23. bölüm / 25
TAN VAKTİ KAN (Düzenleniyor)23. Bölüm "ÜSTÜMÜZDEKİ GÜNEŞ"
Bölümler 25Şu an: 23. Bölüm "ÜSTÜMÜZDEKİ GÜNEŞ"
- 1 1. Bölüm "YAŞLI KURT"2.735 kelime
- 2 2. Bölüm "TEŞKİLAT"3.238 kelime
- 3 3. Bölüm "9 OCAK"2.792 kelime
- 4 4. Bölüm "UYANIŞ"4.061 kelime
- 5 5. Bölüm "ZAMAN MAKİNESİ"4.516 kelime
- 6 6. Bölüm "ÖZÜR DİLERİM"6.902 kelime
- 7 7. Bölüm "YOL AYRIMI"6.454 kelime
- 8 8. Bölüm "MASKE İLE VEDALAŞMAK"7.761 kelime
- 9 9. Bölüm "SARILSANA BANA"7.034 kelime
- 10 10. Bölüm "HATA"4.728 kelime
- 11 11. Bölüm "KÜÇÜK BİR AN"6.400 kelime
- 12 12. Bölüm "OYUN MU GERÇEK Mİ?"9.176 kelime
- 13 13. Bölüm "DAHA BÜYÜK BİR HATA"7.557 kelime
- 14 14. Bölüm "FIRTINA"8.284 kelime
- 15 15. Bölüm "BİZ OLMAK"11.502 kelime
- 16 16. Bölüm "YENİ BİR KİMLİK"7.347 kelime
- 17 17. Bölüm "TİLKİ TABLOSU"7.178 kelime
- 18 18. Bölüm "AKIŞ TEORİSİ"6.882 kelime
- 19 19. Bölüm "TİLKİNİN YOLU"6.663 kelime
- 20 20. Bölüm "DOKUZ DALLI AĞAÇ"4.415 kelime
- 21 21. Bölüm "YILBAŞI"4.463 kelime
- 22 22. Bölüm "İYİ Kİ"3.638 kelime
- 23 23. Bölüm "ÜSTÜMÜZDEKİ GÜNEŞ"5.823 kelime · Okuduğun bölüm
- 24 24. Bölüm "DAĞ İLE MAĞARA"5.178 kelime
- 25 25. Bölüm "SİL BAŞTAN YENİDEN BAŞLIYORUZ" FİNAL8.043 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bahreyn
Soysal Zaman uzun yıllar boyunca eski bir intikam uğruna eski insanların ensesinde gezmişti. Bu eski insanlar, 'çok para kazanma ümidi' ile ailesi ile beraber terk ettiği ablasının kocası ve kızından başkası değildi. Soysal, asıl ismi ile Selim işin aslında hiçbir zaman ablasından nefret etmemişti fakat kocası Halit Karayel için aynı şeyi söylemesi mümkün değildi, tüm varlığı ile o adamdan nefret ediyordu ve ona karşı büyük bir kin güdüyordu.
Meryem, Selim'in hiç beklemediği yerde bulduğu ilk ve tek aşkıydı. Meryem ailenin dokuz çocuğundan biriydi, ona göre ailesi değil bakması gereken sekiz kişi vardı. Selim'in ise Ankara'dan ayrıldıktan sonra kimsesi yoktu. Çalışmak için gittiği Diyarbakır'da büyük bir tarlada, ikisi de işçi olarak çalışırlarken gördüğü bu kadın ile birbirlerine aile olmuşlardı. İkisi Diyarbakır'da çalıştıkları köyün imamı ve cemaatten iki kişi ile imam nikahı kıyarak evlenmişlerdi. Selim'in suç, silahlar ve terör ile kesişen yolu onları hayatın farklı bir noktasına götürse de resmî nikâh kıymayı ve ilk çocukları Oğuz'a sahip olmayı başarmışlardı.
Selim işlerin büyümesini Oğuz'un gelişine bağlıyordu, o hasta çocuğu büyüttüçe Selim'in gücü de artıyordu. Güç ve para arttıkça risk de büyüyordu ve Selim gerçek bir suçluya dönüşüyordu. Biraz para kazandıktan sonra terk ettiği ailesine geri dönme planı ise kağıt bir gemi gibi yavaş yavaş parçalanarak suya batıyordu. Oysa o kağıt geminin üstünde umutla bekleyenler vardı. Açelya'nın annesi Aysima Hanım, Selim ve Aysima Hanım'ın ebeveynleri ve Açelya. Açelya lise üçüncü sınıfta kendisini arayan yabancı numarayı cevapladığı güne kadar annesinin erkek kardeşini bulmayı ve onunla tanışmayı deli gibi istiyordu, merak dayanılmazdı. Bir yandan dayısına öfkeliydi de çünkü annesi onun için sürekli üzülüyordu, onu gördükçe Açelya'nın da içi parçalanıyordu.
Açelya'nın beklediği tanışma hiç gerçekleşmemişti. Babasının sebep olduğu kaza ile de tanışma ihtimalleri kalmamıştı, dayısı babasına düşmandı artık. Çok geçmeden kendisine de öyle olmuştu. Selim, kazada kaybettiği kızı Dara'nın acısı üstüne Halit'in kendi kızı Açelya Dara ile birlikte mutlu hayatına devam ettiğini gördükten sonra hiçbir şey aynı olmamıştı. Kazadan yıllar sonra, Selim artık resmen Soysal Zaman olduğunda intikamı için geri dönmüştü. Halit Karayel o zamanlar aktif olarak göreve devam eden bir diplomattı, Soysal'ın daha çok güç ve para için ihtiyacı olan tüm bilgilere sahipti. Yıllarca Açelya ve Halit'i birbirleri ile tehdit ederek ulaşmak istediği tüm bilgilere ulaşmıştı, planı Açelya onun kim olduğunu öğrenene kadar tıkır tıkır işlemişti.
Açelya yıllardır kayıp olan dayısını hayallerindeki şekilde olmasa da bulduğunu anladığında, telefonun ardında ona emirler veren kişinin yıllarca tanışmayı beklediği dayısı olduğunu öğrendiğinde büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştı fakat bu hayal kırıklığının onu yıkmasına izin vermemesi gerektiğinin farkındaydı, bir şeyler yapması gerekiyordu. Polise gitmeye çalışmıştı fakat girişimi Soysal tarafından engellenmişti. Açelya ne kadar uğraştıysa da o saatten sonra Soysal'dan kurtulamamıştı.
Soysal, Açelya'nın kimliğini öğrenebileceğine ihtimal vermiyordu ne de olsa kendisi ortadan kaybolduğunda Açelya dünyada bile değildi ve hiç tanışmamışlardı, ayrıca Halit Karayel'in sır gibi sakladığı o kazadan da haberi yoktu. Ancak bir şekilde öğrenmişti ve öğrendiklerini polis ile paylaşmaya kalkmıştı, Açelya'nın polise kayıp dayısı ile söylediklerinden sonra telefon hareketleri izlenmişti. Soysal yeteri kadar hızlı ve yetenekli olmasaydı kendisine ulaşmalarını engelleyemeyebilirdi. Bunun tabii ki bir cezası olmalıydı Açelya için.
Ona baban mı yoksa arkadaşların mı diye sormuştu, zor bir soru değildi aslında. Bir insanla ne kadar yakın dost olursanız olun karşıda babanız varken onu seçmezdiniz. Soysal'ın asıl amacı, arkadaşlarını öldürmeden önce Açelya'nın kendisine sunulan seçenekler yüzünden hissedeceği baskı ve büyük vicdan azabına sebep olmaktı. Açelya için ne yazıktır ki Soysal işinde iyiydi. Açelya yıllarca vicdan azabı ile kavrulmuştu. Aslında kendisine hiç seçenek sunulmadığını, bunun bir illüzyon olduğunu ise hiçbir zaman bilmemişti.
