12. Bölüm "OYUN MU GERÇEK Mİ?"

Vaveyla Yazarı: Hilal Z.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 25Şu an: 12. Bölüm "OYUN MU GERÇEK Mİ?"

"Arkadaşlar! Evet, herkes burayı dinlesin!" Edebiyat öğretmeni Azra Hanım sesini yükselttiğinde sınıf birkaç saniye içerisinde sessizliğe büründü. Azra Hanım gözlüklerini düzelterek konuştu, "Herken dönem ödevini biliyor, sınav haftası erkene çekildiği için ödevlerinizi önümüzdeki hafta teslim alacağım. Herkes hazırlamış olsun lütfen!" Uyarısı bittiğinde sınıftan tekrar sesler yükselmeye başlamıştı, eşyalarını toplayıp sınıftan ayrıldığında gürültü devam ediyordu. Ilgın hemen yanında oturan Mehir'e döndü, "Ee, ne zaman yapıyoruz?" Diye sordu ödev yapmak zorunda oldukları için surat asarak. Mehir omuz silkti, onun için sorun yaratmıyordu ödev. "Hafta sonu yaparız." Dedi önündeki defteri kapatıp çantasına koyarken.

Ilgın çantasına uzanan kolunu tuttuğunda duraksadı ve ona baktı, Ilgın Mehir'in sert bakışlarına karşın kızın sıkıca kavradığı bileğindeki elini gevşetti. "Hemen yapıp aradan çıkartmak istiyorum." Diye sızladı. Mehir ödevi düşünmüyordu o an. Tuhaf hissediyordu. Tıpkı Açelya gibi, onun yerinde gibi hissediyordu. Sanki bir saniyeliğine Ilgın maskesini düşüreyazmış ve kazara yüzünü Mehir'e göstermişti. Mehir, Ilgın'ın kendisine ilgi göstermesine alışkındı. Açelya'ya ise kötü davranmasına.

"Hafta sonu yaparız Ilgın." Dedi Mehir tekrar. Ilgın, Mehir'i uzun süredir ilk kez bu kadar ciddi görüyordu. İkiletmeden başını salladı ve kabullendi.

Eşyalarını toplayıp sınıftan çıktıklarında Mehir'in ifadesi ciddiydi, Ilgın'la ise konuşmuyordu. Açelya'nın sınıfının önünden geçtikleri sırada Ilgın yürümeye devam edeceklerini sandı fakat Mehir sınıfa yönelmişti. Şaşkınlıkla arkasından baktığı sırada Mehir'in Açelya ile beraber sınıftan çıktığını gördü. Üçü beraber yürümeye devam ederlerken kimse konuşmuyor hatta gülümsemiyordu. Yalnız Açelya'nın yüzünde belli belirsiz bir tebessüm vardı. Seslerinin çıkmıyor olması hoşuma gitmişti. Bir yandan sessizliğin nedenini merak etmiyor da değildi fakat sormadı.

Herkes okulun kapısında ayrıldığında Ilgın ileride kendisini beklediğini gördüğü Ecem'in yanına yürüdü ve kızların ne tarafa gittiğine bakmadı.

"Ne o? Sorun mu var?" Ecem Ilgın'ın ifadesinden bir şeylerin yolunda gitmediğini kolayca anlamıştı. Ilgın Ecem'i geçiştirdi ve servisi işaret etti, "Bize gel yemek yeriz." Ecem ikiletmeden kabul ettiğinde Ilgın'ın servisine bindiler.

Ilgın'ın annesi Ecem'i misafir olarak gördüğünde sevinmiş ve bir dahakine Ilgın'a diğer arkadaşlarını da çağırmasını tembihlemişti, kızının arkadaşlarıyla kaynaşmayı seviyordu.

"Ee, Açelya ve Mehir nasıllar?" Annesinin yemek masasında sorduğu soruya göz devirmemek için kendini zor tuttu Ilgın, ağzındaki lokmayı daha uzun çiğnedi cevap vermemek için. Annesinin Açelya ile arasında geçenlerden haberi yoktu, hâlâ eskisi gibi aralarının sıkı olduğunu sanıyordu. Fakat ne yazık ki birkaç ay önce bir şeyler değişmişti. Açelya bir anda tuhaf ve gizemli davranmaya başlamıştı, ne olduğunu anlatamadığı gibi kimse ne olduğunu da çözememişti. Sürekli kim olduğu belli olmayan biri ya da birileriyle telefonda konuşuyor bazense dışarda görüşüyordu, en azından kızların tespitleri bu yöndeydi. Mehir intertten biriyle tanıştığını ve onunla konuştuğunu düşünüyordu, Ilgın konuşmaması gerek biriyle konuştuğunu bu yüzden kendilerinden sakladığını düşünmüştü öyle ki kızlardan birinin eski erkek arkadaşı bile olabilirdi bu kişi. Ecem'se başının belada olduğuna emindi, yardım isteyene kadar sessizliğini korumuş bir yerden sonra da söylemeyeceğine emin olmuştu.

Tüm bunlar artarak devam etmeye başladığında arkadaşları Açelya'dan yavaş yavaş kopmaya başlamıştı. Açelya arkadaşları tavırlarını açık açık belli edene kadar bunu fark etmemişti, çözmesi gereken problemleri ve korumaya çalıştığı şeyler vardı. Olan biteni fark ettiğinde geçti, sebebini de anlayamıyordu üstelik. Hiçbir zaman da anlayamamıştı o sebebi, anlayamamış ve öğrenememişti. Açelya'nın büyük problemi hepsinin canına kıymıştı.

Ilgın annesine döndüğüne Açelya'nın eski sevgilisiyle görüştüğünü düşündüğünü söylemek istedi fakat yuttu. "İyiler." Dedi yalnızca.

🎭

Açelya elinde tuttuğu kalemi on ikinci kez çevirmeyi bırakıp kalemi sayfaların arasına bıraktı ve önündeki kitabı kapattı. Siyah saçlarının dalgalarını düzelterek sırasından kalktı ve sınıftan çıktı. Kat her zamanki gibi salaş ve kalabalık olmasına karşın sakindi, herkes kendi işine bakıyor her ne yapıyorsa tadını çıkarıyordu. Açelya da artık bir şeylerin tadını çıkarmak istediği için bileklerindeki yüklerden kurtulmak istiyordu, acı verici olacaktı ama yapmak zorundaydı.

Uzun koridoru yürürken gördüğü birkaç kişiye selam verdi ve kibar olmaya çalışarak gülümsedi, etraftakilere karşı sıcak kanlı olmanın yardımı dokunabilirdi. Koridor bitip Ilgın ve Mehir'in sınıfına geldiğinde içeride öğretmen olup olmadığını anlamak için kapıyı dinlemeye yeltendi fakat içeriden yükselen uğultu buna gerek duymasına bile izin vermemişti. Kapıyı açıp içeri süzüldü ve kapıyı aralık kalacak şekilde kapattı. Arka tarafaki kalabalığı görebiliyordu, Ilgın ve Mehir yerlerinde oturmuş, masanın üstünde oturan Ecem'i dinliyorlardı. Ecem bu sınıfta okumuyordu, ilk boş vaktinde buraya damlamış olmalıydı.

Açelya yanlarına vardığında yalandan bir gülümseme kondurdu yüzüne, "Selam, ne yapıyorsunuz?" Mehir ona dönüp gülümseyerek karşılık vermiş, Ecem ise Açelya'ya bakıp bir ıslık çalmış bugün ne kadar güzel gözüktüğü hakkında bir şeyler söylemişti. Açelya için bir ifadesi yoktu, Ecem'in yalakalık yaparak can sıkmaya çalıştığının farkındaydı çünkü herkes bilirdi ki Açelya'nın gereksiz samimiyete ve fazladan bir yalana daha tahammülü yoktu, sevmiyordu. Ecem'e onun gibi samimiyetten uzak bir teşekkür edip Ilgın'a döndü Açelya ve gülmeden edemedi. Ilgın kendisine bakıp selam vermemek için boşluğa bakarak gülümsüyor ve Ecem ve Mehir'in konuşmaya devam etmesini bekliyordu. Bu Açelya'ya her zaman komik gelmişti, alınamıyordu bu kadar gülünç bir durumda.

"Biz de yanına geliyorduk biliyor musun? Panoya bu ay da senin yazın asılmış. Herkes seni konuşuyor!" Dedi Mehir bir anda. Açelya şaşırmıştı, "Öyle mi?" Diye mırıldandı merakla. Şaşırdığı panoya asılan yazının kendisine ait olması değildi, dosyayı teslim ederken bile biliyordu seçileceğini. Şaşırdığı şey bunun kızların gündeminde olmasıydı. Çünkü genelde Açelya bir başarı elde ettiğinde bu asla konuşulmaz, Açelya adına sevinilmez ve kendisi tebrik edilmezdi. Ecem Açelya'nın omzuna attı elini ve göz kırptı, "Yapıyorsun bu sporu." Açelya daha da şaşırdı. Ölüyor muydu acaba?

Ölüyor olsa Ilgın da boşluğu izlemeyi bırakıp bir şeyler söylerdi herhalde, hayır daha vakti vardı ölmek için. "Ah be!" Diyerek bir serzenişte bulundu seslice.

O an beklemediği bir şey oldu ve Ilgın yanında oturan Mehir'in saçlarıyla uğraşmayı bırakıp konuştu, "Birinci olmuşsun zaten, neye üzüldün?" Artık pekâlâ ölüyor olma ihtimali vardı Açelya'nın.

O gün Açelya'nın yeteneği olmuştu üç kızın gündemi, Açelya ise durup şaşkınlıkla izlemişti onları. Ve oraya gidiş sebebini unutmuştu. Kızları hayatından çıkarıp bu saçma ilişkilerine bir son verme düşüncesi kafasından uçup gitmişti.

Akşam eve döndüğünde de kimse tarafından rahatsız edilmemişti, arkadaşlarıyla mesajlaşmak gibi bir alışkanlığı zaten yoktu fakat ilginç bir şekilde Soysal da aramamıştı o akşam. Açelya ailesiyle keyifli bir akşam yemeği yemiş daha sonra odasına çıkıp ders çalışmıştı birkaç saat boyunca, en sonunda da yorulup uyumuştu.

O gün yaşadıklarına dayanarak ertesi gün okula gülümseyerek girmişti, arkadaşlarına da gülümseyerek selam verecekti. İkinci kattaki panoların ve ofislerin önünde kızları gördüğünde onlara doğru bir adım attı Açelya fakat ikinci adımı havada asılı kaldı. Onu ilk fark eden kişi Ilgın olmuştu ve Açelya'yı gördüğünde Mehir'i kolundan tutup aksi yöne çevirmişti. Mehir arkasında kalanın ne olduğu görmeye çalıştığında Ilgın buna da izin vermemiş kızı çekiştirerek koridorun öbür ucuna sürüklemişti. Açelya olduğu yerde durdu ve onlar koridoru bitirene kadar izledi. Kattaki oturma alanlarının yanına gidişlerini ve Ilgın'ın Mehir'i bir koltuğa oturtup başında bir şeyler anlatmaya başlayışını da gördü. Bir süre sonra Mehir Ilgın'ın söylediklerine gülmeye başladığında Açelya eğleniyor olduklarını anladı. Koridorda arkasını döndü ve merdivenlerin başına kadar gelip bir süre düşündü, aşağı inip gitmeli miydi yoksa üst kattaki kütüphaneye mi çıkmalıydı? Kısa süre düşündükten sonra başarısının aşağıdaki iki aptaldan daha önemli olduğuna kanaat getirdiğinde üst kata çıkan basamakları takip etti.

