10. Bölüm "HATA"

Vaveyla Yazarı: Hilal Z.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 25Şu an: 10. Bölüm "HATA"

"Mehir! Hemen buraya gel!" Ilgın'ın heyecan dolu sesi kızların kulağına ulaştığında Açelya cümlesini yarıda kesip sesin geldiği yöne baktı, Ilgın bahçe duvarının önünde durmuş heyecanla kızlara bir yeri işaret ediyordu fakat Açelya dikkatli baktığında onun kendisine değil yalnızca Mehir'e baktığını gördüğünde dikkatini başka tarafa vermişti. Mehir elini güneşe siper ederek o tarafa baktı, "Ne oldu!?" Diye bağırdı ona sesini duyurabilmek için. Ilgın cevap olarak, "Rascal burada hemen gelmelisin!" Diye bağırdığında Açelya konuşulanlardan hiçbir şey anlamıyordu fakat Mehir her ne anladıysa koşarak Ilgın'ın yanına ulaşmış ve bahçe duvarının ardında Açelya'nın ne olduğunu bilmediği şeye bakmaya başlamıştı.

Açelya'nın içindeki boşluk bir anda kendini gösterdiğinde rüzgardan yüzüne düşen siyah saçlarını gözünün önünden çekmeye çalışırken göz devirdi ve okul binasının kapısına doğru yürümeye başladı. O içeri girene hatta üst kata çıkana dek kızlar duvarın dibinden ayrılmamıştı, Açelya üst kattaki sınıfına girdiğinde camdan onların olduğu tarafa bakmış ve kızların dakikalardır heyecanla izlediği şeyin üstüne neon yeşil bir yelek giydirilmiş beyaz bir köpek olduğunu görmüştü. Açelya zaten köpekleri sevmezdi.

Ilgın ve Mehir ile aynı sınıfta olmadığına içten içe sevinirken yerine oturdu ve önündeki kitabı rastgele karalamaya başladı, gözü sayfadan arada sırada ayrılıyor sınıfın içinde geziniyordu. Asaf bugün okulda değildi, bu yüzden sınıfta yalnız sayılırdı. Başını tekrar kitaba eğdikten kısa süre sonra yanındaki masanın üstüne biri oturdu ve Açelya yalnızca gözlerini kaldırarak ona baktı, gelen Ecem'di. "Neden burada oturuyorsun?" Diye sordu masadan sarkan bacaklarını sallayarak.

"Çünkü burası benim sıram." Dedi Açelya ters bir cevap vererek. Ecem Açelya'nın ters tavırlarına alışmıştı, aldırış etmeden soru sormaya devam etti "Diğerlerini aşağıda gördüm neden yanlarında değilsin?" Açelya başını kaldırıp Ecem'in yüzüne baktı, "Seni şu koridorlardan birinde öldürmemek için kendimi zor tutuyorum haberin var mı?" Dedi gerçekten bir soru soruyormuş gibi meraklı bir tınıyla çünkü Ecem kızların Açelya'ya karşı fazla ilgisiz olduğunun farkındaydı ve bununla onun damarına basmaya çalışıyordu.

Ecem histerik bir kahkaha attı, "O anı o kadar merak ediyorum ki! Biliyorsun öfkelendiğinde o çekik gözlerin çok güzel oluyor." Dedi dalga geçerek. Ecem'in tek yaptığı da buydu zaten, ortalığı kızıştırmak ve her şeyi dalgaya almak. Ecem Ilgın'ın çocuk arkadaşıydı ve Mehir ve Açelya'dan hoşlanmadığı bir gerçekti. Açelya'yı, fırsat bulursa da Mehir'i kışkırtıp Ilgın'a olanları anlatmak en büyük hobisiydi.

Açelya gözlerini kısarak baktı Ecem'e, "Dikkat et gördüğün son gözler onlar olmasın." Ecem yalnızca burnunu kırıştırarak güldü ve masadan atlayarak inip sınıftan ayrıldı. Açelya öfkeden dişlerini sıkarak arkasından bakmış daha sonra o da yerinde duramamış ve sınıftan çıkıp üst kata çıkan merdivenleri tırmanmaya başlamıştı.

Okulun en ücra köşesindeki kızlar tuvaletini bulduğunda kabine girip klozetin kapağına oturmuş ayağıyla kapıyı tekmelemeye başlamıştı. Oflayarak cebindeki çakmağı çıkartıp çaktıktan sonra elini yüz hizasına çıkartmış ve yanan alevi izlemeye başlamıştı.

🎭

"Sonra bana evlenmeyi düşünüyor musun dedi." Dediğinde gözlerimi yumdum utançla. "Ben de emin olamadım, evet dedim. Sen bir düşündün kızımla eğleniyor musun yoksa, dedi." Tan o an bana döndü, "Sanırım babana ufak bir yalan söylemişsin?" Dedi doğru mu anladım? Der gibi.

"Hayır! Şaka! Şaka yaptım ben! Sonra babam seni gördü sen beni almaya gelince, şaka şey oldu biraz... Babam seni o sandı." Utançtan ölmek üzereydim.

"Eh yapacak bir şey yok, ben Açelya'nın bir bildiği vardır deyip uyum sağladım. Henüz Açelya'yla konuşmadık evlilik konusunu, dedim." Dedi Tan omuzlarını kendine çekip yapacak bir şey yok ifadesini takınırken.

"Ben çok özür dilerim Tan ama bunu yapmak zorunda değildin, keşke yapmasaydın." Dediğimde onun için pek önemliymiş gibi gözükmüyordu. "Neden öyle diyorsun, babanın da mutlu olmaya hakkı vardı."

"Sahte bir mutluluk ama bu..." Dediğimde bana bakıp göz kırptı, "Gerçek olur belki?"

