8. Bölüm "MASKE İLE VEDALAŞMAK"

Vaveyla Yazarı: Hilal Z.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 25Şu an: 8. Bölüm "MASKE İLE VEDALAŞMAK"

"Nasıl yaptın bunu ya!? Nasıl yaptın bunu bize? Hiç mi sevmedin lan, hiç mi !?" Genç kız kendinden geçmiş şekilde bağırıyor, önündeki masanın üzerinde ne varsa titreyen parmaklarıyla tutup odanın içine fırlatıyordu. Porselen biblolardan birini daha tutup havaya kaldırdı ve fırlatmadan önce konuştu, "Bende öldüreyim mi seni bununla? Söyle, öldüreyim mi!?" Diye bağırdı karşısındaki kadına doğru.

"Sizi ben öldürmedim." Dedi kadın tane tane. Gözleri kızarmıştı, boynundaki damar öfkeden şişmişti.

"YALAN SÖYLEME BANA!" kadın bu kez o kadar güçlü bağırmıştı ki karşısındaki kadın yerin ayaklarının altından kaymak üzere olduğunu hissetmişti. "ÖLMEDEN ÖNCE GÖRDÜĞÜM SON GÖZLERİN SENİN GÖZLERİN OLMAMASI," öfkeden ve bağırmaktan nefes nefese kalmış hâlde durdu ve cam küllüğü yere fırlatıp parçalara ayırdı, "KATİLİMİN SEN OLMADIĞININ GÖSTERMEZ!"

"Ilgın yeter! Kes artık bu saçmalıkları yeter!" Ilgın'ın alev alev yanan gözleri Açelya'nın gözlerine tutundu ve kız o an ilk kez Açelya'nın canlı canlı Dara'ya dönüşünü izledi. Artık gözlerine baktığı Açelya değil Dara'ydı.

"Saçmalık? Saçmalık mı diyorsun buna. ÖLÜYÜM BEN!"

"Sahi ya? Nasıl ölüsün sen? Karşıma geçmiş... Konuşuyorsun birde..." Dara'nın iğneleyici sözleri ve aşağılayıcı bakışları Ilgın'ı daha da öfkelendiriyordu fakat daha ne diyebilirdi bilmiyordu bile.

Bir süre onu inceledi, korkunç birine dönüşmüştü görmeyel. "Üzülmemişsin bile." Dedi en sonunda. Dara duyduğu cümleyle odanın içinde salınarak yürümeyi kesti ve Ilgın'a döndü, omuz silkti. "Neden üzüleyim? Söylesene neden üzüleyim beni bir gün bile umursamamış arkadaşım için? Ben seni hep önceliğim yaparken sen gelip geçici insanlar için beni değersiz bir çöp parçasıymışım gibi bir kenara fırlattın ve orada unuttun beni Ilgın! Şimdi o bir köşede unuttuğun kız karşında ve bak bakalım senin ölü olmanı bile umursuyor mu? HAYIR! kocaman bir hayır! O yüzden evet, üzülmedim bile!" Ilgın anlamıştı, karşısındaki Dara olabilirdi fakat bu hançer gibi insanın göğsüne asılı kalan cümleler Açelya'nın cümleleriydi.

"Madem bu kadar doluydun, konuşsaydın ya da en kötü ihtimalle çekip gitseydin! Beni öldürmene gerek yoktu!" Diye bağırdı Ilgın. Gerçekten bunun için mi ölmüştü? Bu muydu yani?

Dara, Ilgın'ın sözlerine karşın başını umutsuzlukla iki yana salladı, "Hiç anlamayacaksın çünkü hâlâ Dara ve Açelya'nın aynı kişi olduğunu düşünüyorsun."

"O da ne demek!?"

Dara son kez derin bir nefes aldı ve üç cesedi tek cümleye sığdırdı "Sizi Dara öldürdü, Açelya gömdü Ilgın. Bunu böyle bil."

Ilgın nefesi kesilene, sesi artık çıkmayana kadar çığlık attığında Dara gözlerini sıkıca yumdu.

Açelya gözlerini açtığında artık o dağınık büroda değil, yatağındaydı.

🎭

Hayatta her zaman bizi geri itmeye çalışanlar olurdu, onlardan kabuğunuza girerek saklandığınızda kurtulduğunu sanırdınız fakat tek yaptığınız onlara önünüze geçmeleri için yol vermek olurdu. Bunun büyük bir hata olduğunun farkına vardığımda yalnızca birkaç hafta öncesindeydik, Tan bana dayımın yanına gitmem gerektiğini söylüyordu. O an bu bana hayatımda yapabileceğim en büyük ikinci kötülük gibi gelmişti, kendime ve ülkeme yapacağım bir kötülük olurdu bu. Fakat tam o an fark etmiştim ki saklanarak bir yere varamazdım. Ortaya çıkmalı, yüzümü gizlediğim kim varsa maskemi onların gözü önünde çıkarıp atmalıydım.

Maskemle vedalaşmak kolay değildi, dürüst olmak da öyle ve gerçekleri saklamamak da. Yine de bunları yapmak için büyük çaba sarf etmiştim, peki sonra ne olmuştu? Soysal her şeye rağmen elimden kaçmayı başarmıştı.
Ve Soysal hâlâ ortalarda yokken bir şeyleri değiştirmenin tam vaktiydi. Mesela bir büro açmanın. Ne yalan söyleyeyim, büroyu açtığımda Soysal'ın bana bir şekilde ulaşmasını ve burayı kapatmamı söylemesini beklemiştim fakat öyle olmamıştı, belki Soysal MIT ile iş birliği yaptığımı anlamıştı belki de yalnızca uğraşmak istememişti, bilmiyordum.

Şimdi ise son zamanlarda içinde bulunmaya alışık olduğum kalabalıktan uzakta, sessizliğin içinde ofisimde çalışmaya çalışıyordum. Operasyonun çok büyük bir kısmına beni de dahil ettikleri için son birkaç haftadır etrafım oldukça kalabalıktı fakat son zamanlarda soysalın ortadan kaybolup MIT'in onun mağara olarak adlandırdığı karargahına girmesi ile beraber ekip sessizliğe gömülmüştü. Muhtemelen şu an canhıraş bir çalışma içindeydiler ve yalnızca Bana ihtiyaçları yoktu, bu yüzden bir süredir yalnızdım.

Başımı dinlemeye vakit bulduğumda bundan ne kadar nefret ettiğimi bir kez daha hatırlamaya fırsatım olmuştu. Bir süre kalabalıkların içinde sıkıştıktan sonra tekrar yalnızlığa gömüldüğümde kabuslar yakamdan düşmüyordu.

Elimi üstümdeki bluzun açık bıraktığı boynuma götürüp amaçsızca sıvazladım, gözümün önündeki manzaranın silinmesi için de gözlerimi birkaç kez kırpıştırmıştım. Gecelerdir bu ofiste birilerini görüyordum, ilk gece gördüğüm rüya o kadar gerçekçiydi ki uyandığım gibi buraya gelmiş ve gerçekten çıkmış olabilecek bir arbedenin izlerini aramıştım. Fakat dün gece gördüğüm çok daha farklıydı, gerçekten uzaktı. Ilgın deliler gibi bağırıyor ve onu öldürdüğümü söylüyordu halbuki Ecem ve Mehir'i gördüğüm kabuslarda ölmemiş olduklarını sanmıştım. Belki de Ilgın bana diğerlerinden çok daha fazla kızgındı. Daha kötüsü sanırım ben de ona kızgındım, öldüğünü öğrendiğimde sinir krizi geçirip günlerce yemek bile yiyemediğimde öldüğü için üzüldüğümü yalnızca zannetmiştim belki de. Belki de geçirdiğim o kötü günlerin sebebi yas tutuyor olmam değil dayımın yapabileceklerinin farkına varmış olmamdı. İçten içe bunun doğru olmamasını diliyordum, hayatta olmayan birine öfke duymak zehirli bir sarmaşığın ayaklarımın dibinde dolaşması gibiydi. Her an bacaklarıma dolanabilir ve zehrini bedenime salıp beni olmaktan korktuğum kişi yapabilirdi.

"Açelya hanım," odamın kapısı açıldığında içeri dolan kibar sesin sahibi yanımda staj yapan Filiz'di. "Efendim Filiz?" Dediğimde aralık duran kapıdan içeri girdi ve kapıyı sessiz olmaya özen göstererek kapattı, "Halit Bey geldi," dedi gergin bir şekilde. Daha dün ona babamı ne kadar uzun zamandır boşladığımı ve onun bana epey bir öfkelendiğini anlatmıştım, haliyle babamı burda gördüğünde bir şeylerin ters gideceğini düşünüp endişelenmiş olmalıydı. Ona sorun yok dercesine gülümsedim, "Gelsin."

Filiz beni başıyla onaylayıp odadan çıktıktan bir süre sonra kapı açılmış ve tüm ciddiyeti ve yaşına rağmen dik duran omuzlarıyla babam girmişti, "Günaydın avukat hanım." Dedi babam imalı bir bakış atarken. Ona otuz iki diş gülümsedim, "Hoş geldin babacığım, otursana."

"Kahve?" Babam başını aşağı yukarı salladığında Filiz'den iki kahve rica etmiştim.

"Neler karıştırıyorsun anlat bakalım?" Babamın sorusuna bir süre sessiz kaldım, olanları anlatmamam gerektiğini biliyordum fakat babam yalan söylediğimi de anlardı. Ona bir şey yok dercesine başımı salladım, "Hiç, hiçbir şey. Artık evde oturmaktan sıkılmaya başlamıştım."

"Neredeyse bir aydır İstanbul'daydım ve aramadın bile, eğer o süre zarfında evde oturuyor olsaydın beni arardın Açelya." Büroyu açalı iki hafta oluyordu, yeniydi ve babam ondan öncesinde başka bir şeyle meşgul olduğumu ima etmeye çalışıyordu.