Artık Açelya yirmi altı yaşındaydı, Soysal Açelya'nın hâlâ vicdan azabı çekip çekmediğini bilmiyordu ama istihbaratçılar ile işbirliği yaptığını iyi biliyordu. Örgüte kendisine Tan, diyerek giren adam ile birlik olduğunu biliyordu. Mağaraya operasyonlar düzenlediklerini, odaları karıştırdıklarını ve Açelya'nın onlarla beraber içeri girdiğini biliyordu. Onu Bahreyn'e getirmeye çalışmıştı ama istihbaratçı arkadaşları onu kurtarmıştı. Şimdi her yerde Soysal'ı birlikte arıyorlardı, Soysal her şeyin farkındaydı ve artık Bahreyn'deki lüks süitinde manzaraya karşı Türk çayı içerken keyif almıyordu.
Keyifsizce izlediği manzaranın aksi yönünde, yatak odasının duvarları arkasında olanlardan ise bir haberdi. Suitin kapısından içeri bir çıt sesi bile çıkarmadan giren Türk ve Birleşmiş Milletler askerleri odanın içinde Soysal'ı arıyorlardı. Bulundukları salon kısmı karanlıktı, silahlarının ucundaki fenerler ile etrafı görebiliyorlardı. Askerler salonu ve banyoyu ararken yatak odasına açılan kapı kapalıydı, Soysal'ın ise kapıya arkası dönüktü. Fakat içinde öyle bir huzursuzluk vardı ki yerinde daha fazla hareketsiz kalamadı, koltuktan kalktı ve camın önünde volta atmaya başladı. Yönünü kapıya döndüğünde kapının altından bir anlığına görünüp kaybolan ışık huzmesi Soysal'ı olduğu yere sabitledi. Aklından onlarca ihtimal geçse de en kuvvetlisi odasında olmaması gereken birinin şuan salonunda dolaştığıydı.
Tıpkı onlar gibi sessiz olmaya çalışarak yatak başlığına bitişik olan komodine yürüdü ve alt çekmeceden tabancasını çıkarıp içini kontrol etti. Daha sonra etrafa bakındı fakat kalabileceği hiçbir yer yoktu, yatak odasının içinde ikinci bir banyoya ve bir giyinme odasına açılan kapılar vardı yalnızca. Saklanmanın manası yoktu, içerideki her kimse biraz sonra buraya da girip her yeri arayacaktı.
Soysal derin bir nefes aldı, telefonuna uzanıp Birol'u aramak istedi fakat telefonu eline aldığında sinyal olmadığını gördü. Başka bir çözüm yolu düşünmesine kalmadan karşısındaki kapı açıldı ve büyük karşılaşma o an gerçekleşmiş oldu. Kapıyı açan asker Ankara'daki ekibin en sağlam halkalarından biri olan Yiğit'ti. Soysal farkında değildi ancak doğrudan Yiğit'in üzerindeki kameraya bakıyordu ve ekipteki diğer istihbaratçılar ile göz gözeydi.
Soysal elini Yiğit'e doğru kaldırdı, silahı tuttuğu diğer elini ise başına çevirdi. Canlı arandığını biliyordu. Odanın geri kalanını aramak için dağılan Askerler hariç geri kalanlar etrafını çevirdiler fakat ona doğru bir hamle yapmadılar. Yalnızca Yiğit'in gür sesi odada yankılandı, "Teslim olmak yapacağın en akıllıca şey olur! Silahını teslim et!" diye emir verdi. Normalde fazla konuşmazdı fakat aylarca peşinde koştuğu bu vatan hainine emir verirken keyif alıyordu. İş etiğini önemsemese ağız dolusu küfür bile ederdi ona.
Soysal'ın ise öfkeden ve fazla adrenalinden silahı tutan eli titriyordu, pes edeceği izlenimini verdiğinden emindi fakat içten içe buradan kurtulacağına da inanıyordu. Askerlerin üstlerine baktı, koruyucu giysilerinden açıkta kalan tek uzuvları yüzleriydi. Burada bir askeri alnından vurarak öldürmenin kendisini kurtarmayacağını biliyordu, hepsini öldüremeyeceğini de öyle.
Yutkunarak başını elinde tuttuğu silaha çevirdi, bunu yapabilir miydi peki? Bu dünyada yapacak bir şeyi kalmadığından emin olsa belki bir ihtimali vardı fakat henüz intikamını aldığını düşünmüyordu. Halit Karayel'e ne yapmıştı ki? Karısının ve kızının psikolojisini bozmuştu, kendisini ise mesleği için kullanmıştı. Halit Karayel şuan emekliliğinin tadını çıkarıyordu. Eğer Soysal Açelya'yı Isparta'dan Bahreyn'e getirmeyi başarabilseydi Halit Karayel sağlam bir yumruk yemiş olurdu fakat bu gerçekleşmemişti. Soysal kendisini öldürürse gittiği yerde Meryem'in ve çocuklarının yüzüne bakamayacağına karar vermişti. Yapamayacaktı.
İki kolunun büyük bir kuvvetle çekilmesiyle Soysal'ın dengesi sarsıldı, gözünün önünde elindeki silah yere düştü. İçerideki karmaşanın gürültüsünden silahın zemine vurarak çıkardığı ses duyulmadı bile. Soysal'ın kolları göğüs kafesini ikiye ayırmak istiyorlarmış gibi geriye çekildi ve kelepçelendi. Soysal kelepçenin sesini duymuştu, gözleri eş zamanlı olarak ardına kadar açılmıştı. Açelya'yı aradığı ilk günü hatırladı o an, işin sonunun böyle biteceğini hesap edememişti.
Kelepçeyi bileklerine geçiren Yiğit, Soysal'ı ensesinden tutarak sertçe yere eğdi ve Soysal'ın yüzüne yaklaşarak kükredi, "YÜZÜN YERE BAKARAK GİDECEKSİN! ASLA CESARET EDİP DE BAŞINI DİKMEYECEKSİN!" sözleri bittiğinde Soysal'ı sarsarak karşısındaki askerin omzundaki Türk bayrağını gösterdi, "O bayrağın dalgalandığı gökyüzünü de bir daha asla göremeyeceksin." diye fısıldadı fakat Sosyal onu çok net duyuyordu. Yolun sonu burasıydı, anlamıştı.
🎭
Giray Tan
Hep işine aşık biriydim, başladığımdan beri. Bana inanılmaz zevk veren operasyonlara da katılmıştım, beni ruhen kanser edenlere de fakat hiçbir zaman işimi sevmekten, işimden vazgeçmemiştim. Bırakmayı düşündüğüm anlar olmuştu, Kızılcahamam'a ailemin yanına dönüp ormancılık yapmayı düşündüğüm çok zaman olmuştu fakat yalnızca düşünmüş, hiçbir şekilde hayata geçirmemiştim. Çünkü bizim işimizde devamlılık önemliydi, bilgi birikimi değerliydi ve ben öğrendiğim onca şeyle beraber çekip gidemezdim, bu işleri yavaşlatır hatta bazı noktalarda durdururdu. Bu ülkede saman altından su yürütenlerin sayısı ne kadar fazlaysa, birbirleri ile olan karmaşık bağlantıları da bir o kadar fazlaydı. Kaldırdığınız taşın altından kimin çıkacağı belli olmazdı ama deneyimli bir istihbaratçı o taşın altından çıkanı tanırdı, civardaki hangi taşların altında türevlerinin saklandığını da bilirdi. İşte tam da bu yüzden hâlâ burada, Kale'deki ofisimizde çalışıyordum.
