25. Bölüm "SİL BAŞTAN YENİDEN BAŞLIYORUZ" FİNAL

Vaveyla Yazarı: Hilal Z.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 25Şu an: 25. Bölüm "SİL BAŞTAN YENİDEN BAŞLIYORUZ" FİNAL

Hayatta çok fazla insan tanıma fırsatım olmamıştı. İnsanları gerçekten gözlemlemeye ve kimden uzak durup kime sırtınızı yaslayacağınızı öğrenemeye başladığınız yaşlar genelde liseden mezun olduktan sonra başlardı. Liseden mezun olduktan sonra evden okula, okuldan eve geçen bir hayatım vardı. Kimse ile arkadaş değildim, kimse benim gibi soğuk ve suratsız bir kızın yanına yaklaşmazdı, ben de onlara yaklaşmazdım çünkü neşeli arkadaş grupları ilgimi çekmezdi.
Üniversitem bittikten sonra da çalışmamıştım.

Kısacası hiç belli kişilik özelliklerine sahip tanıdıklarım olmamıştı ve tam da bu yüzden Evran'ın tavrına hiçbir şeye şaşırmadığım kadar çok şaşırmıştım. O gün Almanya'da diğerleri ile olduğu gibi abi ve kardeş olarak tekrar başlamak konusunda anlaştığımızda, günlükte yazanları öğrenmesine rağmen bana kardeşim demeye devam edeceğini düşünmemiştim. Şimdi fark ediyordum ki Evran sözünün eri bir insandı, ne olursa olsun değişmeyen özelliği buydu. Belki bu akşam anlattıklarıma kızmamıştı ama kızacağı bir şey de anlatabilirdim bir gün ona. Ve o bu kez kızmış olmasına rağmen yine bana yardım ederdi çünkü onun için laf ağızdan bir kez çıkıyordu.

Onun arabasında, karlı bir Ankara akşamında Erler'e doğru gidiyorduk. Evran yola çıktığımızda Tan'ı arayıp ona bir buluşma noktası söylemiş ve gelip kendisini almasını istemişti. Telefonda Tan'ın sesini duymamıştım, nasıldı hâlâ hiçbir fikrim yoktu. Belki benim gibi bitkindi, belki de her şeye rağmen neşeli...

Yaklaşmaya başlamıştık ve kalbim beni rahatsız edecek bir ritimde atıyordu. Tan'ın beni gördüğünde ki ifadesini hayal ederek kendimi korkutuyordum dakikalardır. Evran'ı görmeyi beklerken bir anda benimle karşılaştığında o günkü hayal kırıklığını gözlerinde görürsem ölürdüm, bunu biliyordum ve eğer karşılaşacağım manzara bu olacaksa onu görmek de istemiyordum.

"Evran, doğru mu yapıyoruz? Emrivaki gibi oluyor." dedim göz ucuyla Evran'a bakarak. İçten içe tam olarak doğru şeyi yaptığımızı söylemesini istiyordum ama bir yandan bunun doğru olmadığını da biliyordum, yaptığımız gerçekten de emrivakiydi.

"Olacak o kadar Açelya, boş ver." dedi Evran.

"Ama ya kızarsa, ya konuşmak istemediği için giderse?"

Sorumun ardından Evran bakışlarını bana çevirdi, "Sence gitmesine izin verir miyim?" dedi vermeyeceğini kanıtlayacak bir tavırla. "Ayrıca konuşmak istememesi mümkün değil, onun hâlini de gördüm."

"Nasıldı hâli?" diye sordum titreyen sesimle. Hem soğuk hem de bu adını koyamadığım rahatsız edici duyguyla dolu akşam beni baştan uca titretiyordu.

"Seni affetmek istiyordu, bunun için bir fırsata ihtiyacı vardı ve biz de o fırsatı yaratıyoruz."

Evran'ın söylediklerine güvenmeye karar vererek arkama yaslandım, kaç yıllık arkadaşının hâlini benden bile iyi anlıyor olmalıydı. Sadece onların daha önce Tan'ı hayal kırıklığına uğratıp uğratmadıklarını merak ediyordum, acaba hiç o an bakışlarının karşısındakini kalbinden vurup can çekiştirerek öldürdüğüne şahit olmuşlar mıydı? Ben olmuştum ve öyle bir anda Tan, Tan olmuyordu.

Tanıdık bir binanın önünde Evran park etti. Burası daha önce birkaç kez Tan'ı beklediğim yerdi, bir keresinde ondan evinin anahtarını almak için gelmiştim; o akşam Korhan ve Arsu'yu yemeğe davet etmiştik. Üstünden ne kadar uzun zaman geçtiğini fark ettiğimde şaşırdım. O akşam Arsu ile adam akıllı ilk kez tanışıyordum, şimdi ise en yakın arkadaşımdı.

"Yakında gelir." dedi Evran derin bir nefes alarak. Ben de onunla beraber derin bir nefes aldım, "Kalbim yerinden çıkacak." diye mırıldandım.

"Emin ol konuşulacak bir şey neredeyse olmayacak bile Açelya, hata yaptığının çoktan farkına varmıştır. Sadece özlem gidermeye bakın." dedi Evran ve kollarını önünde bağlayarak başını arkaya yaslayıp gözlerini yumdu, onun ne kadar zamandır çalışıyor olduğunu göz önünde bulundurmadan çağırdığım için kötü hissettim. "Keşke ben kullansaydım, çok yorgun gözüküyorsun. Özür dilerim." dedim daha önce akıl edemediğim için kendime kızarak.

Evran güler gibi bir ses çıkardı, "Sen benden daha yorgun gözüküyorsun emin ol." dedi.

Somurttum, "Sağ ol ya."

Önümdeki güneşliği indirip aynaya baktığımda yüzümün ne kadar cansız olduğunu gördüm, dudaklarım bile rengini kaybetmişti. Neyseki zahmet edip saçlarımı taramıştım, günlerdir olduğu kadar paspal gözükmüyordum. Beni daraltmaya başladığı için atkımı çıkarıp arka koltuğa bıraktım, saçlarımı ve başımdaki bereyi düzelttikten sonra aynayı kapatıyordum ki dışarıdan gelen ışık gözümü aldı. İkinci kez baktığımda bunların önümüzde park eden arabanın farları olduğunu fark ettim.

Heyecandan dilim tutulmuş gibiydi, Evran'ı omzuna vurarak kaldırdım. O toparlanırken ben de ağzıma geleni söylüyordum, "Geldi, geldi mi, onun arabası mı? Önce sen in!" dedim telaşla çünkü onu bekletmek istemiyordum. Acaba beni görmüş müydü? "Evran hadi!" dedim bir kez daha.

Arabasının olduğu tarafa baktığımda onu gördüm, sürücü koltuğundan inmiş ve arabasının önüne geçiyordu. Yüzünü ters ışık yüzünden seçemiyordum ama silüeti bile onu tanımama yeterdi. Upuzundu, üstünde bir palto ve ayağında botları vardı. Saçlarının dalgalarını buradan bile görebiliyordum. İç çektim, onu çok özlemiştim. Telefonumun ekranında duran, görmemek için gözlerimi kaçırdığım resmiyle göz göze gelmek gibi değildi onu kendi gözlerimle görmek. Hem onu ne kadar özlediğimi böyle fark ediyordum hem de özlemimi giderecek şey resmi değil kendisiydi.

Evran arabadan indi, birbirlerine doğru birkaç adım attılar ve buradan görebildiğim kadarıyla Tan, Evran'ın söylediklerini dinledi. Evran lafı fazla uzatmadan konuya girmiş olacak ki Tan'ın bakışları beni buldu. Beni buldu diyordum ancak çok karanlıktı ikimiz de bir şey göremiyorduk. Böylece o çok korktuğum ilk bakışının da neye benzediğini göremedim; belki sadece şaşırmıştı, belki de korktuğum gibi yine hayal kırıklığı ile bakmıştı, hiçbir zaman bilemeyecektim.

Bazen hiç bilmemenin en iyisi olduğunu tecrübe ederek öğrenmiştim.

Evran da başını bana çevirdiğinde tuttuğum nefesimi verdim ve kapı koluna uzanıp kapıyı açtım. Soğuk hava içeri dolduğunda gözlerimi bir anlığına sıkıca yumup açtım. Soğuk hava sadece soğuk havaydı, Ankara ile alakalıydı ve Tan'ın bana olan hislerini temsil etmiyordu. İçimden böyle geçirdim.

Arabadan inip kapıyı kapattım ve onlara doğru yürüdüm, yürüdükçe etraf aydınlandı sanki. En sonunda yüzünü gördüm ve tarif edemeyeceğim bir şekilde, aynaya bakıyor gibiydim. Onun bakışları, benim hislerimi yansıtıyor gibiydi. Mahzun bakıyordu, öfkeliymiş ya da hayatındaki en büyük hatasına bakıyormuş gibi değildi.

Yanlarına vardığımda "Ben arabadayım." dedi Evran sessizce ve hızlıca arkasını dönüp gitti. Peşinden baktım ancak o tekrar dönüp bize bakmadı. Gözlerimi tekrar Tan'a çevirdiğimde göz göze geldik, bir adım daha atıp karşısına geçtim. Bakışlarımızı koparan o oldu ancak dikkati çok uzağa değil, yüzüme çekildi. Yüzümün her yerinde, saç uçlarımda, boş boynumda dolaştı bakışları. En son bakışlarını kaldırıp başımdaki kahverengi bereye baktı.

Birimizin konuşması gerektiğini fark ettiğimde buraya kadar ikimizi de getiren kişi olarak ben konuştum, "Emrivaki oldu biraz, özür dilerim." diye mırıldandım. Konuşmamla tekrar gözlerime indi bakışları. Neden bu kadar uzun bakıyordu? Neden konuşmak için can atmıyordu? Evran yanılmış mıydı? Ben kör müydüm, gözlerindeki hayal kırıklığıydı da ben mi yanlış görüyordum?