Bu kez ağzım şaşkınlıktan gerçek anlamda açık kalmıştı, aralık dudaklarımla gözlerimi kırpıştırarak Tan'a bakıyordum. Ancak birkaç saniyenin sonunda kendisi değil de başkasından bahsediyor olabileceği ihtimali aklıma düşmüştü. Özne olarak Tan'ı kendi kendime kabul ettiğimi fark ettiğimde utançla önüme döndüm ve cevapsız bırakıp ona karşı da mahçup olmamak adına bir şeyler saçmaladım, "Olmayacak şeylerden bahsetme Giray Tan." Dedim yüzüne bakmazken.

"Neden olmayacak bir şey olsun?" Dediğinde hâlâ kimden bahsettiğini bilmiyor olmak beni huzursuz ediyordu, cevap verirken açık uçlu konuşmak zorundaydım!

"Sana her şey bittiğinde uçup gideceğimi söylemiştim hatırlıyor musun?" Diyerek ilk tanıştığımız haftalarda ona söylediğim bir cümleyi hatırlattığımda bilmiş bir tavır takındı, "Ve ben de o gün geldiğinde öyle hissetmeyeceğini söylemiştim."

Gözlerimi kısarak ona baktım, "Nasıl bu kadar eminsin?" Tan sorumu cevaplamadan önce bıyık altından gülmeye devam ederek manevra yaptı. "İleri görüşlü bir insanımdır." Dedi sonunda, hâlâ gülüşünü bastırmakta zorlanıyordu.

Kendi kendine ima mı yapıyor yoksa gerçekten ileri görüşlü bir insan mı anlayamadığımdan konuyu değiştirdim, "Babama neden antrenör olduğunu söyledin?" Diye sordum.

"İnandırıcı olmadı mı?" Sorusunu sorarken bir yandan gözleriyle direksiyonu tutan kolunu işaret ediyordu. Kolunu sıkmıyor olmasına rağmen kasları fazla şişkindi.

"Yok yeterince inandırıcı." Dedim manasız bakışlarla. Daha sonra gözlerimi kolundan çekip yüzüne çıkarttım, "Göreve gidersen babam nereye kaybolduğunu sorduğunda ne diyeceğim?" Diye sordum başta aklımda olan soruyu sorarak.

Tan doğru bir şey söylemişim gibi başını aşağı yukarı salladı, "Bunu ben de düşündüm ama ona asker olduğumu da söyleyemezdim. Mecbur bir yalan bulacağız." Dedi fakat ben bir yandan onun cevabını dinleyip bir yandan bu oyunun ne kadar uzayacağını ve nasıl sonlanacağını düşündüğüm için karşılık veremedim.

"Ne düşünüyorsun?"

"Başımıza ne kadar büyük bir sorun açtığımızı." Dedim düşünmeden. Gözlerim arabanın torpido gözüne takılı kalmıştı, düşünüyordum. Daha doğrusu önümüzdeki birkaç haftada yaşanacaklar gözümün önünden geçiyordu ve ben onu izliyordum.

"Büyütme bu kadar, eminim baban bir süre sonra bu kadar kurcalamayı bırakır." Ona kısa bir bakış attım ve iç çekerek önüme döndüm, umarım o haklı çıkardı.

🎭

Büroya geldiğimde her zamanki gibi olmayan bir kalabalık karşılamıştı beni; emekli, kendi hâlinde yaşayan insanların oturduğu eski bir apartmanda büro açmış olmamın getirisiydi bu. Bu yüzden geldiğim gibi masanın başına geçmiş ve Korhan'ın dosyasını elime almıştım. Sabah kahvaltıda fazla oyanlandığımızdan dosya üzerine çalışmak için fazla vaktim yoktu, Korhan'ın randevusuna az kalmıştı fakat dosyayı tekrar detaylı incelememe gerek olduğunu söyleyemezdim çünkü zaten son günlerde tek işim bu dosyaydı.

Kısa süre sonra Filiz Korhan'ın geldiğini haber verdikten birkaç saniye sonra Korhan içeri girdi ve göz göze geldiğimizde kibarca gülümseyip masama yaklaştı ve "Hoş geldiniz." Dediğimde uzattığım elimi sıktı, "Hoş buldum." Dedi gülümsemeye devam ederken.

İkimiz de oturduğumuzda Korhan bir şey söylemeden önce elindeki ince evrak çantasından mavi bir dosya çıkarttı, "Bunlar istediğin evraklar, üzgünüm ancak getirebildim. Umarım davayı aksatmaz?" Uzattığı dosyayı alırken kaşlarım çatıldı fakat bir sorun olduğunu belli etmeden sorusunu yanıtladım. "Hayır, zaten henüz ortada bir dava yok biz yalnızca önlem alıyoruz." Dediğimde rahatlamış şekilde gülümsedi. Bense verdiği dosyayı açmış içindeki evraklara bakıyordum, bir süre önce ofisime ulaşan ervaklardan farklı bir şey yoktu. Fark ettirmeden ilk aldığım evrakların olduğu pembe dosyayı önümden çektim ve mavi dosyayı kapatıp önüme koydum. Tekrar ona döndüğümde, "Kahve alır mısınız?" Diye sordum ve cevabı aldıktan sonra da iki Türk kahvesi istedim.

"İsterseniz biz başlayalım, bana Abdullah Akçal ile aranızda geçenleri anlatabilir misiniz?"