"Yeni arkadaşlar edinmişimdir belki?" Babam tek kaşını kaldırarak bana baktı, "Sen arkadaş edinmezsin." Dedi net bir şekilde. Ben de öyle sanıyordum fakat bu düşüncem değişmeye, duvarlarım yıkılmaya başlamıştı hissediyordum.

"Değiştim baba, büyüdüm artık." Dedim hoşnutsuz bir şekilde. Babamın bir şey demesine kalmadan kahvelerimiz geldiğinde her ne söyleyecekse söylemekten vazgeçmiş ve kahvesini yudumlamaya başlamıştı.

"Ee, İstanbul'da durum nasıl?" Babam sorumu duyduğunda keyifsizce güldü, "Sence? Her şey yine sarpa sardı."

Ona başımı salladım ve kahvemden bir yudum aldım, "Jürgen'le başınız dertte olmalı?"

Babam adamın adını duyduğu gibi öfkeyle iç geçirdi, "O, tam bir baş belası! Günlerdir başımızın etini yiyor, neymiş Türkler Alexanderplatz'da bomba patlatmış. Bomba dediği de el bombası ulan!" Babamın yine şekerinin yükseleceğini anladığımda ellerimi havaya kaldırdım, "Tamam tamam bilmek istemiyorum, sormadım say." Babam kendi kendine sabır çekerek kahvesini içmeye devam etmişti.

"Ah," dedi bir anda aklına bir şey gelmiş gibi, ona ne oldu? Der gibi başımı salladığında yüzünü kurnaz bir gülüş kapladı, "Mesut amcanın kızı, nişanlanmış!" Dediğinde kahve boğazımda kalıyordu!

"Ne? Başak? Bizim mızmız Başak?" Dedim şaşkınlıkla, babamsa gülerek başını sallıyordu.

"Gitmişken müstakbel eşiyle de tanıştım, Güney ismi o da senin gibi avukatmış."

"Mesut amca ne mutludur şimdi! Kızı serserinin birini bulacak diye ödü kopuyordu." Başak gençlik yıllarını hızlı geçirmiş biriydi, İstanbul'da girmediği bar, gece kulübü neredeyse yoktu. Tabii bunun getirisi olarak bir çok erkek arkadaşı da olmuştu ve babası bundan pek memnun sayılmazdı.

Babam, "Öyle, öyle. Damat diyor başka bir şey demiyor." Dediğinde gülmeden edemedim.

"Düğün ne zaman belli mi?" Diye sorduğumda babam omuz silkti, "Mesut'a kalsa hemen bu ay yapar ama kızına güvenemiyor işte adam." Eh doğruydu Başak Görkem'i de her an şutlayabilecek potansiyele sahipti fakat aralarındakini bilmeden yorum yapmak da istemiyordum.

"Anladım." Diyerek mırıldandığımda babam bana tek kaşını kaldırarak baktı, bu bakışı görmezden gelmiştim.

"Mesut amcan seni de sordu, ailecek oturduk Açelya'nın mürüvvetini bekliyoruz, dedi." Bunun geleceğini biliyordum!

"Ya baba! Niye tüm sülalenin derdi ben oldum? Niye millet benim evlenmemi bekliyor anlamıyorum." Babam ani yükselişime karşılık ciddi ifadesini takındı,

"Herkes seni mutlu görmek istiyor artık!" Dediğinde bir süre gözlerinin içine baktım, mutsuz olduğumu bu kadar net dile getirmesine gerek yoktu.

"Ben... Ben mutluyum." Dedim. Bir avukat için feci derecede kötü bir yalandı bu.

Babam başını umutsuzca iki yana salladı, "Artık atlatman ve yoluna bakman lazım Açelya, çok geç olmadan."

Artık atlatman ve yoluna bakman lazım Açelya, çok geç olmadan. Babamın cümlesi zihnimde yankı yapmıştı. Çünkü çok geç olmuştu bile, ben o bataklığa tekrar batmıştım.

"Hadi diyelim onu atlattım, annem bu haldeyken evlilik mi düşüneceğim?" Diye sorduğumda sessizliğin arkasına saklanan babam olmuştu. "Ben de öyle düşünmüştüm."

Bir süre içeriyi donduru bir sessizlik kaplamış, sessizliği bölen salladığım ayağımdaki sitilettonun zemine çarpıp çıkarttı ses olmuştu. Babamın böyle seslerden hoşlanmadığını biliyordum, bu yüzden tekrar konuşmaya başlamıştı,

"Hiç mi ilgilenmedin dışardaki insanlarla? " Diye sordu, cevabı gerçekten merak ediyordu görebiliyordum.

"Yalnızca bir ay yoktun baba, bu sürede hayatımı baştan aşağı değiştirmiş olmamı bekleyemezsin."

"Sanki önceden bana her şeyi anlatıyordun ya... Neyse ne, cevap vermedin soruma?"

"Hayır, ilgilenmedim." Çok net vermiştim bu cevabı, babam bir anlığına da olsa duraksamıştı. "Toprağa daha fazla can vermeye niyetim yok."

"Anlıyorum Açelya, anlıyorum. Kendine haksızlık etmeye devam et kızım olur mu? Sevme kimseyi kal böyle sen." Babamın son sözleri bunlar olurken gitmek üzere ayaklandı, bense ağzım açık kalmış ona bakıyordum. Gerçekten bana kimseyi sevmediğim için kızmıştı, inanamıyordum.

"Baba gerçekten evlendiğimi göremeyeceğin için üzülüyor olamazsın! Sen hiç buna takılmadın ki?" Ben de onunla beraber ayağa kalkmış bir cevap bekliyordum, bu muamelenin bir sebebi olmalıydı.

"Babayım ben Açelya, neden takılmayayım? Kızım bir aile kursun istiyorum, ben gittiğimde bir başına kalmasın istiyorum." Harikaydı, bir ölmeden önce mürüvvetini göreyim draması eksikti hayatımda o da olmuştu.

"O işler tek başına olmuyor ya hani?" Dediğimde inanmıyormuş gibi güldü ve parmağıyla yeri işaret ederken konuştu, "Bugün evlenmek istesen bile birini bulursun bunu ikimiz de biliyoruz." Dedi mavi gözleriyle gözlerimin içine bakarken. Başımı iki yana salladım, "Abartıyorsun."

"Hadi ama..." Derken kapıya döndü, "Filiz Hanım! Kabanımı getirir misiniz?"

Filiz'in getirdiği kabanını giyerken konuştu, "Ne, ne bakıyorsun?" Evet, bir süredir gözlerimi dikmiş şaşkınlıkla babama bakıyordum.

"Şaka mı yapıyorsun onu anlamaya çalışıyorum." Dedim dürüstçe.

"Neden şaka yapayım?" Diye sorduğunda kaşlarımı çattım ve düşünüyormuş gibi bir ifade takındım,

"Yıllardır bu konu hakkında ağzından tek kelime çıkmamış babam bir gün gelip neden evlenmiyorsun diye kızıyor, garip değil mi?" Aklıma bir şey gelmiş gibi bir anda ona döndüm, "Yoksa sen bana diplomat arkadaşlarının oğullarından koca falan mı buldun?"

Babam komik bir şey söylemişim gibi güldü, "Onların hepsi evlendi bile canım, çocuk beklemeye başladılar." Dediğinde yüzümü buruşturdum.

"Amaan, gittim ben. Daha çok işim var." Dediğinde onunla beraber kapıya yürüdüm ben de, Allah bilir daha nereleri gezip durum değerlendirmesi yapacaktı.

🎭

"Anlıyorum Fuat Bey ama söylediğim gibi, dosyalar olmadan benim de elim kolum bağlı." Müvekkilim dudaklarını birbirine bastırıp başını aşağı yukarı salladığı sırada ben kolumdaki saati kontrol ediyordum, bunu gördüğünde o da odanın duvarında asılı duran saate baktı ve boğazını temizleyerek konuştu, "Ben kalkayım artık, sağ olun avukat hanım." Ona gülümseyerek iyi akşamlar dilediğimde kendisi odadan çıktı ve kısa süre sonra dış kapının da kapandığını duydum, hemen ardından Filiz içeri girmişti, "Çıkıyor musunuz Açelya Hanım?" Dediğinde başımı hayır anlamında iki yana salladım, "Sen çıkabilirsin Filiz, iyi akşamlar."

Filiz gülümseyerek iyi akşamlar, dedikten sonra odadan bir süre sonra da ofisten çıkmıştı. O gittikten sonra yerimden kalktım ve sağ tarafımda kalan cama yürüdüm, tüm Ankara ayaklarımın altında ışıldıyordu. Kısa süreliğine camın önünden ayrılıp bir kadeh kırmızı şarap ile geri döndüğümde pantolonumun cebinden telefonumu çıkarıp camın pervazına bırakmıştım.

Bir süre sonraysa gözüm camın ardındaki manzaradan telefona kaymaya başlamıştı. Sanki arayıp sorabileceğim biri varmış gibi telefonu almak istiyordum elime.

Henüz bu sabah babama edindiğimi söylediğim arkadaşlarımı düşündüm, Soysal gitti, arkadaşlık bitti. Diye bir ses yükseldi zihnimde. Bu Dara'dan başkası değildi.

"Sen bir kes sesini Dara." Diye kendi kendime mırıldandığım sırada telefonun çalmaya başlamasıyla telefonu elime aldım ve arayanı gördüğümde gülmeden edemedim, "Aldın mı cevabını." Diye mırıldandım Dara'ya ithafen. Arayan Feza'ydı.

"Efendim Feza?" Diyerek çağrıyı cevapladığımda bir kapı kapanma sesi duymuştum.