Her zamanki gibi yine bir sebebi yoktu görmezden gelinmesinin. Ilgın'ın canı isterse görülüyor, istemezse yok oluyordu. Ilgın'ın bilmediği şey ise Açelya'nın her daim, her koşulda görünmeyen bir yüzünün daha olduğuydu. Ilgın'ın gülünç davranışları, aptal polemikleri ve kendi içinde tanrısallaştırdığı sevgili arkadaşı Mehir'in sonu; Açelya'nın ikinci yüzü olacaktı.

Ilgın'sa bunun farkında olmadan geçirecekti son zamanlarını. Bir gün Mehir Jale'ye son kez tapacak, Açelya'yı son kez yok sayacak ve bir gün son kez Ilgın Dinçer olacaktı. Sonrası onun hatra konulduğu bir yaşam olmayacaktı, başkası tarafından öldürüldükten sonra isminiz değil katiliniz akılda kalırdı çünkü.

🕊️

Ilgın öldüğünde on yedi yaşındaydı ve izlediği gençlik dizileri yüzünden on yedinci yaşının mükemmel geçeceğine dair bir inanışı vardı. Ona söylemesem de gençlik yıllarının hayalindeki gibi toz pembe olmayacağını biliyordum fakat on yedinci yaşının son yaşı olacağını da tahmin edememiştim. Bu yüzden merak ediyordum, şuan yaşıyor olsa nasıl biri olurdu. İyileşir miydi?

İyi bir insan olmayı dener miydi merak ediyordum, çocukluğumun son yıllarını karalayan kişi iyi biri olur muydu bir gün? Ya da kim için iyi olurdu? Benim için olmayacağı kesindi. Belki tanrıçası Mehir istediği için olabilirdi fakat buna da ihtimal vermiyordum muhtemelen Mehir ondan değişmesini istediğinde ona tapmayı bırakıp tapacak yeni bir put bulurdu.

Bu düşünce üzerine fazla vakit harcadığımın farkındaydım fakat ne kadar düşünsem de bulamamıştım. Kendiminkini bulmuştum oysaki.

Artık iyi olmak istiyordum. İyi olmak istediğim ilk an buydu. İyiliğin kolları arasındaydım ve onun yanında yakışmak istiyordum. Onun beyazını siyahımla kirletmek istemiyordum, beraber beyaz olmalıydık.

Tan, içimdeki siyah lekeden utandığım ilk anın ismiydi. Pişmanlık, ateş olup yanmaya başlamıştı. Yaptıklarıma pişman olmuş, yapmayı düşündüklerim için utanmış, yapamadıklarım için şükretmiştim. Pişman olmak lügatımda yoktu hâlbuki. Fakat Giray Tan'ın lügatında ne olduğunu iyi biliyordum, sebebi buydu tüm bu pişmanlığın.

"Ee, saklanacak mısın böyle?" Sesini duyduğumda bakışlarımı daldığım yerden ayırmaya çabaladım ve manasızca mırıldandım. Saklanıyordum çünkü utanıyordum. Onu öptüğüm için değil, siyah lekemi ona da bulaştırmış olabileceğim için.

Başımı yasladığım göğsünden ayırdım ve doğruldum, şimdi birkaç dakika önceki gibi koltukta yanında oturuyordum. Kucağında değil. "Saklanmıyorum, sadece..." Yönünü bana çevirdi ve dirseğini koltuğun sırtına yaslayıp yüzünü bana doğru eğdi, "Sadece ne?"

Tehlikeli sularda yüzüyordu, ben masum bir öpücükle sınırları yok etmiştim yalnızca. O ne var ne yok darma duman etmeye uğraşıyordu sanki.

"Tehlikeli sularda yüzüyorsun Giray Tan."

Giray hiçbir şey söylemedi, yalnızca onaylayan bir mırıltı çıkarttı ve daha da yaklaştı. İleri gitmek istiyordu. Bir buseyle sınırları yıkıp bırakmak istemiyordu.

Zaten pek akıllıca bir fikir değildi.

"Yap şunu artık." Dedim daha ne kadar birkaç milip yaklaşıp kalbimi sıkıştırmaya devam edeceğini bilmediğimden. Tan güldü, arsız ama keyifli bir gülüştü. Bu kez o alt dudağımı dudakları arasına aldı ve iç çekerek bir buse bıraktı. Geri çekildiğinde gözleri kızarmış yüzümde ve dudaklarımda dolaşıyordu. "Tüm gün aklımın bir köşesinde durdun ve kafamı karıştırıp durdun. Günün böyle biteceğini tahmin etmeliydim." itirafını beklemediğimden geri çekildim ve doğru mu söylüyor diye yüzüne baktım fakat biliyordum ki onda yalan olmazdı.

"Ne yaptım da oyaladım zihini bu kadar?" Diye sordum başımı yana eğerek.

"Varlığın yetiyor." Dedi Tan omuz silkerek.

Üstünde bu kadar etkim olduğunun farkında bile değildim, aramızdaki ilişkinin farklı bir boyut almak üzere olduğunun farkında olduğunu biliyordum fakat bunun üstüne bu kadar düşündüğünü bilmiyordum.

"Tüm bunlar ne ara oldu?" Bu soruyu ona değil kendime sormuştum aslında. Çok zaman geçmemişti tanıştığımız günün üstünden, şimdiyse ne hâldeydik?

"Günlerce çölde mahsur kaldığını düşün, şehre döndüğünde su içmek için bekler misin?" Sözleriyle ona döndüm, bu adam bu metaforları nereden buluyordu? Metaforuna aynı şekilde karşılık verdim, "Uzun süre su tüketmediğinde bir anda su içemezsin, sana zarar verir."

"Burada su sen mi oluyorsun?"

"Ne?" O nasıl bir soruydu öyle? Başka şartlar altında bu konuşmayı yapıyor olsak muhtemelen gülüyor oluyordum fakat şuan ciddi bir konuyu saçma metaforlar üzerinden konuştuğumuz için gülemiyordum bile!

"Su diyorum, sensen içerim." Bu kez kendimi tutamayarak güldüm. "Ne diyorsun Tan?" O da güldü ve tekrar omuz silkti, "Ne bileyim."

"Bence su sensin." Dedim bir anda. Birkaç saniye düşününce benim onun için su olamayacağımı anlamıştım ama o benim için olabilirdi.

"Nasıl yani?" Dedi tek kaşını çatarak.

"Senin arkadaşların vardı, çölde değildin ama benim kimsem yoktu, ben çölün ortasındaydım. Şimdi bak, yanımda sen varsın." Tan gözlerime çözemediğim bir ifadeyle bakarken devam ettim, "Bu yüzden su ben değilim, sensin."

Tan kendi kendine güldü bir an için. Neye güldüğünü anlayamadığım için ona soran gözlerle bakıyordum. Açıklamasını beklediğimi fark ettiğinde yine o çapkın ifadesini takındı, "Seni arkadaş olarak gördüğümü mü düşünüyorsun?"

"Tan ben onu mu diyorum?" Şu halde birbirinizi arkadaş olarak görüyor olmamız komik olurdu.

"Ya ne diyorsun? Hayatıma daha önce senin sahip olduğun sıfatla biri girmedi çünkü." Ona hayatına ne sıfatla dahil olduğumu sormayı istedim fakat buna vereceği cevaptan korkuyordum. O, bu gece Giray Tan Adanır değildi. Sadece Tan'dı ve korkusuzca itiraflarda bulunmaktan çekinmiyordu. Kimsenin ona neden benim gibi ikinci ismiyle hitap etmediğini şimdi anlıyordum, kimse onda benim gördüğüm tarafı görmüyordu. Herkes için saygılı, mesafeli bir askerdi ama benim yanımda sınırları olmayan uçarı bir adam oluyordu.

Yine de sordum. "Hangi sıfata sahipmişim ben?"

"Hayatımdaki en gerçek kadın." Diyerek kaçamak bir cevap verdi. Bir de suçunu biliyor, bıyık altından gülüyordu!

"Yine sinsilik yapıyorsun." Diyerek yakındım fakat üstelemedim, bana aynı soruyu soracak olursa benim de verecek bir cevabım yoktu çünkü. Koltukta oturduğum yerden kalktım amaçsızca, kalmışken soğumuş kahvelerimizi dökmeyi düşündüğümde onlara yönelecektim ki sol bacağımdan vücuduma yayılan bir elektrik hissettim. Tan'ın parmak uçları bacaklarımdaydı. Beni ufak bir dokunuşla kendisine çevirdiğinde o alçak koltukta oturuyor bense önünde ayakta dikiliyordum. Böyle alttan alttan bakması kesinlikle kalbim için sorun teşkil ediyordu.

Gözlerimin içine bakmaya devam ederek doğruldu ve başını sol omzuna doğru eğdi, "Açelya çok soru soruyorsun, konuşmak yerine sadece öpüşmeye ne dersin?"

Sorusuyla baştan aşağı kızarmış ve ciddi olup olmadığını kontrol etme ihtiyacı hissetmiştim, bu Tan benim için bile fazla uçarıydı. Elimi alnına götürdüm ve tersini yasladım, biraz sıcaktı sanki. "Sen yanıma gelmeden önce bir şey falan mı içtin?" Tan ateşini ölçmemi bile umursamadı, "Bir dal sigara sadece." Dedi hülyalı hülyalı bakmaya devam ederken.

"Sen sigara içmezdin?" Dedim soruyla karışık. Mağarada kalacağım ilk gece paketini bana verdiğini ve neredeyse hiç içmediğini söylediğini iyi hatırlıyordum. Tan bu sorum karşısında da omuz silkti, "Feza'ya eşlik ettim." Cevap verdikten sonra bir an duraksadı ve ciddi bir ifadeye büründü yüzü, "Bak, yine soru sormaya başladın." Ciddi hâline gülmeden edemedim, ben kıkırdarken o da gülümsüyordu. "Ne istiyorsun? Susup oturayım mı?"

Koltukta geri yaslandı ve elini kucağına vurdu. "Oturabilirsin." Ona gözlerimi kocaman açarak baktım, "Tan! Saçmalıyorsun artık!" ondan uzaklaştım ve kupaları kapıp hızlı adımlarla mutfağa yürüdüm. Ben soğumuş kahveleri lavaboya dökerken o da arkamdan sesleniyordu, "Benden kaçamazsın Açelya!"

"Kaçarım ve beni kuş olsan yakalayamazsın Giray Tan!" Diye karşılık verdim ben de ona. Fakat hemen ardından arkamdan, fazla yakından, bir ses yükseldi. "Emin misin?" Bir an sonra Tan'ın kolları belime sarılmış ve beni havalandırmıştı. Onun bir istihbarat ajanı olduğu aklımdan uçup gitmişti, yanıma varana kadar ruhum bile duymamıştı geldiğini. Saçlarım gözümün önünde uçuşurken tiz bir çığlık attım istemsizce, "Tan ne yapıyorsun!?"

O halinden memnun gibiydi, kahkaha atıyordu ben havadayken. Sonunda zemine kalçam bir zemine temas ettiğinde beni ada tezgahın üzerine oturttuğunu anladım. Ufak tefek bir kız da değildim oysaki, bunu bu kadar kolay yapabilmesine de şaşırmıştım.