Konuşacağını dudakları arasından sızan buhardan anladım, nefesimi tutmuş ilk cümlesini bekliyordum. Gözlerim karşıdan esen rüzgarın etkisiyle dolmuştu.

"Ben özür dilerim." dedi Tan. Ben özür dilerim, dedi.

Gözlerimi yumduğumda asılı duran damlalar yüzümün iki yanından aşağı süzüldü, ağlamak istemesem de elimde olmadan iç çektim.

Hâlâ ağlamamayı başarabileceğime inanıyordum, ta ki gözlerim hâlâ kapalıyken göz yaşlarımı silen
parmaklarını yüzümde hissedene kadar.

Ağlamaya başladım, durmak için art arda iç çekiyordum ancak içimden daha fazlası geliyordu. Bu anı böyle yaşamak istemiyordum, üstelik daha ne için özür dilediğini bile duymamıştım. Onun ellerini çekip kendim gözlerimi sertçe sildim, duygularıma hâkim olamadığım için kendime sinirlenerek bir kez daha yüksek sesle iç çektim.

"Yapma, ağlama." dediğini duydum Tan'ın. Bir yandan hunharca gözlerimi sildiğim ellerimi yüzümden çekmeye çalışıyordu. "Yapma Açelya." diyen sesini duyduğumda kaşlarımı çatarak ıslak gözlerimle ona baktım. Tan, ağlıyordu.

Kendi göz yaşlarımı unutmuştum, dudaklarım şaşkınlıkla aralık kalmıştı."Ağlıyor musun?" diye sorarken ağladığını görüyordum ve kendim de hâlâ ağlıyordum, onu net görebilmek için sürekli gözümü silmem gerekiyordu. O da gözlerini sildi, "Ağlıyorum çünkü sen ağlıyorsun." dedi bu kez de benim gözlerimi silerek.

"Ağlıyorum çünkü seni özledim." dedim gözlerimi kaçırarak. Tan dudaklarını ısırarak başını salladı, "Biliyorum, özür dilerim. Özür dilerim, bize bunu ben yaptım." dedi gözleri tekrar ıslanırken. Uzanıp dudağını dişinden kurtardım, "Yapma, kanatacaksın şimdi." dedim yutkunarak. Tan gözlerini yumup başını iki yana salladı, "Acımıyor. Acıyan o değil."

"Böyle olacağını biliyordum, o günlük bizi bir gün mahvedecekti." dedim bakışlarımı tekrar gözlerine çevirirken. Esmer tenliydi, gözlerinin etrafı kızarmamıştı ancak kirpikleri ıslaktı. "Ben kendime hâkim olabilseydim hiçbir şey olmayacaktı." dedi Tan. Kendine nasıl hâkim olacaktı ki, insan düşüncelerini yönetemezdi.

"Benim kötü biri olduğumu düşündün." dedim zorlanarak. "Ben kötü biri değilim."

Tekrar gözleri doldu, sesi çıkmıyordu ama içine ağlıyordu, görüyordum. Başını iki yana salladı, "Düşünmedim, düşünmedim Açelya yemin ederim."

"Ona benzediğimi düşündün." Dedim tekrar. Sesim titriyordu, yüzüm donuyordu ama ağlamaktan alıkoyamıyordum kendimi.

Tekrar başını salladı, "Hayır, ona benzemiyorsun." dedi burunu çekerek.

Dudaklarımı büzdüm, "Bilerek onları seçtiğimi de düşündün mü?" diye sordum gözlerim dolarken.

Tan önümden çekildi. Elleriyle yüzünü kapattı, arkasını döndü ve ağlarken kendini sakladı. Bense olduğum yerde ağladım; sesimi kontrol etme ihtiyacı duymadan, gözlerimi silmeden, sadece ağladım, acımı akıtmaya çalıştım.

"O günlüğü yok etmediysem beni anlayacağını düşündüğüm içindir!" diye bağırdım çatallaşmış sesimle. "Senden korkmadığım içindir!" Ona doğru birkaç adım attım hızlıca ve omzundan tutarak kendime çevirdim yüzünü. "Her şey olabilirim ama katil değilim!" diye bağırdım yüzüne doğru.

"Kendime kızdım! Tahmin edemeyeceğin kadar çok!" konuşurken çenem o kadar titriyordu ki dişlerimi sıkıyordum, olduğumdan da öfkeli görünüyor olmalıydım gözünde ancak umrumda değildi. "Çünkü onları koruyacak gücüm yoktu! Hem babamı hem onları yaşatamadım! Nasıl oldu sanıyorsun? Hangisini seçtiğimi sordu ve ben hevesle onları öldürmesini istedim mi sanıyorsun? Söyle! Söyle, böyle mi düşünüyorsun!"

Tan başını iki yana salladı, araya girmeye çalıştı ama izin vermedim. Ona bugüne kadar sesimi yükseltmemiştim, kafa tutmamıştım; aynı şekilde o da yapmamıştı ama günlüğümü okuduktan sonraki tavrı hepsine bedeldi.

Ona ilk kez bağırdım, pişman olacağımı bile bile. "BENİ ÖLDÜRMESİ İÇİN YALVARDIM!" Dedim. Üstelik pişman olmam için öyle günler falan geçmesine gerek yoktu, saniyeler yetiyordu. Derin bir nefes aldım, "Onlar ya da babam yerine beni öldürmesi için dakikalarca yalvardım!"

Tan ellerini burnuyla yüzünü kapatacak şekilde yüzüne tutmuştu, sadece kısık gözleri görünüyordu. Daha sonra ellerini yüzünden çekip parmaklarını saçlarının arasından geçirdi ve art arda derin nefesler aldı. "Seni o günü tekrar anlatmak zorunda bıraktığım için kendimi öldürmek istiyorum." diye mırıldandığını duydum, kendi kalbimin gümbürtüsü sesini neredeyse bastırıyordu.

Söylediği şeyi umursamadım, o günleri tekrar tekrar yaşamaya alışıktım ben. "Keşke hem onları hem babamı koruyabilecek kadar güçlü olsaydım." dedim kelimelerin üstüne basa basa. "Ama benim kendimi koruyacak gücüm bile yoktu. Ve benim yüzümden öldüler. Benim yüzümden olduğu doğru ama ben istediğim için olmadı."

Tan başını salladı, "Biliyorum." diye mırıldandı başını eğerek. Neyi biliyordu? Belli ki hiçbir şey bildiği yoktu da bize bunu yapmıştı.

"O an onlar artık olmadığı için rahatlamak kolay olandı. O cümleleri yazmak çok kolaydı, bir kez yazdım ve bitti. Kendimi böyle kandırdım çünkü öbür türlü yaşayamazdım! Benim yüzümden onların başına gelenler hakkında her gün sayfalarca yazı yazabilirdim, kendimi delirtebilirdim ama öyle yapmadım! Yapabilirdim de ama yapmadım! Hangisi doğru hangisi yanlış bilmiyordum ve umursamıyordum! Çünkü acı çekiyordum! Taşıyamayacağım yükler..."

Sözlerim yarıda kesildi, Tan beni kolları arasına alıp başımı göğsüne yaslıyordu. Başını çeneme yaslamıştı ve konuşmuyordu, sadece sıkıca sarılıyordu. Ona sarılmak istiyordum ancak bu konuşma burada bitemezdi, tekrar yarım kalırsa başka bir zaman tekrar filizlenirdi bu kötülük tohumu. Kollarımla kendimi göğsünden iterek ondan ayrıldım ve bir iki adım geri gittim.

Gözlerine baktım, "Sen çok iyi birisin, empati yapmasını da biliyorsun ve evet, zor bir işin var, kötülüğe de alışıksın." dedim başımı sallayarak. Ve devam ettim, "Ama hiç kendi kanında boğulmamışsın." Senin hayatında hiç Soysal Zaman olmamış. Hiç tanışmak için can attığın dayın canından can koparmaya çalışmamış.

Tan başını sallayarak beni onayladı, "Yaşadıklarının yanından bile geçmedim." dedi başını eğerek. Ona kızmak istemiyordum, anlamadığı için suçlamak da istemiyordum ama beni aslında hiç anlamadığını daha yeni fark ediyor olmasına kırılmıştım.

Derin bir nefes aldım, neyseki artık ağlamıyordum. "Buraya üste çıkmak için gelmemiştim ama o kadar yanlış fikirlere kapılmışsın ki Tan... Seni hayal kırıklığına uğrattığımı düşünüyordum ama ben hayal kırıklığına uğradım." daha konuşurken ağzımdan çıkanların onu kıracağını biliyordum ama doğrular can yakıcıyken suç benim değildi.

Tan başını yerden kaldırıp tekrar yüzüme baktı sonunda, "Ne desen haklısın." dedi. "O günlüğü yazarken neler yaşamış olduğunu biliyordum, sen tüm bunları anlatmadan kendim düşünebilmem gerekirdi. Hatta en başta okumamam gerekirdi, bana bunları anlatmak zorunda değildin. Özür dilerim; bu konuyu çok düşünüyordum, Soysal'a kafayı takmıştım. Ondan duymayı beklediğim cümleleri senin kaleminden okuyunca... Kendimi kaybettim. Özür dilerim."

"Ben de ona kafayı takmıştım!" dedim sert bir sesle. "Ve başıma gelenlere bir bak! Arkadaşlarımı kaybettim, ailem paramparça oldu, sevgilimle kavga ettim, yapayalnız kaldım!"