Korhan yavaşça başını salladı, "Silifke'de yaşandı olaylar, ben orada jandarmaydım. Kaldığım lojman da jandarma bölgesindeydi bu sebeple köylülerle samimiydim, Silifke'de olan her şeyden haberim oluyordu onlar sayesinde. Bir gün cuma namazı çıkışıydı galiba, pek hatırlamıyorum; şehirdeki iş adamlarından birinin köydeki arazilere göz diktigibi konuşuyordu herkes. Olayı dinledim birkaç amcadan, Abdullah'ın adını verdiler. Yatırımcıymış adam bu yüzden istiyormuş arazileri, köyde de arazisini satmak isteyenler vardı ve benden rica ettiler adamın güvenilir olup olmadığını anlamam için." Kısa bir eş verip kahvesini içti ve devam etti. "İzledim, araştırdım, takip ettim. En sonunda adamın kara para akladığını düşünmeye başladım; ülkenin her yerinde saçma sapan, işe yaramaz bir sürü arazisi vardı. Kara parayı nasıl kazandığını bulmam zaman aldı, çok fazla yolu var biliyorsun. Ben de yer yolu denedim, en sonunda Süveyş'ten Babül Mendep'e giden gemilerden birinin ona ait olduğu ortaya çıktı. Şimdi diyeceksin bir gemi niye o rotayı kullanır çünkü karadan gittikleri zaman kaçırdığı silahlar sınırda anında paket olur." Dediğinde kaşlarım havalandı, o da şaşkınlığıma başını salladı. "Terör örgütlerinden alıyordu adam silahları ve ülkenin içinde depoluyordu. Sonra MİT falan karıştı tutuklandı adam. Ama benim yaptığımı hep biliyordu, bu yüzden önce görevden alındım sonra da gitmek zorunda bırakıldım."

Korhan'ın o tekinsiz adamla arasında geçenleri anlamıştım, adam besbelli kin tutmuştu Korhan'a karşı.

"Peki Fransa'da hayatın nasıldı, burayla bağlantın var mıydı?" Diye sorduğumda Korhan'ın ifadesi değişti, aklına gelenler ona acı vermiş gibiydi. "Yakınım olan hiç kimseyle konuşmadım, benden haberleri yoktu. Mailleştiğim birkaç güvenilir arkadaşım vardı, önemli durumlarda beni haberdar ediyorlardı sadece."

"Ne gibi önemli durumlar?"

"Mesela ekipten biri şehit düşerse haber vermek onların göreviydi, ekip hakkında başka bilgi vermeleri de yasaktı. Kız kardeşim Arsu hakkına bilgi alıyordum sıklıkla. Onun dışında aldığım tek haber Abdullah'ın öldüğüydü." Son söyledikleri gerçekten yaralayıcıydı, ekipten sadece biri şehit olduğunda haber alacak olmasından bahsediyordum.

Yine de hislerimi ifademe yansıtmadım, "Mailleştiğin kişilere gerçekten güveniyor musun?" Diye sordum istemsizce tek kaşım kalkarken. Korhan'ın gözlerinden şüphe geçtiğini gördüm fakat bunu tasdikler bir söz çıkmadı ağzından. "Hepsi Türk askeriydi." Dedi sadece. Bu kısaca onlara güveniyorum ama güvenim boşa çıkarsa hepimizin sonu olur, demekti. Ona anladığımı belli ederek başımı salladım.

"Hiç Soysal Zaman ismini duydun mu?" Diye sordum bir anda. Bu olayı ilk duyduğum yemekte Soysal'ın Abdullah'ın silahları kaçırdığı kişilerden biri olabileceğini öğrenmiştim. Korhan kısa bir süre kaşlarını çatıp gözlerini zemine indirdi ve düşündü fakat yüz ifadesinden de anladığın gibi başını kaldırdığında cevabı "Hayır, hiç sanmıyorum." olmuştu. Aslında duymayı beklediğim cevap bu değildi çünkü yeteri kadar araştırdıysa bu ismi de bir yerlerde duymuş olması gerekirdi. Yine de bugün bunu sorgulamayacaktım.

Görüşmenin geri kalanında Korhan'ın başından geçen her şeyi ayrıntısıyla dinlediğimden emin olduğumda görüşmeyi sonlandırdım ve Korhan ayrıldığı gibi masadaki diğer dosyaların altına sakladığım pembe dosyayı çıkarttım. Bunu Korhan getirmediğine göre kim getirmişti?

Masada yüz üstü duran telefonumu alıp mesaj uygulamasına girdim ve Tan'ın ismine tıkladım.

"Ofisime Korhan'la alakalı bir dosya bıraktın mı?"

Mesajı gönderdim fakat ona iletilmiyordu, mesajı aldığında annemin evindeki kamera görüntülerini de sormayı aklımın bir köşesine yazdım ve telefonu kapatıp masaya koydum.

🎭

Giray Tan

"Arazi 15 dönüm, yer altı tünelleri ve malzemelerini de sayarsak iki katından da fazla yapıyor gerçek büyüklüğü. İçerde yüze yakın terörist olduğunu tahmin ediyoruz, girişte beş görevli var binaların girişinde de ikişer kişi. Geriye kalanlar yatakhanelerde oluyor." Yiğit herkesin söylediklerini pür dikkat dinlediğinden emin olduğunda beyaz perdenin üstündeki sunumu kapattı ve perdenin ucundaki küçük halkayı tutup çekti ve perde hızlı bir şekilde rulo hâlini alarak yok oldu. "Her zamanki gibi; gece yarısı giriyoruz, tan vaktinde çıkıyoruz." Dedi gözlerini ekipin üstünde gezdirirken.

Daha sonraysa sözü başkan devralmış ve operasyonun detaylarından bahsetmişti, her zamankinden farklı bir şey yoktu aslında tek fark sayıca fazla olmalarıydı bu sebeple biz de sayıca fazla gidecektik.

Bahri başkan ofisten çıktığında sandalyemi arkaya çevirip dışarı baktım, hava hâlâ açıktı. Az önceki gibi önüme dönüp saate baktığımda beşe çeyrek kaldığını gördüm, hava yakında kararmaya başlardı. Herkesin telefonuyla ilgilendiğini gördüğümde ben de telefonumu uçak modundan çıkarttım, internet bağlantısı tekrar sağlandığında birkaç haber sitesi bildirimi ve mesaj uygulamasından bir bildirim ekranıma düşmüştü. Haberleri es geçerek mesaja girdiğimde gönderenin Açelya olduğunu yeni görüyordum.

"Ofisime Korhan'la alakalı bir dosya bıraktın mı?"