"Şimdi söyle bakalım, yakalayabilir miymişim yakalamaz mıymışım?" Dedi göğsünü kabartarak.

"Ben beni kuş yap demedim ki, nerenle dinliyorsun?" Dediğimde büyük bir kahkaha attı başını geri atarak. Bana bakmayışını fırsat bilerek elimi karnına yaklaştırdım ve etinden bir parçayı iki parmağım arasına sıkıştırarak burmak suretiyle karnını çimdikledim. "Ahh!" Diye bir ses yükseldi hemen ardından. Bu kez gülen bendim. Tan'sa beklemediği anda falso yediği için biraz bozulmuş gözüküyordu.

"Açelya ne ile yaptın onu? Bir tarafım koptu sandım!

Bu akşam onda görmeye aşina olduğum çarpık gülümseme bu kez benim yüzüme yerleşti, "Ne tarafın mesela?"

Tan başını iki yana sallayarak güldü, "Bel altı espiri mi yaptın sen şimdi?"

"Üstüme iyilik sağlık."

"Amin, amin." Sanırım bu duaya amin demekte haklıydı çünkü saatlerce yağmurun altında oturduktan sonra şifayı kapmamam imkansızdı ve yavaş yavaş vurmaya başladığını hissedebiliyordum. Üst üste iki kez hapşırdığımda buna emin olmuştum.

Tan hapşırırken eğdiğim başımı tutup kaldırdı ve avucunu alnıma yasladı bir anda, koca eli neredeyse tüm yüzümü kaplayacaktı. "Tahmin ettiğim gibi, ateşin var." Demekki yüzümde hissettiğim sıcaklığın tek sebebi Tan değildi. Hasta olmuştum.

"Geçer bir şey olmaz." Diyerek tezgâhtan inmeye yeltendim fakat Tan bir elini dizime koyarak beni durdurdu, elini çekmeden arkasındaki dolaba döndü ve bir kutu aldı. "Ateş düşürücü." Kutuyu kucağıma bıraktığında kutuyu açıp bir hap aldım.

İlacı içtikten sonra Tan tezgahtan inmeme izin vermiş fakat gözleriyle koltuğu işaret etmişti. Yine ağzını açmasa bile istediğini yaptırıyordu. Yine de ikiletmedim, koltuğa yerleşip battaniyenin altına girdim ve televizyonun kumandasını aramaya başladım. Kumandayı bulamayınca arkama dönüp ona baktım, mutfak dolaplarını karıştırıyordu. "Bitki çayı ister misin?" Diye sordu o da bana dönerken. Başımı hayır anlamında salladım. "Hastalığına iyi gelirdi?"

"Ben o sallama çayların bir işe yaradığını düşünmüyorum." Dediğimde kaşları havandı, "Ne içiyorsun o zaman?" Ben bitki çayı içeceksem bitkiyi aktardan alıyordum çünkü işlem görüp paketlenmiş bir gıdanın bana fayda sağlayacak olması düşüncesi hiç mantıklı gelmiyordu. "Aktardan alıyorum."

Tan anladığını belli ederek başını salladığında önüme döndüm, o esnada televizyon kumandası gözüme çarptı konsolun rafında duruyordu öylece. Kalkıp kumandayı aldım ve eski yerime oturdum, Tan'ın arkada ocakla uğraştığını duyabiliyordum fakat ne yaptığı hakkında bir fikrim yoktu.

Televizyonu açtığımda kanallarda gezinmeye başladım, kanal listesinde on ikinci sıraya kadar haber kanalı yoktu. Oraya kadar olan kanallardaki tüm dizilere göz gezdirmiştim fakat hiçbiri ilgimi çekmemişti. Son kanalı da geçtiğimde bir haber bülteni çıktı karşıma. "İçişleri Bakanı Yerlikaya operasyona ilişkin, "Teröristlerin hiçbirine göz açtırmayacağız. Tek hedefimiz var, son terörist etkisiz hâle getirilinceye kadar sizlerin duası ve desteği ile durmadan, duraksamadan mücadele etmek." İfadelerini kullandı. Operasyon görüntülerini gizli tutan Yerlikaya, çalışmalarda görev alan askerlerimizi tebrik etti." Diyordu muhabir. Alttaki şeritte yazan yazıdan bahsedilen operasyonun dün geceki operasyon olduğunu anlamıştım. Kanalı değiştirmek istesem de durdum ve detayları dinlemeye başladım.

"İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, ŞD suç örgütü soruşturmasına ilişkin kritik açıklamalarda bulundu. Bakan Yerlikaya, "Kimler FETÖ taktikleriyle Sayın Cumhurbaşkanımıza, hükümetimize ve siyasilerimize oyun kurmaya çalışıyorsa oyunlarını ve tuzaklarını yerle bir edeceğiz" dedi."

"Mülkiye Müfettişlerinin ilgili raporu kısa süre içinde tamamlanacak. Atılan her adımı, telefon kayıtlarını tek tek inceliyorlar. Hazırlanan bu raporu en ince ayrıntısına kadar kamuoyu ile de paylaşacağız. Ve gereğini yapacağız"

Anladığım kadarıyla Soysal Zaman'ın başı bu kez hiç olmadığı kadar dertteydi. Sekiz aylık operasyonun son adımı dün gece atılmıştı, haber kanalları bunu konuşuyordu.

Spiker kadın konuşmaya devam ederken Tan'ın bu tarafa geldiğini duydum, "Kanalı değiştirebilir misin?" Dedi elindeki bardakları sehpaya bırakırken. Kupaların içindeki süt gözüme çarparken kanalı değiştirdim ve televizyonun sesini biraz kıstım. "Neden hiç haber izlemiyorsun?" Diye sordum merakla ona bakarken. Benim evimde kaldığı gece de özellikle haber kanalı dışında bir şey açmamı istemişti özellikle.

"Tüm bunlar beni zaten yeteri kadar yoruyor, bir de haber kanallarında dinlemeye katlanamıyorum." Dediğinde onun için üzülmüştüm, mesleği hiç kolay değildi. "Ballı süt getirdim." Dedi konuyu değiştirerek. Kupalardan birini alıp elime tutuşturdu ve kendi sütünü yudumlamaya başladı. Ben de sütümden bir yudum aldım ve tekrar kanalları gezmeye başladım. En sonunda hiçbir şey bulamayınca geçen seferki belgesel kanalını açtım ve sesini iyice kıstım. Battaniyemi tutarak oturduğum yerde Tan'a doğru kaydım ve gövdesine yaslanıp bacaklarımı az önce oturduğum yere doğru uzattım. O da bacaklarını koltuğun L kısmına uzatmış, bir kolunu omzuma atmıştı.

"Uykun mu geldi?" Diye mırıldandı başını kucağına eğerek. başımı aşağı yukarı salladım gözlerimi kapatırken. "Odama geçebilirsin." Dediğinde başımı hayır anlamında salladım bu kez. "O geceki gibi. Burada uyuyalım." Dedim uykulu sesimle. Arkamda kalan kumandayı alıp boştaki kolunun üzerine bıraktım, "Sen istediğini açabilirsin, sesten rahatsız olmam."

"Peki uzanabilir miyim?" Diye sorduğunda gözlerimi açtım, başım kucağında olduğu için soruyordu. Kalktığımda benim gibi uzandı ve çaprazında duran yastığı başının altına yerleştirdikten sonra yerleşip önündeki boşluğa vurdu iki kez fakat ben yatmadan önce kalkıp köşedeki berjerin üstünde duran diğer battaniyeyi alıp üstüne örttüm. Daha doğru devasa vücudunun hepsini kapatabilmek için üstüne doğru fırlattım. Vücuduyla beraber başı da kapanmıştı, başını kapatan parçayı aşağı çekti ve bana baktı, "Teşekkür ederim."

"Zaten seni rahat yatağından ettim, bari bunu yapayım." Dedim yerime geri yatarken. Başımı yasladığım yer onun çenesinin altıydı. Çenesini başıma yaslayıp bir eliyle her yere dağılan saçlarımı toparladı, "Yatağımın rahat olduğunu nerden çıkardın? Burası daha rahat." Cevap veremeyecek kadar mayışmıştım, manasızca mırıldandım yalnızca.

🎭

Giray Tan

Açelya Dara Karayel, Giray Tan Adanır'ın son sekiz ayının ismiydi.

Aylarca onun arkasında bir gölge gibi dolaşmıştım. Onun rutinini ezberlemem, operasyonun kilit noktası olarak kullanabilmek için her şeyi bilmem gerekiyordu çünkü. Başlarda her şey normaldi, normal bir operasyondu. Hatta Açelya'nın hayatı fazla monoton olduğundan sıkıcı geliyordu bana. Onu da fazla suratsız ve soğuk buluyordum.

Sonra, bir anda gözümün önündeki perde kalktı sanki. Onu Soysal'a teslim etmem gerektiği söylendiğinde aylarca gördüğüm her şey film şeridi gibi geçti gözümün önünden. O, kötü biri değil. Dayısına benzemiyor. Diye geçirdim içimden sonunda. Çünkü sadece tek başınayken gardını almış bir savaşçı gibi gözüküyordu. Babasıyla ya da annesiyle beraberken gözlerinin içi gülüyor, etrafındaki siyah bulutlar dağılıyordu. Açık açık kendisini sevmediklerini söylediği arkadaşlarının mezarına giderken bile onlara olan kırgınlığını bir kenara bırakıyordu. Mezarlarına elinde bir demet çiçek olmadan gitmiyor, ellerini açıp dua etmeden dönmüyordu. Bazen onlarla uzun uzun konuşuyor, her şey normalmiş gibi davranıyordu.

Zaten bunlar dışında kimsesi de yoktu. Annesi, babası ve ölü arkadaşları. Bir dayısı yoktu. En azından onun için yoktu.

Bunu anladığımda onu mağaraya sokmamam gerektiğini de kavramıştım fakat her şey benim istediğim gibi gitmiyordu. Hatta çoğunlukla hiçbir şey. Ona bu kadar bağlanmamın sebebi bu da olabilirdi, ona karşı sorumlu hissediyordum. Sanki oraya girmesine izin vererek onu koruyamamıştım.

Kapalı gözlerimi açtığımda siyah saçları girdi görüş açıma, bedeni küçük olmuş başı iyice boyun girintime sinmişti. Parmaklarım saçlarında dolandı, kokusunu içime çektim. Hayır, diye geçirdim içimden. Hayır, bu sorumluluk hissetmek değil. Bu başka bir şeydi. Bilmediğim bir şeydi fakat öğrenmek için hevesliydim. Ve bana Açelya'nın öğretmesine ihtiyacım vardı.

Kirpiklerinin hareket ettiğini gördüğümde uyanık olduğunu anladım. Uyumadan önce babasını arasa iyi olurdu, Halit Karayel'in hâlâ Ankara'da olduğunu biliyordum ve bir gece kızı eve dönmediğinde şehri ayağa kaldırmasını istemiyordum. Peşlerinde bu kadar bela varken ve Açelya'nın gidecek kimsesi yokken babasını habersiz bırakması iyi olmazdı.

"Açelya?" Ona seslendiğimde yerinde kımıldadı biraz, "Hı?" Dedi dudaklarını aralamadan. "Babana haber ver." Dedim gözlerim kapanmak için zorlanırken. Operasyondan döndüğümden beri uyumamıştım. "Uykum var." Dedi Açelya. "Ve telefonum uzakta." Diyerek devam etti.