Tan bana doğru birkaç adım atarak aramızdaki mesafeyi kapattı ve ellerimi avuçları arasına alıp eğildi, "Biliyorum, biliyorum özür dilerim. Bu dosyayı kendi meselem hâline getirmemem gerekiyordu. Sana aşık oldum, o an dosyadan da çekilmem gerekiyordu. Ben sandım ki... Sandım ki neler olduğunu bilmek sana iyi hissettirir. Hiçbir şeyi anlamadığım gibi bunu da anlamamışım..." Konuşurken benden kopmuştu, kendi kendine yakınıyor gibiydi, gözlerime bile bakmıyordu, sadece serzeniyordu.

"Bana iyi gelen tek şey sendin!" Sesimi yükselttikten sonra sustum, dudaklarımı birbirine bastırdım. Acaba ona bunu daha önce hiç söylemiş miydim? Gözleri sanki ilk kez duyuyormuş gibi bakıyordu, hâlbuki bilmediği bir şey olması olanaksızdı, beni nasıl bir yalnızlıktan kurtardığını biliyordu. "Onu bulmanıza yardım etmek için kalktım, sizinle birlikte Berlin'e kadar gittim! İşe de yaradı, nerde olduğunu da buldunuz. Ama bana iyi gelen seninle uyuduğum tek bir geceydi! Seninle çıktığım bir yürüyüştü! Senin bir gülümsemendi!"

Tan doğruldu, beni kendisine çekerek sıkıca sarıldı. Gardımı düşürdüm, hatta bilerek bıraktım ve ben de kollarımı ona sardım. Başım boynunun altındaki oyuna yerleşmiş, onun kolları belimden ve omzumun üstünden vücuduma dolanmıştı, kusursuz iki parça gibi birbirimizi tamamlamıştık. Ondan ayrılmadığım her daha ona doğru daha da çekiliyordum sanki, başımı kaldırmak bir yana dursun daha da gömüyordum göğsüne.

İkimiz de sık nefesler alırken onun sürekli burunu çektiğini duyuyordum, sanırım hâlâ ağlıyordu. "Ağlama artık." diye mırıldandım sırtını sıvazlayarak. Ona kırgındım, biraz da öfkeliydim ama kıyamıyordum. Ama en çok da bu hâlimize üzülüyordum, her zaman o kadar iyiydik ki şimdi birbirbimizi kırıp döktükten sonra ikimiz de burunlarımızı çekerek ağladığımıza inanamıyordum.

Bir süre sessizce göz yaşı dökerek sarılmaya devam ettik, ne için ağladığımı sorsalar net bir cevap bile veremezdim ama durmaksızın onunla birlikte ağladım. En sonunda gözlerimiz kurudu, gözlerimin kenarlarında kalıp yüzümü kaşındıran beyaz lekeleri kazımak için bir kolumu Tan'ın üstünden çekip elimi yüzüme götürdüm, yüzünü kaldırdığımı hissettiğinde geri çekilip bana baktığını hissettim daha sonra o da sırayla gözlerini sildi, bu yaparken bir kolu hep bana sarılıydı. İkimiz de rahatladığımızda başımı kaldırıp güzel yüzüne baktım, "Bağırdığım için özür dilerim, uzun süredir susuyordum ama sana patlamak istemezdim." dedim beni anlamasını umut ederek.

Tan başını aşağı yukarı salladı, "İçini döktüğün için mutluyum, seni rahatlatacaksa bana bağırmaya devam edebilirsin." dedi başını bana doğru eğip alnını alnıma yaslarken. Cıkladım, "Bu konuşmayı yaparken sana bağırmak istemezdim, rahatladım ama bağırdığım için değil, tekrar sana sarıldığım için."

Tekrar başını salladı, "Sana uzanmıyorsa kırılsın bu kollarım zaten," dedi ve iç çekti "kendime çok öfkeliyim." diyerek tamamladı cümlesini. Kendine olan öfkesini görebiliyor ve anlayabiliyordum ancak sürekli kendisini bu hislerle hırpalamaya devam etmesini istemiyordum. Kendim de öfkeli olmak istemiyordum, ona karşı uzun süre öfkeli kalabileceğimi de sanmıyordum. Ben ve kendime karşı olan öfkem ise birbirine kaynatılmış kayalar gibi sağlam bir ilişkiye sahipti, biz ayrılmaz ancak birbirimizin varlığına alışır ve görmezden gelebilirdik. Ancak Tan, bunu yapamayacak kadar yumuşak bir kalbe sahipti. Biliyordum, fazla öfke onu hasta bile ederdi.

"Kendine kızmaya devam edersen seninle barışmam." dedim, qltı boş bir tehdit olduğunun ikimiz de farkındaydık. Tan kısaca güldü, "Anlaşıldı." dedi başını sallayarak. Gülmesine rağmen gözlerinde içine akıttığı yaşların ışıltısını görebiliyordum, aslında ağlamayı hiç bırakmamıştı. Bunu fark etmek onun gülüşüyle yüzümde açan gülümsemeyi soldurdu, o da anladığımı anladı ancak ikimiz de hakkında konuşmadık, tekrar başımı göğsüne yasladım.

Onunla konuşmak istediğim çok şey vardı, bir haftadır ne yaptığını merak ediyordum. Tehlikeli bir şey yapmış mıydı, hiç operasyona katılmış mıydı yoksa hep Kale'de miydi? Yemek yemiş miydi, uyumuş muydu, hiç hastalanmış mıydı? Günlerce merak ettiğim her şeyi saniyeler içinde bana anlatsın, öğretsin istiyordum.

"İşe dönmek zorunda mısın? Benimle eve dönemez misin?" diye sordum ondan ayrılırken, Evran'ı da arabada bekletiyorduk artık bir karar verip gitmemiz gerekiyordu. Tan'ın elleri yüzümü avuçları arasına aldı, "Şimdi dönmek zorundayım, söz veriyorum bittiği gibi yanına geleceğim." dedi. Saçlarımı okşadı, bakışlarımı izledi sanki kararından memnun değildi. "Hem Evran'ın hâline bak, onun dinlenmeye daha çok ihtiyacı var. O dinlensin, dönsün ben de işlerimi bitirip yanına geleyim." dediğinde ikimiz de ikna olmuştuk, Evran'a öncelik verebilirdik.

Tan elimden tuttu, birlikte Evran'ın arabasının yanına gittik. Evran telefonuyla ilgileniyordu, geldiğimizi gördüğünde camı indirdi ve gözleri hızlıca üstümüzde gezindi, el ele olduğumuzu gördüğünde gözlerine yayılan rahatlamayı fark ettim ve gülümsedim. "Araba kullanabilir misin?" diye sordu Tan ona. Evran hâlâ araba kullabilecek durumda olduğunu, buradan Kale'ye kadar gidebileceğini, Tan'ın beni eve bırakması gerektiğini söyledi. Tan başını salladı, gözleriyle anlaştılar sanki, sözlü iletişim kurmadılar.

Evran arabasıyla ayrıldıktan sonra biz de Tan'ın arabasına bindik. Koltuğumu geri iterek koltuğa yaslandım; Tan'ın düzgün yan profilini, dalgalı saçlarını, saçlarının esmer teninin üstünde daireler çizdiği ensesini, geniş omuzlarını buradan gayet iyi görebiliyor ve yol boyu izlemeyi planlıyordum. Tan muhtemelen neden bu kadar geride oturduğumu sormak üzere bana döndüğünde hâli hazırda kendisinin üzerinde olan bakışlarımı yakalayarak cevabını aldı ve gülerek önüne döndü.

Yola çıktığımızda içimde buruk bir his oluştu, yol bittiğinde o yine gidecekti ve bu akşam olanlar o dönene kadar bir rüya gibi hissettirecekti. Tekrar evin soğuk bir köşesinde kıvrılıp uyuyakalmak istemiyordum, Tan'la uyuduğum uyku bile bilincim kapalı olmasına rağmen huzur veriyordu. Ve onsuz geçen günlerde daldığım her an da bilincim kapalı olmasına rağmen acı veriyordu.

"Sen çalışırken orada bekleyemez miyim? Gerçekten eve gitmek istemiyorum, aslında istiyorum ama senin de gelmeni istiyorum. Tan, istifa edemez misin?" Biraz geride olduğum için Tan bana bakarken zorlandı ama güldüğünü gördüm, "Söz veriyorum, uzun sürmeyecek." dedi fakat ne kadar sürdüğüyle ilgilenmiyordum sadece evde onunla birlikte olmak ve sabaha kadar konuşmak istiyordum.

Somurttuğumu gördüğünde radyoyu açmak istedi ancak onu engelledim, "Emin ol yeteri kadar müzik dinledim." dedim tuşun üstündeki elini çekerken. Eve varana kadar konuşacak biraz vaktimiz vardı ama ciddi bir konu konuşacak kadar da yoktu, "Mahkemeler başladığında haberim olacak değil mi?" diye sordum o yüzden. Tan soruma şaşırmışa benziyordu, "Onlarla ilgileniyor musun?" diye sordu. Muhtemelen onunla görüştüğüm gün her şeyi tamamen bitireceğimi düşünüyordu ancak o zaman ofisimdeki diplomanın bir anlamı kalmazdı. "İlgileniyorum tabii ki." dedim. "O mahkemelere katılmayacaksam ne diye okudum?"

Tan bir anda dudaklarını birbirine bastırarak sessizleşti, onu biraz tanıyorsam şuan Tıp okuma meselesini hatırlamıştı. Neyse ki dile getirmedi, "Haberin olur, istersen mahkemeye çıkaracak birkaç kişi bul." dedi. Mahkemeye çıkaracak birkaç kişi. Manasızca midemin bulandığını hissettim, biraz camı araladım ve art arda yutkundum. Bu iğrenç his kaç yıl geçerse geçsin kaybolmuyordu. Tan bana kısa bir bakış attı, "İyi misin?" diye sorduğunu duydum ancak cevap veremedim.