Cuma günü doğum günümü kutlamıştık ve hayatımın tartışmasız en güzel doğum günüydü, uzun süredir kutlamadığımı Açelya biliyordu fakat ona bu sene beraber kutlayabileceğimizi söylemiştim ve o bunu unutmamış, bütün arkadaşlarımı çağırarak çok güzel bir gece organize etmişti. Bu güzel sürprizinden sonra onu tekrar yalnız bırakmak istememiştim, ekiptekilerle iş bölümü yaparak hafta sonunun en azından büyük bir kısmını Açelya ile geçirmiştim. Şimdi, pazartesi günü tekrar işimin başındaydım ve yine çalışmaktan zevk alıyordum. Soysal Zaman dosyası bir süredir beni sıkıntıya boğan dosyalar kategorisindeydi fakat an itibariyle kategoriyi değiştiriyordum.
Baran Akman burada alındığı ilk sorguda Birol Doğan ve Soysal Zaman'ın Bahreyn'de saklandığını söylemişti, yine Baran Akman'ın ofisinden alınan belgelerle bu bilgiyi doğrulamıştık. Bunun üzerine Bahreyn ile suçluların yakalanıp Türkiye'ye iade edilmesi için anlaşma sağlanmıştı. O günden beri Soysal ve Birol en geniş bültenler ile aranıyordu, yüzlerce asker bu operasyonla görevlendirilmişti. Bahreyn gibi küçük bir ada ülkesinde yakalanmaları ise an meselesiydi her zaman.
Ve o an bugün gelmişti, canlı izlediğimiz operasyon ile Soysal ve Birol yakalamışlardı. Bu ana gözlerimle şahit olduğum için minnettardım, buraya getirilmelerini ise dört gözle bekliyordum. Yıllardır ülkemizde bölücü güç olarak faaliyet gösteren bir örgütü çökermemizin ardından kurucu yöneticilerini de sonunda yakalayarak operasyonu tamamen bitirmiştik, artık sadece yargı süreci kalmıştı. Fakat tüm bunların yanında sevgilimin yatağının altında saklanan canavarı yakalamış gibi hissediyordum aynı zamanda. Haberi aldığında nasıl tepki vereceğini merak ediyordum, onunla empati yapmaya çalışıyordum ama asla onu tamamen anlayamayacağımın da farkındaydım. Ona Soysal'ı yakaladığımızı haber vermeyi ve hissettiklerini ondan dinlemeyi deli gibi arzuluyordum şuan.
"O bayrağın dalgalandığı gökyüzünü de bir daha asla göremeyeceksin."
Yiğit'in son sözleri ile uzun süren bir yolculuk sona ermiş oldu. Ofiste yüksek sesle bir alkış koptu, Feza sevinçle Yiğit'e övgüler yağdırdı, kızlar birbirine sarıldı, Evran ile Başkan tokalaştılar. Ben hepsinden uzakta, masanın arkasında duruyordum; kutlamaları bittiğinde bana döndüler bu başarının benim için özel olduğunun onlar da farkındaydı. Gülümsediğimi gördüklerinde onların da yüzüne bir gülümeseme yayıldı, ilk yerinden ayrılan Feza olurken diğerleri de onun peşinden geldi ve bir anda kendimi hepsinin ortasında buldum.
Feza kolunu omzuma atarak kulağıma eğildi, "Bu operasyonun kilit noktası sendin, yine çok iyi iş çıkarttın. Açelya çok şanslı bir kadın." dediğinde başımı salladım, "Eyvallah." dedim kısık sesle. Feza benden ayrıldığında Evran ile tokalaştım, sırtıma bir abi edasıyla vurdu. "Sana hep güvendim, başaracağını biliyordum." dedi. Başlarda Açelya'ya karşı olan tutumu yüzünden hâlâ mahçup olduğunu görebiliyordum fakat artık sorun değildi, ikisi problemlerini çözmüşlerdi ve Evran hâlâ en iyi arkadaşlarımdan biriydi.
Kızlar ve Bahri Başkan ile de konuştuktan sonra ben de hepsini operasyon için tebrik ettim ve Bahri Başkan'a onunla konuşmak istediğimi söyleyerek dışarı çağırdım. Üst kata onun odasına çıkıp oturduğumuzda Başkan bana döndü, "Söyle bakalım Giray, ne düşünüyorsun?" diye sordu. Derin bir nefes aldım, "Soysal birkaç saat sonra burada olur. Açelya ve onu görüştürecek miyiz Başkanım?" Başkan bunu sormamı bekliyormuş gibi başını salladı ve fazla düşünmeden cevap verdi, "Bunu yapabiliriz, yetkimiz var. İstiyor mu diye Açelya'ya sorabilirsin. Soysal buraya geldikten sonra tabii." dediğinde rahatlayarak omuzlarımı düşürdüm. Madem buna yetkimiz vardı, ben de Açelya soracak ve o ne karar verirse arkasında duracaktım.
Bir süre sessizlikten sonra "Onu gerçekten seviyor musun Giray?" diye sordu Başkan, cümlesinde duyduğum vurgu beni rahatsız etti. Onu tabii ki gerçekten seviyordum. "Onu bırakmam, bırakmayacağım. Neden yapayım bunu?" dedim Başkan'a. Başkan omuz silkti, "Bırak demiyorum ama işlerin sizin için kolay olmayacağını bilmen gerek." dedi. Gözümü kırpmadan kalbimi onun avuçlarına bırakacak kadar aşık olacağımı öngörememiştim ama biliyordum, işimin onunla aramızda bir engel olacağının başından beri farkındaydım.
"Kolay olmayacak ama olacak. Bir yolunu bulacağım." dedim Başkan'a. Başkan derin bir nefes aldı, "Ben yanındayım, işinin olduğu kadar aşkının da savaşçısı ol." dedi anlayışla başını sallayarak. Bu sözü beni gülümsetti, duysaydı Açelya'yı da gülümsetirdi eminim.
🎭
Operasyon sabaha karşı yapılmıştı, saat şuan ondu. Soysal'ın yakalanmasının üstünden saatler geçmişti, yakında burada olacaklardı. Soysal buraya geldiğinde artık resmen bir suçlu olacağı için prosedür gereği yapılması gerekenler vardı, onlar halledilirken ben Açelya'nın yanına gidecek ve olanları anlatıp gelmek isteyip istemediğini soracaktım. Fakat Soysal gelene kadar buradan ayrılmayacaktım, geldiğindeki hâlini görmek istiyordum.
Feza ise bahçede bekliyorduk, o sigara içiyordu fakat ben eşlik etmiyordum. Kale'nin geniş ve bomboş bahçesinde tek bir gölge olmadığı için zeminden yansıyan ışık gözümü alıyordu, gözlüğümü gözüme taktım. Bir süre daha beklemeye devam ettik. Feza'nın belindeki telsizden ses geldiğinde Feza telsizi yuvasından çıkarıp ağzına götürdü, "Feza Tuğlu, Dinliyorum." dedi. "Araçlar geldi, kapıyı açtık şefim." sesi duyuldu telsizden. Feza elini kaldırdığında eline vurdum. Dikildiğimiz duvar dibinden ayrılıp araçların geleceği yola doğru yürüdük.