Sanırım ikimizin de gidip telefonu getiremeyecek kadar fazla uykusu vardı. Ona kendi telefonumu vermeyi akıl ederek elimi arkasına doğru uzattım, el yordamıyla telefonu aramaya başladım. Bulamayınca ofladım ve biraz daha uzattım kolumu. Elim telefona değil belki ama koltuk olmadığına emin olduğum başka bir şeye çarpmıştı. Yastık olması için dua ederken çaktırmadan Açelya'ya baktım, gözleri açıktı ve kaşlarını çatmıtı. "Pardon." Dedim kolumu geri çekerken. Elimin ayarını sikeyim, diye geçirdim içimden yüzümü buruşturarak.

Aptal telefonumu koltuğun minderlerinin arkasında bulduğumda Açelya'nın önüne bıraktım. Telefonu alıp tuş takımına babasının numarasını girdi ve ara tuşuna basıp telefonu kulağına götürdü. Daha doğrusu telefonu kulağının altına koydu. Babası telefonu açtığında kısaca açıklama yapmış ve

Ardından ikimizin de uykuya dalması uzun sürmemişti. Birkaç dakika içerisinde televizyondan gelen sesler boğuk bir hâl almaya ve yavaş yavaş silinmeye başlamıştı. Uyuduğumuzda saat epey erken olmalıydı, fazla vakit geçirmemiştik.

Gece boyunca uyanmadığıma emindim, uyansam mutlaka televizyonu kapatırdım. Sabaha kadar deliksiz uyumuş olmalıydık ikimiz de. Güneş doğmak üzere gibi gözüküyordu; evin içini mahmur, turuncu bir aydınlık kaplamıştı. Üstünde ufalmak zorunda kaldığım koltuktan kalktım ve omurgamı rahatlatmaya çalıştım, yüzümü de ovuşturup durdum. En azından gözlerimi açmayı başardığımda sehpanın üstüne duran kupalarla beraber mutfağa yürüdüm, bir yandan boğazımdaki batma hissini geçirmek için öksürüyordum. Kupaları makineye koyduktan sonra bir bardak su içtim, boğazımı rahatlatacağını düşünmüştüm fakat su geçip gittikten sonra batma hissi geri gelmişti. Fazla umursamadan salona geri döndüm ve üstümden yere düşen battaniyeyi katlayıp berjerin üstüne bıraktım.

Açelya'nın uyumayı sevdiğini biliyordum, yakında uyanacağını düşünmüyordum bu yüzden onu salonda bırakıp banyoya geçtim. Birkaç dakikada duş alıp tıraş olmak için aynanın karşısına geçtim. Tıraş köpüğünü yüzüme sürmüştüm fakat gözlüğüm olmadığı için iyi göremiyordum. Bir aynadaki tipime bir de altımdaki havluya bakıp gözlüğün yerini hatırlamaya çalıştım. Televizyon ünitesinin rafında olduğunu anımsadığımda yaşanabilicek korkunç senaryolara fırsat vermemek adında duşa girerken çıkarttığım eşofmanı altıma geçirdim ve banyodan çıkıp salona yürüdüm, içeri girmeden başımı uzattığımda Açelya'nın hâlâ uyuduğunu gördüm ve hızlı adımlarla televizyon ünitesinin önüne geldim.

Gözlüğü alıp hızla banyoya geri döndüm fakat giydiğim eşofman altım boşken fazla rahatsızdı... Oflayarak yatak odama girdim ve tişörtüm haricinde üstümü giyindikten sonra banyoya bu sabah üçüncü kez geri döndüm, tıraşımı sonunda tamamladım. Son olarak üstüme siyah bir tişört giyip odadan çıktım ve mutfağa girdim, Açelya kahvaltı yapmak ister miydi bilmiyordum, ben normalde yapmazdım bu yüzden evde de kahvaltılık pek bir şey yoktu. Kahvaltı işini dışarda halletmeye karar verdiğimde salona geçtim ve Açelya'ya dokunmamaya özen göstererek telefonumu koltuktan alıp camın önündeki pufa oturdum, birkaç mesaj vardı. Sadece sonuncusu işle ilgili olduğu için onu açtım.

"Başkan bugün Açelya'nın annesiyle görüşmemiz gerektiğini söyledi. Geç olmadan her zamanki yere uğramasını söyle."

Mesaj Zehra'dan gelmişti, okurken bunu yazarken gözlerini deviriyor olduğunu anlamıştım. Ekranı kitlerken ensemi ovuşturuyordum, Zehra bizim için ayrı bir problemdi. Arkadaşımdı ama problemdi de.

Ona hayatımda duygusal hiçbir şey istemediğimi söylemiştim, inanmış mıydı yoksa bir bahane olarak mı görmüştü emin değildim fakat sözlerimin arkasında duramadığımı gördüğünde her halükarda yıkılacağını biliyordum. Sanırım Açelya ile yaşadıklarımız gizli kalmalıydı.

🎭

"Annemi nereye götüreceğimi de sana soracak değilim!" Karşımdaki kadın öfkeyle gözlerini açtı, "Onun bakımından ben sorumluyum, babanız bana güveniyor." Dedi sakin kalmak için çabalarken. Neyseki benim öyle bir çabam yoktu. "İşini bu kadar seviyorsan kovdurayım seni? Ha, ne dersin!?" Yüzüne doğru bağırdığımda irkilerek yüzünü buruşturdu. Koluma astığım büyük çantamı düzelttim ve saçlarımı arkaya savurup annemin elinden tuttum. Kadın peşimizden gelirken evden çıkmış merdivenleri iniyorduk. Onu kesinlikle buradan göndermem gerekiyordu, bu kadar şüpheli davranıyor olması normal değildi.

Annem ön koltuğa yerleştikten sonra eşyalarımı arka koltuğa bıraktım ve sürücü koltuğuna geçtim. Bahçeden çıktıktan sonra derin bir nefes almıştım, bu ev cidden göğsümü daraltıyordu.

"Nereye gidiyoruz Açelya?" Annemin sorusuyla bir an için duraksadım, nasıl söylemeliydim ona? Sabah Tan'ın evinde uyandığımda bana bugün Zehra ve Nuray'ın annemle konuşacağını söylemişti. Eve gelmeleri tehlikeli olacağından annemi her zamanki yere, eski MİT binasına götürüyordum.

"Arkadaşlarımla görüşeceğiz anne, seni onlarla tanıştırmak istiyorum." Dedim anneme. Onlara arkadaş diyemezdim sanırım fakat yapacak bir şey yoktu, anneme her şeyi açık açık anlatıp kafasını karıştırmak istemiyordum. En azından şuan için.

Annem sessizce başını sallayıp gülümsediğinde dudaklarımı dişleyerek önüme döndüm, annemin anlatacaklarından korkuyordum. Soysal uzun zamandır ortalarda yoktu, sesi de çıkmıyordu ve tüm bu süre boyunca çok yakınımızda olma ihtimali korkutucuydu.

Önümüzdeki birkaç saatin bir an önce yaşanıp bitmesi için daha hızlı sürdüm, eski MİT binasının olduğu sokağa girdiğimde ancak yavaşlamıştım. Arabayı park ettikten sonra annemden önce inip arka koltuktaki eşyalarımı aldım daha sonraysa annemin kapısını açıp yüksek arabamdan inmesine yardım ettim. Binanın demir bahçe kapısından içeri girdiğimizde ilerideki kapıda Nuray belirdi. Gülümseyerek bize doğru gelirken "Hoş geldiniz." Dedi samimi bir şekilde. Ben oldukça gergin olduğum için yüz kaslarımı gülümsemeye ikna edememiştim fakat her şeyden habersiz olan annem ona aynı şekilde gülümsemiş "Hoş bulduk kızım." Demişti. Daha sonra bana döndü, "Arkadaşın bu hanım mı Açelya?" Diye sordu. Onu sessizce onayladığımda üçümüz beraber içeri girdik. Bu kez merdivenleri değil asansörü kullanarak yukarı çıktık. Asansörden indiğimizde Nuray önümüzde geçmiş ve her zaman girdiğimiz ofisten farklı bir tarafa yürümeye başlamıştı. Yöneldiğimiz yerde önünde durduğu kapıyı araladı ve geçmemiz için geri çekildi. İçerisi bir ofisten çok salona ya da oturma odasına benziyordu. Yine de ortadaki sehpanın üzerinde iki tane laptop ve bir sürü dosya vardı.

İçeri girdiğimizde Nuray da peşimizden girdi ve mahçup bir ifadeyle, "Dağınıklığın kusurusa bakmayın lütfen, kahve içer misiniz?" Dedi. Bu sırada kapı pervazında Zehra'nın dikildiğini gördüm, ben değil fakat annem onu fark ettiğinde gülümsemiş ve Nuray'ın yaptığı kadar profesyonel olmasa da samimi olmaya çalışarak hoş geldiniz, demişti. Daha sonraysa kahveleri yapmak için ayrılmıştı.

Nuray'ın olduğu yerden bana kaş göz yaptığını gördüğümde ben dışarı çağırdığını anladım ve anneme dönüp onlara yardım edeceğimi söyleyerek yerimden kalktım. Beraber koridora çıktığımızda Nuray kapıyı Aralık kalacak şekilde kapattıktan sonra biraz uzaklaştı. Başka bir kapının önünde durduğumuzda konuşmaya başladı, "Başkan bunu tam bir sorgu gibi yapmamıza gerek olmadığını söyledi, annenin kafasının karışmasını istemeyiz bu yüzden olabildiğince sohbet havası vermeye çalışacağız. Ama unutma amacımız Soysal Zaman'ın şu an nerede olduğuyla alakalı en ufak bir bilgiye ulaşabilmek. Herhangi bir noktada konunun üstüne düşersek annenin cevaplarını etkileyecek ya da engelleyecek herhangi bir şey yapmanı istemiyorum." Nuray'ın düzgün diksiyonlu ve ciddi ifadesi ile yaptığı açıklayıcı ve uyarıcı konuşma gerçekten buranın onun çöplüğü olduğunu gösteriyordu.

"Biliyorum ve farkındayım merak etme. Ben de en az sizin kadar onun nerede olduğunu öğrenmek istiyorum." Diyerek yanıtladım onu. Beni başını sallayarak onayladıktan sonra arkasına döndü ve annemin olduğu odunun kapısını işaret etti beraber tekrar içeri girmemizin ardından Zehra da elinde kahve tepsisi ile beraber içeri girmiş ve kahveleri servis etmişti.

Nuray ve Zehra annem ve benim oturduğumuz koltuğun karşısındaki berjerlere oturduklarında çaktırmamaya çalışarak derin bir nefes aldım, sanırım başlamak üzereydik.

"Aysima Hanım ben Nuray, Açelya'nın arkadaşıyım tanıştığımıza memnun oldum." Nuray anneme elini uzatıyordu. Annem gülümseyerek eline uzandı, el sıkıştılar ve annem de arkadaşımla tanıştığı için ne kadar mutlu olduğunu söyledi. Bu kez sıra Zehra'daydı, "Zehra, memnun oldum Aysima Hanım." Dedi mesafeli bir biçimde fakat bu soğukluğu anlayabilen tek kişi bendim Bir de muhtemelen Zehra, annemin farkında bile olmadığını ifadesinden anlayabiliyordum arkadaşlarımla tanıştığını düşündüğü için gayet mutluydu. O an annemin eski arkadaşlarımı da hatırlayıp hatırlamadığını merak ettim.