Aynen böyle yazmıştı fakat ben dosya bırakmadığıma emindim.

"Hayır, ofisinde bir dosya mı buldun?"

Mesaj iletildikten kısa bir süre sonra Açelya çevrim içi oldu ve yukarda bir şeyler yazıyor olduğunu gördüm.

"Geçtiğimiz gün buldum, Korhan gönderdi sanmıştım ama bugün geldiğinde bana dosyanın aynısını tekrar verdi ve öncekinden haberi yok gibiydi."

"Ofise nasıl gelmiş peki dosya?"

"Ben gelmeden önce bir adam gelip Filiz'e vermiş."

Belli ki biri Açelya'ya ben buradayım demeye çalışıyordu fakat bunu ona söylemeyecektim, anladığım kadarıyla yeteri kadar telaş yapmıştı. Ona endişe etmesine gerek olmadığını, kim yaptıysa bulabileceğimizi söyleyen bir mesaj daha attıktan sonra telefonu kapattım ve düşünmeye başladım. Acaba bu dosyayı ona vererek onu biraz daha belanın içine mi çekmiştim?

"Tan da epey hırslı hazırlanıyor." Feza'nın iğneleyici sesini duyduğumda dalgın bakışlarımı masanın etrafındakilere çevirdim, herkes bir şeylerle uğraşıyordu ve bir tek ben boş boş oturuyordum. Feza ters bir bakış attıktan sonra önümdeki laptopu çalıştırdım ve mağaranın etrafını gösteren kamera görüntülerini açtım, az önce Yiğit'in bahsettiği görevliler kapıların önlerinde duruyorlardı. Diğerlerininse nerde olduğu belirsizdi fakat gündüz saatlerinde yatakhanelere girmelerinin yasak olduğunu biliyordum.

"Açelya Abdullah hakkında ne söylemişti?" Evran'ın ağzından Açelya'nın ismini duymanın verdiği şaşkınlıkla başını ekrandan kaldırmadan yalnızca gözlerimi ona çevirerek Evran'a baktım, soruyu Nuray'a sormuştu.

"Abdullah'ın silahları Soysal'a sattığını söylemişti. Neden soruyorsun?"

"Acaba kaybolmasıyla Abdullah'ın ölümünün bağlantısı olabilir mi?" Dedi Evran ekipteki diğer isimlerin üstünde bakışlarını gezdirirken fakat inatla bana bakmıyordu.

Neyseki Yiğit aklımdan geçenleri dile getirdi ve "Onu o öldürmüş olamaz herifin her şeyi yaptırmak için bir ayakçısı var zaten." Yiğit'in açıklaması Evran'a mantıklı gelmiş olacak ki bir süre üstüne düşündükten sonra sesini çıkartmadan önündeki dosyaya dönmüştü.

"Açelya dayısının kaybolmasıyla alakalı bir şey söyledi mi hiç Giray? Ne bileyim belki adam tekrar onu aramıştır." Nuray'ın sorusuyla başımı ekrandan kaldırdım, "Aramamış ya da herhangi bir şekilde iletişime geçmemiş ama Açelya onun hâlâ buralarda olduğunu düşünüyor, yani en azından bir süreliğine öyleymiş." Dediğimde bir anda herkesin dikkati üstüme toplandı, "Nasıl yani?" Dedi Yiğit, Nuray'a fırsat bırakmadan.

"Soysal'ın ablası, yani Açelya'nın annesi, yıllardır Selim yokmuş gibi davranıyormuş fakat o kaybolduktan hemen sonra etrafındakilere "Selim nerede? Ne zaman gelecek?" Gibi sorular sormaya başlamış. Bu yüzden Açelya Soysal'ın annesinin evine geldiğini düşünüyor." Dediğimde herkes büyük bir şey bulmuşuz gibi heyecanlanmıştı.

"Neden hâlâ duruyoruz? kadını sorguya almamız lazım!" Dedi Nuray, diğerleri de ona katıldıklarını belirten şeyler söylemişlerdi. Onlara elimle sakin olmalarını işaret ettim, "Arkadaşlar kadın kendinde değil, alacağımız cevapların gerçekleri yansıttığına emin olamayız. Ama evde kamera görüntüleri var, Feza onları bulursa ancak oradan elimize bir şeyler geçer." Son sözlerini söylerken Feza'ya baktığımda mesajı almıştı, hemen bilgisayarını açtı, bense Açelya'nın bana daha önce gönderdiği konum bilgisini Fezaya gönderdim.

"Yine de kadını sorguya almalıyız." Zehra'ya cevaben, "Öyleyse Nuray ve sen operasyondan sonra halledersiniz bunu, Açelya'yla beraber." Dedim fakat yüzüne bakmamış, önümdeki bilgisayarla ilgilenmiştim. Zehra cevap vermemiş işine geri dönmüştü, Feza kamera görüntülerini arıyordu, Yiğit ve Evran'sa akşamki operasyonu planlıyordu. Aslında operasyonu planlayan genelde ben olurdum, Yiğit'se kalede tim ile ilgilenirdi fakat birkaç seferdir nedenini bilmediğim bir şekilde yiğit timin başında değil burada planın başındaydı. Bunu fazla sorgulamadım, arada sırada böyle şeyler oluyordu fakat birinin de timin yanına gitmesi gerekiyordu ve bu iş sanırım bana kalmıştı çünkü burada yapılacak başka bir iş göremiyordum.

"Sanırım burada bana ihtiyaç yok ben kaleye gidiyorum timi ve tehçizatları kontrol edeceğim." Diyerek yerimden kalktığımda hepsi beni kısaca onayladı ve işlerine geri döndüler. Önce ofisten sonra eski mit binasından çıktım ve arabama bindim, bir yandan kaleye gitmeden önce Açelya'nın yanına uğrayıp uğramamayı düşünüyordum. Fakat Sanırım bir gidip nasıl olduğuna bakmalı ve bu gece operasyona gideceğimizi söylemeliydim çünkü bir süre benden haber alamayabilirdi. Artık babasının sahte damadı olduğuma göre bunları da bilmeye hakkı vardı.