"Açelya, n'aber?"

"İyi Feza, sen?"

"Ben de iyiyim, biz ekiple dışardayız da seni de arayayım dedim." Dediğinde şaşkınlıkla kaşlarım çatıldı, dostça bir davet miydi yoksa sorguya mı çekeceklerdi kestiremiyordum. "Gerçekten mi?" Diye sorarken buldum kendimi.

"Evet?" Dedi Feza bunu sormama şaşırmış gibi. Benden ses gelmediğindeyse konuşmaya devam etti, "Haydi gel bekliyoruz, konumu atıyorum." Hemen ardından telefon kapandığında Feza'nın acelesi olduğunu anlamıştım, nedense içimden bir ses Feza'nın beni davet ettiğinden diğerlerinin haberi olmadığını söylüyordu. Yine de hazırlanmak üzere ofisten çıkıp konuma doğru yola çıkmıştım.

🎭

"Giray sen ne diyorsun?" Feza bakışlarını duvara yansıtılmış görüntüden çekip Giray'a baktığında onun kendisini dinlemediğini gördü, "Hey! Sana diyorum," diye seslendiğinde Giray gözlerini daldığı yerden ayırıp "Hı?" Diye mırıldanarak ona dönmüştü.

"Hı?, Mı?"

"Ne diyorsun Feza ya?" Feza Giray'ın dalgın haline anlam veremeyerek gülmeye başladığında epey eğleniyordu, "Ne düşüyorsun?" Diye sordu bir yandan kaş göz yaparak.

Giray gözlerini devirerek sandalyesini biraz geri ittirdi, "Hiçbir şey Feza. Hiçbir şey."

Feza 'tabii tabii' der gibi başını salladı, "Asla Açelya değil aklındaki, asla. Anladım ben seni." Giray ağzı beş karış açılmış şekilde ona bakarken elini kaldırıp bir şey söylemek üzereyken onu durdurdu, "Hiç inkar etme, dün seni onu aramak üzereyken gördüm ama hemen vazgeçtin!" Dedi işaret parmağıyla onu işaret ederek.

Giray rahat bir tavırla ellerini iki yana açtı, "Operasyon için lazım olduğunu düşündüm ama sonradan gerek olmadığına kanaat getirip vazgeçtim."

"Bu tasarlanmış bir yalan..." Dedi Feza gülerek.

"Neden böyle bir şey yapayım?" Diye sordu Giray fakat bunu Feza'ya sormaması gerektiğini henüz bilmiyordu.

"Madem sordun anlatayım," diyerek girdi söze. "Operasyona geldiği gün birbirinize nasıl baktığınızı gördüm bu bir, o gitmeden önce onu neredeyse öpmek üzere olduğunu gördüm bu da iki. Üçüncüsü..." Giray nefesini tutmuş üçüncüsünü bekliyordu, Feza onun evine gittiğini öğrendiyse şayet bu Giray'ın sonu demekti.

"Üç ne üç?" Dedi Giray bir an gerginlikle.

"Sen bir stres yaptın sanki, ne oldu?" Dedi Feza kurnaz bir ifadeyle. Giray ona sert bir bakış attığında ağzına fermuar çekiyormuş gibi yaptı fakat yine de konuşmaya devam etti, "Üç de Açelya'yı görmediğin zaman aşırı derecede dalgın ve atarlı olman!" Dedi, 'aşırı' kelimesinin üstüne vurgu yaparak.

Giray'ın yüzüne çarpık bir gülümseme yerleşti, "Atma." Dedi başını yana eğip Feza'ya bakarken. Feza da onu taklit ederek başını eğdi, "Atmıyorum."

Bu sırada Feza'nın sağında oturan Yiğit başını yavaşça o tarafa çevirdi, Feza ve Giray bunu hissettiklerinde onlar da Yiğit'e dönmüştü. "Susarsınız diye bekledim ama," dedi Yiğit kibarca susun artık, demeye getirerek.

"Pardon kardo."

"Kusura bakma ya, biz kaptırdık bir an."

Yiğit Başını önündeki bilgisayara çevirmeden önce Giray'a son bir kez baktı, "Sen kendini başka şeylere kaptırmış olma da."

🎭

"Feza?" Feza kendisine seslenildiğini duyduğunda elindeki telefonu alelacele cebine koyup arkasındaki kapıya döndü, "Efendim Yiğit?" Dediğinde Yiğit ona tek kaşını kaldırarak baktı, "Neden kocasını aldatırken yakalanmış kadın gibi davranıyorsun?" Diye sordu garip bir ifsdeyle. Feza Yiğit'in kesinlikle komik olmayan şakasını ağız eğerek taklit ettikten sonra kapıya döndü, "Çıkalım artık açım ben."

"Ben de onun için geldim zaten."

"Tamam Yiğit! Gidelim hadi." İkisi beraber restoranın tuvaletinden çıktılar ve masaya geri döndüler.

"Hayırdır Feza? Neler karıştırıyorsun?" Nuray'ın kurnaz bir bakışla sorduğu soru karşısında Feza gülümsedi, "Anlarsın canım." Dedi bilmiş bir tavırla.

"Ne yaptın lan, Giray'ı mı ihbar ettin?" Evran'ın sorusuyla Zehra şaşkınlıkla başını önündeki tabaktan kaldırıp onlara bakmıştı, "Ne olmuş Giray'a?" Diye sordu kısık sesle. Masadakiler gülüştüğünde ciddi bir şey olmadığını tahmin etmişti fakat hâlâ merak ediyordu.

"Giray sabah kahve alırken kasadaki kıza istihbaratçı olduğunu söylemiş." Dedi Feza gülerek, Zehra gözlerini kocaman açtığında Giray olayın aslını anlatmak üzere lafa girdi,

"Kız oyuncu musunuz gözüm bir yerden ısırıyor sanki, dedi. Ben de ısıramaz, dedim. O niye diye sorunca da ajanım da ondan dedim aldım kahveyi çıktım." Dedi Giray ve tekrar olayın absürtlüğüne gülmeye başladı. Zehra da ayıp olmasın diye gülmeye çalışmıştı. Nuray, "Kız yürümüş sana." Dediğinde Zehra ona kötü bir bakış atmıştı. "Ne ya ben mi yürüdüm?" Dedi Nuray Zehra'ya doğru fısıldayarak.

"Benim kardom yakışıklı adam tabii," dedi Feza ve Giray'ın sırtına vurdu iki kez, "Ben zaten tipsiz insanlarla arkadaşlık etmiyorum." Diyerek kendisini de övmeyi ihmal etmediğinde herkes gülmeye başlamıştı.

Daha sonra sohbet ve gülüşmeler devam ederken, Feza bakışlarını tekrar restoranın girişinde dolaştırmış ve sonunda görmeyi istediği manzarayı görmüştü, "Sonunda!" Dediğinde masadaki herkes önce ona garip garip bakmış daha sonra neye baktığını görmek için o yöne bakmışlardı.

Açelya da onları gördüğünde masaya doğru el sallamış ve masaya yönelmişti.

"Yok artık," dedi Zehra şaşkınlıkla.

"Var artık." Diye mırıldandı Nuray.

Bu sırada Açelya masaya ulaşmıştı, "İyi akşamlar." Dedi gülümseyerek. Feza ayağa kalkıp Açelya'ya sarıldı, "Hoş geldin!" Dedi büyük bir samimiyetle. Açelya ifadesini sabit tutmakta zorlanarak gülümsedi, buraya neden çağrıldığı hakkında hâlâ bir fikri yoktu.

Giray'sa Feza'nın hain olani karşısında şaşkınlıkla bir ona bir Açelya'ya bakıyordu fakat itiraf etmeliydi ki fena bir fikir değildi...

🎭

Feza'dan ayrıldıktan sonra yüzümdeki gülümsemeyi silmeden arkamda far görmüş tavşan gibi bakan Nuray ve Zehra'ya dönmüş ve onlara da kısaca sarılıp ayrılmıştım. Yiğit ve Evran'la yalnızca tokalaştıktan sonra sıra Tan'a geldiğinde bir an ne yapacağımı bilememiştim, Tan'da şaşkın gözüküyordu.

Feza'nın Tan'ı bacağından dürttüğünü gördüğümde onun beni buraya çöp çatanlık için çağırmış olabileceği düşüncesi gelmişti aklıma. Tan Feza'nın uyarısının ardından ayağa kalkmış ve bana sarılmıştı, "Hoş geldin." Dediğinde "Hoş buldum." Diye mırıldandım kısık sesle.

Ondan ayrıldıktan sonra masanın başındaki boş sandalyeye oturmuştum, bir yanımda Nuray, Zehra ve Evran; diğer tarafta, Feza, Yiğit ve Tan oturuyordu.

"Ee Açelya, görüşmeyeli neler yaptın?" Feza'nın sorusuyla buraya geldiğimden beri ilk kez içten bir şekilde gülümsedim, "Büromu açtım, avukatlık yapıyorum." Cümlem bittiğinde bakışlarım istemsizce Tan'a kaymıştı, gözlerindeki parlıtıyı gördüğümde o sabah ne yaptığımı da anladığını fark ettim.

"Bu harika bir haber! Ee, hangi davalara bakıyorsun?" Feza'nın sorusuyla gözlerimi Tan'dan alıp ona çevirdim Feza bunu fark etmiş gülmemek için dudaklarını birbirine bastırmıştı.

"Yolsuzluk ve Cinayet davalarına bakıyorum, malum ağır ceza alanında uzmanlaşmam lazım." Dediğimde Evran ilk kez lafa girmiş ve neden bu alanda uzmanlaşmak istediğimi sormuştu.

"Selim'in davasına bakmak için avukat oldum çünkü." Dediğimde herkesin gerildiğini hissettim.