🎭

Evran Taşdelen kendini yorgunca koltuğa bıraktı, masanın üstündeki balya balya dosyalara ağız dolusu sövmek istiyordu. "Geceden beri gözüm kör oldu amına koyayım." Diyerek söyledi. Yiğit hâlâ masanın başında dikiliyordu ona gözlerini kaldırarak baktı, "Henüz bir şey bulamadık."

"Hatırlattığın için sağ ol. Vasfını sikeyim." Yiğit başta gerçekten kendisine teşekkür ettiğini sanmıştı fakat Evran cümlenin sonuna fısıldayarak asıl niyetini belli etmişti yine. Yiğit tam bir işkolikti yorulsa bile fark etmez hiçbir zaman da bunu dile getirmezdi fakat Evran yorulmaya hiç gelemiyordu özellikle de ofiste. "Keşke beni kodese onların yanına götürseydiniz de ben tek tek hepsini dövseydim, en azından spor yapmış olurdum."

"Bırak sporu falan bence sen eve git dinlen koca oğlan. Yerine ben bakarım." Evran ve Yiğit sesin geldiği tarafa döndüklerinde büyük masaya doğru yaklaşan Giray'ı gördüler.

"Vay vay vay, kimleri görüyorum! Tatil güzel miydi?"

"Tatil?" Dedi Giray ceketini sandalyenin arkasına asarken.

"Dün gece eve gidip uyudun ya onu diyor." Dedi Yiğit gerinirken.

Giray başı hâlâ eğikken gülümsedi istemsizce. Aklına dün gece olanlar gelmişti.

"Tatil yapmadım, uyudum sadece." Dedi tekrar gülümsememeye çalışarak. "Ne büyük lütuf!" Dedi Evran.

"Nöbetleşe çalışacağız işte lan uzatmasana."

Evran oturduğu yerden kalktı, "Lanlı lunlu konuşma lan! Büyüğün var karşında."

"Dede." Dedi Giray uyuz olduğunu bilerek.

Evran tekrar küfür edemeyecek kadar yorgundu, yanından geçerken Giray'a omuz atmakla yetindi ve ofisten çıktı. Giray onun bu hâline gülmüş ve yerine oturmuştu. "Feza da birazdan gelir, sen de dinlen artık." Dedi Yiğit'e. Gidip dinlenmek kulağa hoş geliyordu fakat aklı da tamamlanmamış işlerde kalacaktı Yiğit'in. Giray bunu anladığında elindeki dosyaları aldı, "Hadi abiciğim hadi, ben bunları bitiririm rahat ol sen."

Yiğit tuttuğu dosyaları serbest bırakırken tek kaşını kaldırarak baktı Giray'a. "Sen bir tuhafsın." Diyerek düşüncelerini sesli dile getirdi daha sonraysa köşedeki mavi kot ceketini alıp çıktı.

Giray tuhaf değildi yalnızca aşk sarhoşuydu. Farkında değildi ama öyleydi.

Masanın başında nereden başlayacağını düşünürken aklına işaretlediği kutu geldi, Feza yokken ona bakmanın tam vaktiydi. Odanın köşesindeki kutu yığınının başına gitti ve hepsinin altına bakmaya başladı. Aradığını bulması biraz sürmüştü, bulduğu gibi yere çömeldi ve içindekileri karıştırmaya başladı.

İçi mektuplar ve fotoğraflarla doluydu. Fotoğrafların çoğu çocukluğundan kalmaydı. Giray hepsini hızlı hızlı geçerken birinin Selim'in gençliğine ait olduğunu fark etti, burada yirmili yaşlarında olmalıydı. Almanya'da, Kreusberg meydanında çekilmiş bir fotoğraftı ve yanında kendisiyle yaşıt genç bir çocuk daha dikiliyordu. Giray resmin arkasını çevirdiğinde konumun ve tarigin yanında bir de J harfinin olduğunu gördü muhtemelen yanındaki çocuğun isminin baş harfiydi. Giray arkasındaki masaya uzandı ve fotoğrafı bıraktı, yanındakinin kim olduğunu öğrenmeleri gerekiyordu.

Başka bir fotoğrafı eline aldığında, "Yok artık..." Diye mırıldandı. Elinde tuttuğu fotoğrafta Aysima Hanım kucağına ufacık sevimli bir bebeği tutuyordu, Açelya'yı. Hem fotoğraf karesi hem de Açelya'nın boyutu çok minik olduğundan fotoğrafa iyice yaklaşarak bir kez daha baktı Giray, Açelya çok sevimli bir bebekti zamanında, fotoğraf çok hoşuna gitmişti. Bu fotoğrafı da alıp cebine koydu, lazım olursa dosya için bir çıktısını alırdı fakat orijinali kendisinde kalsın istiyordu.

Fotoğrafı cebine yerleştirdikten sonra etrafı fazla dağıttığını fark ederek etrafa saçılmış kağıtları kutunun içine yerleştirdi, bu esnada kapı açılmış ve içeri Feza girmişti.

"Vay, Giray Bey çalışmaya başlamış bile." Giray kaşlarını çatarak arkadaşına döndü, "Neden hiç çalışmıyormuşum gibi davranıyorsunuz?" Dedi sitem ederek.

Feza güldü, "Bilemiyorum, belki bu aralar aklın başka şeylerle meşgul olduğundan olabilir." Dedi. Giray arkadaşının Açelya'yı kast ettiğini anlamıştı, "Bu işimi önlemiyor ve önlemeyecek." Dedi inkar etme gereği duymadan.

"Yani inkar etmiyorsun?"

"Sanırım artık edemem." Feza'nın gözleri fal taşı gibi açıldı,"Aslan kardeşim be! Hayırlı olsun!" Diyerek Giray'ın üstüne atladı bir anda. Feza zıplayıp Giray'ın sırtına vurarken Giray kaçmaya çalışıyordu, "Lan dur! Dur, dur öyle değil!" Feza Giray'ın son dediğini duyduğunda gerçekten durdu ve ona baktı, "Ne demek öyle değil, ona açılmadın mı? Sevgili olmadınız mı? Evlenmiyor musunuz?" Dedi hayal kırıklığıyla.

Giray onu omuzlarından tutup itti, "Hayır! Yani, belki... o kadarını henüz bilmiyorum..." Feza ona tek kaşını kaldırarak baktı ve başını iki ana aheste aheste salladı. Bu ne oldu o zaman, demekti. Giray ensesini sıvazladı, "Şey..."

"Şey?" Dedi Feza aynı ifadesini korurken.

"Poz kesme sıkarım ayağına." Diyerek ufak bir uyarıda bulundu Giray.

"Doğru düzgün anlat o zaman."

Giray açık açık söyleyemeyeceğine karar verdi, "Ne anladıysan o." Dedi. Feza tekrar kaşlarını kaldırdı, "Ne anladığımı bilemezsin." Dedi kafasını yana eğerek. Giray en sonunda dayanamayarak, "Fesat aklına sokayım Feza! Sorma kardeşim sen bir şey! Sevgiliyiz diye bil geç sen." Dedi, Halit Bey'e söyledikleri yalanı arkadaşına da söylemişti fakat böyle giderse gerçek olacak gibiydi bu yüzden umursamadı. Feza da arkadaşı ve müstakbel yengesinin yaptıklarını düşünmeyi kesti, Giray haklıydı.

"Eh iyi madem." Diye mırıldanarak masaya yöneldi. Giray derin bir nefes alıp verdi sakinleşmek için. Sandalyesine oturduğundaysa art arda hapşırmaya başladı.

"Çok yaşa, çok yaşa. Bulaştırayım deme." Dedi Feza.

🎭

Annemin hastalığının onun eskisi gibi olmasını tamamen engelleyeceğini düşünmüştüm her zaman fakat görüyordum ki yanılmışım. Annem Nuray ve Zehra ile sohbet edebiliyordu. Evet, belki kafası karışık olduğundan cümleleri de karmaşıktı ama sonuç olarak muhabbet etme işini yerine getirebiliyordu. Bunu bu zamana kadar fark etmediğim için utanıyordum. Hem bu yüzden hem de Nuray tarafından uyarıldığım için sessiz kalıyordum konuşma esnasında.

"Ne kadar şık görünüyorsunuz, Açelya arkadaşların gibi giyinmeyi dene." Annemin yorumunu duyduğumda şaşkınlıkla bir onlara bir kendime baktım. Nuray koyu gri bir kumaş pantolon ve açık mavi bir gömlek giyiyordu, Zehra ise aynı kombini tamamen siyah parçalarla yapmıştı. Benimse üstümde bol bir kot pantolon ve içimdeki dantelli sütyenin dantellerini gösteren fitilli bir atlet vardı. "Sağ ol anne." Mırıldandım somurtarak.

"Ben çocukken annem kardeşim ve beni güzel güzel giydirip resimlerimizi çekerdi, Açelya'yı da öyle büyüttüm ama... niye böyle oldu anlamadım." Dedi annem düşünceli düşünceli. Ben annemin beni gömmesine takılmıştım fakat Nuray ve Zehra'nın takıldığı başka bir şey vardı, konu ilk kez Selim'e gelmişti.

"Bir kardeşiniz mi var Aysima Hanım? Bahsetsenize biraz." Dedi Nuray keyifle kahvesinden bir yudum alırken, dinlemek için hevesli gözüküyordu.

"Ah kardeşim, çok efendi bir çocuktu küçükken. Hâlâ öyle gerçi ama pek görmüyorum." Dedi annem. Hâlâ öyle olduğunu neye dayanarak söylediğini merak ediyordum. "Öyle mi, ne iş yapıyor kendisi?" Nurayın sorusuyla annemin aşları çatıldı, bu soru için net bir cevabı yoktu. "Bilmiyorum... ama önemli bir şey olmalı." dedi emin olamayarak. "Nasıl yani?" diye sordu Zehra.

"Yani beni pek ziyarete gelmiyor, yoğun olmalı. Bazen geldiğini zannediyorum, sesler duyuyorum evin içinde ama yanıma gelen olmuyor." Annemin söyledikleri karşısında üçümüz birbirimize bakakalmıştık. Kahretsin, diye geçirdim içimden. Yine beni bir şeyler bilmekle ve söylememekle suçlayacaklardı.

"En son ne zaman geldi yanınıza hatırlıyor musunuz?"

Annemin yüzüne buruk bir gülümseme yerleşti, "Hatırlamıyorum. belki de gelmemiştir." dedi hüzünle.

"Belki bir uğramıştır?" diyerek şansını zorladı Nuray.

Annem bu kez uzun uzun düşündü, zihnini zorladı bunu hepimiz anlayabiliyorduk. Bir şey söylemek üzereydi. Bir şey söylemek üzereydi.

🎭

Halit Karayel'in kızıyla birlikte yaşadığı evinde hummalı bir hazırlık vardı, herkes yetişebilmek için acele ediyordu. Halit Karayel'in kardeşleri bu akşam ona misafir olacaktı, sürpriz bir akşamdı bu. Halit Bey'in sabah haberi olmuş, hazırlıklara hızla başlamıştı. Erkek kardeşi Mesut; eşi, kızı ve damadıyla geliyordu. Ablası Samiha Hanım da eşi, oğlu, gelini ve minik torunuyla geliyordu. Ailecek bu toplanmalardan hoşlanırlardı ve uzun zamandır yapmamışlardı, Mesut Bey'in kızı Başak'ın nişanlanıyor olması şerefine toplanıyorlardı bu kez.