Suçlu transfer aracı ve eskortluk eden araçlar yolda göründükten kısa süre sonra açık alanda transfer aracı park etti ve diğer araçlar etrafını sararak onlar da durdu. En baştakinin içinden Yiğit indiğinde bize eliyle selam verdi ve koşarak transfer aracının kapısına gitti. Kapı açıldıktan sonra siyah camlı aracın içinde gözden kayboldu, o sırada arkamızdaki binanın kapısından ekiptekiler ve Başkan çıkıyordu. Onlar da yanımızdaki yerlerini aldıklarında transfer aracının içinden iki asker ile tutulan Birol çıkarıldı. Hemen ardından ise yalnızca Yiğit'in tuttuğu Soysal. İkisinin de başları eğikti, yaklaştıklarında gözlüğümü çıkarttım; Soysal göz ucuyla etrafa bakarken benim de yüzümü görsün istedim.
Hâli berbattı, Türkiye'den kaçtıktan sonra ne kadar lüks bir kaçak hayatı yaşasa da büyük bir stres altında olduğundan yüzü ve vücudu sanki ölümcül bir hastalığa yakalanmış gibi güçsüz, yaşlı ve hastalıklı gözüküyordu. Yiğit'in ensesinden baskı yapması ile üstüne birde iki büklüm gözüküyordu. Beklediğim gibi geçerken göz ucuyla bize baktı, göz göze geldiğimizde gözlerini hiç çekmeden bana baktı yanımızdan geçip gidene kadar.
Biz de peşlerinden içeri girdik, Soysal ve Birol prosedürün ilk adımı olan kimlik tespiti işlemi için götürülürken Yiğit Soysal'ı teslim etti ve yanımıza geldi. Kaskını, içine taktığı maskeyi ve eldivenlerini çıkarıp tek tek hepimizle selamlaştı, Feza ona biraz uzun sarıldığında onu ittirerek sıradaki Nuray'a geçti. Başkan ile tokalaşıp söylediklerine teşekkür ettikten sonra Başkan'ın yanımızdan ayrılmasının ardından özüne döndü, yüzündeki gülümsemenin yerini memnuniyetsiz bir ifade aldı. "Terden geberdim anasını satayım, Ocak ayında değil miyiz?" Diyerek söylenmeye başladı ve üniformasının üstündeki çelik yeleği çıkardı. "Bana normal kıyafet verin." diyerek bize döndüğünde Feza'yı işaret ettim, "Feza sana ayarlasın ben çıkıyorum."
Yiğit başıyla 'Nereye gidiyorsun?' anlamında bir hareket yaptı, ben de 'Açelya'nın yanına gidiyorum.' anlamında bir hareket yaparak ona cevap verdim. Gereksiz konuşmayı sevmediği için onunla bu şekilde anlaşmayı öğrenmiştik, ne demek istediğimi anladığında görüşürüz anlamında el salladı. Ben de diğerlerine veda ettikten sonra yanlarından ayrıldım ve otoparka indim.
Kale'den ayrıldıktan sonra nerede olduğunu öğrenmek için Açelya'yı aradım, kısa süre çaldıktan sonra telefon açıldı. Açelya'ya nerede olduğunu sorduğumda Arsu ile dışarıda olduklarını söyledi. Yerlerini öğrendikten sonra telefonu kapattım. Açelya'nın evine yakın bir kafede oturuyorlardı, güzergahımdan şaşmadan sürmeye devam ettim. Açelya'nın oturduğu bölgeye varıp bahsettiği kafeyi bulduğumda arabamı park edip kafeden içeri girdim. İçerisi zaten fazla büyük değildi, benimkileri bulmak zor olmadı.
"Oturabilir miyim hanımlar?" Açelya sesimi duyduğunda gülümseyerek bana döndü, eğilip onu başının üstünden öptükten sonra yanındaki sandalyeye oturdum; Arsu karşımda kalıyordu. "Naber abisi?" diye sorduğumda Arsu güldü, "İyidir abisi, senden naber?" Başımı salladım, "Bomba gibiyim."
Açelya bana döndü, "Allah Allah, ne oldu seni mağaradan çıkarıp buraya getirecek?"
"Aslında iş için geldim denebilir." dediğimde Açelya gözlerini devirdi, Arsu da ona güldü. Arsu'ya döndüm, "Buluşmanızı bölmek zorunda kalacağım abiciğim, Açelya'yı alıp gitmem gerekiyor." Dediğimde yüzüne bakmıyor olsam da Açelya'nın gerildiğini hissettim, sessizce Arsu'nun vereceği cevabı bekledi. "Sorun değil, biz de zaten kalkacaktık." dedi Arsu gülümseyerek. Yerimden kalktım, "Haydi toparlanın, Arsu'yu da evine bırakalım."
İkisi toplanırken hesabı hallettim ve kapıda ikisini beklemeye başladım, Arsu okuldan getirdiği bütün ıvır zıvırları zar zor çantasına doldurduktan sonra beraber kafeden çıktık. Arabaya binip Arsu'yu bırakmak için Korhan'ların evine giderken arabadaki tek ses çalan pop şarkıları oldu. Arsu arabadan indikten sonra evlerinin önünden uzaklaşırken Açelya çalmakta olan şarkıyı durdurdu, " Ne olduğunu söyler misin artık? Bekledikçe geriliyorum." dedi. Bir elini sıkıca tuttum, "Endişelenmeni gerektirecek bir şey değil."
"Ne o zaman?" diye sordu Açelya. Şimdi, şuan söyleyebilir miydim bilmiyordum ama eve kadar onu bekletmek de istemiyordum. "Ne olduğu hakkında bir tahmin yürüt." Dedim ona. Açelya cevabıma şaşırdı ama düşünmeye başladı. O düşünürken hâlâ elini tutuyordum, elimi parmaklarının ucuyla gıdıklarken konuştu; "Buldunuz mu diyeceğim ama..." dedi. Buldunuz mu diyeceğim ama ya bulamadıysanız? Bulmuştuk. Başımı salladım. "Bulduk ve buraya getirdik." Dedim.
Gözümü yoldan ayırıp Açelya'ya baktığımda içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Gözleri öyle bir bakıyordu ki Soysal'ı on yıl önce yakalamadığımız için kendime kızdım. "Gerçekten mi?" diye sordu masum bir çocuk gibi. Ona sarılmak istiyordum ama hâlâ yoldaydık, tuttuğum elini dudaklarıma götürüp öptüm. "Gerçekten, sevgilim. Bitti."
Açelya derin bir nefes aldı fakat göğsü titriyordu, elimi bırakmadan önünde döndü ve camını açtı, hava çok soğuktu ama Açelya havadan etkileniyormuş gibi gözükmüyordu. Biraz rahatlamasına izin verdikten sonra hasta olmaması için camını kapattım. "Onunla görüşmek ister misin diye sormak için gelmiştim aslında." dedim ona bakarak. Açelya gözlerime baktı, istediğini gözlerinde gördüm ancak hemen cevap vermedi. "Önce eve gidelim, kendimi iyi hissetmiyorum." dediğinde başımı salladım.
Açelya'nın evine geldiğimizde o önde ben arkada içeri girdik. Açelya çantasını, atkısını ve paltosunu askıya asıp benim paltomu almak için bana döndü, onu izlerken çıkartmayı unuttuğum paltomu çıkarıp asması için ona verdim. Daha sonra salonuna geçtiğimizde Açelya camın önündeki berjere oturup bacaklarını kendine çekti, "Ne zaman oldu?" diye sordu. Ona kısaca dün gece ve bu sabah olanları anlattığımda uzun uzun başını salladı. "Yakalamak üzere olduğunuzu bilmiyordum." dedi. Bilmiyordu çünkü operasyon hakkındaki detayları Almanya'dan döndükten sonra onunla paylaşmamıştık, yapmamız yasaktı.