Ilgın, Ecem ve Mehir'in ailelerini çağırıp çağıramayacağımı düşünüyordum. Bir elim istemsizce karnıma gitmişti, diğeriyle saçlarımı önümden çekiyordum, yapabilir miydim? Ensem de terliyordu, ürperiyordum adeta. Son bir kez gözlerindeki nefrete katlanabilir miydim? Derin bir nefes aldım, bir yetmedi. Bir nefes daha aldım, camı sonuna kadar indirdim. Kulaklarımı tıkayıp mahkemeye odaklanabilir miydim? İki elimle başımı kavradım ve öne doğru eğilerek küçüldüm. Gerçekten ilgileniyor muydum o mahkemelerle? Yoksa hâlâ alamadığım bir diplomaya mı üzülüyordum?

"Mahkemeye..." yutkundum, beklemediğim bir anda konuşmaya başlamıştım. Tan yine bana baktı, birkaç dakikadır konuşuyordu ancak hiç duymamıştım. "Mahkemeye getireceğim herhangi biri, gidişatı etkiler mi? Neyi değiştirir?" diye sordum. Hayır, Soysal'ın ne olduğu zaten belli; alacağı ceza belli, derse başka. Evet, her detay önemli, derse başkaydı.

"Onun cezasına etkisi olmaz, zaten müebbet yatacak." dedi Tan. Gözlerimi yumup derin bir nefes aldım, müebbetin üstüne bir yıl daha eklemek sola bir sıfır daha koymak demekti. Bunun için hiçbir şeyi göze alamazdım. Ancak Tan devam etti.

"Ama senin için her şey değişir. Onun çıktığı mahkemede arkadaşlarının başına gelenler açığa kavuşursa..." Sustuğunda bakışlarımız çarpıştı. Her şey açığa kavuşursa ruhum da hapsolduğu cehennemden çıkar, gözlerdeki nefret silinir, eğdiğim başımı kaldırırım. On yedi yaşımla barışırım. Gözlerimi yumdum, yirmi altı yaşında hasta ve bencil bir kadındım.

"Onları getirmeye çalışırım." dedim burnumu çekerek. Gözlerimden iki damla yaş aktı, gerisi yoktu. Ellerimi karnımın üstünde birleştirerek geri yaslandım, bunun altından nasıl kalkacağımı düşünmek beynime ağrılar sokuyordu. Midemin bulantısı eve varana kadar artmaya devam etti, Tanla konuşmak istediğim şeyleri bile geri plana atmama neden oldu. Apartmanın önünde durduğumuzda Tan'ın göz ucuyla saati kontrol ettiğini gördüm, onu daha fazla oyalamak istemiyordum.

Aynı anda birbirimize döndüğümüzde uzanıp kızarmış yüzümü okşadı, "Seni bekleyeceğim." dediğimde başını salladı. "Uyu, ben gelene kadar da bir şey yapma, birlikte hallederiz." dediğinde ben de başımı salladım, tek başına üstesinden gelmek zorunda kalmayacağım için bir nebze rahatlıyordu içim. Tan uzanıp beni öptüğünde ellerim yüzünün iki yanından kavradı, ben de yanağına güçsüz bir öpücük kondurdum. "Sen de kendine yüklenme, sana kızmıyorum. Seni seviyorum."

Tan'dan ayrıldım, titreye titreye apartmana girdim ve yukarı çıktım. Bir yerlerden kızların ailelerine ulaşmak için telefon numaralarını bulmam gerekiyordu. Acaba hâlâ aynı yerde mi yaşıyorlardı, beni sokaklarının önünden bile geçirirler miydi?

🖤
Bir bebeği sevmek kolaydır, sorgusuz sualsiz her inancın cennet kapısından içeri girebilecek saflıktatır çünkü bir bebek. Bir çocuğu, hele de kendi çocuğunu sevmek de görece kolaydır; onu kendin yetiştirir, kalbine de zihnine de dilediğin tohumu sen ekersin.

Peki tamamen sonradan tanıştığımız bir yabancıyı sevmek? Zihni de kalbi de çoktan fidanlarla dolmuş biriyle tanışmak ve onu sevmek kolay mıdır? Elbette değildir, bir insan hakkında her şeyi bilmek nasıl mümkün değilse o kişiyi sevip bağrına basmak da kolay değildir.

Tüm zorluklara rağmen birini birlikte bir çocuk sahibi olacak kadar sevmek ise bir insanın sahip olabileceği en büyük hazinedir. İşte Giray Tan, bir cehennemin ortasında tanıştığı Açelya'yı böyle seviyordu. Ama sevmenin düşündüğü kadar kolay olmadığından bir haberdi. O günlüğü okuduğunda, sevgisi bir bıçak suretine bürünüp karnına karnına saplanmıştı sanki.

Fakat gerçek açık seçik olmasa da ortadaydı, Açelya çok büyük bir buhranın içinde kaybolmuş ve anlamı nereye gittiği belli olmayan cümlelerin içinde kulaç atarak bir çıkış yolu aramıştı. Giray bunu anladığında onu affetmemek bir seçenek bile değildi, kendisiyle Açelya'yı bir araya getiren arkadaşına minnettar kalmıştı. O yüzleşme kalbini parçalara ayırmıştı. Gençliğinden beri belki de ilk kez ağlamıştı, ne kadar kadar kötü bir histi öyle? Aklından atamıyordu. Ancak bildiği bir şey varsa o da birbirlerinden vazgeçmedikleri ve geçmeyecekleriydi; ağlamaksa birlikte ağlamışlardı, düştükleri yerden de birlikte kalkarlardı.

Giray'ın içi cayır cayır yanıyordu artık; en başında tüm bunlara sebep olan o musibet adamı elime bir geçirsem, diye geçiriyordu içinden. Açelya'yı evine bıraktığı gibi soluğu merkezde almıştı, burada dışarıdaki zifir geceye rağmen durmaksızın devam eden bir sorgu vardı. Sorgunun olduğu odaya kadar adımları duraksamamıştı, kendini içeri attığı gibi odadaki Nuray'a sorguya kendisinin devam edeceğini söylemişti.

Şimdi Soysal Zaman karşısında oturuyordu: Açelya'nın tüm zamanların katili. Üç tane gencecik kızın hayatlarının en canlı zamanında canlarını alan cani. Bu liste Giray'ın zihninde uzadıkça uzuyordu, karşısındaki adamı nereden tutsa elinde kalıyordu. Fakat fiziken bilerek masaya bile yaklaşmıyordu, kendini tutamayarak üstüne atlayıp odadan atılmak istemiyordu.

Giray derin bir nefes aldı, "Açelya..." diyerek sevdiğinin adını andığında masadaki gözler kendisine çevrildi. Giray, "Bunu biliyorsun ama bir kez daha hatırlatacağım. Açelya daha çocuktu." dedi üstüne basa basa. Selim'in çenesi kasıldı, dişlerini sıktı; pek tabii kendisi de biliyordu bunu fakat karşısındaki genç adamın bilmediği çok daha korkunç bir gerçek vardı.

O, böyle gerçekleri durduk yere açık etmeyi sevmezdi ancak artık yolun sonuna geldiğini adı gibi biliyordu. Buradan kurtuluşu yoktu, bu yüzden Halit Karayel'i de kendisiyle birlikte ateşe çekmekten çekinmeyecekti. Giray'ın yüzüne baktı ve yürek acısıyla karışık alayla gülümsedi: "Halit Karayel'i tanıyor musun?" diye sordu.

Giray'ın bakışları kısıldı, ikisi arasında tam olarak nasıl bir bağ olduğunu oldukça merak ediyordu. "Ne söyleyeceksin?" diyerek sorusuna soruyla karşılık verdi o da. Selim başını salladı, "Tabii ki kayınbabanı tanıyorsun. Göründüğü kadar masum bir adam olmadığını da biliyor musun?"

"Onu kızıyla tehdit ederek kendi kirli işlerine zorla alet ettiğinden bahsediyorsan eğer evet, biliyorum onu." dedi Giray, birazdan duyacaklarından habersiz bir savunma içgüdüsüyle.

Selim'in yüzündeki alaylı gülümseme o kadar hızlı silindi, o kadar hızlı şeytani bir ifadeye döndü ki Giray karşısında Selim'in, Soysal Zaman olduğu o kısacık anı canlı canlı gören ilk kişi oldu. O korkunç ifadenin sahibi, acıdan kurak kalmış bir sesle konuştu: "Masum sandığın o adam, benim çocuklarımı öldürdü." dedi çenesini sıkarak.

Duydukları, zihninde yerleşecek bir yer aradı ancak bu bilgiyi aklında bir yere oturtamadı Giray. Halit Karayel'i asla birine zarar verirken hayal edemedi, odaya girdiğinden beri ilk kez Sosyal'a yaklaştı ve ellerini masaya yaslayarak üstüne eğildi: "Ne dediğini kulağın duyuyor mu? Bu hikayenin canavarı sensin!"

Hikayenin tamamını dinlemeyenler için ne kadar kolaydı suçluyu parmakla göstermek. Yalana sorgusuz sualsiz inanmak, doğruya inanmak için yüz tane kriter sıralamak... İyi sadece masallarda her zaman iyi olurdu, gerçek hayatta kimse ne bembeyaz ne de simsiyahtı. Fakat Selim, ya da Soysal, karşısındaki genç adamın gözünü neyin böylesine boyadığını iyi biliyordu ve ona gerçekleri anlatmaktan zevk duyacaktı.

"Ben, bu hikaye başladığında canavar falan değildim." dedi kendinden emin bir sesle. Giray doğruldu, içine bir kez şüphe düşmüştü. Bu karmaşık hikayeyi ne kendi buldukları çözebilmişti ne Açelya'dan öğrenebilmişti. Bugüne kadar tüm bunların neden başladığı büyük bir gizemdi, Soysal Zaman neden bile isteye yeğeninin hayatını cehenneme çevirmişti?