Halit Bey bunun Giray ile de kaynaşmak için iyi bir fırsat olabileceğini düşünüyordu bu yüzden onu aramak için yeltendi fakat önce kızına haber vermesinin daha doğru olacağını düşündü. Açelya'yı aradı, hatta birkaç kez çaldırdı fakat açmıyordu. Belki de hâlâ birliktelerdi, Halit Bey bu kez Giray'ı aradı.

Giray telefonu bekletmeden yanıtlamıştı, "Giray, merhaba oğlum. Nasılsın?" Diyerek söze girdi Halit Bey telefonun açıldığını duyduğunda.

"Sağ olun Halit Bey, iyiyim sizler nasılsınız?"

"İyiyim oğlum sağ ol, Açelya yanında mı? Telefonlarıma bakımıyor."

Giray Açelya'nın Nuray ve Zehra'nın yanında olduğunu biliyordu, "Yanımda değil fakat görüşmeleri vardı bugün, hâlâ çalışıyor olmalı." Diyerek yanıtladı Açelya'nın babasını.

Halit Bey hazır aramışken onu şimdiden davet etmeye karar verdi, nasıl olsa Açelya da farklı bir cevap vermezdi. "Bu akşam aile yemeğimiz var sizi oraya çağıracaktım, akşam bekliyorum anlaştık mı?"

"Tabii Halit Bey. Davet için teşekkür ederim, katılacağım." Halit Bey cevaba memnun olmuştu. Bu akşamki buluşma hepsinden farklı olacağı için mutluydu.

"Halit Bey!" Birinin kendisine seslendiğini duyduğunda bahçedeki oturma grubundan kalktı ve içeri girdi, "Halit Bey Aysima Hanım hâlâ Açelya ile beraber, o da geliyor mu? Gidip alalım mı?" Dedi kendisine doğru gelen kadın.

"Açelya ile mi beraber?" Halit Bey bunu bilmiyordu üstelik az önce Giray ona Açelya'nın çalıştığını söylemişti.

"Evet efendim." Dedi kadın.

"Neredeler?"

"Bilmiyoruz efendim."

Halit Bey biraz düşündü fakat akşam geldiklerinde sorabilirdi zaten Açelya hâlâ aramalarına dönmemişti. "İkisi beraber dönerler, onları bırakın. Hazırlıklar yetişsin yeter." Dedi.

🎭

Giray Tan

Saatler hızlı geçiyordu. Sabah geldiğimden beri Feza ve ben çalışıyorduk, arada birileri gelip gidiyor bir şeyleri götürüyor ya da yeni şeyler getiriyorlardı. Yiğit ve Evran'ın bıraktığı yerden devam etmiş ve daha fazla şeye ulaşmıştık. En azından bu kadar çabaya değiyordu. Bir de Nuray ve Zehra'nın sorgusundan edineceğimizi düşündüğümüz bilgiler eklendiğinde epey bir ilerlemiş olacaktık.

Bilgisayarda bulduklarımızı dosya haline getiriken Açelya'nın babası aramış, onu sormuştu. O esnada annesiyle beraber sorguda olduğunu biliyordum, bu yüzden çalıştığını söylemiştim. Umarım Açelya farklı bir şey söylemezdi, senkronize yalan söylemek zordu.

Ve sanırım bu akşam bunun için biraz çalışmamız gerekecekti. Çünkü Halit Bey aradığında bizi aynı zamanda ailecek yiyecekleri akşam yemeğine de davet etmişti. Aile yemeğinden kastının ne olduğunu bilmiyordum, büyük bir aile toplantısı da olabilirdi çekirdek aile içinde sade bir yemek de.

İki türlü de biraz gericiydi. Belki sadece bana kalsa daha rahat olabilirdim ama Açelya kendini fazla kastığından beni de veriyordu. Bunun sebebinin yalan söylüyor olmamız olduğunu düşünüyordum, umarım yaşadıklarımızdan sonra bu kafadan biraz da olsa çıkardı.

"Ne zaman çıkacaksın kardo?" Dediğini duydum Feza'nın, önündeki çerezleri yerken bir yandan bilgisayarda çalışıyordu o da. Kolumdaki saati kontrol ettim, altıya geliyordu. Sandalyemi iterek uzaklaştım masadan, "Çıkayım ben, geç kalmak istemiyorum."

"Nereye gidiyorsun ki?" Dedi Feza. Söyle gitsin, dedi içimden bir ses. Ben de söyledim, "Açelya'nın ailesi yemeğe davet etti." Feza gözlerini kocaman açarak çevirdi başını bana. "Af buyur?" Dedi yanlış anladığını varsayarak.

"Babası bizi sevgili sanıyor, sanırım diğer aile fertleriyle de tanışacağım." Dedim yerimden kalkıp ceketimi giyerken. Feza'nın kafası epey karışmış duruyordu. "Nasıl oluyor lan o? Ben niye bunları şimdi öğreniyorum?-" elimi kaldırarak susturdum onu, "Dönünce anlatırım." Koşar adımlarla odadan çıktım.

Eve gidip duş almam ve hazırlanmam gerekiyordu ayrıca Açelya'ya bir an önce ulaşsam da iyi olurdu. Arabama bindiğimde ilk önce sorgunun olduğu yere gitmeye karar verdim. Nuray bittiğinde haber verecekti, hâlâ haber gelmemişti.

Kale'den eski merkeze gitmem biraz vakit alacaktı, müzik uygulamasını açtım ve son dinlediğim şarkıyı oynattım. Açelya hayatıma girene kadar bir kez bile kullanmamıştım şu uygulamayı fakat şimdi yol alırken müzik dinlemek istiyordum, yanımda Açelya olmasa bile. Şarkı çalarken parmaklarımla direksiyonda ritim tutmaya başladım ve biraz daha hızlı sürdüm.

Küçük bir ana kendimizi hapsedip
Or'da yaşayamaz mıyız?
Kimse bilmesin ve kimse duymasın
Tüm şartlar aynı kalsın

Küçük bir ana kendimizi hapsedip
Or'da koruyamaz mıyız?
Kimse görmesin ve kimse bulmasın
En derinlerde saklı kalsın

O bir saat içinde kendimizi
Bulamaz mıyız?
Bu bir saat bitince iğneler
Batacak yüzümüze

O bir saat içinde kendimizi
Bulamaz mıyız?
Bu bir saat bitince iğneler
Batacak yüzümüze

Şarkı bittikten sonra birkaç parça daha oynadı, değiştirme gereği duymadım. Şarkılar ilerledikte yol da azalıyordu nasıl olsa.

Vardığımda hava kararmak üzereydi, Açelya'nın arabası binanın önünde duruyordu. Arabamı arkasına park edip indim, ben kaldırımda bahçe kapısına doğru yürürken bir hareketlilik duydum. Birkaç saniye sonra kapıdan Açelya ve annesi çıktı, aramızda birkaç adım olduğundan beni hemen fark etmişti.

"Tan? Gelmeyeceksin sanıyordum." Dedi yürümeyi keserken. Başımı saklayarak onayladım onu, "Bir kontrol edeyim dedim." Dedim. O esnada bizi dinleyen annesini hatırladım, "Merhaba efendim, Giray ben." Dedim kadına elimi uzatırken. Açelya gibi beyaz tenli koyu kahve gözlü bir kadındı, yaş aldıkça rengi açılmış kahverengi saçları vardı. "Memnun oldum oğlum." Dedi annesi elimi sıkarken. Bir bana bir Açelya'ya bakıyordu şimdi.

"Arkadaşım anne." Diyerek açıklamada bulundu Açelya. "Erkek arkadaşı." Diyerek düzelttim onu. Açelya ayar çeken bakışlarını bana çevirdiğinde gülümsemekle yetindim, neden yaptığımı anlayacaktı. Hatta anlamak için fazla aceleci olduğundan annesini arabaya bindirmiş ve hemen döneceğini söyleyip geri dönmüştü. Annesinin giderken bir şeyler sorduğunu duymuştum fakat Açelya sonra anlatacağını söylemişti.

"Neden yaptın şimdi bunu?" Dedi tekrar karşıma dikildiğinde. Cevap vermeden önce incelememin bitmesini beklemesi gerekiyordu. Bugün saçlarını düzleştirmiş ve her zamankinden farklı makyaj yapmıştı. Kıyafetleri de görmeye alışık olduğumdan daha spordu. Ve üstündeki atletin yakası itibariyle içindeki dantelli sütyeni görebiliyordum.

Elini yüz hizzama kaldırıp salladı, "Konuşsana."

"O şey dün gece de üstünde miydi?" Diye sorduğumda bakışlarını üstüne indirdi fakat neyden bahsettiğimi anlamadı. İşaret parmağımı kaldırıp göğsündeki dantellere sürttüm. Elimi tutup hızla aşağı indirdi etrafa bakınırken. Ben bu hâline gülerken yüzünü yüzüme yaklaştırıp fısıldadı, "Dün gece üstümde hiçbir şey yoktu." Geri çekildi ve omuz silkti, "Verdiğin tişört hariç tabii." Tişörtü verdiğin için kendine kız demeye çalışıyordu. Kızmıştım.

"Neyse," dedi yeterinde kendime kızdığıma ikna olduğunda, "Neden geldin, bir şey mi oldu? Kesin bir şey oldu." Dedi.

"Telefonuna hiç baktın mı?" Diye sorduğumda yoo, diye mırıldandı tedirgin bir şekilde.

"Baban akşam evinizde bir aile yemeği olduğunu ve bizi de çağırdığını söyledi. Yani, beni daha doğrusu." Sözümü bitirdiğinde anladığını belli eden bir mırıltı çıkarttı, annesine neden öyle söylediğimi anlamıştı. "Annem de geliyor. Demek ki herkes geliyor." Dedi.

"Herkes derken?"

"Amcam halam ve kuzenlerim, hatta yeğenim." Dediğinde kaşlarım şaşkınlıkla havalandı, bu kadar büyük bir aile yemeği olduğunu tahmin etmiyordum. Açelya da hazırlıksız yakalanmış gibiydi, "Şimdi bu yalanı bütün aileme mi söyleyeceğiz? Babam bunu yapmaz sanıyordum!"

Derin bir nefes aldım ve ellerimi iki omzuna yerleştirip kendime çevirdim onu, hâlâ yalan demesi canımı sıkıyordu. Boyu benden epey aşağıda olduğundan eğildim ve gözlerimi gözlerine kenetledim, "Akşam ben tekrar gelene kadar düşün, gerçekten bir yalan mı? Ya da en azından ne kadarı yalan?"

Yüzüme şaşkın şaşkın bakarken sessiz kaldı, ben ona bir tebessümle veda ederken de sessizdi. Arkamı dönüp arabama yürürken onun da arabasının kapısını açıp kapattığını duydum.

Oradan eve gitmem Kale'den buraya gelmemden daha kısa sürmüştü, eve girdiğimde ilk işim duş almak olmuştu. Ardından biraz da olsa uyumayı düşünmüştüm fakat en geç sekizde orada olmam gerekiyordu ve uyuyacak vaktim yoktu. Bu yüzden duştan sonra bir kahve içmiş sonra da giyinmiştim. Aile yemeklerinde ne giyildiği hakkında bir fikrim yoktu bu yüzden ne fazla spor ne de fazla şık kalmamak adına bej rengi polo yaka bir tişört ve biraz daha koyu renkte bir kumaş pantolon giymiştim. Saatimi de kıyafetimle uyumlu olacak şekilde değiştirmeyi unutmamıştım, kahverengi kordonlu bir saat takmıştım.