Bir süre sessizlik içinde oturduk, Açelya düşünüyordu. Bana kalırsa çoktan görüşmeye karar vermişti fakat hâlâ söylemiyordu. Koltuktan kalktı, "Vaktin var mı, duş alıp çıksam?" onaylanarak başımı salladığımda Açelya salondan çıktı, koridordaki ayak seslerinden odasına girdiğini anladım.
Şimdi içimde bir huzursuzluk vardı, Açelya beklediğim gibi tepki vermediğini için olabilirdi. Biraz olsun sevinmesini beklemiştim ama ona sıra gelmemiş gibiydi, belki de onunla görüşebileceğini bu kadar erken söylememeliydim. Çalışırken profesyonel olmama rağmen iş Açelya'ya geldiğinde bir aptala dönüşüyordum bazen.
Açelya'nın odasından su sesi gelmeye başladığında oturduğum yerden kalkıp ben de odasına gittim, amacım o çıkana kadar biraz uzanmaktı. İçeri girdiğimde yatağının üstünde katlı duran pijamaları ve askıya astığı çantası ile karşılaştım, çantasından bir şeyleri çıkarıp masasının üstüne bırakmıştı. Uzanmak için çantasını kaldırdığımda altından siyah bir defter çıktı, çantayı sandalyeye bırakıp defteri de aldım. Defteri masanın üstüne bırakmak üzereyken ne kadar eski ve yıpranmış olduğunu fark ettim, sararmış yapraklarının arasından da bir fotoğrafın kenarı görünüyordu.
Sevgilimin odasında olmamın yanlış olmadığını biliyordum, eşyalarının yerini değiştirmenin de öyle fakat defterinin içini açmak? Kendi kendime yalnızca fotoğrafa bakıp bırakacağımı söyleyerek fotoğrafı sayfaların arasından çekip çıkarttım. Fotoğrafta Açelya ve Arkadaşları vardı, buna benzer bir resmi daha önce buzdolabının üstünde de görmüştüm. Sırayla Ecem, Ilgın, Mehir ve Açelya kameraya gülümsüyorlardı, isimlerini cinayet dosyalarından biliyordum.
Fotoğrafı yerine koymak için defterin sayfalarını ayırdığımda bütün satırları dolu, mürekkebi yer yer dağılmış iki sayfa ile karşılaştım. Sağ taraftakinin üst köşesine tarih atılmıştı, Açelya'nın arkadaşlarının ölümünden birkaç ay sonrasına denk geliyordu. Tarihi okuduğumda nabzım hızlanmaya başlamıştı, şuan elimde Açelya'nın çantasından çıkarttığı defteri değil günlüğünü tutuyordum ve önümdeki sayfalar arkadaşlarının ölümünden birkaç ay sonra yazılmıştı, acısı çok ama çok tazeyken.
Günlüğü kaptıp yavaşça banyo kapısına baktım, su sesi hâlâ geliyordu ve bir hareketlilik yoktu. Biraz okusam ne olurdu? Açelya, eski istihbarat binasında verdiği sorgu hariç bana o zamanları hiç anlatmamıştı; yalnızca bir kez Mehir'in nasıl öldüğünden bahsetmişti o kadar. Bu kesinlikle beni bu günlüğü okurken haklı çıkartmazdı. Fakat sanırım bugün ilişkimizdeki ilk hatamı yapacaktım, günlüğün çok eski olmasının arkasına saklanarak sayfayı tekrar açtım.
"Hayat ne kadar tuhaf. Onlardan ayrıldıktan sonra başka arkadaş bulamayacağımdan korktuğum için onlardan kopamıyordum ve sonsuza kadar böyle korkak gibi beni istemeyen sözde arkadaşlarımın peşinde dolaşacak gibi hissediyordum. Şimdi hiçbiri yoklar, hiç var olmamış gibi gittiler. Hayat tuhaf derken bundan bahsediyordum, bir anda bitiveriyor hayat dediğimiz şey. Arkadaşının bir sözüyle, bitiveriyor. Nerede olduğunu bilmediğim o pis, eski yerde önüme bir ekran koyduklarında neler yaşadığımın farkında bile değildim. Ama ekranda babam ve Ilgın vardı. Başımdaki çirkin adam elime bir telefon tutuşturmuştu, telefondakinin kim olduğunu biliyordum. Bana birini seçmem gerektiğini söylediğinde ağlamaya başladım, hiç o gün olduğu kadar çok ağladığımı hatırlamıyorum. Babamın ölmesini istemiyordum. Aslında Ilgın'ın da ölmesini istemiyordum. O an, onu ekranda gördümde ilk kez onlardan kopabileceğimi hissetmiştim ve tek istediğim babama da Ilgın'a da bir şey olmadan bu kabusun bitmesi, sabah olduğunda ise kızlarla bütün ilişiğimi bitirmekti. Ama yapamadım, ikisini de kurtarmanın bir yolunu bulamadım. Beni öldürmelerini söyledim. O, beni öldürerek bu acıdan kurtarmayacağını söyleyerek ne kadar acımasız bir insan olduğunu gösterdi.
Artık ağlamaktan ne gözlerim görüyordu ne başımı dik tutabiliyordum, sadece bitsin istiyordum. O ise susmuyordu, seçim yapmam gerektiğini söyleyip beni tehtid etmeye devam ediyordu. Her seferinde daha çok bağırıyordum, onu sinirlendirdiğimin de farkındaydım. En sonunda patladı, babamın üstünde kırmızı bir nokta belirdi. Seçimimi o an yapmıştım, gerçekten ama gerçekten biraz daha onu oyalayacak güç vücudumda yoktu. Bilincim kapanmadan önce babama dokunma dedim. Ilgın'ı seçiyorum demenin başka bir yoluydu. O an dilimle söyleyemedim ama zihnimde Ilgın'ı çoktan kurban etmiştim. Bu kötüydü, Ilgın'ın o gece gerçekten ölmesi daha da kötüydü. Ama en kötüsü bunlar değildi. Ilgın'ın ölümünden günler sonra ilk kez okula gittiğimde diğerleri ile ilk kez ortak bir duygu paylaşıyorduk bu yüzden plandadığım gibi onlardan uzaklaşamamıştım. Hatta aradan birkaç ay geçtikten sonra Mehir ile ders çalışmak için kütüphane'ye gitmeye başlamıştık, bu zamana kadar onlardan biriyle ilk kez bu kadar yakın oluyordum ama beklediğim gibi iyi bir his değildi. Belki de Ilgın yüzünden vicdan azabı çekiyordum, bilmiyorum. Zaten bu da uzun sürmedi. Mehir o kütüphanede öldürüldü. Ondan kısa süre sonra Ecem de öldü. En kötüsü ise o andan sonra başladı."
Baştan sona, hiç boşluk bırakılmadan siyah mürekkepli kalemle yazılmış iki sayfa bitmişti fakat sonundan anladığım kadarıyla arka sayfada devamı vardı. Durmam gerektiğini hissediyordum ama kendimi durduramadım, hâlâ su sesi gelen banyoyu kontrol ettim ve okumaya devam ettim.