"Bu gibi olaylarda avukat gerekiyor mu?" Feza'nın sorusuna başımı salladım, "Gerekiyor tabii, bakmak için de ceza hukuku ya da ağır ceza hukuku alanında uzmanlaşmış olmak gerekiyor."

"Yani şuan bu dosyaya bakamazsın?" Evran'ın sorduğu soruyla ona döndüm, cevabımı her zamanki gibi gergin duran ifadesiyle bekliyordu.

"Ne oldu? Bakmamdan mı korktun?" Diye sordum gülümseyerek.

"Ne münasebet." Diye mırıldanarak önündeki yemeğe döndüğünde bu konuyu daha fazla uzatmamak gerektiğini düşünerek ben de siparişimi verdim ve Nuray'ın yeni bir konu açmasını izledim.

"Sizin olanlardan haberiniz var mı ya?" Diyerek lafa girmişti Nuray. Masadakilerin meraklı bakışlarını gördüğünde bilmediklerini varsayarak anlatmaya başlamıştı, "Korhan vardı ya, jandarma olan. Görevden alındıktan sonra Fransa'ya gitmişti, geri dönüyormuş." Nuray'ın kimden bahsettiğini bilmiyordum fakat ben hariç herkes bu habere sevindiğine göre Korhan dediği adam arkadaşları olmalıydı.

Feza kolumu dürterek konuşmaya başladığında dikkatimi yeni gelen yemeğimden çekip ona çevirdim, "Korhan operasyon için mesleğini riske atmıştı ama görsen o kadar iyiydi ki!" Dedi Feza heyecanla. "Merak ettim, anlatsana." Dediğimde boğazını temizledi, "Mersinli bir yatırımcı vardı, Abdullah Akçal belki tanırsın..." Dediğinde bildiğimi belli ederek başımı salladım. "İşte o adam sınırdan ülkeye kaçak sokulan silahların baş alıcısıymış, Korhan'da Silifke'de jandarmaydı o dönem. Akçal'dan şüphelenip markaja almış adamı, tek başına! Sonra adamı paket edip bize getirdi." Anlattıklarıyla etkilenmiş şekilde kaşlarımı kaldırdım, "Çok cesurmuş."

"Öyleydi," dedikten sonra Nuray'a döndü, "Dönüyor demek ha?" Nuray onu onayladıktan sonra kısaca bu haberi nasıl aldığından bahsetmişti.

"Yakışıklıydı bir de, değil mi Nuray?" Zehra'nın Nuray'a yaptığı ima Nuray'ı kızartırken diğerleri bıyık altından gülüyordu. Bir süre sonra Nuray da kendini tutamayıp gülmüş ve itiraf etmişti, "Öyleydi."

"Jandarma tabii, boyu iki metre rahat vardı." Nuray'ın beklemediğim bir şekilde bana dönüp kurduğu cümle karşısında kıkırdadım, "Etkileniyorsun galiba?" Dediğimde başını yana eğdi, "Sen etkilenmiyor musun?" Diye sordu, hayır desem inanmayacak gibi bir ifadesi vardı. Neyseki cevabım hayır değildi, "İnkar edemeyeceğim, etkileniyorum." Dedim kısık sesle.

"Yalnız Hanımlar," bakışlarımız Feza'ya döndüğünde omuzlarını dikleştirdi, "Biz de kısa boylu değiliz evel Allah." Dediğinde Nuray ve ben kahkaha atmaya başlamıştık, "Size kısa demedim canım, sadece Korhan fazla uzun." Dedi Nuray gülmeye devam ederken.

Feza önce kendisini işaret etti, "Bir doksan beşim," daha sonra Tan'ı işaret etti, "Bu herif de Bir doksan sekiz."

Ne diyor bu Açelya?

"Öhm, öhm-" Evran dikkati üzerine çekmek için boğazını temizlediğinde gözlerimi kırpıştırarak Tan'ın üzerinden çektim ve diğerleriyle beraber ona döndüm.

"Ha," dedi Feza aklına bir şey gelmişti. Bu sefer de ona dönmüştüm, başım dönüyordu artık. "O iki metre." Diyerek tamamladı Feza cümlesini.

"Ay kapatın şu konuyu Allah Aşkına." Zehra'nın haklı isyanıyla timdekilerin boyunu konuşmayı bırakmış, Korhan'a geri dönmüşlerdi.

"Korhan burada çalışmaya devam edebilir mi? Neden dönmüş?" Nuray Yiğit'in sorusu üzerine bir süre düşündü, daha sonra "Bilmiyorum ki neden geldiğini söylemedi." Dedi. Eh aklı başka yerlere takılınca onu sormayı unutmuş tabii.

"Bir gelsin de, görüşürüz zaten onunla." Tan'ın söylediğiyle herkes onu onaylamış ve Korhan'ın neden geldiği hakkında tahmin yürütmeye başlamışlardı,

"Ailesini özlemiştir ya, kız kardeşi çok tatlı biriydi." Dedi Nuray.

"Bence onu işinden edenleri bulup intikam alacak." Dedi Feza. Bu cümleyle Tan'ın bakışları değişmiş, kaşları çatılmıştı. "Ne oldu Tan?" Diye sorduğumda diğerlerinin de dikkati onun üzerine toplanmıştı, "Acaba... Abdullah beraat ediyor olabilir mi?" Dediğinde herkesin ağzı şaşkınlıkla açıldı.

"Yok canım, olur mu öyle şey?" Dedi Nuray fakat kendisi de söylediğine pek inanıyormuş gibi gözükmüyordu. Zehra gazetelerde haberi yapılmış mı diye bakmak üzere telefonunu çıkardığı sırada Yiğit her zamanki sakin hatta daha ziyade donuk ifadesiyle, "Boşuna bakma, medyada yayın yasağı var." Demişti.

O an Abdullah Akçal isminin nereden tanıdık olduğunu hatırlamıştım, bu gibi adamlara tanıdık olmamın tek bir nedeni olabilirdi.

"Bu kez ne istiyorsun?" Diyerek açmıştım yine telefonu, "Halit'in evde olmadığını biliyorum, odasına girmeni istiyorum." Yine merdivenleri Soysal'ın öleceği günü iple çektiğime dair bir şeyler söyleyerek çıkmış ve babamın çalışma odasına girmiştim. "Abdullah Akçal. Dosyasını bul ve on dakika içinde kapıya çık." O an yalnızca on dakikam olduğu için gerilmiş ve telaşla dolaba koşmuştum fakat dokuz dakika elli altı saniye boyunca dosyayı aramama rağmen odada o isime ait hiçbir şey yoktu. Sürem dolduğunda odanın cam duvarına yaklaşmış ve bahçenin ön tarafına bakmıştım, iri yarı bir adam bahçe kapısının ardında bekliyordu. "Dosya falan yok burada, söyle itine defolup gitsin." Bir süre sonra adam telefonunu kulağına götürüp hattaki kişiyi dinlemiş bu süre zarfında gözlerini camdan çekmemişti. Nefesimi tutup gitmesini beklemiştim.

"Ne oldu Açelya?" Feza'nın sesiyle babamın ofisi gözümün önünden silinmiş ve masaya dönmüştüm. Kısa bir an alışık olduğum gibi aklıma gelenleri karşımdaki insanlardan saklayacağımı sandım fakat buna gerek yoktu. "Soysal'dan alıyordu silahları. Yani, muhtemelen." Diye mırıldandım susmaktan çatallaşmış sesimle.

"Nasıl oluyor da ülkedeki tüm pisliklerden haberin var ama hiçbir şey yapmıyorsun?" Zehra kimsenin tepki bile vermesine izin vermeden lafa atladığında tahammülüm yokmuş gibi baktım ona, en başından beri anlamamakta ısrar ediyordu.

"Zehra, adam beni tanıdığım herkesi öldürmekle tehdit ediyordu diyorum. Ne askerdim ne polistim, çocuktum sadece ve ülkeyi korumak benim görevimmiş gibi gelmedi o an kusura bakma. Ayrıca yap dediği her şeyi yaparken nasıl en az zararı veririm diye düşündüm, elimden geleni yaptım." Ben Zehra'nın gözlerinde ufacık da olsa bir anlayış görmeyi beklesem de o geri adım atmamakta kararlıydı.

"Eminim şuan bir yalan makinesine bağlı olsan ekranda şöyle büyük harflerle 'yalan' yazardı Açelya." Dediğinde bu bir ima mıydı bilmiyordum fakat yine de cümlesi beni fazlasıyla rahatsız etmişti. Akabinde sessizce yerimden kalkıp sandalyenin koluna astığım çantamı da alarak masadan ayrılmıştım, Zehra ve Evran hariç herkes ardımdan bir şeyler söylerken içlerinden biri yerinden kalkmış ve onları susturup peşimden gelmişti. Lavaboların olduğu koridora gelene kadar arkamdakinin kim olduğuna bakmamıştım fakat tam içeri girmek üzereyken beni kolumdan tutup kendine çevirmesiyle bu kişinin Tan olduğunu anlamıştım.

"Açelya ben çok özür dilerim," Tan cümleye böyle girdiğinde kaşlarımı çatarak baktım ona, "Sen neden özür diliyorsun? Hem özür falan beklemiyorum ben." Gerçekten de istemiyordum, tek istediğim biraz anlayıştı.

"Zehra'nın söyledikleri... Biraz da benim suçum." Dediğinde neyden bahsettiğini biliyordum ve açıklamasını istemiyordum. "Anlıyorum ama dedim ya özür istemiyorum." Dediğimde gözlerine bakmaktan kaçınıyordum oysa ne diyeceğini bilemiyormuş gibi sessizleşmişti.