Saati kontrol ederken sehpanın üstündeki parfümümü aldım, saat yedi otuz altıydı. Yatağın üstünde duran telefonuma bildirim geldiğini duyduğumda parfümle işimi bitirip yerine koydum ve telefonu elime aldım. Mesaj Açelya'dandı.

Erken gel.
Sen de ev sahibisin.

Dudağım istemsizce kıvrılırken telefonu cebime attım ve odamdan çıktım ardından beklemeden ışıkları söndürmüş evden ayrılmıştım.

🎭

Nuray ve Zehra'nın yanından ayrıldığımızda epey saat geçmişti, konuşma o kadar uzun sürmüştü ki dinlemekten yorulmuştum. Annemin anlattıklarınıysa düşünmek istemiyordum, Zehra ve Nuray bunun üstüne düşünüp başlarını ağrıtabilirlerdi. Soysal Zaman ,ya da Selim, benim başımı zaten yeteri kadar ağrıtmıştı ve daha fazlasını istemiyordum. Tek bildiğim annemin evinden bir süre uzak duracağımdı, hatta annem de uzun süre sonra ilk kez evimizde kalacaktı oraya geri dönmesini istemiyordum.

Hem bu kararım hem de babamın misafirleri yüzünden oradan ayrıldığımızda eve gelmiştik, canım biraz sıkkındı. Sorgunun üstüne Tan'ın söyledikleri tuz biber olmuştu. Bir şey diyememiştim, haklıydı. Fakat ben de zorlanıyordum bazı şeylere alışmakta.

Annem de yol boyunca sorup durmuş ve neden daha önce söylemediğim için söylenmişti, bir şekilde geçerli sebeplerim olduğuna ikna etmek için çabalamıştım. Daha sonra da beni üzüp üzmediğini sormuş, bir tur da bunun için konuşmuştu. En sonunda onu Tan'ın iyi biri olduğuna ikna olmuş ve onu akşam yemeğe davet etmişti. Açıklama yapma gereği duymamış yalnızca tamam, demiş geçmiştim.

Yalnız eve vardığımızda sorunlar bitmemişti, bu kez de babamdan azar yemiştim. Defalarca kez aramasına rağmen aramalarına dönmemiş ve misafirimizin olduğu akşam eve geç gelmiştim, azar çekmek için geçerli bir sebep olduğuna inanıyordu.

Neyseki henüz kimse gelmemişti ve hazırlanmak için vaktim vardı. Annemin hazırlanmasına burada da karşıma çıkan yardımcısı yardım ederken ben kendi odama geçmiştim.

Kapımı kapatırken derin bir nefes verdim, bugün gerçekten sınanıyor falan olmalıydım. Komodininin üstünde duran tokamı alıp uzun saçlarımı topladım ardından bütün takılarımı çıkartıp yerine koydum. Sabah duş alıp bakımlarımı yaptığım için saçlarım iyi gözüküyordu, tekrar duşa girip bozmak istemedim.

Çantamı yatağın üstüne fırlatmadan önce telefonumu aldım ve Giray'a erken gelmesi için mesaj attım. Daha sonra gardırobumun önüne geçmiş ve oflayarak elbise bakmaya başlamıştım. Malum annem ne giysem beğenmiyordu bugün.

Elbiselerin arasında korseli bir body suit duruyordu ve tamen ten rengi kumaşın üstüne düzülmüş siyah dantellerden oluşuyordu. Bunu görmezden gelmem mümkün değildi, askıdan indirdim ve yatağa bıraktım. Altına giymek için de beyaz bir kumaş pantolon ve yine beyaz olan bir çift stiletto almıştım.

Üstümü giyindikten sonra makyaj masama oturdum ve kıyafetimin rengiyle uyumlu bir makyaj yaptım, takılarımı taktım. Tamamen hazır olduğumda oyalanmak için vaktim kalmamıştı, diğerleri olmasa da Tan yakında gelirdi.

Alt kata indiğimde kalabalığın azaldığını ve etrafın sakinlediğini fark ettim, temizlik ve yemek bitmiş olmalıydı. Annem ve babam hazırlanmış salonda oturuyorlardı. Yanlarına oturmadan önce kapının önüne çıktım, çıkmamla Tan'ın arabasının bahçeye girmesi bir olmuştu.

Nedensiz bir heyecanla kıpırdandım o arabasını park ederken. Acaba kızgın mıydı? Önce arabanın gözümü alan farları söndü, daha sonraysa sürücü kapısı açıldı ve Tan arabadan indi. Göz göze geldiğimizde her zamanki etkileyici tebessümüyle gülümsüyordu, göz kırptı kapısını kapatırken. Tamam, sinrili değil. Diye geçirdim içimden. Arabanın yanından ayrılmadan önce arka koltuğa yöneldi, bir demet gülle doğruldu.

Bana doğru yaklaşırken gülleri işaret etti gülümseyerek, "Baban geçen sefer açelyaları kendisinin yeteri kadar verdiğini göstermişti. Umarım gül bahçeniz de yoktur?" Bu adamın ince düşünceleri her seferinde beni darmaduman ediyordu, etkilenmekten kalp hastası olabilirdim.

"Gül bahçem falan yok." Dedim uzattığı gülleri kucaklarken, "Teşekkür ederim."

Gülüyordu, sanırım mest olmuş halime gülüyordu. "İçeri geç haydi," arkamdaki kapıyı ayağımla iterek geri çektim ve geçmesini bekledim. "Dantel yakışmış." Dedi salınarak içeri geçerken. Bu kez ben de güldüm, "Biliyordum."

Ben gülleri yukarı götürürken aşağıda onun anne babamla selamlaştığını duyabiliyordum. Gül demetini makyaj masama bıraktıktan sonra yanlarına indim.

🎭

Oldum olası misafir ağırlama işinden hoşlanmazdım; hepsiyle tek tek selamlaşmak, hâl hatır sormak, sorduklarına cevap vermek külfet gelirdi. Şu zamana kadarkiler külfetse bu bambaşka bir şey olmalıydı. Bu zamana kadar bu kadar akrabamı bir arada görmemiştim. Eskiden bir halam bir de amcam vardı, sonra kuzenlerim sonra kuzenlerimin eşleri son olarak da çocukları eklenmişti aramıza. Tamam kocaman bir aile olmuştuk, gayet hoştu fakat bu kocaman ailenin önüne yanımda müstakbel sözlüm sandıkları biriyle çıkacak olmaktan biraz utanıyordum sanırım. Hatta sırf soruların birazdan bile kaçabilmek için tüm yüzüklerimi çıkartmıştım. Hayır hiçbiri söz yüzüğü değil, hayır henüz evlenmiyorum sevgili akrabalar.

Hepsi henüz yeni gelmişlerdi, salonda oturuyorduk. Birazdan erkeklerin bahçeye çıkacağını tahmin ediyordum çünkü salona sığmıyorduk. Öyle ki ben annemin oturduğu berjerin kolunda oturuyordum. Tam karşımdaki koltukta Samiha halamın oğlu Akdemir abim, Başağın nişanlısı Güney ve ikisinin arasında Tan oturuyordu. İkisinin arasında omuzlarını kendine çekmiş mahçup bir ifadeyle oturuyor arada söylenenlere gülüyor arada da Akdemir abimin kucağında oturan Duru'ya komiklik yapıyordu.

Duru Tan'a fazla gülmeye başladığında Akdemir abim kızını havaya kaldırdı ve öptü doyamıyormuş gibi daha sonra Tan'a uzattı onu, Tan bebeğin kucağına verilmesine şaşırmıştı fakat kucağına almaktan da geri durmadı. Duru'yu birkaç kez hoplattığında biraz daha güldü Duru. En sonunda kucağına oturttuğunda çok sevimli görünüyorlardı. Tan onlara gülümseyerek baktığımı gördüğünde Ada'nın minik elini kaldırıp bana doğru salladı.

Halam anneme doğru eğildi ve fısıldadı, "Maşallah damadın eline de pek yakışıyor." Benim duyduğumu da bildiğinden imalı imalı bakıyordu. Annemin ona gülümsemek dışında cevap vermeyeceğini anladığında başını kaldırıp bana baktı, "Nasıl gidiyor Açelya?"

"Çok iyi halacığım." Dedim gülümseyerek. O esnada halamın hemen yanında oturan gelini Aslı da onun gibi eğildi ve yüzüme baktı, "Nerden buldun kız bunu? Model gibi damat getirmişsin amcama." Dediğinde güldüm, "Bulurum ben." Dediğimde muzip bir ifade takındı, "Bak sen!"

"Evet millet, acıktık mı? Masaya geçelim haydi." Babamla beraber herkes ayaklandığında masaya oturmadan önce koşar adımlarla Tan'ın yanına vardım. Gözümü kucağındaki Duru'ya dikmiştim. "Ver bakayım sen şunu." Dedim kucağındaki sarı yumağı alırken. Tan Duru'yu sıkı tuttuğuma emin olduktan sonra bıraktı. Masaya geçtiğimizde Aslı kızına bakınıyordu fakan ben çoktan kucağımda onunla beraber masaya oturmuştum, "Yengeciğim sen rahat rahat yemeğini ye, ben bakarım." Dedim keyifle. Yemeği sonra da yerdim, bizim bundanımız yoktu.

"Allah size de nasip etsin yengesinin gülü." Dedi Aslı masanın öbür ucundan öpücük gönderirken. Bir kucağımdaki Duru'ya bir de yanımda oturan Tan'a baktım amin, dedim duasına içimden.

"Ben evleniyorum ama Açelya'ya Allah nasip etsin diyorsun yenge, bana etmesin mi?" Dedi Başak alınmış gibi yaparak. Aslı yüz buruşturdu, "Takdiri ilahi Başakçığım, ben karışamam." Dedi. Tatlı tatlı atışmak Başak'ın iletişim şekliydi, Aslı da uyum sağlıyordu.

"Kızım karışma millete, Allah Allah!" Mesut amcam Başak'ın yaptığı hiçbir şakayı şaka olarak anlamıyordu. "Baba şaka yapıyorum ya." Dedi Başak omuzları düşerken. Nişanlısı Güney de hem gülüyor hem kolunu sıvazlıyordu.

Bir süre masada sırayla aile meseleleri, devlet meseleleri ve siyaset konuşulmuştu. Aileden iki kişi bir araya geldiğinde bile konuşulan şaşmaz konulardı. Konuşmaya özenle katılmayan bir tek Tan ve ben vardık. Benim ilgimi çekmiyordu, Duru'yu seviyordum; sanırım Tan da devleti sırlarına kadar derinden bildiği için susuyordu.

Yemek yemeği bıraktığında ellerini kucağımdaki Ada'ya uzattı, "Tamam, sıra bende."

"Üstüme iyilik sağlık, benim yeğenim." Dedim Duru'nun göbeğine sarılırken.

"Teknik olarak benim de yeğenim o zaman." Dedi o da rahat bir tavırla

"Nerden senin de yeğenin? Yüzük bile takmadın bana." Dedim, masum bir şaka yaptığımı sanıyordum.

"İste yarın takayım." Dedi göz kırparak. Duru'yu da aldı.