"O evden kaçtığımda ortada ne Halit ne Açelya vardı. Ben sadece ailemi terk ettim, yıllar sonra olacak hiçbir şeyi düşünmedim. Sadece kaçtım, başka bir hayat istedim." dedi Selim, Giray'dan bunu anlamasını beklemiyordu ama hikayenin başı buydu, bu kadar basitti. Düşündükleri gibi bir şeytan olarak doğmamıştı.

"Sonra?" diye sordu Giray. Halit ve Açelya'nın hikayeye ne zaman dahil olduğunu merak ediyordu.

"Sonra çocuk, sonra ben de aşık oldum. Yüzünü buruşturma hemen, buraya kadar hâlâ bir canavar değildim." Dedi Selim, bir yandan Giray'ın tepkilerini de takip ediyordu. Giray ise kendisiyle böyle konuşmasından hoşlanmamıştı ancak ses de etmedi, zaten bu son konuşmaları olacaktı.

Selim'in yüzünde tekrar Soysal'ın ifadesi göründü: "Ve bir gün Halit ile tanıştım. O gün evrenin en büyük tesadüfü gözlerimin önünde yaşandı." dedi ve bakışlarını Giray'ın tedirgin gözlerine sabitledi. Bundan sonra ne duyacağını kalbi ağzında bekliyordu Giray. "Söyle, çekinme." diye mırıldandı. Söyle ve ne kadar büyük bir yalan olduğunu söylediğin gibi anlayayım, tesadüfler insanları tanıştırmaz, diye geçirdi içinden.

Fakat iki insanı en iyi tesadüfler tanıştırırdı.

"Eskiden," dedi ve duraksayarak başını eğdi adam, "Eskiden bir eşim, bir oğlum, doğmak üzere olan bir kızım vardı. Yirmi yıl onlarsız bomboş bir hayat yaşamıştım; bana hayatımın en güzel yıllarını yaşattılar, beni bulutların üstüne çıkardılar. Sonra o geldi, Halit, çıktığım yerden o kadar hızlı yere çakıldım ki... Halit... Halit, büyük bir kazaya sebep oldu. O şanslıydı, arabada bir tek kendi ucuz canı vardı ona da bir şey olmadı."

Trafik kazası, diye geçirdi Giray içinden. Halit Karayel bir trafik kazasında sebep olmuştu ve anlaşılan Selim, ailesini böyle kaybetmişti. Yürek dağlayıcı bir olay olduğu inkar edilemezdi ancak bir insanın Soysal Zaman'ın yaptıklarını yapması için geçerli bir sebep miydi? Değildi, ne olursa olsun bir insan acısını başkalarının canını yakarak yaşayamazdı.

Soysal, Giray'ın gözlerine baktı tekrar: "Hiçbir ceza almadı, hayatına kaldığı yerden huzurla devam etti. Ama ben... Ben sahip olduğum her şeyi kaybettim." dedi Giray'ın gözlerine baka baka. Giray'ın içi giden canlara acıyordu, yalan değildi. Halit Karayel'in ceza almaktan nasıl kurtulduğu da büyük bir gizem değildi, adam diplomattı. Buradan çıktığında anlatılanları doğrulatmayı aklının bir köşesine yazdı Giray.

Soysal Giray'ın gözlerindeki şüpheyi görüyordu, olayı araştıracağını ve gerçeği öğreneceğini de biliyordu. Bir kez daha dile getirdi aynı gerçeği, "Halit benim karımın ve iki çocuğumun ölümüne sebep oldu. Ve beni tanımadı. Ben de ona hiçbir zaman kim olduğumu söylemedim. Bir gün Soysal Zaman olarka karşısına çıktım ve cezasını kestim. Suçunu bilmeden sürünsün dursun istedim." dedi.

Giray derin bir nefes alarak doğruldu, bu anlatılanları bir kenara aldı ve büyük resme geri döndü, hâlâ Açelya'nın neden bunları yaşadığını çözememişti. Kollarını önünde bağladı, "Halit'i bu yüzden tehdit edip istediklerini yaptırdın, anladım ama Açelya bu olay yaşanırken belki dünyada yoktu bile, Açelya'ya bunları neden yaptın?" diye sordu kaşlarını çatarak.

"Oğlumdan iki yaş büyüktü Açelya, onlarla temas kurmazdım ama ablamın neler yaptığından hep haberim vardı. Açelya'ya da Dara ismini verdiğini biliyordum. Kızım doğsaydı, ona da aynı ismi verecektim." dedi Soysal.

Hikayenin başında, hâlâ bir canavar değilken, ablasını ve Açelya'yı seviyordu. Ablasının kendi kızı için seçtiği ismi kızına verebilecek kadar hem de. Fakat Halit her şeyi altüst etmişti. Soysal tekrar ablasının karşısına geçip geri döndüm, diyebilecekken onların elinden tekrar bir aile olma ihtimallerini çalmıştı. Tüm ihtimaller yok olmuştu çünkü Soysal'ın acısı katlanılmaz bir acı, Halit'in hatası affedilmez bir hataydı.

Soysal Zaman, tüm bunları anlatırken o güne geri dönmüştü adeta. Bunu Giray'ın önünde yapacağına ihtimal bile vermese de konuşurken ağlıyordu artık. Gözlerini ve yüzünü tek eliyle sildi, "Onları gerçekten seviyordum, Halit bunlara sebep olmuş olmasaydı ablamın yanına tekrar giderdim ve Açelya'yla tanışırdım, çocuklarımla onu tanıştırırdım." dedi. Sonra ıslak gözleriyle Giray'ın yüzüne baktı: "Ama sonra neyi fark ettim biliyor musun?" diye sordu.

Giray yalnızca başını eğerek yanıt verdi ancak içi içini kemiriyordu, Açelya hakkında bilmediği başka bir gerçekle daha karşılaşmaktan korkuyordu içten içe. Adam konuşmadığında, "Ne, neyi fark ettin?" diye sordu sabredemeyerek.

Gözlerini çekmedi Soysal, Giray söyleyeceklerinin ağırlığını hissetsin istedi. "Ben onu sevmeme rağmen Açelya benden nefret ediyordu ve bu onunla tanışmamızdan da önceydi, Açelya benim var olduğumu öğrendiği andan itibaren benden nefret ediyordu. Bunu defalarca kez söyledi, yetmedi beni ihbar etmek için polise de gitti. Tam babasının kızıydı." dedi.

Baktığı gözler bir anda yüzüne yaklaştı ve bir gürültü kapladı odayı. Giray ellerini masaya vurarak yaslamış ve Soysal'ın yüzüne eğilmişti, üstelik gözlerinde hayal kırıklığı yoktu aksine oldukça öfkeli bakıyordu. Sosyal'a iyice yaklaştığında adam geri çekilme ihtiyacı hissederek ondan uzaklaştı fakat Giray'ın eli tam o an yakasına yapışarak kaçmasını engelledi. "Çünkü," dedi dişlerini sıkarak. "Çünkü terk ettiğin kişi Açelya olmasa bile onun annesiydi, onu yetiştiren annesine kaldıramayacağı bir yük yükledin ve Açelya yıllarca annesini acı çekerken izlemek zorunda kaldı. Annesi senin yüzünden acı çektiği için senden nefret etti, ne bekliyordun?"

Soysal Giray'ın bir sağ gözüne baktı, bir sol gözüne baktı. Bir şey söyleyemedi. Giray onu kendine getirmeye çalışır gibi silkeledi ve bu kez sesini yükselterek sordu: "NE BEKLIYORDUN!?"

Kendisi Halit'i ilk haftasında ipe asmışken başkalarının onu hatalarına rağmen sevmesini bekleyemezdi. Giray haklıydı, Açelya tabii ki annesine acı çektiren kişi dayısı bile olsa ondan nefret edecekti ve yine dayısı bile olsa telefonda kendisini suçlarına alet etmeye çalışan bir adamı polise ihbar edecekti.

Giray, sevdiği kadınla gurur duyuyordu bu yüzden. Ona dair aklında tek bir şüphe bile yoktu artık. Günlükte okuduğu her cümlenin sebebini bu akşam çok iyi görmüştü, Soysal Zaman kendisini savunduğunu sanıyordu ancak aksine, ne kadar bencil ve manipülatif bir insan olduğunu göstermişti Giray'a.

Ve Giray işaret parmağını Soysal'ın yüzüne doğrulttu: "Hikayeye canavar olarak başlamamış olabilirsin ama bugün, hikayenin sonunda, ağzı kan dolu leş bir canavarsın."

🎭

Giray Tan

Bu akşam Evran beni çağırdığında Bahri Başkan ile toplantıdan çıkmıştım ve sinirlerim epey bozuktu. Toplantı Soysal zaman ile alakalıydı ve eğer başka bir dosya olsa çok sevineceğim bir karar çıkmıştı ancak dosya Soysal zamanla ilgiliydi ve ben bu çıkan karara hiç memnun olmamıştım. Toplantının üstüne bundan sonra hayatımla ne yapacağımı düşünürken Evran aramıştı. Benim mental durumumla alakalı hiçbir suçu olmadığından onu geri çevirmemiş ve çağırdığı yere gitmiştim.

Gittiğimde onu yanında Açelya ile görmeyi beklemiyorum fakat kötü yaptığını söyleyemezdim, onunla konuşmaya o kadar ihtiyacım vardı ki bunu bir yol kenarında yapmak bile bana çok iyi gelmişti.