"Feza beni buraya çağırdığında ne kadar şaşırdım biliyor musun?" Dedim gozkeri gözlerine çıkarırken. "Sandım ki... Sandım ki bir şeyler değişti... Ama görüyorum ki öyle olmamış. Hâlâ gözünüzde bir yalancıymışım."

Tan'ın ağzı bir o şeklini aldı önce sonra hayret dolu bir sesle konuştu, "Seni bir yalancı olarak gördüğümü mü söylüyorsun?" Dediğinde kurduğum cümlenin çoğul olmasından dolayı yanlış açılmaya müsait olduğunu ve Tan'ın beni yanlış anladığını fark ettim.

"Hayır, hayır öyle demek istemedim. Sadece..."

"Sadece ne?" Dediğinde sesli şekilde nefes verdim, sadece gerçek arkadaşlıklar böyle olmaz.

"Bu sabah babam döndü biliyor musun? Tüm bu zaman boyunca neler karıştırdığımı sordu, ben de ona yeni arkadaşla edindiğimi söyledim. O bana ne dedi biliyor musun? Sen arkadaş edinmezsin dedi." Tan söylediklerime anlam verememişti, devam ettim. "Ben bunu benim asosyalliğim yüzünden söylüyor sanıyordum. Meğer kimse beni arkadaşı olarak kabul etmeyeceği içinmiş." Kurduğum cümle elimden kayıp eteğime düşen bir kibrit parçası gibiydi, onu tutan bendim ama düşüren de bendim. Önce elbisemi küle çeviriyor sonra tenimi yakıyordu ateşi ama başta onu tutan bendim. Benim hatamdı.

"Açelya Zehra'nın bir lafıyla buna karar veremezsin! Üstelik Zehra senin arkadaşın değil diye beni de yok sayamazsın!" Dediğinde iki hafta önce paylaştığımız geceden bahsediyordu anlamıştım.

"Seni yok saymıyorum ama Zehra'yı da duymazdan gelemiyorum."

Tan, "Hepimizin tek amacı ülkemizin güvenliğini sağlamak, bu yüzden Zehra seninle empati yapmakta zorluk çekiyor." Dediğinde bunun farkındalığını ilk kez yaşıyordum, insanların yüzüne baktığınızda kimsesiz oldukları anlaşılmıyordu. Fakat bu insanlar istihbaratçıydı, bilmem gerekirdi.

"Bilmiyorum, üzgünüm. Ama onun da değer verdiği insanlar var." Derken gözümle kendisini işaret ediyordum. Tan imama yüzünü buruşturdu, "Bu konuyu konuşmak bile istemiyorum." Dedi bıkkın bir sesle.

"Merak ediyorum, seni böyle herkesten kıskanıyor mu?" Dedim yine imalı bir sesle. Tan yarım ağızla güldü söylediğime, "O kimi kıskanması gerektiğini iyi biliyor."

"O ne demek?" Diye sordum salağa yatarak. Tan bana biraz daha yaklaştığında duvar ve bedeni arasında kalmıştım, nedense aklıma Feza'nın masada bu adam da Bir doksan sekiz, deyişi gelmişti.

"Şu demek..." Yüzüme biraz daha yaklaştığında midemden yukarı bir sıcaklık hissetmeye başlamıştım, o da bunun pek tabii farkındaydı. Ben kızarmış yüzümle ne yapacağını beklerken Tan bir anda geri çekildi, "Tam da bu çekimin farkında demek." Dedi güzel dişlerini göstererek.

Bir şey var aramızda
Senin bakışından belli
Benim yanan yüzümden.

"Hadi gel, masaya dönelim." Tan bana elini uzatıyordu, elim ona mıknatısa kayan bir metal gibi çekilsede masaya bu şekilde dönemeyeceğimizi biliyordum. Ona gülümsedim, "Sen dön, ben geliyorum." Tan başını sallayarak elini çekti ve dar koridorda gözden kayboldu.

Lavaboya girdiğimde sakince aynanın önüne geçtim ve kızarmış boynuma baktım, dokunmasına bile gerek kalmamıştı bu hâle gelmem için.

"Hiç mi ilgilenmedin dışardaki insanlarla Açelya?"

"Hayır ilgilenmedim."
"Toprağa daha fazla can vermeye niyetim yok."

İlgilenmemiş halim bu vaziyetteyse, ilgilendiğimde neler olacağını düşünemiyordum. Sanırım sabah babama istemeden yalan söylemiştim. Fakat benim böyle bir niyetim yoktu ki, yalnızca onlarla fazla vakit geçirmiştim ve... ve uzun süre sonra ilk kez birinin beni umursuyor olması buz tutmuş kalbimin yüzeyini eritmişti biraz. Evet, biraz. İçimde akan sıcaklığın açıklaması da bu olmalıydı, eriyip yiten buzun ılık suyu içimde aktıkça bir şeyler hissettiğimi sanıyordum.

"Eminim Tan o buzları bilerek eritmemiştir Açelya." Ilgın'ın dün gece gördüğüm kabustan sonra aşina olduğum dumanlı sesi kulaklarıma dolduğunda gözlerimi yumdum ve öfkeyle güldüm, "Hiç değişmeyeceksin değil mi?" Diye sordum gözlerim istemsizce tavana uzanırken. "Yalnızca dürüst oluyorum, üzülmeni istemem." İşte bu, yaşamıyor olmasına karşın yetişkin olan Ilgın'ın sesi değildi. Bu benim bıraktığım liseli Ilgın'ın sesiydi, dumanlı da değildi, gerçekti çünkü bu cümleyi daha önce kurmuştu ve zihnim tüm her şeyi biriktirdiği o çöplükten bunu çıkarıp getirmişti.

"Dürüstlüğünden hep nefret ettim. Keşke bir kez olsun mutluluğumu kesip araya o cümleleri bıçak gibi sokmasaydın." Diye mırıldandım çaresizce, artık bunun bir telafisi olamazdı.

"Bana mı dediniz?" Sağ tarafımdan gelen sesle kaşlarım çatıldı ve o yöne döndüm, orta yaşlı bir kadın lavabonun kenarında, elinde çantasıyla durmuş şaşkınca bana bakıyordu. Hemen toparlamaya çalışarak ellerimi havaya kaldırdım, "Hayır, hayır kusura bakmayın. Ben bir şey düşünüyordum da, farkında değildim." Kadın anladığını belli eden bir mırıltı çıkarttı ve elini göğsüne koydu, "Korktum vallahi," dedi gözlerini kırpıştırarak. Neden korktuğunu anlamamıştım fakat sormadan yalnızca tekrar özür dileyerek lavabodan çıktım.

Masaya döndüğümde herkesin sessizce yemeğini yiyor olduğunu gördüm, benimle göz göze gelen yalnızca Tan, Feza ve Yiğit olmuştu, Yiğit de Evran'ın sert bakışlarını gördüğünde gözlerin üstümden çekmişti. O an ani bir kararla masaya oturmaktan vazgeçmiş ve boğazını temizleyerek dikkatlerini üstüme çekmiştim, "Müvekkillerimden biri gözaltına alınmış, gitmem gerek. Size iyi akşamlar, davetiniz için teşekkür ederim." Dedim küfür eder gibi konuşmamaya özen göstererek. Hiçbiri az önce yaşananların üstüne bu yalana inanmış mıydı bilmiyordum fakat asıl inanmayacağını düşündüğüm Tan, inanmış gözüküyordu.

"Acil mi? Kalsaydın," dedi Feza fakat yalanıma inanmış gibi de durmuyordu, ona acil olduğunu söylediğimde "Ben eşlik edeyim sana." Diyerek yerinden kalktı. Masadikelerden yarım ağız bir veda aldıktan sonra Feza ile beraber masadan ayrıldık.

Arkamızı dönüp henüz birkaç adım atmıştık ki başını bana çevirmeden, sanki etrafa bakıyormuş gibi yaparak konuştu, "Yalan söyledin, neden gidiyorsun?" Diye sordu. Ben de oyununa ayak uydurup etrafa bakındım, "Çünkü arkadaşların beni orada görmek istemiyor," o an ilk kez bunu düşünmüyor oluşuma karşın kaşlarım çatıldı, "Sahi, niye çağırdın sen beni?" Feza'dan cevap gelmezken restoranın kapısından dışarı çıkmıştık.

Sonunda bana döndüğünde manasızca bakıyordu, "Soru sordum."

"Ya ne bileyim Açelya, güzel olur diye düşündüm. Hem ne zamandır görüşmüyorduk." Cevabına karşın dudaklarımı birbirine bastırdım, ne zamandır görüşmedik. Bu cümleyi duymayalı ne kadar olmuştu?

"Masada kibarlık olsun diye davetiniz dedim ama biliyorum olanların haberi bile yoktu, ben sana teşekkür ederim çok güzel düşünmüşsün. Ama arkadaşların senin gibi düşünmüyor." Dedim buruk bir gülümsemeyle. Feza başını olumsuz anlamda iki yana salladı, "Evran'a bakma, ilk başlarda bana karşı bile böyleydi."

"Ve Zehra da Tan'dan hoşlanıyor." Diyerek cümlesini tamamladığımda dürüstlüğüme şaşırdı fakat hızlı dağıldı ifadesi. "Çocukça davranıyor, yakında son bulur..." Dediğinde ona tek kaşımı kaldırarak baktım, "Umarım." Diyerek tamamladı cümlesini.

"Neyse ben gideyim, müvekkil bekler." Dediğimde Feza başını geri atarak güldü, "Tabii nezarette bekliyordur o." Dediğinde ben de kıkırdadım. Daha sonra Feza'yla da vedalaştık ve o içeri geri dönerken ben de arabama yürüdüm.

