6. bölüm / 25
TAN VAKTİ KAN (Düzenleniyor)6. Bölüm "ÖZÜR DİLERİM"
Bölümler 25Şu an: 6. Bölüm "ÖZÜR DİLERİM"
- 1 1. Bölüm "YAŞLI KURT"2.735 kelime
- 2 2. Bölüm "TEŞKİLAT"3.238 kelime
- 3 3. Bölüm "9 OCAK"2.792 kelime
- 4 4. Bölüm "UYANIŞ"4.061 kelime
- 5 5. Bölüm "ZAMAN MAKİNESİ"4.516 kelime
- 6 6. Bölüm "ÖZÜR DİLERİM"6.902 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 7. Bölüm "YOL AYRIMI"6.454 kelime
- 8 8. Bölüm "MASKE İLE VEDALAŞMAK"7.761 kelime
- 9 9. Bölüm "SARILSANA BANA"7.034 kelime
- 10 10. Bölüm "HATA"4.728 kelime
- 11 11. Bölüm "KÜÇÜK BİR AN"6.400 kelime
- 12 12. Bölüm "OYUN MU GERÇEK Mİ?"9.176 kelime
- 13 13. Bölüm "DAHA BÜYÜK BİR HATA"7.557 kelime
- 14 14. Bölüm "FIRTINA"8.284 kelime
- 15 15. Bölüm "BİZ OLMAK"11.502 kelime
- 16 16. Bölüm "YENİ BİR KİMLİK"7.347 kelime
- 17 17. Bölüm "TİLKİ TABLOSU"7.178 kelime
- 18 18. Bölüm "AKIŞ TEORİSİ"6.882 kelime
- 19 19. Bölüm "TİLKİNİN YOLU"6.663 kelime
- 20 20. Bölüm "DOKUZ DALLI AĞAÇ"4.415 kelime
- 21 21. Bölüm "YILBAŞI"4.463 kelime
- 22 22. Bölüm "İYİ Kİ"3.638 kelime
- 23 23. Bölüm "ÜSTÜMÜZDEKİ GÜNEŞ"5.823 kelime
- 24 24. Bölüm "DAĞ İLE MAĞARA"5.178 kelime
- 25 25. Bölüm "SİL BAŞTAN YENİDEN BAŞLIYORUZ" FİNAL8.043 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Aile; Bütün kötülüklerin, iyi niyetle yapıldığı yer. Açelya bu tanımı okuduğunda ilk kez bir tanımın doğru olduğunun bu denli farkına varabilmişti. Bir zaman sonra bu cümle Açelya için kendi ailesinin de tanımı olmuştu çünkü o, hiçbir şeye anlam veremediği yaşantısını okuduğu sözlerle anlamlı hâle getiriyordu. Dayım önce bizi terk etti sonra da bizimle beraber tüm ülkenin hayatını mahvetmek için geri döndü ve tüm arkadaşlarımı katletti demiyordu Açelya, aile tüm kötülüklerin iyi niyetle yapıldığı yerdir diyordu çünkü dayısı hep Açelya'nın iyiliğini istediğini söylemişti. "Sen diğerleri gibi değilsin Dara." Diyordu hep ona. Açelya bunun anlamını çok sonra idrak edebilmiş ve bundan iliklerine kadar nefret etmişti.
Şimdiyse kendine olan nefretinden bir nebze olsun arınabilmek için dayısının yakalanmasına yardım edecekti.
Eski istihbarat binasının toplantı odasında tek başına oturuyordu; ışıkları bilerek yakmamıştı, sokak lambalarının ışığı odaya vuruyordu. Açelya başını elleri arasına almış kafasındaki sesleri susturmaya çalışıyordu. Saçlarını yüzünden çekip derin bir nefes aldığı sırada kapının açıldığını duydu ve başını kaldırıp o tarafa baktı, Evran elinde bir şişe suyla kapıda dikiliyordu. Açelya yerinden doğruldu ve Evran'ın kendisine uzattığı suyu aldı, "Teşekkür ederim." Diye mırıldandı şişeyi açarken. Evran başını salladı, "Giray aşağıda seni bekliyor." Dedi ve odadan çıktı.
Açelya birkaç yudum su içip nefeslendikten sonra şişenin kapağını kapattı ve ceketini alıp odadan çıktı. Koridora çıktığında Evran'ı koridorun sonunda ışığı yanan odaya girerken görmüştü. Oyalanmadan alt kata indi ve binadan çıktı, Giray metal kapının önünde dikiliyordu.
Açelya yanına vardığında kızın kırmızı yüzüne baktı, "Daha iyi misin?" Diye sordu pek emin olamayarak çünkü kız hâlâ kötü gözüküyordu. "İyiyim, gidelim hadi." Dedi Açelya sabırsızlıkla. Beraber bahçeden çıkıp arabaya bindiler ve ara sokaktan çıkıp ana caddeye varana kadar konuşmadılar.
Giray nereye gittiklerini söyleme ihtiyacı hissetmişti çünkü Açelya oraya geri döndüklerini biliyor gibi gözükmüyordu. "Oraya geri dönmek zorundayız, bir şey anlamaması lazım." Dedi Açelya'nın ifadesine bakarken. Açelya şaşkınlıkla ona döndü, "Ne? Ne diyorsun? Boşuna mı anlattım o kadar şeyi ben!" Sesinden bile büyük hayal kırıklığına uğradığı anlaşılıyordu.
"Boşa anlatmadın tabii ki, sadece bu gece geri dönmemiz lazım." Dedi Giray fakat nafileydi, Açelya tekrar ağlamaya başlamıştı. "O adamdan nefret ediyorum!" Dedi gözyaşlarını silmeye çalışırken.