Arabayı çalıştırıp dar sokaktan Ana yola çıktıktan sonra araca Açelya'yı ara komutunu verdim, mekanik Açelya aranıyor sesini duyduktan sonra onun telefonu açmasını beklemeye başladım.

"Efendim Tan."

"Açelya, ofiste misin? Yanına geliyorum." Sesinin boşlukta yankı yapmasından ve topuk seslerini duyduğumdan ofiste olduğunu anlayabiliyordum ama yine de sormuştum.

"Ofisteyim gelebilirsin, bir şey mi oldu?"

"Gelince anlatırım."

Vedalaşıp telefonu kapattıktan sonra bir süre sessizlik içerisinde yol almaya devam ettim fakat trafik yavaş yavaş tıkanmaya başlamıştı Bu yüzden ara sokaklardan birine girdim ve birkaç sokak dolanıp Açelya'nın ofisinin olduğu mahalleye geldim. Buralar o kadar çok birbirine benziyordu ki hangi sokak olduğunu bulmam biraz vaktimi almıştı. En sonunda doğru sokağı bulduğuma emin olduğumda aracı boş park yerlerinden birine park ettim ve 42 numaralı apartmana kadar yürüdüm. Çok havalı göründüğünü düşündüğüm Av. Açelya Karayel yazısının üstüne bastım. Kısa süre içinde kapı açıldığında içeri girdim ve doğru kapıyı görene kadar merdivenleri tırmandım.

Kapı zilini çalmama gerek kalmamıştı çünkü Açelya zaten girişte beni bekliyordu, "Bakıyorum yollarımı gözlüyorsun?" Dedim ona takılarak. O da bana çabuk ayak uydurmuştu, "Yapamıyorum sensiz anlasana." Demişti içli bir tınıyla fakat gülüyordu.

İçeri geçtiğimde stajyeri olduğunu düşündüğüm genç kızla göz göze gelmiş ve ona başımla kısaca selam verip Açelya'nın odasına girmiştim. "Nasıl geçti Korhan'la görüşmen?" Diye sordum masanın yanındaki sandalyelerden birine otururken. O da kendi koltuğuna oturdu ve iki tane dosya çıkarttı, "Aynı dosyadan elimde iki tane olması dışında hiçbir gariplik yoktu aslında, Korhan bana olan biten her şeyi detaylarıyla anlattı Ben de biraz karşı tarafın ileri sürebilecekleri ve benim onlara nasıl karşılık vermem gerektiği hakkında düşündüm." Düşündüğüm gibiydi Açelya gerçekten iyi bir avukat olacaktı.

"Haklısın aynı dosyadan iki tane olması garip, dosyalara bir bakabilir miyim?" Açelya iki dosyayı birden bana uzattığında elindekileri aldım ve önümdeki sehpaya koyup karşılaştırmaya başladım. Gerçekten de tıpatıp aynılardı.

"Bence Abdullah'ın tarafındakilerden biri bize gözdağı vermeye çalışıyor." Açelya bu cümleyi soğukkanlılıkla kurmuştu, duyan biri korktuğunu düşünmezdi fakat ben endişelendiğini ve yavaş yavaş korkmaya başladığını anlayabiliyordum Çünkü Açelya bilinmezliklerden hoşlanmıyordu bunun sebebi de tabii ki dayısının onu aylarca kim olduğunu söylemeden tehdit etmesi ve kullanmaya çalışmasıydı. Bu yüzden onu bir şekilde her şeyin yolunda olduğuna ikna etmem gerekiyordu, bunun için sanki dosya olayı büyütülecek bir şey değilmiş gibi davranmaya karar verdim. "Haklı olabilirsin gözdağı vermek için yaptıkları ucuz bir oyun olabilir ama korkulacak bir şey olduğunu düşünmüyorum sonuç olarak senin karşına kendileri çıkmaya cesaret bile edememişler."

"Ya cesaret edememek değil de benim onu görmemi istemiyorsa bunu yapan kişi, böyle insanlar tanıyorum." Dedi bir anda, Soysal'ı kast ediyordu.

"Soysal'ın, Abdullah'la bağlantısı olduğunu söylediğini hatırlıyorum ama şu an çok kritik bir zamandan geçiyoruz soysalın ortaya çıkmak için bir sebebi yok çünkü ilk saklanmak zorunda. Ortaya çıkmak demişken annenin evinde olanlardan time de bahsettim Feza kamera görüntülerini aramaya başladı ama annenle de konuşsak iyi olur. Biliyorum bazı şeyleri doğru hatırlayamıyor ama çok ufak bir şey bile işimize yarayabilir."

Açelya söylediklerimi bir süre düşündü, ifadesi pek hoşnut olmuş gözükmüyordu. Fakat en sonunda omuz silkti, "Gerekiyorsa konuşabilirsiniz." Dedi. Başımı yavaşça salladım, "Zehra ve Nuray konuşacak, sen de yanlarında olabilirsin istersen." Dediğimde Açelya gizleme gereği duymadan yüzünü buruşturdu. "Giderim yanlarında ben de." Dedi sadece.

Son cümlesinin ardından kısa bir sessizlik olduğunda sessizliği buraya asıl gelme amacımı söyleyerek bozdum, "Bu gece mağaraya operasyon düzenleyeceğiz."

Açelya şaşkınlıkla başını kaldırdı, "Bu kadar çabuk mu?" Dedi. Başımı olumlu anlamda salladım fakat Açelya'nın şaşkınlığı da heyecanı da hızlı kaybolmuştu, "Ne fark eder ki, o yok." Dedi umutsuzca.

"Önemli değil, geri döndüğünde geride hiçbir şey bulamayacak. Eskisi gibi olmayacak hiçbir şey, emin ol." Dedim ona fakat ikna olmuş gözükmüyordu.