🎭

Ertesi gün

Korhan Fırat

Havalimanındaki gürültüye karşın henüz kulaklarımı terk etmemiş kol saatinin tik takları bana ne kadar gergin olduğumu hatırlatıyordu. Aslında gergin ve heyecanlıdan çok, heyecanlı ve mutlu olmam gerekirdi çünkü yıllar sonra vatanıma dönüyordum. Fakat benim dönüşüm tüm akbabaları uykularından uyandıracak, hepsini başıma dikecekti. Bu sebeple oraya vardığımda iyi bir avukat tutmayı aklımın bir köşesine yazmıştım, her an ihtiyaç duyabilirdim.

Porta gitmem gerektiğini bildiren anonsu duyduğumda yakamda duran güneş gözlüğünü tekrar gözüme takıp yerimden kalktım. Sert adımlarım havalimanının zeminini döverken insanların dönüp baktıklarını hissediyordum. Simsiyah bir takım elbise ve güneş gözlükleri ile uçuşa giden bir kaçık gibi görünüyor olmalıydım ya da korkunç bir dev.

Dakikalar sonra koltuğumu bulup oturduğumda güneş gözlüğümü çıkarttım ve gülümsedim kendi kendime, dönüş yolunda buraya gelirken olduğum adam olmadığımı bilmek huzur veriyordu bana.

Üç saat süren uçuşun ardından uçaktan indiğimde elimde görüntüme zıtlık oluşturmayan siyah bavulumla beraber araç yolunun kenarında durmuş bana söylenen araç modeli ve plakasını görmeye çalışıyordum. Yola doğru başımı uzatmış bakarken telefonu çıkarmak üzereydim ki yalnızca birkaç araba ileride bir aracın deli gibi kornaya basmaya başlamasıyla bunun aradığım kişi olduğunu anladım. Taksiler gelip geçerken ben küçük bir çocuk gibi heyecanlanmıştım. Sonunda siyah Audi önümde durduğunda sürücü kapısı açıldı ve Arsu adeta içinden fırlayıp bana doğru koşmaya başladı.

"Abiiim!" Diyerek boynuma atladığında bir elimle valizin kulbunu tutmaya devam ederken tek kolumu ona sararak sıkıca sarıldım kardeşime. "Abim," diyerek saçlarını okşadığımda burnunu çektiğini duydum. Hafifçe geri çekildim yüzünü görmeye çalışarak, "Ağlıyor musun prenses?" O da geri çekilmiş ve kızarmış yüzünü görmeme izin vermişti. "Ne alakası var canım?" Dedi göz yaşlarını silerken.

"Hadi hadi, yeme beni. Ayrıca artık dikilmeyi keselim de eve gidelim." Dediğimde beni onaylayarak kollarını çözdü ve bavuluma baktı, "Yürü, yürü ben koyarım bin sen." Sözümü dinleyip sürücü koltuğuna yerleştiğinde vakit kaybetmeden eşyalarımı bagaja yerleştirdim ve yolcu koltuğuna oturdum.

"Nereye gidelim? Yemeğe mi gitsek? Aç mısın? Tabii ki açsın." Arsu her heyecanlandığında olduğu gibi yine nefes almadan konuşmaya başladığında sakince susmasını bekliyordum, "Eve de gitsek şimdi hiçbir şey yapmadım ki! İnsanın abisi geliyor iki sarma bari sarsaydım!" Canım kardeşim benim yerime de cevap veriyordu.

"Ayy! Aspava'ya mı gitsek?" Heyecanla bana döndüğünde ona baktım, "Deminden beri kendin cevap veriyorsun ya," dedim, neden bana soruyorsun demeye çalışarak. Arsu göz devirdi, "Aspava?" Dedi sadece sorar gibi.

"Olur."

Arsu istediği cevabı aldığında aracını Aspava'ya doğru sürmüş ve yol boyu ne yemem gerektiği hakkında konuşmuştu. En sonunda mekana varıp siparişlerimizi verdiğimizde masadaki her şeyi ağzıma tıkmak suretiyle bana denetmişti.

"Karnımızı da doğurduğumuza göre eve gidebiliriz! Yemek yapmamış olabilirim ama bizim için harika bir film gecesi hazırladım, tıpkı eski günlerdeki gibi!" Planımda buradan sonra ekbibi görmeye gitmek vardı fakat Arsu'nun hevesini kursağında bırakmaya niyetim yoktu bu yüzden yemekten çıktıktan sonra eve gelmiştik. Önce sıcak bir duş alıp yorgunluğumdan arınmış daha sonra rahat bir eşofman takımı giyip salona Arsu'nun yanına geçmiştim. Bizim için seçtiği film Evde Tek Başına serisinin ilk filmiydi, çocukluğumuzdan beri bu filmi izlemeye bayılıyordu.

Film bittiğinde ona gitmem gerektiğini söylediğim zaman Arsu hiç şaşırmamıştı, ne kadar değiştim desem de kız kardeşim her halimi tanıyordu ve buraya ne için geldiğimin farkındaydı. "Her zaman destekçinim abi, yoluna taş koyamam. Sadece dikkatli ol." Dediğinde ona gerçekten gururlu bir abi gibi bakmış ve kardeşimi öpüp evden ayrılmıştım.

Evin garajına geldiğimde beyaz örtü örtülmüş bebeğimin yanına yürüdüm ve örtüyü hışımla çekip aldım, siyah Jeep Wrangler'im bana göz kırpıyordu.

🎭

"Herifin attığı konuma bak anasını satayım, daha ıssız bir yer yok muydu?" Feza Giray'ın arabasının kaputuna yaslanmış bir koluyla öbürünü sıvazlarken sızlanıyordu. Giray arabanın bagajından aldığı polar hırkayı onun kafasına attığında Feza hırkayı hızla üstüne geçirdi. Evran onu şöyle bir süzdü, "Piçe bak dağa tişörtle gelmiş." Dedi. "Kes lan sen! Kutup ayısı gibisin üşümezsi sen tabii." Dedi Feza Evran'a. Giray artık atışmayın demekten yorulmuştu sessizce dağ yolunu izliyordu.

Yiğit'in arabasının camı yavaşça aşağı indi ve Yiğit başını camdan çıkarıp onlara seslendi, "Neden arabada beklemiyorsunuz?" Feza o an Yiğit'in sorusunu çok yerinde bularak yapıştığı kaputtan ayrılıp koşar adımlarla Yiğit'in arabasına gidip ön koltuğa Yiğit'in yanına binmişti.

Giray'ın içerde oturası yoktu, bu yüzden olduğu yerde manzarayı izliyordu, Evran'sa hemen yanındaydı.

"Neden konuşmuyorsun?" Evran'ın sorusuyla gözlerini boş yoldan çekti ve yüzünü ona çevirdi, "Dalgınım." Dedi sadece. Evran dalga geçer gibi güldü, "Dalgınsın," diyerek tekrar etti onu. Giray soran gözlerle ona baktığında gözlerini ondan çekip yola çevirdi, "Dalgın falan değilsin benimle konuşmuyorsun." Dedi.

"Saçmalama Evran niye böyle bir şey yapayım?" Diye sordu Giray.

"Çünkü sevgilini sevmiyorum." Dedi Evran rahat bir tavırla ellerini iki yana açarak.

Giray onun neyden bahsettiğini çok iyi anlamıştı ve salağa yatmaya niyeti yoktu, "Açelya benim sevgilim değil Evran ama evet onu sevmiyorsun ve bu çok bencilce." Dediğinde Evran sanki küfür etmiş gibi baktı ona, "Asıl bencilce olan onu sevmek! Nasıl güveniyorsun o kıza?" Dedi öfkeyle.

"Onu seviyorum diye devlet sırlarını da anlatmıyorum lan herhalde! Ne sanıyorsunuz amına koyayım!" Diye yükseldi Giray.

"Lan ne fark eder! Sen söylesen de söylemesen de o öğrenmek istediğini öğrenir!"

"Ne öğrenmek istediğini düşünüyorsun tam olarak?"

Evran düşünüyor gibi yaptı, "Acaba dayısının götünü kurtarmak istiyor olabilir mi?"

Giray öfkeyle güldü, "Evet, eminim tüm arkadaşlarını öldürmüş dayısını kurtarmak istiyordur eminim." Dedi kinaye yaparak.

"Şu arkadaşlarının öldürülmesini çok abartmıyor muyuz ya? Belki Açelya öldürdü onları?" Giray Evran'ın son cümlesiyle hiddetle ona döndü, "Sakın! Sakın onu bununla suçlama!" Dedi işaret parmağını Evran'a doğru sallayarak.

"Sebep?" Dedi Evran.

"Açelya'nın bu konuda ne kadar yaralı olduğunu en iyi ben biliyorum Evran, saçma düşüncelerini kendine sakla!"

Evran sessizce başını salladı, "Öyle olsun Giray." Son sözü bu olurken Giray'ın yanından ayrıldı ve Yiğit'in arabasına bindi o da. Giray tek başına Korhan'ı beklemeye devam etti.

Dakikalar sonra siyah bir jeep dağ yolundan yukarı tırmanmaya başladığında Giray yaslandığı yerden doğrulmuş, diğerleri de arabadan inmişti. Siyah jeep önlerinde durduğunda içinden simsiyah bir takım elbisenin içinde, güneş gözlükleriyle Korhan Aras indi. Arabanın sağ tarafına dolanıp çocukların önüne geldiğinde güneş gözlüklerini çıkardı ve kollarını iki yana açtı, "Ben geldim beyler." Dedi gurulu bir gülümsemeyle. Çocuklar gülerek onun Ufak şovunu izliyordu, "Hoş geldin Paşam!" Diyerek Korhan'ı ilk kucaklayan Feza olmuştu. Sırayla Yiğit ve Evran da ona sarıldıklarında en sona kalan Giray'dı.

