi. Birkaç dakika sonra elinde iki kupayla gelip birini bana uzatmıştı. Kahvemi aldığımda o da yerine oturdu ve sessizce birkaç yudum içtik.
Yağmurun altında ıslanırken düşündüklerimi anımsadım. Kabuslarımı anlatacak biri istemiştim, yanımda oturuyordu. Benimle ıslanacak birini istemiştim, benimle ıslanan adam da yanımda oturuyordu. Beni kafamı dağıtacak bir yere götürecek birini istemiştim, kafa dağıtacak en iyi yer sıcak bir yuvaydı ve beni kendi yuvasına getiren adam yine yanımda oturuyordu.
Kendime çektiğim dizlerimi düzelttim ve eğilip elimdeki kupayı sepaya bıraktım. Daha sonra Tan'a döndüm, onun da bakışları bana dönmüştü. Elindeki kupayı aldım ve benimkinin yanına, sehpaya bıraktım. Koltukta oturduğum yerden doğrulup dizlerimin üstüne bir adım atıp ona yaklaştım ve kollarımı boynuna doladım o gece de yaptığım gibi. Güçlü kolları bedenimde, büyük elleri saçlarımın arasında ve belimdeydi bir an sonra.
"Teşekkür ederim, varlığın için bile minnettarım." Diye mırıldandım, kendi sesimi tanıyamamıştım. Tan ellerini hareket ettiriyor, saçlarımı okşuyordu. Bir tutamı parmaklarının ucuyla sırtıma doğru itti. "Tanıdığım en gerçek kadınsın Açelya." Dedi açıkta kalan kulağıma doğru.
Kendimi biraz aşağı bıraktım ve başımı yorgunca omzuna yasladım, "Gerçek miyim?" Dedim manasızca. Başını salladı, "Gerçeksin, hayat gibisin çünkü. Acılarla dolusun ama büyüleyicisin."
Başımı omzundan kaldırdım ve gözlerine baktım, bu hatayı yapmak istediğinden emin miydi? Peki ben emin miydim? Bilmiyordum. "Hata mı yapıyoruz Tan?" Diye sordum merakla.
"Bizi kim cezalandırdı Açelya? Kim bize sevmeyi yasakladı? Kendimiz yaptık bunu, kimse değil ve asıl hata oydu." Haklıydı ve bu hoşuma gitmişti.
"Ben artık cezalı olmak istemiyorum." Diye mırıldandım çenemi dikerek. Tan tavrıma güldü, çok güzel gülüyordu. "Ben de öyle." Dedi başını sallayarak.
Sanırım benim kendimi hapsetmek istediğim küçük an buydu, tüm yasaklardan kurtulduğumuz ve özgürleştiğimiz an. Gözlerimizi yavaşça yumup birbirimize teslim olduğumuz, yeni bir şeyi deneyimlediğimiz an.
Benim bir elim ensesine giderken, o da bacağımı sıkıca kavramış beni kendisine daha da bastırmıştı. Alt dudağını iki dudağım arasına aldığımda hafifçe kıvrıldı dudaklarım, o dudaklarını hareket ettirene kadar küçük gülümsemem silinmedi. Mantığı bir kenara bıraktık, kalbimizi dinledik ve sadece öptük birbirimizi. İhtiyacımız olan bir yudum suyu bulmuş gibiydik.
Bir saat değildi belki bizim için, gerçekten kısaydı. Gerçekten kısa bir öpücüktü. Yasakları çiğnediğimizi gösterecek kadardı.
Geri çekildiğimde gözlerine tutunan bakışlarımı çekmem kısa sürmüştü, başımı tekrar göğsüne yaslamıştım. Tam kalbinin üstüne.
🎭
Instagram'da @tanvaktikanofficiall hesabında kitaplarım hakkında paylaşım yapıyorum, takip edip destek olursanız çok sevinirim 💙 📖
Bölüm etkileşimi