"Benim onun öldüğünü görmeye ihtiyacım var." Dedi ellerini hararetle havada hareket ettirirken.

"Genelde tutuklanan insanları öldürmüyoruz Açelya," dedim onu uyararak.

"Aman ya..." Diyerek yerinden kalktı ve camın önüne geçip kollarını önünde bağladı, "Onu oraya girdiğim ilk gece öldürmeliydim, şimdi hâlâ dışarda bir yerlerde ve benimle oynamaya çalışıyor." Dediğinde oturduğum yerden kalkmadan arkama dönerek ona baktım, "O da ne demek, ne oldu?"

"Ne olduğu açık değil mi? Annemin evine kadar girmiş ve ofisime dosyalar bırakıyor."

"Bunları yaptığına emin değiliz Açelya. Sürekli onu suçlayarak kendini yıpratıyorsun farkında değilsin." Haklı olduğumu bildiğini biliyordum fakat bazı şeyler de elinde değildi bunun da farkındaydım. Oflayarak camın önünden ayrıldı ve duvara yaslı geniş koltuğa oturdu, "Operasyon ne kadar sürecek?" Diye sordu.

Yönümü ona çevirdim ve istemsizce gülümsedim, "Merak etme uzun sürecek bir şey değil, gece girip sabaha karşı çıkmış oluruz."

Açelya dudaklarını birbirine yaslayıp başını salladı ve başka bir soru sordu, "Sonra ne olacak peki?"

"Bölge bizim emrimize geçmiş olacağı için kendi askerlerimizi yerleştireceğiz ve her yeri didik didik arayacağız. İçerdeki herkes olması gereken yere gitmiş olacak."

Söylediklerimin ona güven vermişti, gözlerinden anlayabiliyordum. "Kafana takma, tamam mı?" Dedim neyi kafaya takmamasını tembihlediğimi bilmeden fakat kafasına takılan herhangi bir şey olduğundan da emindim.

Açelya, "Tamam." Diye mırıldandı ve bir süre sessiz kaldı. Gözlerim duvardaki saate rasladığında kaleye gitmem gerektiğini hatırladım ve ayaklandım, "Kaleye gidip her şey yolunda mı kontrol etmem lazım," dedim. Açelya da benimle beraber ayağa kalktı ve sehpanın arkasından çıkıp bana yaklaştı, "Dikkatli olun tamam mı?"

Beklemediğim uyarısıyla gülümsedim, "Endişelenme. Her şey, her zaman kontrolümde olacak."

Açelya dudaklarını büzerek kaşlarını havalandırdı, "Diyorsun?" Dedi elleri ceketimin yakalarına uzanırken. Yüzümü yüzüne yaklaştırdım, "Diyorum." Dedim nefesim dudaklarına çarparken. Ne yaptığımız hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu ama hiç bir hata daha önce bu kadar keyif vermemişti.

Açelya biraz geri çekildi ve yüzüme baktı, "Öz güvenlisin." Dedi kendi kendine yaptığı çıkarımı benimle de paylaşarak. Biliyorum, der gibi omuz silktiğimde kıkırdadı.

İnce parmakları ve uzun tırnaklarıyla ceketimi iki yakasından tutup düzeltti ve işi bittiğinde iki kez düzelttiği yere vurup geri çekildi, "Sizi tutmayalım asker Bey, düşman sizi bekler." Dediğinde daha fazla dayanamadım ve tek kolumu beline sarılıp onu kendime çektim, "Sağ olun avukat Hanım." Dedim yanağına bir buse bırakmadan hemen önce. Tepki vermesine izin vermeden geri çekildim ve kapıya yürüdüm çünkü ben de gülümsememi tutamıyordum, yaşı otuzu geçmiş de olsa insanın çocuk gibi utanıp heyecanlandığı anlar oluyordu.

Dış kapıya geldiğimizde kapıyı açıp dışarı çıktım ve arkamı dönüp son kez kapının eşiğinde durmuş Açelya'ya baktım, "Kendine dikkat et."

🎭

Açelya

Tan merdivenlerde gözden kaybolduğunda içeri girdim ve kapattığım kapıya sırtımı yaslayıp birkaç saniye hareketsiz kaldım, karşımda oturan Filiz büyük çerçeveli gözlüğünün ardından şaşkın bakışlarla bana bakıyordu. Ne olduğunu anladığında parmakları gözlüğünü düzeltmek için yukarı çıktı ve yüzüne imalı bir gülümseme yerleşti, "Açelya Hanım?" Dedi sorar gibi.

"Ne var Filiz?" Diye çemkirdim ona istemeden fakat Filiz biraz bile alınmamıştı, güldü ve omuz silkti "Bilmem." Dedi. Elimi yavaşça yüzüme götürdüğümde fazla sıcak olduğunu fark ettim, sanırım yüzüm ve boynum tamamen kızarmıştı.

Sırtımı yasladığım kapıdan ayırdım ve hızla üstümdeki ceketin düğmelerini açıp ceketi çıkarttım. Odama geri döndüğümde kapıyı aralık kalacak şekilde kapattım ve ceketi koltuğa atıp camın önüne yürüdüm.

"Kendine gel Açelya!" Dedim iki elim yüzümün iki yanına çıkarken. "Her şey oyun, kendine gel!"

Babam Tan ve beni talihsiz bir oyunun içine sokmuş olabilirdi ama onun dışında kalan her anda Tan'dan uzak durmam gerekiyordu, bu kez sevmek ve tekrar kaybetmek istemiyordum. Fakat uzak durma işini bir kez olsun becerememiştim, ben becersem bile o başarısız oluyordu. İçten içe onun da aynı durumda olduğunu hissediyordum, sanki onu da benden uzak durması gerektiği konusunda uyaran bir iç sesi vardı ama kulaklarını tıkıyordu. Evet, kesinlikle kulaklarını tıkıyordu.