Korhan,"Gel lan buraya kaçak!" Diye seslendiğinde Giray gülerek kollarını açtı ve sarıldı çocukluk arkadaşına. "Oğlum özlemişim lan." Diye mırıldandığında Korhan gülmeden edememişti. İkili uzunca sarıldıktan sonra ayrıldıklarında diğerlerinin onları gülümseyerek izlediğini gördüler.

Feza, "Ee anlat bakalım, neden döndün?" Dediğinde Korhan gülümsedi, bu sıradan bir gülümseme değildi. "Ne gülüyorsun oğlum?" Dedi Feza gülerek.

"Abdullah Akçal, öldü." Dedi Kayahan gülümsemeye devam ederken.

Kimilerinin söndürmek için can attığı bu gülümseme bir savaşın başlangıcıydı.

🎭

Giray

"Lan! E bu süper haber!" Feza heyecanlandıran bağırdığında Korhan gülümsüyor olmasına karşın yüzünü buruşturdu, "O kadar da değil." Dedi. Tabii ki değildi, ben kardeşimi tanıyordum normal bir ölüm olsa bu kadar havaya girmezdi piç. "Öldürmüşler değil mi?" Diye sorduğumda alınmış gibi başını eğdi, "Neden sürprizini kaçırıyorsun?" Dedi.

"Lan oğlum sen deli misin!?" Diye bağırdığımda bir anlığına Kayahan bile korkar gibi olmuştu. "İtler kokunu almıştır bile, atlarlar üzerine manyak mısın sen?" Dedim fakat bunu zaten biliyor gibi görünüyordu.

"Hayır, yanlış. Atlar üzerine değil, gelir ayağına diyeceksin. Onlar bana gelecek ben onları yok edeceğim." Dediğinde şaşkınlıkla baktım ona, ne olmuştu bu herife Fransa'da?

Feza yanımıza yaklaşıp ellerini Korhan'ın omzuna koyduğunda yüzünün dibine girmiş dikkatlice bakıyordu, "N-ne yapıyorsun?" Diye sordu Korhan anlam veremeyerek. "Korhan'a ne yaptın onu anlamaya çalışıyorum." Dedi Feza hâlâ gözlerine bakmazken. Yiğit arkada güçlü bir kahkaha attığında ben şaşkınlıkla olanları izliyordum. Bir süre de Yiğit'in kahkahası eşliğinde Feza'nın garip bakışlarını izlemeye devam etmiştim, en sonunda Yiğit üç numara sarı saçlarını sıvazlayarak iç çekmeye başlamış ve gülmekten yaş gelmiş gözlerini silip kızarmış yüzü ve salak gülümsemesi dışında normale dönmüştü. "Ne güldüm amına koyayım ya!" Dediğini duydum uzaktan.

"İş ciddi arkadaşlar, yardımınıza ihtiyacım var. Öncelikle de bir avukata." Dedi Kayahan. Feza aklına bir şey gelmiş gibi, "Aaa!" Dediğinde Korhan bir iki adım ilerisindeki Feza'ya baktı. "Ne oldu?"

"Ben tanıyorum ya avukat, tamam bende o iş." Dedi Feza Korhan'a rahat ol işareti yaparak.

Evran, "Kimi tanıyorsun pardon?" Diye sorduğunda Feza sinir bozucu bir tavırla omuz silkti, "Açelyacığım bakar bu davaya." Dedi Evran'a nispet yaparak. Keyfim yerine gelmişti vallahi.

"Açelya mı, o da kim?"

Feza gülümseyerek gözleriyle beni işaret ettiğinde hemen lafa atladım, "Arkadaşım, benim arkadaşım." Bir yandan da Feza'yı kolumun altına çekmiş susmaya zorluyordum. Korhan anladığını belli eden bir mırıltı çıkarttı, "Eh tanışırız o zaman, konuşuruz." Dedi.

"Yok, yok abi boşver. Açelya'nın pek deneyimi yok. Biz sana daha iyisini buluruz." Dediğimde Feza kolumdan kurtuldu ve doğrulup hırkasını düzeltti, "Neden öyle diyorsun? Söyleyeceğim seni Açelya'ya, " Korhan'a döndü, "Konuşuruz abi Açelya'yla şaapma sen," ona garip garip baktığımızda devam etti, "Bakma buna." Buna derken de eliyle beni işaret etmişti.

"O zaman daha fazla burda vakit kaybetmeyelim, bana bir ofis bulun ve plan yapalım." Korhan ellerini çırparak arabasına yöneldiğinde Feza'ya seslendi, "Sen benimle gel Feza." Feza sırıtarak onun yanına doğru adımlarken ona bakıp yalnızca ağzımı oynatarak küfür ettiğimde bana hareket çekmişti.

Arabama binmek üzereyken Korhan'ın kolunu salladığını gördüğümde durdum, "Sen avukatı al, biz ofise geçiyoruz!" Diye seslenmişti.

🎭

Açelya

"Her günahın bedeli var
Bunu zaten ödedim
Her delinin bir sebebi var
Bunu zaten söyledim
İçindeki yanlışın zinciri kopa kopa durur
Ama aşk böyledir
Önce sevdirir
Sonra sopa sopa vurur
Günaydın; geç uyandın, ama bitti
Aslında geç bile kaldım
Zor uyandım, ama geçti
İlacın etkisi yok
Günaydın; geç uyandın, ama bitti
Aslında geç bile kaldım
Zor uyandım, ama geçti
İlacın etkisi yok"

Söylediğim Hande Yener şarkısı arkada çalmaya devam ederken ben ağzıma attığım elma dilimi yüzünden şarkıya eşlik edemiyor yalnızca dans ediyordum, psikolojisi bozuk bir avukat için fazla neşeli bir insandım sanırım.

"Günaydın, geç uyandın ama bitti!" Diyerek şarkıya tekrar girdiğim sırada babam cebinde televizyon kumandası taşıdığı bordo röpteşambırıyla mutfağa giriyordu, "Uyandım ben çoktan, haber izliyordum." Dediğinde büyük bir kahkaha attım. "Kusura bakma baba, ben yeni kalktın sandım." Dedim şarkı söylediğimi açıklamak yerine.

"Ne o, ne bu neşe?" Diye sorduğunda dudaklarımı bilmiyorum anlamında büzdüm, "Bir sebebi yok." Dedim. Babam kahve makinesinin başında dikilmiş bardağının dolmasını bekliyordu, "Yoksa şu yeni edindiğin arkadaşlarınla mı buluşacaksın?" Dedi imayla. Adama bak yahu hâlâ inanmıyor.

"Yok canım, ne arkadaşı?" Dediğimde ben biliyordum der gibi başını salladığında devam ettim, "Senin damatla buluşacağım ben." Dediğimde öbür türlüsüne ihtimal vermediğinden aklına Burçak ve müstakbel eşi Görkem gelmişti. "Güney'le mi?" Diye sordu dolan kahvesini makineden alırken.

"O Mesut amcanın damadı babacığım. Ben seninkiyle buluşacağım." Dediğimde az kalksın adamın sabah kahvesi boğazında kalıyordu, "Ay baba sakin! Demedim bir şey!" Diyerek yanına koştuğumda kahve fincanını tezgaha koydu ve öksürmeye devam etti. Ben de "Helal, helal..." Diyerek sırtına vuruyordum. Babam sonunda kendine geldiğinde tam şaka yaptığımı söylemek üzereydim ki babam gülmeye başladı, ben karşısında kala kalmıştım.

"Biliyordum! O kadar net hayır demiştin ki biri olduğu belliydi!" Dedi babam gülmeye devam ederken. Tam şaka yaptığımı söylemek üzere ağzımı açmıştım ki beni susturdu, "Sakın baba ya! Falan deme Açelya! Ben biliyordum!" Dedi son hecesini uzatarak. Ona bilmiyordun demek için yanıp tutuşsam da mutluluğunu elinden almalı mıydım bilmiyordum. Saçmalama Açelya? Adam hani damat dese ne diyeceksin? Doğru elimde bırakın damadı damat adayı bile yoktu.

"Baba bir izin ver de anlatayım-" demiştim fakat kapı çalmaya başladığı için cümlem yine yarıda kalmıştı. Söylenerek mutfaktan çıkıp kapıya doğru yürüdüm ve kapının yanındaki cam boşluklardan Tan'ın arabasını gördüm, sabah sabah burada ne işi vardı? Kapıyı deliğe bakmadan açtığımda karşımda görmeyi beklediğim gibi Tan duruyordu. "Tan, hoş geldin..." Dediğimde kısaca gülümsedi, "Hoş buldum fakat durmayacağım seni almaya geldim." Dediğinde şaşırmıştım, "Beni almaya mı geldin?" Dediğimde başını olumlu anlamda sallamış ve açıklamak üzere ağzını açmıştı fakat babamın koridorda yankılanan sesi konuşmasına fırsat vermemişti.

"Açelya! Kim gelmiş?" Babam cevabı beklemeden koridorda göründüğünde Tan ve ben kapıda durmuş ona bakıyorduk, "Bu bey de kim Açelya?" Diye sorar yanımıza yaklaştı babam. Her an Tan'ın üstüne damat! Diye atlayacakmış gibi hissediyordum.

Tan, "Merhaba efendim, Giray ben Açelya'nın arkadaşıyım." Diyerek babama elini uzattığında babam tatmin olmuş bir gülümsemeyle Tan'ın uzattığı elini tuttu ve tokalaştılar. "Rahat olabilirsin delikanlı." Dediğinde gözlerimi sıkıca yumdum. Babam rastgele birine asla böyle bir cümle kurmazdı, Tan'ı damadı sanmıştı!

Tan ona kibarca gülümseyerek elini çektiğinde bana döndü, "Arabada bekliyorum o zaman?" Dediğinde sessizce başımı salladım. Babam da sinsi sinsi gülüyordu.