"Ecem'in ölümünün üstünden aylar geçti, hislerimi hiç kimseye sesli söyleyemedim çünkü çok utanıyordum. Hâlâ utanıyorum ama en azından yazmak zorundayım yoksa delireceğim. Asıl en kötüsü benim hepsi öldükten sonra hissettiklerimdi. Rahatlamıştım. Onlardan kurtulmuştum ve hiç uğraşmama bile gerek kalmamıştı. Üstelik onlarla yollarımı ayırmak gibi de değildi bu, onları bir daha asla ama asla görmeyecektim. Bir daha beni gördüklerinde yollarını değiştiremeyecelerdi. Bir daha ben ortama girdikten sonra sessizleşip gözlerini kaçıramayacaklardı. Bir daha okulun bahçesindeki o aptal köpek hakkında saatlerce konuşamayacaklardı. Ecem bir daha yanıma gelip beni diğerlerine karşı kışkırtmaya çalışamayacaktı. Bir daha kimse bana arkadaşım dediğim insanların içinde bile dışlandığım için hastalıklıymışım gibi bakamayacaktı. Ve bunlar beni mutlu etti. Onların ölümünden beri yaptıklarını sıkça düşündüm ve ölü olmalarına rağmen onlara öfkelendim. Benden hiç af dilemediler, dileyemeyecekler de ve ben de onları affetmeyeceğim ama en azından bunlar tekrarlanmayacak. Kendime bile itiraf etmekten korkuyordum ama artık buraya yazarak içimi döktüm, bunu da yazacağım. Onlar öldükten sonra rahatladım. LANET OLSUN ONLAR ÖLDÜKTEN SONRA ÇOK RAHATLADIM."
Yazı burada bitiyordu ve ben artık iyi hissetmiyordum. Kaşlarım okurken kendiliğinden çatılmıştı, vücudumdaki kaslar bile kasım kasım kasılmıştı. Az önce Açelya'nın kafasının içinden geçenleri okumuştum ve okuduklarım korkunçtu. Arkadaşları öldüğü için mutlu olduğunu söylüyordu, onlardan 'kurtulduğu' için rahatlamıştı. Aylar önce Evran'ın söylediklerini hatırladım, "Arkadaşlarını öldürtmek için dayısını kullanmadığı ne malum." demişti. "Arkadaşlarının ölmesi meselesini fazla abartmıyor muyuz?" demişti. O an aksini savunmuştum ama tam şuan fikrim değişmişti. Fazla abartmıştık. Belli ki benim üzüldüğüm kadar Açelya üzülmemişti.
Defteri yavaşça yatağın üstüne bıraktım. Midem bulanıyordu, gözlerimi sıkıca kapattım. Biraz sonra su sesi kesildi ve banyonun kapısı açıldı. Gözlerimi açtım, Açelya beni fark ettiğinde başta irkildi fakat daha sonra gülümsedi. Benim yüzümde gülümsemeye dair hiçbir şey yoktu. Açelya'nın da gülüşü soldu, ne olduğunu anlamak ister gibi etrafa bakındı ve onu gördü, günlüğünü.
🎭
Açelya Dara Karayel
Tan, şimdiye dek hiç olmadığı kadar soğuk bakıyordu; soğuk ve uzak. Sanki karşımdaki sevgilim değil gibiydi ve ben nedenini çok iyi biliyordum. Tan'ın hemen yanında duran siyah Kapaklı, çiçek işlemeli defter benim günlüğümdü. Yıllar önce tuttuğum ve bugün yalnızca okumak için açtığım, içinde en büyük karanlık sırrımın yer aldığı günlük şuan bir melek kadar temiz olan sevgilimin yanında duruyordu.
"Günlüğümü mü okudun?" diye sordum sakince. Ağlamak üzereydim ve bu başlamadan önce kendimi açıklayacak bir şeyler söylemek istiyordum ama Tan ağzını bile açmıyordu. Başını evet anlamında salladığında başımı eğdim, ona bakacak yüzüm kalmamıştı artık. Tan'ın yataktan kalktığını duydum, bir süre içeride volta attı. Daha sonra bir hışımla bana döndüğünde irkilerek başımı kaldırdım. "Nasıl yaptın bunu?" diye sorduğunda sertçe yutkundum. Konuşmama fırsat vermeden devam etti, "NASIL HEPİMİZİ ARKADAŞLARIN ÖLDÜĞÜ İÇİN ÜZGÜN OLDUĞUNA İNANDIRDIN?"
Ağlamaya başladım, hıçkırıklarla ağladım fakat ne kendimi açıklayabildim ne de Tan sakinleşti. Ona günlüğün eski olduğunu, bunların şimdiki düşüncelerim olmadığını; o an öfkeyle yazdığımı söylemek istedim ama içimde ağlamayan, konuşabilecek hâlde bir parçamı bile bulamadım.
Tan'ın öfkeyle sık sık alıp verdiği nefesleri yatıştığında konuştu, "Açelya ben herkese karşı seni savundum, yapmaz dedim! Dayısı şerefsizin teki ama Açelya ona uymamıştır dedim! Yanlış mı düşündüm Açelya? Sen bunları nasıl yazabildin?" diye sordu hâlâ okuduklarına inanamıyormuş gibi. Bornozumun koluyla yüzümü sildim, derin bir nefes aldım. "Yazan her şeyi okuduğuna emin misin Tan? Yazanları boş ver neler yaşadığımı bilmiyor musun!?" sesim yükseldiğinde sakinleşmek adına duraksadıktan sonra devam ettim, "O yazılar selim akılla mı yazıldı sence?"
Yazılmadığını pek tabii Tan da biliyordu fakat geri adım atmadı, aynı korkunç bakışlarıyla uzun uzun yüzüme baktıktan sonra yatağın üstüne düşen telefonunu aldı ve kapıya yöneldi, "Hazırlan, aşağıda bekliyorum." diyerek odamdan çıktı. Evin kapısının da açılıp kapandığını duyana kadar yerimden ayrılamadım. Az önce yaşananların gerçek olduğuna inanmak istemiyordum. Hazırlanıp yanına inmek ve onunla konuşmadan bir saat yol gitmek de istemiyordum. Gerilimden ölebilirdim, kendimi camdan aşağı atasım vardı.
Neden çıkartıp okuduğuma hâlâ anlam veremediğim defteri aldım, parçalamamak için kendimi zor tutarak yerine geri koydum. Hızlıca kurulanıp basit bir kıyafet giydim, saçlarımı biraz kuruttuktan sonra gelişi güzel topuz yapıp çantamı alarak odamdan çıktım. Kabanımı giyip atkı ya da bere almadan evden çıktım ve kapımı kilitleyip merdivenlere yöneldim. Apartmandan çıktığımda Tan'ın arabası kapının önünde bekliyordu. Ayaklarım geri geri gitse de arabanın ön koltuğuna oturdum ve kemerimi bağladım.
Yolculuk boyunca ikimizinden de ses çıkmadı, arabada radyo da çalmadı yalnızca susarak Kale'ye kadar gittik. Bahçesinden içeri girdiğimizde Tan arabasını kapıya en yakın yere park etti. Tan arabadan indiğinde çantama yukarıda ihtiyacım olmayacağını, belki de içeri bile alamayacaklarını düşünerek çantamı arka koltuğa bıraktım ve inmek için kapımı açtım. Tan kapımın dibinde duruyordu, sanırım açmak üzereydi. Arabadan çıkıp kapıyı kapattım ve Tan'a bakmadan binaya döndüm.
Tan'ın beni ilk kez Soysal'ın mağarasına götürdüğü gün gibi hissediyordum tekrar. Midem yanmaya başlamıştı, ellerim ve ayaklarım buz gibi soğuktu. Sanırım tansiyonum düşmüştü. Ama içeri girmek zorundaydım, eğer onunla bugün konuşmazsam bir daha asla konuşma şansımız olmayacaktı. Tan'a döndüm, bir şey söylememe gerek kalmadı çünkü içeri girmek için kendimi hazırladığımı görmüştü. Kapıya yöneldiğinde ben de peşine takıldım.