"Ben uzak durayım diyorum adamın yaptığına bak." Elimi kalbime götürdüm ve üstünden geçen dakikalara rağmen hâlâ fazla hızlı atan kalbimi hissettim. Tamam, ben biraz sırnaşmış olabilirdim ama onun beni öpmesine gerek yoktu. İç sesim onun sadece bir öpücük olmadığını söylüyordu fakat bunu düşünmek kesinlikle her şeyi daha iyi hâle getirmiyordu.

"Filiz! Başka randevu var mı?" Diye seslendim Filiz'e, yoksa artık ofisten çıkmak istiyordum.

"Hayır Açelya Hanım!" Beklediğim cevabı aldığımda koltuğa fırlattığım ceketi, askıdaki kabanımı ve çantamı alıp odamdan çıktım. Dış kapıdan çıkmadan hemen önce Filiz'in masasının önünde durdum, "Biri gelirse yarın tekrar arayıp boşluk var mı diye sormasını iste." Filiz beni onayladığında dış kapıdan çıktım ve apartmanın dar merdivenlerini inip apartmandan ayrıldım. Yürürken bir yandan da çantamı kurcalıyordum, anahtarımı bulduğumda siyah tuşa bastım ve ışıkları yanan arabama baktım. Ön koltuğa yerleştiğimde elimde kolumda ne varsa yan tarafa atmıştım.

Aracı çalıştırdığımda ilk işim çalma listeme girmek olmuştu, "Her şey ne kadar bok gibi yolunda olmasa da o Türkçe pop dinlenecek." Dedim kendi kendime, parmaklarım listedeki şarkıların üstünde dolaşırken. Şarkılardan birine tıkladım ve önce park ettiğim yerden sonra da sokaktan çıkıp trafiğe karıştım.

"Kaç zamandır, rüya görmez oldum
Çoktandır, yalnız yatar oldum

Senden beri, gittiğin günden beri
Tablaları, külle doldurur oldum

Kaç zamandır, seni görmez oldum
Soruları, kendim yanıtlar oldum

Dünden beri, gıttiğın günden beri
Aynalara, boş gözle bakar oldum

Sana aşkım minumum, minumum, minumum

Sana öfkem maximum, maximum, maximum"

Şarkıyı söylerken elim kolum yine rahat durmamıştı, hareket edip duruyordum. En sonunda yorulup şarkıyı biraz daha sakin dinlemeye başladım nakaratı geldiğindeyse kenidi kendime göz devirdim, "Çok minimum gerçekten." Dedim ağız ucuyla fakat ne diye mırıldanarak konuştuğumu bilmiyordum.

🎭

Eve vardığımda bir süredir alışık olmadığım şekilde içeride ışıklar yanıyordu, babam her zamanki gibi yalnızca salonda oturuyor olmasına rağmen alt kattaki bütün ışıkları açmıştı. Arabamdan inip anahtarımla eve girdim ve kolumdaki paltoyu askıya astıktan sonra ışığı kapatıp lavaboya girdim. Soğuk suyla önce ellerimi sonra yüzümü ve boynumu ıslatmıştım.

İşim bittiğinde lavabodan çıktım ve salona girdim babam beni gördüğünde bakışlarını ekrandan ayırıp bana döndü, "Açelya, hoş geldin." Dedi.

"Hoş buldum." Derken kendimi yanındaki boşluğa bırakmıştım bile.

"Yorgun musun?" Diye sorduğunda düşündüm, sanırım bedenen değil ama zihnen yorgundum. Ona onaylayan şekilde mırıldandım ve gözlerimi yumdum.

"Yemek yaptım, aç mısın?" Dediğinde tek gözümü açıp ona baktım, "Yemek mi yaptın?"

"Makarna, sen çocukken yaptığımdan." Dediğinde burukça gülümsedim, hayatta en sevdiğim yemekti. Babamın ben çocukken yaptığı soslu makarna. En son annem buradan taşınmadan bir gece önce yediğim makarna.

Yattığım yerden kalkıp acelesiz adımlarla mutfağa yürüdüm ve ocağın üstündeki makarnaya baktım, hâlâ sıcaktı. Bir tabağa makarnayı koyup bir bardak su doldurdum ve ikisini bir çatalla beraber ada tezgaha koyup bar sandalyesine oturdum.

Sessizce yemeğimi yediğim sırada gözüm camın önünde duran vazoya takıldı, sabah Tan'ın getirdiği açelyaları çıkmadan önce vazoya koymuştum. Sabah onu elinde çiçeklerle karşımda gördüğümde içimde bir yerlerin hareketlendiğini hissetmiştim, bir şeyler kırılmıştı evet ama kırılan yerlerden minik açelyalar yeşermişti. Tan fazla düzgün bir insandı, fazla kibar ve fazla düşünceliydi. Bir kadının isteyebileceği her şeye sahipti. Ve ben de bir kadındım. Yalnız bir kadın. O da yalnız bir adam, dedi iç sesim. Bu kez onu susturmadım çünkü haklıydı.

Fakat ben yalnız kalmaya devam etmeliydim, sorun buydu. Ona göre de o yalnız kalmalıydı, hem bu zamana kadar yalnız olduğu için hemde mesleği gereği sürekli tehlikenin içinde olduğu için. Peki yalnız kalması gereken gerçekten bu zamana kadar yalnız olan mıydı? Yoksa elindeki herkes tek tek koparılmış, yalnızlığı sonradan edinmiş eksik insan mıydı? Bana göre kesinlikle yalnız kalması gereken bendim. Ya da Dara'ydı, emin olamıyordum.

Düşündükçe bir bataklığın içine gömülüyor gibi hissetmeye başladığımda önümdeki boş tabağı alarak kalktım ve onu makineye yerleştirip mutfaktan çıktım. Salonun önünden geçerken babamın yakın gözlüklerini takmış tabletinden bir şeyleri iki parmağıyla büyüterek izlediğini gördüm. Ne olduğunu merak etmemiştim.