Bana çok kırılmış ve kızmıştı, sanırım "Nasıl oldu sanıyorsun? Hangisini seçtiğimi sordu ve ben hevesle onları öldürmesini istedim mi sanıyorsun?" deyişini hayatım boyunca unutamayacaktım ve bundan hep utanacaktım. Bir insan nasıl sevdiği kadına bunu sorgulatacak konuma düşürebilirdi kendini? Ben imkansızı başarmıştım sanırım. En başta günlüğü okumamam gerekirdi ancak bir şuursuzlukla okumuştum, okuduktan sonra da çekip gitmemem gerekirdi ama onu da yapmıştım, onunla günler önce olay yaşandığında yapmam gereken konuşma da bugüne kalmıştı. Kendine yüklenme demişti ancak tüm bu olanlar için kendime kızmaktan bir an bile vazgeçemiyordum.

Ancak kızdığım bir kişi daha vardı. Açelya gibi masum olduğunu sandığım Halit Karayel. O günlüğü okuduktan sonra Açelya'dan bile şüphelenmiştim ancak Halit Karayel'den hiç şüphe duymamıştım, Soysal'ın sadece onun gücünü sömürmek istediğini düşünmüştüm. Büyük hataydı. Soysal, bunca yıldır sadece onun gücünü sömürmüyordu aynı zamanda onu cezalandırıyordu da.

Sorgu odasından çıktıktan sonra olayları doğrulamak için Feza ile birlikte araştırmaya başlamıştık ve araştırma hiç de uzun sürmeden gerçekler önümüze dökülmüştü. Halit Karayel'in olay tarihinde gittiği hastanenin kaydı bile duruyordu. Her şey doğruydu, Halit Karayel korkunç bir kazaya sebep olduktan sonra olay yerinden kaçmış ve nüfuzunu kullanarak kendisine ulaşmalarını engellemişti.

Üstelik bunu Açelya'dan saklıyordu. Açelya, yıllarca çektiği hiçbir eziyetin asıl sebebinin babası olduğunu bilmiyordu. Açelya'nın Soysal'ı ihbar etmesi, Soysal'ın bulduğu bir bahaneydi. Asıl sebep Halit'in yaptıklarıydı; Halit yüzünden çocuklarını kaybeden Soysal, Açelya'yı kullanarak intikam almaya çalışmıştı. Onu uzun bir süre izlemiş olmalıydı, Açelya'nın en çok vakit geçirdiği en yakın arkadaşlarını tespit etmiş ve Halit'i Açelya, Açelya'yı da arkadaşlarıyla tehdit ettiği kan donduran bir intikam zinciri kurmuştu.

Soysal bunların cezasını kuşkusuz çekecekti, kaçışı yoktu ancak ben, Halit Karayel'in de kaçmasına izin vermeyecektim. Bu gece ben nasıl her şeyi öğrendiysem Açelya da öğrenmek zorundaydı, annesi gibi hayatının sonuna kadar aklında bir soru işaretiyle yaşamasına göz yummayacaktım.

Arabamı Açelya'nın babasıyla yaşadığı eski evinin önüne park ettim, içerideki adama sevdiğim kadının babası olduğu için bugüne kadar saygı duymuş hatta onu sevmiştim ancak bu akşam ona yapabileceğim tek iyilik onu evinden yaka paça çıkarmak yerine konuşarak arabama binip benimle gelmesini istemek olurdu.

Arabamdan inip kapıya gittim, içeride ve uyanık olduğunu gelen televizyon sesinden anlayabiliyordum. Kapıya birkaç kez vurdum, önce içerideki televizyon sesi kesildi sonra da koridorda yavaş adımlar duyuldu. Kapı deliğinde beni gördüğünde kilidi çevirdi ve kapıyı açtı, "Giray, saatten haberin var mı delikanlı?" diye sordu kaşlarını çatarak.

"Sadece saatten değil," dedim içeri uzanıp portmandodan paltosunu alırken, sonra yüzüne baktım: "Her şeyden haberim var." Halit Karayel yüzüme anlamsız bakışlarla bakıyordu. Ona paltosunu uzattığımda temkinli bir şekilde ifademi ölçerek paltoyu giydi, "Merkeze mi gidiyoruz? Sabah gelsem olmuyor muydu, neden acele ediyoruz?" diye sordu merakla. Belki de o gün olanları hatırlamıştı ve öğrenmiş olmamdan çekindiği için bu kadar temkinli konuşuyordu, muhtemelen öyleydi.

"Merkeze değil, daha önemli birine hesap vermeye gidiyoruz." dedim evinin kapısını çekerken. Arabaya yöneldiğimde peşimden geliyordu, "Açelya'ya her şeyi anlatacağız. Senin sebep olduğunu kazayı, Soysal'ın ailesini... Her şeyi!" dedim sürücü koltuğunun kapısını açıp ona döndüğümde.

Adımları bir anda kesildi. O ne bekliyordu, hiçbir zaman ortaya çıkmamasını mı? Sevgilimin etrafındaki bu bencil adamlar bu gece sabır sınırımı zorluyorlardı. Gel gör ki biri babası biri dayısıydı, aileni seçemiyordun.

Halit Karayel'in karşımda sanki olanları ilk defa duyuyormuş gibi göstermelik şaşkınlık şovunu yapmasına izin vermedim, itiraz etmesine de öyle. Açelya duyacaklarına rağmen babasını affedebilirdi, o zaman benden nefret eden bir kayınbabam olurdu fakat bu akşam onu Açelya'ya götürmek benim görevimdi ve her sonucu göze alıyordum.

Açelya'nın evinin önüne varana kadar hiç konuşmadık, zaten tüm odağımı yola verip hiçbir şey düşünmemeye zorlamıştım kendimi. Apartmanın önünde durduğumuzda camdan Açelya'nın dairesine baktım, salonundan cansız bir ışık yayılıyordu dışarı. Beni beklemeyip uyumasını söylemiştim ancak uyuyup uyumadığını bilmiyordum.

Onu uykusundan uyandırıp önüne bir çuval başa çıkılması gereken gerçek bırakacak olmak yanlış hissettiriyordu ancak ondan bir gece dahi olsa bunları saklayacak olmak daha kötüydü. Bu yüzden geri adım atmadım, arabadan inip apartmana girdik. Fırtına öncesi sessizlik arabanın ardından bu kez asansörü doldurdu, Açelya'nın dairesine çıkana kadar katlar bitmek bilmedi sanki.

Kapısının önüne geldiğimizde babasına belli etmeden derin bir nefes aldım ve telefonumu çıkarıp Açelya'yı aradım, uyuyorsa eğer kapıya vurmak istemedim. Telefonun içerde çaldığını duydum, sonra da kapının önünden geçen adım seslerini. Uyanık olduğunu anlayınca kapıyı da çaldım, ekranda ismimi görmüş olacak ki kapı hemen açıldı ve Açelya tamamen ev halinde kapı aralığında görüldü. Makyajsız yüzü, simsiyah uzun saçları ve üstündeki beyaz pijama takımıyla bir melek gibi güzel ve masum görünüyordu. Ve ben bu hâlini gördükçe vazgeçmeye bir adım daha yaklaşıyordum.

Ancak Halit Karayel'in yanımda dikiliyor olduğu da bir gerçekti, Açelya benden bir saniye sonra da onu görmüştü ve yüzünde oldukça haklı bir şaşkınlıkla ikimize bakıyordu. "Bir şey mi oldu?" diye sordu bize bakmaya devam ederken, sonra elini kalbine götürdü, "Anneme bir şey mi oldu?" diye sordu tekrar.

Uzanıp aşağıdaki elini tuttum, "Herkes iyi. Babanın sana anlatacakları var." diye mırıldandım. Açelya gözle görülür şekilde rahatladı ve bizi içeri aldı, bakışlarından anladığım kadarıyla babasının sessizliği onu rahatsız etmişti. Maalesef etmeliydi de.

Hep birlikte salona geçtiğimizde Açelya kullanmayı hiç sevmediği tavan ışıklarını açtı ve camın önündeki berjere oturdu, biz de diğer koltuğun iki uzak ucunda oturuyorduk. Halit Karayel, kızına yakın tarafta oturuyor ancak yüzüme bakmaktan kaçırarak bakışlarını yerde gezdiriyordu. Dikkatini çekmek için boğazımı temizlediğimde ikisi de bana döndüler, "Başlayın isterseniz." dedim Halit Bey'e kızını işaret ederek.

Babası sonunda yüzünü Açelya'ya çevirdiğinde Açelya da gözlerini benden çekti ve ona baktı, "Bu saatte ne anlatmak için geldiniz çok merak ediyorum." dedi gergin bir sesle. Soysal ile ilgili olduğunu tahmin ediyor olmalıydı ancak o kadar ucu açık bir konuydu ki, doğru tahminlerde bulunuyor olması mümkün değildi. En başta babasından asla beklemeyeceği bir şeydi birazdan duyacakları.

"Açelya kızım," diyerek söze girdi babası, göz ucuyla bana baktı ancak Açelya'yı yalnız bırakıp gitmeye hiç niyetim yoktu, bunu bakışlarımdan anladığında sakince tekrar Açelya'ya baktı ve konuştu: "Hatırlıyor musun bir gece ikimiz de istihbarat merkezindeydik, Soysal'ın..." dedi ve sustu.

Gözleri Açelya'yı ele veriyordu, hatırlamıştı. O gece Halit Karayel ve Açelya Karayel, onlar birbirlerinin hayatını korumaya çalışırken aynı adamın ikisinin de dünyasını günden güne kararttığını öğrenmişlerdi. Açelya ve Korhan'ı Isparta'ya kaçırdıkları gündü, benim için de aydınlık bir zaman değildi. O gün Soysal'a uzaktan yakından temas eden herkesin hayatını nasıl alt üst edebildiğine çok net şahit olmuştum.