İçeri girdikten sonra üstümüz arandı ve yine Tan'ın yönlendirmesiyle asansöre bindik. "Sorgu odasında, kelepçeli ve sandalyesinden kalkamaz. Ben de yanınızda olacağım." dedi Tan bana bakmadan. Başımı salladım. Asansör durup indiğimizde Tan elimden tuttu, tanıdık bir odanın kapısını açtı. Burası onların ofisiydi, o uçaklı ve olaylı geceden sonra geldiğimiz yerdi. Herkesin sandalyelere ve koltuklara dağılmış olduğunu gördüm, içeri girdiğimizde dikkatleri bize çevrildi.
"Sorgu odası hazır mı?" diye sordu Tan. Nuray oturduğu sandalyeden kalkıp yanımıza geldi, "Her şey hazır." dedi daha sonra da bana döndü. "Duygusal olarak yıpratıcı olabilir ama emin ol bittiğinde çok rahatlayacasın." dedi anlayışlı bir sesle. İçimde yükselen ağlama istediğini bastırarak gülümsedim ve teşekkür ettim. Nuray defterde yazanları okusaydı bana böyle yaklaşmazdı, hatta hiçbiri beni bu odada tutmazlardı. Tan bile yüzüme bakmıyordu, Tan bile.
"Başkan yok, istediğiniz zaman girebilirsiniz." dedi Nuray Tan'a dönerek. Tan bana baktı, başımı sallayıp gözlerimi kaçırdım. Tan şimdi gireceğimizi, biz çıkana kadar bölmemelerini ve dinleme odasına girmemelerini söyledi. Hepsi sessizce başlarını salladılar, sanırım Tan'ın üstündeki gerginliği onlar da hissetmişlerdi.
Tan ile beraber ofislerinden çıktık ve koridorda o önde ben arkada ilerlemeye başladık. Tan'ın ceketinin iç cebinden çıkarttığı kartla açtığı bir kapıdan geçtikten sonra tepemizdeki aydınlık sarı ışıklar kayboldu; yerini maviye çalan, soluk beyaz floresan lambalar aldı. Artık iki yanımızda kartlar ile açılan, ameliyathane kapısına benzeyen kapılar vardı. Bu kapılardan koridorun en sonunda olanının önünde iki asker bekliyordu, gireceğimiz yerin orası olduğunu anlamıştım. Kapının önüne geldiğimizde Tan kartını okuttu ve kapı iki yana kayarak açıldı. İçeri girdiğimizde normal bir kapıyla karşılaştık. Bulunduğumuz arada hiçbir şey yoktu, artık yalnızca önümüzdeki kapıyı açmamız gerekiyordu onunla karşı karşıya gelmek için.
Tan bana döndü, "Hazır mısın?" diye sordu.
Bu anı böyle hayal etmemiştim, Tan'ın yanımda olması güven veriyordu ama kendimi yalnız hissediyordum. Dayım gibi olmadığımı düşündüğünü ama yanıldığını fark ettiğini söylemişti, nasıl bana destek olabilirdi ki şimdi? Olamazdı. Derin bir nefes aldım, yüzüme onunki gibi soğuk bir ifade yerleştirdim ve gözlerimden üzüntümü, korkumu okumasına izin vermedim. Gözlerine bakıp başımı olumlu anlamda salladığımda afalladı, bir şekilde bana yaklaşmak üzere olduğunu ama vazgeçtiğini hissettim.
Kapıya döndü ve birkaç saniye duraksamanın ardından kapıyı açıp içeri geçti, arkasından kapıya yaklaştım ve içeride onu gördüm. Elleri masaya kelepçelenmiş şekilde oturuyordu ve gözleri şuan Tan'ın üstündeydi. Odanın içine doğru bir adım attığımda ayak sesim odada yankılandı ve bakışları bana döndü, gözlerindeki ifadeden beni görmeyi beklemediği anlaşılıyordu. Odanın içine tamamen girdiğimde Tan kapıyı kapattı ve önüne geçti, bense masaya doğru yürüdüm.
Bana kalsa dakikalarca durup kelepçeli hâline bakabilirdim fakat fazla vaktimiz olmadığını düşünerek konuştum, "Sonunda olman gereken yerdesin." diye mırıldandım onu süzerken. Gözlerini kaldırıp benimkine çok benzeyen kahverengi gözleriyle bana nefretle baktığında midemin bulandığını hissettim. Midemin bulantısı ondan tiksindiğim için değildi, tiksiniyordum ama sebebi bu değildi, benden nefret ettiği içindi. Neden beni tanıyan herkes benden nefret ediyordu? Ama ona bunun hesabını sormayacaktım, hesabım başkaydı.
"Kaç yıl önceydi, otuz mu? Evden nasıl gittiğini hatırlıyor musun? Ben nasıl gittiğini biliyorum, aslında eve geri döneceğini biliyorum. Neden dönmedin?" Gözleri hâlâ üstümdeyd ve kaşları çatılmıştı, konuya buradan girmemi beklemiyordu ama bence asıl konuşulması gereken buydu. Yaptığı ilk hata arkadaşlarımı öldürmek değildi, yaptığı ilk hata ailemi terk etmekti. Kendime kendime başımı salladım, "Onları nasıl yıllarca bir odada, telefonun başına hapsettiğin hakkında bir fikrin var mı acaba? Son nefeslerine kadar seni aradıklarını ama bulamadan, yüreklerinde kocaman bir acıyla nasıl öldüklerini biliyor musun?" onlar derken kast ettiklerim karşımdaki Selim ve annemin anne babası oluyordu. Soysal onları çoktan unutmuş olmalıydı, belli ki yaşlı anne babasını hiç aklına bile getirmemişti gittikten bir süre sonra çünkü hiç tepki vermiyordu. Tepki vermemesi sinirlerimi bozdu, farkında olmadan dişlerimi sıktım.
"ONLARDAN HUZURLU BİR ÖLÜMÜ ÇALDIN!"
Sesim yükseldiği gibi aniden kesildiğinde kulaklarım çınladı. Karşımdaki adam şimdi gözlerini kocaman açmış, tehtid algılamış bir hayvan gibi omurgasını dikleştirmişti. Boynumda bir damar deli gibi atıyordu, yavaşlayacak gibi değildi. Bir kez daha bağırdım. "GÖZLERİNİ YUMMAMAK İÇİN DİRENDİLER ÇÜNKÜ SEN YOKTUN!"
Küfürler ederek bağırmaya devam etmek hatta üstüne atlayıp yüzünü parçalamak istiyordum, tepkisizliği beni deli ediyordu. Anne babasına kendisini affetmeleri için yalvardığını görmek istiyordum çünkü bunu hak ediyorlardı ama onun bunu yapmayacağını biliyordum. "İğrenç bir insansın. Öldüğün zaman kendi annen baban bile sana haklarını helal etmeyecekler." dedim sesim kuş gibi titrerken, vücudum titrediği için sesim de bu kadar titriyordu. Fakat ben susup sinmek istemiyordum çünkü birinin ona söylenmesi gereken her şeyi söylemesi gerekiyordu ve ailemden bunu yapabilecek tek kişi bendim.
"Söyle," Dedim tekrar konuştuğumda. "Senin de kendinden tiksindiğini, dünyadaki en kötü evlat ve erkek kardeş olduğunu söyle!" Gözlerime baktı, söylediklerimin her bir kelimesinin doğru olduğunu o da biliyordu. "Ama en kötüsünü unutma, dünyadaki en berbat dayısın. Keşke seni hiç merak etmeseydim. Keşke hiç tanışmamış olsaydık."