Neyseki onu kucağında bir bebekle izlemek de iyi bir seçenekti. Duru Tan'ın kucağına çıktığında heyecanlanıyor, bir yerlere tutunarak ayağa kalkmaya çalışıyordu. Tan onu kollarının altından tutarak kaldırdı ve Duru Tan'ın bacağının üstünde dikildi, kollarını da Tan'a uzatıp minik elleriyle yüzünü avuçlamaya çalışıyordu. Sanki bir kez görebileceğim bir doğa olayı izliyormuş gibi gözlerimi açmış bakıyordum, en sonunda dayanamayıp telefonumu aldım ve kamerayı açıp onlara doğrulttum. Tan onunla beraber o kadar sevimli poz veriyordu ki tatlılıklarından dişlerimi sıkıyordum.

Telefonu indirdiğimde eğilip Duru'yu gıdıklamaya ve öpmeye başladım, ben onun minik ellerini öperken başım eğikti. Tan da fırsattan istifade olsa gerek başımın üstüne bir öpücük kondurmuştu, kimsenin fark etmeyeceği kadar hızlı ve ufaktı fakat ben hissetmiştim.

"Şimdi bu oyun olan kısmı mıydı yoksa gerçek olan mı?" Diye fısıldadım doğrulurken. Tan güldü, "Sence hangisiydi?" Dedi bana değil Duru'ya bakarken. Omuz silktim, "Bana sorarsan senin için oyun olan kısmı yok." Sözlerimi duyduğunda bana döndü bakışları. Gözlerimi kısarak gülümsedim ona, "O kadar saf değilim." Onun için oyunun bittiğinin farkındaydım. O hâlinden gayet memnundu.

Sırıtmaya devam ederek masadan kalktım. Arkasından geçtiğim sırada başını geri atarak baktı, "Saf olduğunu hiçbir zaman düşünmemiştim zaten." Dedi dişlerini göstererek gülümserken. Hâlâ kucağında olan Duru başını geri attığı için gerinen boynuna vurmaya başladığında başını kaldırdı, "Dur kız," dedi tek eliyle Duru'nun minik ellerini avuçlarken.

Masadakiler ikisine gülerken masanın başından ayrıldım ve mutfağa geçtim, buzdolabından sürahiyi alıp suyumu doldururken bir yandan da karanlık bahçeye göz gezdiriyordum. Hava karanlıksa ve ben bu evin geniş camlarının arkasındaysam etrafta bir tehdit olma ihtimali artıyordu, tecrübeyle sabitti. Evin içinde tüm ailem, üstelik küçük bir bebek varken önceki tecrübelerimin hiçbirinin tekrar etmesini istemiyordum. Bu sebeple kontrol etmem gerekiyordu, bir şey varsa bile ilk ben görmeliydim.

Kalabalığın masadan kalktığını işittiğimde geri döndüm, hanımlar salona yerleşirken babam ve diğer erkekler bahçeye çıkıyordu. Salona girdiğimde Başak'ın yanındaki boşluğa oturdum. Halamların sıkıcı sohbetini dinlemeyi bırakıp bana döndü anında, "Naber kuzen? Nasıl gidiyor?" Dedi bir kolunu koltuğunun sırtına koyup yüzünü eline yaslarken.

"Eh işte, her zamankinden biraz iyi. Senin?" Başak cevabımla güldü, "Her zamankinden iyi derken seninkini kast ediyorsun herhalde?" Dedi kaş göz yaparak. Onu kast ediyordum, evet. "Haklı olarak." Dedim başımı sallarken. "Allah ayırmasın, çok yakışıyorsunuz çok!" Dedi geleneksel nazar değmesin hareketini yaparken. Ona teşekkür ettikten sonra kendisini de tebrik etmiş ve Güney ile evlenme kararını nasıl aldıklarını dinlemiştim. Beklediğimin aksine evlenmek için fazla hevesli ve mutluydu.

"Bir gün dörtlü takılmalıyız!" Dedi heyecanla. Normalde kimseyle bir yerlerde takılmak konusunda hevesli olmazdım, iç sesim böyle fikirleri ve teklifleri direkt reddedildi şeklinde cevaplardı. Fakat plana Tan dahil olmuştu, "Tabii ki!" Dedim keyifle.

O esnada Aslı Başak'ın arkasından başını uzattı, "Bize hiç böyle tekliflerle gelmiyorsun Başak!" Başak ona döndü, "Aman canım, siz çoluk çocuğa karıştınız."

"Onlar da fazla durmaz ben söyleyeyim yalnız." Dedi Aslı arkasına yaslanırken. Uzanıp koluna vurdum bir tane, "Aslı!"

"Ne?" Dedi Duru'nun elbisesini düzeltirken. Bebek bulmuşken tabii sevecektik, Tan'ın kucağına çocuğun bu kadar yakışması benim de beklediğim bir şey değildi yalabileceğim bir şey yoktu. "Amcam aile yemeğine çağırdığına göre ciddi düşünüyorsunuz, hem yaşın da geldi. O kaç yaşında?" Diyerek devam etti Aslı. Bir anlığına düşündüm, cevabı mı hatırlamıyordum yoksa Tan'ın yaşını gerçekten bilmiyor muydum? Konuşsak hatırlardım, hiç konuşmamış olmalıydık. Aslı sorusunu tekrarlamadan hızlı bir hesap yapmaya çalıştım. Bir kere bu adam askerdi, yirmilerinde olmasına imkan yoktu. Otuzlarında olmalıydı ama otuz kaç?

"Sevgilin yaşını bilmiyor musun?" Dedi Başak gülerek, şaka sanıyordu. Salak gibi güldüm, "Biliyorum tabii ki, dört yaş var aramızda." Dedim. Herif benden genç gösteriyordu halbuki.

"Varmış biraz ama erkek dediğin geç olgunlaşıyor." Dedi Başak yüz buruşturarak. "Güney hâlâ trip atıyor bazen." Neyseki Tan tanıdığım en anlayışlı ve olgun insandı. Ya da henüz sadece o yüzünü görmüştüm, bilmiyordum.

🎭

Kalabalık toplanmaların hem güzel hem berbat bir yönü vardı, konu asla bitmiyor ve kapanmıyordu. Benim gibi sosyal pili çabuk biten insanlar için kesinlikle berbat bir özellikti bu. Katlanabildiğim kadar katlanmıştım, daha sonra babam, amcam ve eniştem içeri girmiş Başak ve Aslı'ysa bahçeye geçmişti. Oradaki karışıklıktan istifade edip yukarı odama çıkmıştım. Amacım biraz oturmaktı, konuşmaktan ve gülüşmekten yorulmuştum.

Yatağımın ucuna oturup ayağımdaki topukluları çıkarttım, ağrıyan kemiklerime iyi gelmişti. Kapım tıklatıldığında o tarafa döndüm, kismenin ayak sesini duymamıştım. "Gelebilirsin Tan." Kapı açıldı ve Tan sessizce içeri girdi. "Ben olduğumu nasıl anladın?" Dedi kapıyı kapatırken. Güldüm, "Çok sessiz yürüyorsun." Yanıma oturdu başını sallerken, "Mesleki deformasyon diyelim."

"Kalabalıktan mı kaçtın?" Dediğinde bu kez ben başımı salladım, "Ancak bu kadar sosyalleşebiliyorum."

"Eğlenceli bir ailen var aslında, onlarla zaman geçirmek keyifliydi." Dediğinde nedensizce bir neşe doldu içime.

"Fark ettin mi bilmiyorum ama hepsi bayıldı sana." Dedim gülerek. Tan yüzüne aşina olduğum öz güven dolu gülümsemesini yerleştirdi ve poz verirken kendisini işaret etti, "Aksi pek mümkün değil zannediyorum." Pazılarını gösterdiği kolunu sıktım, "Şımarma hemen." Ben daha fazla sıkmadan elimi tutup kolundan uzaklaştırdı, "Tamam, tamam! Özür dilerim." Bir şey söylemeyip yalnızca gözlerine baktığımda tuttuğu elimi yüz hizzasına kaldırdı ve avuç içimi yüzüne çevirip öptü. Bu hamlesiyle elleri arasında eriyip yok olmuştum zihnen. Bunu fark ettiğinde özrünün kabul edildiğine kanaat getirmişti.

"Bunun da hangi kısım olduğunu soracak mısın?" Dedi bilmiş bir tavırla. Vücudu tamamen bana dönmüş, bir elini yatağa yaslayarak aramızdaki mesafeyi daraltmıştı. Tut kendini Açelya, tut! Tutmak çok zordu. Çaktırmadan biraz da ben yaklaştım. "Her seferinde soracak mısın?"

"Sen anlayana kadar."

Gözlerim kısıldı, istediğimi yaptırmanın tam vaktiydi. "Sanırım sorarak anlamıyorum, başka bir şeyler dene." Anlamıştı. Fakat yemi bile isteye yuttu. "Hmm," diye mırıldandı önce. "Deneyeyim." Dedi daha sonra da.

Dudaklarımız bu kez yavaş buluşmadı, çok daha hızlı ve hırslıydı. Boşta olan eli de yüzümü bulmuş, büyük avcu yüzümün bir yarısını sarmalamıştı. Dudakları, dudaklarımın üstünde çok hızlı hareket ediyor ve ayak uydurmama fırsat bile tanımıyordu. Bu kez kibriti çakanın o olduğu anlaşılıyordu.

Bir anlığına geri çekildiğinde konuştu, "Karşılık ver." dudaklarımın üstündeki ıslaklığa vuruyordu nefesi. Söylediğinin üzerine dudaklarımızı birleştiren bu kez ben oldum. Ben alt dudağını iki dudağımın arasında ezerken elini bir hışımla yüzümden çekti ve sol bacağıma tutundu sıkıca. Bir sonraki hamlesinin beni kucağına çekmek olacağını biliyordum, dudaklarım hâlâ onunkilere hükmederken gülümsedim. Tahmin ettiğim gibi yalnızca bir an sonra kucağındaydım.

Üstelik bu sefer önceki gibi değildi, bacaklarında falan oturmuyordum. Tam anlamıyla kucağındaydım ve bacaklarımı dizlerimi kırarak iki yanından yatağa yerleştirmiştim.

Tan'ı öperken başını geriye doğru yatırmasını sağlamış ve üstüne eğilmiştim, nefessiz kaldığımızda ondan ayrıldım ve doğruldum. "Anladın mı?" Dedi nefes nefese yüzüme bakarken. Ben anlayacağımı anlamıştım.

"Tam anlamadım hâlâ-" cümlemin devamını getiremeden kolunu sıkıca belime sardı ve bir milim bile bırakmadı vücutlarımız arasında. Bu devam edebilirim, demekti. "-ama yokluğumuzu fark etmek üzeredirler." Diyerek cümlemi bitirdiğimde kaşlarını çattı, "Önemli mi?" Dediğinde kahkaha attım. "Az önce övüyordun akrabalarımı?"

"O, devam etmemize engel olmalarından önceydi." Dedi huysuz bir tavırla. Söylediklerine gülerken yavaşça ayağa kalktım ve ellerimi yüzüme yelpaze yaptım birkaç saniye, hava sıcak değildi fakat benim odam artık çok sıcaktı.

Ben üstümü başımı düzeltirken Tan da ayaklanmış odamın camının önüne geçmişti. Gözlerinin bir yere takılı olduğunu gördüğümde arkasından ona yaklaştım, "Bir şey mi oldu?" Tan cevap vermeden bakmaya devam etti. "Tan, bir şey mi oldu dedim!" Korkuyla baktığı yöne bakıyordum fakat bir şey göremiyordum.

Zaten daha önce de hiç görmemiştim. Görmezdim ama bilirdim, geldiklerinde o ağaçların arasında olurlardı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

22okunma 4beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18