"O gün sana anlatamadığım bir şey var." dedi Halit Karayel. Açelya'nın gözlerindeki inci kolye koptu, yaşlar yüzünden aşağı hızla süzüldü. "Lütfen," diyebildi ancak devamını getiremeden hıçkırdı, gözyaşlarını silmek için çabaladı birkaç saniye.

Açelya daha hiçbir şey duymamıştı ama her şeyi biliyor gibi ağlıyordu. Kapı açıldığı andan beri duyacaklarına dair o kadar ihtimal geçmişti ki aklından, daha gerçeğini duymadan kendi zihnindekiler yıkmıştı onu. Müdahale etmemek, o yardımımı isteyene kadar görünmez olmak için çabalamıştım ancak içli içli ağlamaya başladığını duyana kadar dayanabilmiştim.

Yerimden kalkıp oturduğu koltuğun arkasına geçtim, eğilip yüzündeki yaşları silmesine yardım ettim ve kollarını okşayarak yanında olduğumu hissettirmeye çalıştım. Ellerini uzatıp sağ kolundaki elimi sıkıca tuttu, yüzünü elimin sırtına yasladı ve birkaç saniye öyle kaldıktan sonra başını kaldırıp babasına baktı.

Ben de Halit Karayel'e baktım, içinden geçenleri gözlerinden okudum. Açelya'ya hiçbir şey anlatmak istemiyordu, benim yerimde olmak istiyordu. Ancak aramızda bir fark vardı, ben kimsenin ölümüne sebep olduktan sonra olay yerinden ambulans bile aramadan kaçmamıştım ve ortaya çıkmasından korktuğum hiçbir karanlık sırrım yoktu.

"Bir trafik kazası yapmıştım hatırlıyor musun, sen çocukken?" diye sordu Halit Karayel. Açelya yavaşça başını salladı, tekrar gözlerini sildi ve elimi tuttu, babasının devam etmesini bekledi. Ve Halit Karayel her şeyi tepetaklak etmeden önce bir saniye durdu, en büyük sırrını açıklamak için derin bir nefes aldı: "O kazada kimsenin zarar görmediğini söylerken yalan söylüyordum." dedi ve başını eğip yüzünü ovuşturdu, o da gözlerini sildi.

Açelya'nın iç çektiğini duydum, "Kazada biri mi ölmüştü?" diye sorduğunda babası başını sallayarak onu onayladı ve doğrularak tekrar kızının yüzüne baktı: "Çarptığım araba Selim'inmiş." dedi. Devam etmesi için gözlerine baktım, o da bana bakıyordu. Açelya başını çevirip yüzüme baktığında babasına doğrulttuğum sert bakışlarımı geri çekmekte gecikmiştim, "Neden birbirinize böyle bakıyorsunuz?" diye sordu Açelya artık öğrenmek için sabırsızlanıyor olmasının getirdiği bir sitemle.

🎭

Açelya Karayel

Bu gece olabilecek en tuhaf şekilde ve son hız ilerlemeye devam ediyordu. Önce benden beklenmeyecek şekilde yardım istemek için Evran'ı aramış, Tan ile görüşüp istemeden koskoca adamı ağlatmış sonra da benden nefret eden arkadaşlarımın ailesine ulaşmam gerektiğini öğrenmiştim. Ve ben yatağımda oturmuş, kara kara tüm bunların altından nasıl kalkacağımı düşünürken birden Tan ve babam kapımda belirmişti.

O an ne düşünmem gerektiğini bilememiştim, ilk aklıma gelenler hep kötü ihtimallerdi. Başta babama bir şey olduğu için Tan'ın onu benim yanıma getirdiğini düşünmüştüm ancak babam gayet iyi görünüyordu. Sonra annemin de korktuğumun aksine iyi olduğunu, Tan ve babamın bana bir şey anlatmak için geldiklerini öğrenmiştim. Saat sabaha karşı üçte.

Şimdiyse babam ve Tan'ın birbirlerine olan soğuk, hatta sert bakışlarının sebebini anlamlanırmaya çalışıyordum. "Neden birbirinize böyle bakıyorsunuz?" diye sormuştum ancak ikisi de cevap vermemişlerdi. Tan'a bakarken babama gözleriyle bir işaret yaptığını gördüm, sonra babama döndüm artık ne söyleyecekse söylemesini istiyordum. "Tan haklı baba, artık doğru dürüst anlat şu olayı." dedim ona.

Çarptığı arabanın Selim'e, benim alışık olduğum adıyla Soysal'a, ait olduğunu söylemişti az önce; bu benim için bir şey ifade etmiyordu. Şöyle bir yakın geçmişe baktığımızda, Soysal o kazada ölmemişti de zaten.

Fakat babam evet, dedi. "Evet, kaza aslında anlattığım gibi küçük değildi. Arabada da sadece Soysal değil, karısı ve ,biri henüz doğmamış, çocukları da vardı." dediğinde duraksadım ve çok hızlı bir şekilde hafızamı yokladım, Soysal'ı on yıldan fazladır tanıyordum ve bir kez bile ne evli olduğundan ne de çocukları olduğundan bahsettiğini hatırlamıyordum.

Dirseklerimi dizlerime yaslayarak ellerimi yüzüme kapattım, öne doğru eğildiğimde Tan'ın eli omzuma yerleşmişti. Ellerimi saçlarıma doğru çektim ve başımı kaldırıp babama baktım, "Kazada onun ailesi mi öldü baba?" diye sordum alacağım cevaptan korkarak.

Ancak korkunun ecele faydası yoktu, cevap babamın dudaklarından dökülmeden evvel zaten yüzünden okunuyordu. Ve ben tam bu an, ikinci kez Soysal için üzgündüm. Ilki odasında bulduğum mektubu okuduğum andı, evden hangi duygularla çıkıp gittiğini okuduğumda onun o çocuk hâline üzülmüştüm fakat şimdi... Şimdi çok başkaydı, şimdi kaybedilmiş bir hayat arkadaşı ve evlatlardan bahsediyorduk.

Tan arkamdan çıkmış, önümde diz çökmüştü ve iyi olup olmadığımı anlamak için yüzümü gitmeye çalışıyordu ancak yüzümü yine ellerimin arkasına gizlemiştim. Tan, bir elini dizime diğer elini omzuma koydu ve kulağıma eğilerek iyi olup olmadığımı sordu. Başımı kaldırıp çok yakınımda olan yüzüne baktım, dizimdeki elini sıktım ve babama döndüm: "Bir şey yaptığını söyle." dedim gözlerine bakarak.

Babam bir an ne söyleyeceğini şaşırarak bocaladı, o kadar köşeye sıkışmış gözüküyordu ki babamın karşımda bu hâle gelmesinden utandım. Utandım çünkü kendini savunamıyordu bile. Sevdiğim adam pırıl pırıl bir elmasken benim ailem kömür karasıydı ve ben aylar önce Tan'la ilk tanıştığımız zaman olduğu gibi onun bana fazla olduğunu düşünüyor, onu kirlettiğime inanıyordum.

"Baba! Böyle suçlu gibi susmasana!" derken babamdan bir şeyler duymak için deliriyordum, kendimi sıkmaktan ses tonumu bile ayarlayamamıştım. Fakat babam, inatla susmaya devam ediyordu! Eğer babam olmasaydı yerimden kalkar, onu bir güzel silkeleyerek kendine getirir ve konuştururdum!

"Halit Bey, Açelya zaten bugün zor bir gün geçirdi; saat de epey geç yani lütfen artık her şeye bir açıklık getirir misiniz?" Diyerek araya girdi Tan. Burada benim erkek arkadaşımdan çok istihbarat uzmanı kimliğinde bulunuyordu sanırım. Bu akşam benim yanımdan ayrıldıktan sonra çalışmaya döneceğini söylemişti, babamın anlattığı tüm bu şeyleri bu gece Soysal'ın sorgusunda öğrenmiş olmalıydı.

Babam derin bir nefes aldı ve ,umarım son kez, anlatmaya başladı: "Kaza olduğunda onu tanımıyordum, sadece annenin bir kardeşi olduğunu biliyordum ama ne resmini görmüştüm ne de ne yaptığından haberim vardı. Kazadaki adamın o olduğunu bilmiyordum! Bana ulaştığında en başta annenin kardeşi olduğunu da söylemedi, daha sonra bunu öğrendim ama söyledim ya, kazadaki adamın o olduğunu bilmiyordum! O da bana hiçbir zaman söylemedi!"

Söylemesene değiştirdi ki? Sebep olduğu bir kazada kişi ölmüşken onların kim olduğu ne fark ederdi ki? Etmezdi, hem de hiç fark etmezdi! Tan'ın ellerinden kurtulup ayağa kalktım: "Ama kaçtın değil mi! Kaç yıllık babamsın, hiçbir yerde üç kişinin öldüğü bir kazaya karıştığını duymadım! Oradan onlara yardım bile etmeden kaçtın değil mi!?" diye sorarken bir apartmanda olduğumuzu ve saatin sabahın üçü olduğunu göz önünde bulundurmadan bağırıyordum fakat buna rağmen hırsımı alamıyordum.

"Ailemizi bir arada tutmak ve seni en iyi şekilde büyütmek için, seni koruyabilmek için yanınızda olmam gerekiyordu!" dedi babam.

Babamın saçmalıklarını daha fazla dinleyemedim, boğazından manasız bir çığlık koptu ve nefesim kesilinceye dek durmadan konuştum, içimdeki zehri kusmaya çalıştım: "Baba, bizim ailemiz paramparça oldu! Sen beni koruyamadın, sen arkadaşlarımı da koruyamadın! O adam yıllarca beni tehdit ederek kullandı ama senin ruhun bile duymadı!" diye bağırdım sitem ederek. Babam benim de aynı kişi tarafından tehdit edildiğimi ne zaman öğrenmişti? Bir ay önce mi, iki mi, üç mü? Ve bunlar tam on yıl önce yaşanmıştı!