Odama çıktığımda ilk işim üstümdeki gereksiz takılardan kurtulmak ve makyajımı temizlemek olmuştu, daha sonraysa elbisemi çıkartıp pijama takımımı giymiş ve yatağa girmiştim.

Başımı yastığa koyduğumda beni rahatsız etmeye başlayan o kadar çok düşünce vardı ki hangisine odaklanacağımı şaşırıyordum. Ofisime bırakılan gizemli dosyayı mı düşünmeliydim, yoksa dayımın hâlâ buralarda olabileceği ihtimalini mi? Ya da Zehra ve Nuray'ın annemle konuşacak olmasını mı düşünmeliydim? Bu mu daha önemliydi yoksa Korhan'ın dosyası mı mesela? Hepsi önemliydi aslında ve hepsi beni oldukça huzursuz ediyordu. Fakat hiçbiri zihnimde kalıcı olmamıştı odamda kendimle baş başa kaldığımdan beri. Tan'ı ve arkadaşlarını düşünebiliyordum sadece. Hava çoktan kararmıştı, operasyona gitmiş ya da gitmek üzere olmaları gerekiyordu. Gittikleri yer başkasının değil, benim dayımın iniydi ve onlara bir şey olursa kendimi suçlu hissedeceğimi biliyordum. Tan'dan haber alana kadar ellerimi açıp dayımın bir felakete daha sebep olmaması için dua etmekten başka çarem yoktu.

🎭

Tan bakışlarını karşısındaki asil görüntüde gezdirdi. Askerlerin gözüne baktığında bile göğsü kabarıyordu, karşısında kahramanlardan oluşan bir ordu vardı. Herkes eksiksiz hazırdı, Ejder Yalçınlar* kışladan çıkarılmıştı.

Ejder yalçın*: Türk yapımı bir zırhlı personel taşıma aracı.

Tan yönünü tam tersi yöne çevirdi ve kalabalığın arasında Yiğit'i aramaya başladı, onu başkanın yanında görmüştü. Başkan koyu gri bir takım giymiş, Yiğit'se Tan gibi asker kıyafetleri giymişti. Tan operasyon hakkında ne konuştuklarını merak etti ve yanlarına doğru adımladı.

"Her şey yolunda mı başkanım." Dedi yanlarına vardığında. Başkan ona döndü fakat ağzını açmaya fırsat bulamadan birinin ismini seslendiğini duydular, Başkan çağrıldığı yere gitmeden önce Yiğit'e döndü: "Sana anlattıklarımı Giray'a da söyle, herkes yapacağı işi iyi bilsin."

Yiğit Başkan'ı kısaca onayladı ve Tan'a döndü, "Kasaları getirmişler, üstlerinde ne için oldukları yazıyormuş ama kitlemeden önce yazının yanına kırmızı spreyle çarpı atmamızı istedi." Dedi Yiğit. İçerde buldukları tüm belgeleri toplayıp buraya getirmeleri ve araştırmaya almaları gerekiyordu. Tan Yiğit'in omzunun üstünden arkaya baktığında tahta kasaların araca yüklendiğini gördü. "Nasıl kitleyeceğiz kardeşim bunu?" Dedi Yiğit'e o tarafı işaret ederek.

Yiğit dönüp baktı fakat cevabı zaten biliyordu, "Kapaklarını çivi-çekiçle çakacağız." Dedi. Tan anladığını belli ederek başını salladı, "Bunları ve spreylemeyi yapması için birkaç kişiyi görevlendir, öbür türlü gözümüzden bir tanesi kaçarsa topuğumuza sıkarlar." Dedi. Yiğit sessizce güldü, "Tamam kardeşim o iş bende." Tan da ona kısaca gülümsedi, "Allah'a emanet ol." Dedi. Yiğit elini Tan'ın omzuna koydu ve ona aynı şekilde karşılık verdi, "Siz de Allah'a emanet olun."

Tan Yiğit'in yanından ayrıldığında kendi bineceği Ejder'e doğru yürümeye başladı. Bu esnada Feza koşar adımlarla ona yetişmişti, "06'ya mı biniyorsun Giray?" Dedi önlerindeki araca bakarken. Tan ona başını salladığında Feza tek ayağını 06 numaralı Ejder'e attı ve içeri girmeden önce Tan'a dönüp arka tarafı işaret etti, "Hepsini sen mi ayarladın?"

Tan dönüp baktığında Feza'nın kışladan çıkarılan araçları kast ettiğini anladı, "Evet kardeşim, yakıştıramadın mı?" Dedi.

"Yok canım, ne kızıyorsun ayrıca?" Feza Tan'ın cevabını beklemeden araca bindi ve koltuğuna oturdu. Tan da peşinden bindi ve karşısındaki koltuğa yerleşti, "Kızmadım. Ben öfkeli bir insan mıyım?"

Feza, Tan'ın yüzüne garip garip baktı bir süre. "Sen iyi misin?" Dedi en sonunda, "Fazla gerginsin."

Tan bir an duraksadı, Feza neden haklıydı?

"Gelmeden önce Açelya'yla konuştum." Dedi Tan bir anda. Feza bir anlığına şaşırdı fakat ifadesini Tan yere eğik olan başını kaldırına kadar toplamıştı, zaten fazla şaşılacak bir şey değildi.

Tan başını kaldırdığında Feza'nın yüzüne baktı, "Feza, ben büyük bir hata yaptım." Dedi. Feza kaşlarını çatarak başını yana eğdi, neyden bahsettiğini anlamamıştı.

Tan devam etmek için ağzını açtığında Ejder'in kapısı açıldı ve içeri iki asker daha girdi. Biri Feza'nın, diğeri Tan'ın yanında yerini aldığında Tan Feza'nın gözlerinin içine baktı ve çenesinin altında duran kar maskesini yukarı çekerek yüzünü kapattı. Bu daha sonra, fırsat olursa, konuşuruz demekti.

🎭

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

20okunma 4beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18