"Babacığım sen geç, ben de çıkıyorum şimdi." Dedim ona gözlerimi belerterek. Gülmeye devam ederek gözden kaybolduğunda portmantodan kabanımı ve çantamı alıp kendimi evin dışına attım, "Hadi gidelim."

Arabaya bindiğimizde Tan derin bir nefes verdi, "Seni biriyle tanıştıracağım." Dedi bana dönerken. "Kim? Kiminle?" Dediğimde arabayı çalıştırmış geri geri bahçeden çıkıyordu.

"Korhan'ı hatırlıyor musun?"

"Evet."

"Bu sabah döndü ve bir avukata ihtiyacı olduğunu söyledi. Feza da oradaydı ve hemen senin adını verdi." Dediğinde gülümsedim, hoşuma gitmişti. "Ama Açelya, bu tehlikeli olabilir." Dedi tepkimi ölçmek için bana bakarken.

"Yani?" Dediğimde iç çekti, "Ne yapacağız senin bu hiçbir şeyden korkmuyoruz hallerini?" Diyerek yakındı.

"Bir şey yapmayacağız Tan, olay ne onu söyle."

"Abdullah Akçal öldürülmüş Açelya, Korhan bir şüpheli olacak."

"Basit." Diyerek davayı kendi içimde kategorize ettiğimde bana anlamamış gibi baktı, "Adam yıllardır Türkiye'de bile değilmiş. Basit dava. Hiçbir şey olmaz." Dedim rahat bir tavırla.

"Çok etkilendim şuan." Dediğinde yapmacık bir gülüş attım ona, "Etkilen diye demedim." Dediğimde hâlâ aynı ifadeyle yüzüme bakıyordu, "Yok cidden etkilendim." Dediğinde bir süre ciddi mi diye baktım fakat gerçekten ciddi gözüküyordu.

"Yine de," diyerek önüne döndü. "bu davaya bakmanı istemiyorum, tehlikeli." Dedi üstüne bastırarak.

"Peki tam olarak şuan neden beni oraya götürüyorsun?" Diye sorduğumda düşünmeden cevap verdi, "Götürmüyorum ki, seni göresim geldi." Dediğinde şaşkınlıkla baktım ona. "Şaka, şaka götürüyorum." Dediğinde rahatlayarak arkama yaslandım.

"Beni göresin gelmiş miydi peki?" Diye sordum, onun şaka olup olmadığını söylememişti sonuç olarak. Tan sorumu komik bulmuş olacak ki güldü fakat kızamadım, çok güzel gülüyordu maalesef.

"Göresim gelmese mesaj atar ve gelmeni söylerdim." Demesini beklemiyordum. Yine aynı sıcaklığın içimde yükseldiğini hissettiğimde artık hislerimden korkmaya başlamıştım. Tan, bir cevap vermediğimde bana bakmış ve kızardığımı görüp gülerek önüne dönmüştü.

"Davayı alacak mısın?" Diye sorduğunda bilmiyorum dercesine dudaklarımı büzdüm, "O an karar vereceğim." Dedim. Korhan'nın nasıl biri olduğuna da bağlıydı biraz, Fuat Bey gibi bir müvekkilse şayet aynı hayatı ikinci kez yapmak istemiyordum.

"Bunun da ucu Soysal'a çıkabilir biliyorsun değil mi?" Diye sorduğunda önemsiz bir şeymiş gibi elimi salladım, "O şerefsizin her yerden çıkmasına alıştım."

"Nerede acaba pezevenk..."

"Bir iz bile yok mu? Beni kaç haftadır habersiz bıraktınız." Dediğimde Tan başını iki yana salladı, "Resmen toz olup uçmuş adam." Dediğinde bu hissi çok iyi anlıyordum.

"O... O tekrar dönecek ve beni bu sefer gerçekten öldürecek." Dediğimde Tan aniden bana döndü, "Ne diyorsun!?" Diyerek yükseldiğinde bu kadar yükselmesine şaşırmıştım.

"Olacak olan bu, bu sefer çok fena bastım kuyruğuna."

"Peki sence ben burada böyle duracak mıyım?" Diye sorduğunda hayır diye çığlık atmak istiyordum. Tepkisiz kaldığımı gördüğünde sesi biraz daha yükseldi, "Lütfen ondan korkma artık Açelya! Gerekirse çek vur onu ama sana zarar vermesine izin verme. Bak çek vur diyorum ya! Ben diyorum!"

"Neden bu kadar umrunda? Gerçekten soruyorum, neden bu kadar umrundayım?" Dediğimde ne duymayı beklediğimi bilmiyordum fakat sormuştum işte.

"Gerçekten soruyorsun?" Diye sordu kaşlarını kaldırarak. Başımı aşağı yukarı salladım. "Bilmem, bilmiyorum." Dediğinde bunu duymayı beklemiyordum. Daha önce yaptığı gibi bana emanetsin falan demesini beklemiştim.

"Bilmiyor musun?" Diye sordum boş bulunup.

"İçimden bir ses seni korumam gerektiğini söylüyor, ben de onu dinliyorum bu kadar." Dediğinde daha ne kadar şaşırabileceğimi düşünüyordum. İçimden bir ses seni korumam gerektiğini söylüyor. Kendi iç sesi kendisini öldürmesi gerektiğini fısıldayan birine kurulmuş olmak için fazla güvende hissettiriyordu bu cümle.

Tan'a dönük olan vücudumu düzelttim ve eski pozisyonuma geldim, sessiz kaldım.

Araba bir süredir gelmediğim eski istihbarat binasının önünde durduğunda araçtan indik, Tan önden gidip bahçe kapısını açmış ve geçmem için beklemiş daha sonra kapıyı ardımızdan kapatmıştı. Binaya doğru yürürken dudaklarımın kenarını ısırıyordum, en sonunda içeri girdiğimizde durdum ve Tan'a seslendim, "Giray," ilk ismini dudaklarımdan duymaya alışık olmadığından garip bir ifadeyle bana döndü.

Ona doğru birkaç adım attım, "Yukarıda beni koruma içgüdüsüyle yaptığın ya da söylediğin şeylere zıt düşecek kararlar verebilirim," dedim mahcup bir ifadeyle, Tan yalnızca gözlerime bakıyor bitirmemi bekliyordu. "bu yüzden bana kızma, ayrıca söz veriyorum dikkatli olacağım." Konuşurken ellerim istemsizce kabanının yakalarına gitmişti ve konuşurken gözlerine bakmak yerine yakasıyla uğraşmıştım.

Tan yakasında oyalanan ellerimi tuttuğunda gözlerim ilk kez gözlerine çıktı, ela gözleri kısılmıştı. "Neden kızayım? Kızmam. Sen söz verdiğin gibi dikkatli ol, olamazsan da... Çok önemli değil, ben varım." Dediğinde hızla atan kalbime zıtlık oluşturacak kadar yavaşça ve istemsizce gülümsedim. Asıl beklemediğimse Tan'ın elini yanağıma uzatıp yüzümü kendisine çekmesi ve dudaklarını alnıma bastırması olmuştu. O an fark etmiştim ki az önce kalbim hızlı falan atmıyordu...

Geri çekildiğinde kızarmış yüzümü görmüş ve gülüp dişlerini sıkarak yüzümü tek eliyle avuçlamıştı, "Normalde vahşi bir pantere benzerken nasıl kızardığında bu kadar sevimli gözükebiliyorsun?" En sonunda büyülenmiş gibi onu izlemeyi bıraktığımda elinden kurtuldum, "Ya Giray!" Dedim manasızca atar yaparak. Heyecandan ne yaptığımı bilmiyordum! Arkamdan üst kata gelirken "Ya Giray" diyerek beni taklit ettiğini duymuştum.

Üst kattaki ofisin önüne geldiğimizde tüm heyecanımı ,her ne kadar mümkün olmasa da, arkamda bırakarak kapıyı bir hışımla açtım ve içeri bir adım attım. Topuk sesim odada yankılandığında önümdeki sandalyede oturan yavaşça dönen sandalyesini arkaya doğru çevirdi ve gözleri topuklumun sivri ucundan başlayıp gözlerime kadar çıktı.

Korhan Fırat tam karşımda oturuyordu. Sandalyenin kollarına tutarak ayağa kalktı ve tam karşımda durduğunda elini tokalaşmak üzere kaldırdı fakat elimi uzattığımda tokalaşmak yerine kibarca tutup elimin üstüne bir buse bırakmıştı.

"Korhan Fırat, memnun oldum." Dediğinde kibar olmaya çalışarak gülümsedim, "Açelya Karayel." Akabinde elimi çekip masayı işaret etmiştim, "Buyrun Korhan Bey, masada konuşalım." Dediğimde hay hay der gibi başını sallamış ve masada onun karşısında denk gelen sandalyelerden birini benim için çekmiş, ben yerime oturduğumda o da kendi yerine oturmuştu. Tan da yanıma oturduğunda Korhan'ın gözleri bir süre ikimiz üzerinde dolandı, "Berabermişsiniz, neden söylemiyorsunuz? Yabancı değilim ben, Giray'ın çocukluk arkadaşıyım." Dediğinde şaşkınlıkla kaşlarım havalandı, "Çocukluk arkadaşı mısınız?" Diye sordum.

Feza yanında oturan Yiğit'e doğru fısıldadı, "Öbür tarafta takılmadı bile. Çok rahat, çok profesyonel."

O an duraksadım, "Berabermişsiniz, neden söylemiyorsunuz?" Gerçekten de bu cümle neden takılmayacağım kadar doğru hissettirmişti?

🎭

Instagram'da @tanvaktikanofficiall hesabında kitaplarım hakkında paylaşım yapıyorum, takip edip destek olursanız çok sevinirim 💙 📖

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

20okunma 4beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18