"Benim arkadaşlarım ben on altı yaşındayken öldü, ben on altı yaşındayken kaçırıldım, ben on altı yaşındayken beni boğmaya çalıştılar! Ve sen tüm bunlar olurken kimseyi korumayı beceremediğin gibi bir de bunlar senin yüzünden mi yaşandı?" Sordum, sordum ama cevap gelmedi. Belli ki babamın daha fazla bir şey anlatacak yüzü yoktu, benim de bu akşam daha fazla şey duyacak ne sabrım ne de gücüm kalmıştı. Bir babama baktım bir Tan'a baktım, "Bunları anlatmak için gerçekten bu geceyi mi seçtiniz?" diyerek salondan çıktım ve kapımı çarparak odama girdim.

Tan'ın hiçbir suçu olmadığını, sadece benden bir şey saklamak istemediği için babamı gecenin bu saatinde buraya getirip bana bunları anlattırdığını biliyordum zaten kızdığım kişi o değil babamdı. Tam bunu anlamış olacak ki bir süre sonra kapım çalındı, kapı çalınmadan önce koridorda hiçbir ayak sesi duymadığım için gelenin Tan olduğunu biliyordum.

Kapıyı yavaşça aralandığında tam başını içeri uzattı, ona başımla içeri gelmesini işaret ettiğinde içeri girdi ve kapıyı kapattı. "Özür dilerim, sadece ortada hiç-" dedi fakat devamını beklemeden sözünü kestim. Ben onu öperken o kaskatı kesilmiş, put gibi duruyordu. Muhtemelen bunun sırası olmadığının o da farkındaydı ve başladığım gibi bitirmemi bekliyordu. Geri çekildim, "Biliyorum, özür dilemene gerek yok. Kızgın olduğum kişi sen değilsin." dedim son sözümün ardından iç çekerek. Tan hafifçe gülümsedi, elimi tuttu ve birlikte yatağın ucuna oturduk.

"Artık her şeyi öğrendin, Soysal'ın yaptıkları tamamen bir intikam planıymış." dedi Tan yavaşça, sonra gözlerime baktı: "Bu gece sorguda öğrendim, saklamak istemedim." dediğinde başımı salladım, "Biliyorum, teşekkür ederim. Iyi ki saklamadın." dedim iki elimle tuttuğum elini sıkarak.

Tan'ın temkinli bakışları gözlerime tutundu, "Bir şey daha söyleyeceğim." dedi oldukça sakin bir sesle. Bu sakin tonu biliyordum, beni telaşlandırmamak için bu kadar sakin konuşuyordu! Ellerimi ellerinden çekerek yataktan kalktım: "Ne olur babam gibi yüz saat ağzında geveleme. Lütfen söyle ve bitsin artık bu gece!" dedim ciddiyetimi anlaması için gözlerine bakarak.

Tan başını salladı, boğazını temizledi ve oturduğu yerde sırtını dikleştirdi: "Bu akşam, seninle konuşmaya gelmeden önce, bir toplantı yaptık ve Soysal Zaman dosyasını resmen bir alt birime devredildi, yani bizim bu dosyayla alakalı yapacak bir şeyimiz kalmadı." dediğinde devam etmesi için başımı salladım, bunu tahmin ediyordum çünkü dosya zaten yakın zamanda tamamen kapanacaktı. Tan devam etti, "Ama şöyle bir sorun ortaya çıktı..."

Derin bir nefes aldım, Tan hazır olmamı bekledi ve ona devam etmesi için elimle işaret verdiğimde sözünü bitirebildi. "Bu zamana kadar bizim için muhbirdin ama istihbarat senin için off-boarding kararı aldı. Yarın merkeze çağırılacaksın, sana bu zamanki yardımların için bir ödeme yapılacak, güvenlik hatırlatmaları tekrarlanacak ve irtibat kanalları kalıcı olarak kapatılacak." dedi.

O konuştukça benim hayretim artmış ve bir gece içinde bir insan ne kadar kötü haber alabilir, bunu merak etmeye başlamıştım çünkü ben bir rekora doğru gidiyordum! Erkek arkadaşım benim için off-boarding kararı çıktığını, bir daha asla irtibat kuramayacağımızı söylüyordu! Soysal parmaklıkların arkasına kapatılmadan önce bana son golünü de atmıştı! Hayatta sahip olduğum tek güzel şeyi ,erkek arkadaşımı da elimden almış öyle çıkıyordu hayatımdan!

Içerde babamın oturuyor olduğunu hatırlayarak kendimi tuttum, kollarımı önümde bağladım ve derin bir nefes aldım: "Eğer bu bir şakaysa ve sen, tanıştığımızdan beri ilk kez şaka yapmaya bu gece karar verdiysen senden ayrılırım Giray." dedim küçük bir ihtimal olsa da duyduklarımın yalan olmasını ümit ederek.

Fakat Tan dudaklarını birbirine bastırdı ve başını iki yana salladı, "Eğer bir gün sana böyle bir şaka yaparsam benden ayrılma, beni direkt vur." dedi. Sinirlerime hakim olamayarak güldüm, başka biri bu gülüşü görseydi gülmek sözcüğünün sözlükteki anlamını sorgulardı, "Eğer bir gün, diyorsun hâlâ ya!" dedim aynı şekilde gülmeye devam ederek ve kendim İşaret ettim, "Benim için off-boarding kararı çıkmış, bir daha hayatımız boyunca asla konuşamayacağımızı söylüyorlar!"

Durup onun yatağımın üstünde oturmuş, ellerini önünde bağlamış sakin haline baktım bir an ve iyice köpürdüm: "Sen neden bu kadar sakinsin ya!?"

Tan işareti parmağını bana doğru kaldırarak bir dakika, işareti yaptı: "Izin verirsen eğer..." Dedi ve elini pantolonun cebine attı. Pantolonun tüm ceplerine baktı ama aradığı şey orada yoktu bu kez ceketinin ceplerini yokladı, sol taraftaki cebinde bir şey hissettiğinde gülümsedi. Ben onu bu durum içerisindeyken gülümsetebilecek şeyin ne olduğunu merak ederken o elini cebine attı, cebindeki şey her neyse onu çıkardı, avucunun içine sakladı ve yataktan kalkıp karışma dikildi.

"Bunları böyle bir gecede hele de baban salonda oturuyorken konuşmayı inan ki hiç istemezdim ama bir şekilde hepsi bu geceyi buldu, bu geceye sıkıştı. Bunu yapmak zorundayım özür dilerim." dedi ve bir dizini kırarak eğildi, az önce tüm vücudumda hissettiğim gerilim bir anda tek bir noktada toplandı ve kalbim deli gibi atmaya başladı.

Tan'ın avucundan küçük, siyah bir kutu çıktı. Kutu açılırken tek düşündüğüm şey bu gece eğer bir rüyaysa gerçek olmasını istediğim tek kısmın bu olduğuydu. Kutunun kapağını aralandığında içinde cansız, beyaz bir ışık yandı ve kutunun ortasındaki tektaş yüzük yalnızca sarı bir gece lambasının aydınlattığı odamın içine düşmüş bir yıldız gibi parladı.

"Yaşanan bunca şeyden sonra, olabilecek en hızlı şekilde ama beni her şeye rağmen dünyanın en mutlu adamı yaparak..." dedi Tan ve gözlerimiz buluştuğunda tüm cümleler yok olmuş gibi sustu. Bu görüntüsü aklıma öyle bir kazındı ki... Dalgalı saçları, yorgun ama ışıl ışıl gözleri, güzel gülümsemesi ve elinde tuttuğu yüzük...

Gözümden bir damla yaş Tan'ın parmak uçlarına düştü ve ben, hayatımın en kötü gecesi sandığım gecede mutluluktan ağlarken buldum kendimi. Yumup açtığım gözlerim Tan'ın gözlerine tutundu tekrar; gözlerimdeki yaşa tezat, gülümsedim. Tan da gülümsedi.

"Benimle evlenir misin Açelya Karayel?"

Benimle evlenir misin Açelya Karayel?

Gözlerimi yumup derin bir iç çektim, içimden birkaç saniyede kaç kez şükredilebilirse o kadar şükrettim ve gözlerimi açtım, gözyaşlarımı sildim. Başımı salladım hızla, "Seninle Evlenirim Giray Tan, kesinlikle evlenirim..."

Tan doğruldu, yüzüğü parmağıma geçirdi ve ben gözlerimi oradan alamadım. Tan elini elimin altından çekmedi, ikimzin ellerine ve iki hayatı birleştirecek büyük bir adımın sembolü olan yüzüğe uzun uzun baktım. Bir süre sonra başımı kaldırıp Tan'a döndüm, dudaklarımız buluştuğunda ikimiz de gülümsüyorduk.

Off-boarding kararının bizim için bir önemi kalmayacaktı, korktuğum şey başımıza gelmeyecekti ve ayrılmak zorunda kalmayacaktık. Şimdiye dek hiçbir şey kolay olmamıştı, bundan sonra olacağının da garantisi yoktu ama artık hiçbir zorluğun altından tek başına çıkmak için çabalamak zorunda değildik.

Şimdi, hikayeleri istihbarat merkezinde açılan bir dosyayla başlayan Açelya ve Tan'dan çok farklı, çok uzaktaydık. Ama bu hâlimizi hayatımın her anındaki hâlime tercih ederdim. Her şeyi arkamda bırakmak ve onunla yeni bir sayfa açmak için sabırsızlanıyordum.

Ben hâlâ yüzüğüme bakarken Tan kulağıma fısıldadı, "Sanırım hayatımın en önemli görevine başlıyorum, kocan olacağım."

🎭

BANA DOKUNMAYIN COK KOTUYUM
EVLENIYORUZ

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

29okunma 1beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18