Aramızda bir sandalye ve geniş bir masa vardı, sandalyeyi çektim ve ellerimi masanın üstüne yaslayarak yüzüne doğru eğildim. Gözlerini ise tekrar gözlerine kenetledim. Ben konuşurken nefesim yüzüne vursun, kelimelerim beynine kurşun gibi saplansın istedim. Acı duysun istedim. "Keşke aklımda annemin anlattığı küçük, masum kardeşi olarak kalsaydın." dedim başımı hayal kırıklığı ile sallayarak.
Birkaç kez art arda derin soluklar aldı, "Mektubu okumuşsun." dedi en sonunda konuştuğunda. Onun odasındaki kutudan aldığım ve Tan ile beraber okuduğum mektuptan bahsediyordu, para kazanmak için gittiğini ve bir gün ailesinin yanına döneceğini söylediği mektuptan bahsediyordu. Yanağımdan aşağı bir damla gözyaşı aktı, masanın üstüne damladı. Başımı evet anlamında salladım, "Okuyalı çok oluyor." dedim. O da başını salladı, gözleri ıslaktı. "O mektubu yazdığımda bahsettiğin kişi olduğum son gündü. On sekiz yaşında bile değildim. Hayatım boyunca..." duraksadı ve yutkundu, dudaklarım aralık şekilde nefes almakta zorlanarak devam etmesini bekledim. "Hayatım boyunca o kişi olduğumdan çok daha uzun süre bu kişi oldum." dedi. Hâli bundan gurur duyar gibi değildi fakat eminim burada, sorgu odasında değil de onun odasında konuşuyor olsaydık tam olarak gurur duyuyor olurdu kendinden. Umutsuzlukla başımı salladım, pişman falan değildi yalnızca kapana kısılmıştı.
Onun sözlerinden sonra bir süre sessiz kaldım, konuşurken ağlamaya başlamak istemiyordum. Ona arkamı dönerek ıslak gözlerimi silerken burada olduğunu unuttuğum Tan ile göz göze geldim, çok sessizdi. Gözlerimi çekmeyip bakmayı sürdürdüğümde gözlerini yumup açarak sorun yok demeye çalıştı. Ona arkamı döndüm ve tekrar annemin kardeşine baktım, "Kaçmadan önce annemin yanına mı gittin." diye sordum. Sorum karşısında afalladı, hâlâ ölen arkadaşlarımın hesabını sormamı bekliyordu. Başını olumlu anlamda salladı, "Ablamın bir suçu yoktu." dedi zar zor. Sinir bozukluğu ile güldüm, "Onun bir suçu yoktu..." diyerek tekrar ettim onu. Demek ki ortada bir suç vardı fakat suçlu kimdi, ne günah işlemişti de tüm bunlara sebep olmuştu..?
"Ben? Benim ne suçum vardı?" diye sordum gözlerine bakmaya cesaret edemeyerek. Ailemin hakkını savunurken gayet cesurdum fakat sıra kendime geldiğinde on yedi yaşındaki halime geri dönüyordum sanki. Soruma cevap vermedi, dişlerini sıkıyor ve o da gözlerini kaçırıyordu. "Seni anladım, sen sadece bizden nefret ettin ve bunun bir sebebi yoktu." dedim. En başından beri bu düşünce aklıma geldiğinde mümkün olamayacağını düşünerek zihnimden uzaklaştırmaya çalışıyordum fakat şimdi o karşımdayken ve aksini düşündürtecek hiçbir şey söylemezken bu düşünceden kaçamıyordum. Bir hiç uğruna hayatımın alt üst olması ise beni parçalıyordu.
Soysal'ın başını kaldırdığını gördüğümde ona baktım, "HİÇBİR ŞEY ANLAMADIN!" diye bağırdığında irkilerek bir adım geriledim fakat korkum kısa sürdü.
Tekrar masaya ellerimi yaslayarak ona doğru eğildim, "Söyle de bileyim o zaman! Söyle de kurtulayım bu acıdan!" diye haykırdım, karşımdaki o değil başka biri olsa yalvaracak durumdaydım. Fakat o hiçbir şey söylemedi, bilmediğim büyük şeyler olduğuna emin olacağım kadar uzun süre boyunca kendini kasarak sustu. Sanırım konuşmamız sona ermek üzereydi, bir daha karşı karşıya gelir miydik bilmiyordum bu yüzden son kez konuştum.
"Çocukken annem sana çok benzediğimi söylerdi, ona kardeşini hatırlattığım için sevinirdim çünkü senin yalnızca birkaç fotoğrafın vardı. Keşke ben hiç olmasaydım da annem seni tamamen unutsaydı. Evimizde adın anılmasa, hikayen anlatılmasa ve ben o telefonu hiç açmasam... Keşke öyle olsaydı. O hiçbir suçu olmayan kızlara, çocuklara da dokunmasaydın." Gözyaşlarım yüzünden burnum tıkandığı ve artık gerçekten nefes alamadığımı hissettiğim için seslice iç çektim ve masadan uzaklaştım. "Ama hepsinin cezasını ayrı ayrı çekeceksin. Ne amaçla evden kaçtığın umrumda değil, kimsenin değil. Sonuç olarak kötü yolu seçtin. İster suç de, ister günah hiçbir şekilde bu dünyada affın yok."
Artık gitmek istediğimi anlaması için Tan'a baktıktan sonra son kez ona döndüm, "Güle güle dayı, üstümüzde güneşin olduğu hiçbir yerde görüşmemek üzere."
🎭
Sorgu odasından ve binadan çıkışımız, girişimizden çok daha hızlı olmuştu. Gelirken ezberlediğim yolları dönüşte Tan'ı beklemeden hızlı hızlı geçip çıkışa gelmiştim, Tan bana ancak kapıda yetişmişti. Yine durmayıp dışarı çıktığımda arabaya varamadan beni kolumdan tutarak durdurdu ve kendine çevirdi. O defteri okumamış olsaydı düşünmezdi, düşünmeden beni kollarının alır; olduğum yeri bana unuttururdu fakat düşünmüştüm, duraksamıştı. Yine de kollarının arasındaydım şimdi, her zamankinden daha az sıkı da sarılmıyordu fakat ben kollarımı ona dolayamadım, kollarım ikimizin göğüs kafeleri arasında kaldı. Gözlerimi yumup Tan'ın kalp atışlarını dinledim bir süre, daha sonra yavaşça ayrıldık. Topuzumu tutan tokadan ayrılıp önüme düşen perçemlerimi kulağımın arkasına sıkıştırdı, "Her şey bitti. Başardık." diye mırıldandı. Başımı olumlu anlamda salladım, Tan o günlüğü okumuştu ama beni yine de buraya getirmişti ve her şey böylece son bulmuştu.
"Teşekkür ederim." dedim başımı kaldırıp ela gözlerine bakarak. "Hem bugün için hem de en başından beri yaptığın her şey için, tanıştığımız andan beri yanımda olduğun için..." Sustum. Gözlerine acıyla baktım. Bundan sonra yanımda olacak mıydı bilmiyordum. Belki de her şeyin bittiği bu gün bizim vedamızdı, başından beri herkesin düşündüğü gibi...
🎭
Instagram'da @tanvaktikanofficiall hesabında kitaplarım hakkında paylaşım yapıyorum, takip edip destek olursanız çok sevinirim 💙 📖
Bölüm etkileşimi