"Eğer yarım saatte bir artık gelmemiz gerektiğini söylemeseydi seni tekrar oraya götürmezdim ama herif rahat vermiyor!"
Açelya başını geri yasladı ve camı açtı, "Takıntılı piçin teki çünkü." Dedi boş gözlerle yola bakarken. Sonra Giray'a döndü, "Hep orda kalmayacağımı söyle bana." Dedi yalvarır gibi. Şuan bunun gibi detaylar netlik kazanmamıştı fakat Giray düşünmeden "Hayır." Dedi. Açelya rahatlayarak önüne döndü ve camı kapattı, "Sürekli ağlayarak başını şişirdiğim için üzgünüm." Dedi utana sıkıla. Giray muhtemelen bir çocuk gibi ağlamasını yaşına uygun bulmamıştı.
"Sorun yok, iyi ol yeter." Dedi Giray virajı dönerken.
🎭
Araba koyu gri binanın önünde durduğunda inmek ve içeri girmek istemediğime emindim fakat operasyonun devam edebilmesi için yukarı çıkmam gerektiğini biliyordum. Bu yüzden kapıyı açmaya yeltendim fakat Giray beni durdurdu, "Bekle," dediğinde geri yaslandım ve gözlerim dışarıda gezindi. Giray dışarı baktığımı gördüğünde açıklamada bulunarak, "Bir şey olmadı, sadece buraya girdiğimizde nasıl sen Dara oluyorsan ben de Tan olacağım anlaştık mı?" Dedi. Ona anladığımı belli ederek başımı salladım, "Anlaştık."
Giray'ın ufak bilgilendirmesi bittiğinde arabadan indik ve yeni çiselemeye başlayan yağmurun altında binaya girdik. "Neden dışarda da aynı ismi kullanmıyorsun?" Diye sordum merak ederek. "Giray'ı daha çok seviyorum çünkü." Dedi fakat nedense inanasım gelmemişti, üstelik bence Tan daha güzel bir isimdi.
Üst kata çıktığımızda Soysal'ın odasına girmemiz gerektiğini biliyordum ve bunun yerine sabaha kadar Giray'ın isimleri hakkında konuşmayı tercih ederdim fakat biliyordum ki onların bunun için vakti yoktu. Giray kapıyı çaldıktan sonra içeri girdi ve odanın içindeki soluk beyaz ışık bulduğu yoldan koridora sızdı. Bense ışığın vurduğu yerde dikilmiş içeri bakıyordum. Sanırım Giray kadar hızlı geçiş yapamıyordum, o bir anda Tan oluvermişti ama ben bir anda Dara olamıyordum.
Tan'ın bakışlarından Soysal'ın birazdan beni içeri çağırmak üzere olduğunu anladığımda o söylemeden içeri girdim ve kapıyı arkamdan kapatırken önüme dönmeden önce epey oyalandım. Döndüğümde Soysal ve Tan bana bakıyordu, Soysal bunu bekliyormuş gibi gözlerini benden ayırdı ve Tan'a çevirip konuşmaya başladı.
"Anlat bakalım Tan, İdlip'te ne oluyor?" Diye sordu.
Tan bir süre düşündükten sonra anlatmaya başladı, "Çıkmak üzere olan grup küçük bir sivil grubu, aslına bakarsanız fazla basit bir operasyon fakat Dara'yı test etmek için iyi bir fırsat." İkinci ismim kimsenin olmadığı gibi Tan'ın da ağzına yakışmamıştı, eğreti duruyordu.
"Ne zaman?" Diye sordu Soysal kabaca.
"İki gün sonra."
"İki güne kadar Dara'ya işlerin nasıl işlediğini öğret ve yanlış bir şey yapmayacağından emin ol." Dedi Soysal ve bana döndü, "Ayrıca bir önceki akşam bende seninle konuşacağım ve her şeyin kusursuz olduğundan emin olacağım." Dedi.
"Sen beni test edemezsin."
"Sen beni test edemezsin." İkimiz aynı anda aynı cümleyi kurduğumuzda Tan yüzünü buruşturarak bize bakıyor, bense göz deviriyordum. "Evet, biliyordum bunu yıllardır söylüyorsun." Dedi Soysal sinir bozucu bir ifadeyle.
"Ve sen yıllardır bunu öğrenemedin." Diyerek ona karşılık verdiğimde dalga geçer gibi güldü, "Anlamıyorsun değil mi? Ne kadar aptalsın Dara..."
"Kes sesini doğru konuş benimle!" Bir anda yükseldiğimde boğucu sessizlik bağırışımı bıçak gibi kesmişti. Tan gözlerini kocaman olmuş şekilde bakarken Soysal öfkeyle bakıyordu.
Tan iki büyük adımda yanıma vardı ve kolumu dirseğimin altından sıkıca tuttu, "Bence bir an önce onu eğitmeye başlamalıyım." Diyerek beni çekiştirmeye başladı. Fakat Soysal gözlerini dikmiş bana bakıyordu. "HAMZA!" diye öyle güçlü bağırdı ki yerimden sıçradım.
Ben ne yapacağını anlamamış hâlde bakınırken kapı, adının Hamza olduğunu tahmin ettiğim iri yarı bir adam tarafından açıldı. Adamın devasa bedeni odanın içine doldurduğunda onu bir yerden anımsadığımı fark ettim. "Hayır..." Diye mırıldandım kendi kendime ve bir adım geriledim. Tan korktuğumu anlamıştı fakat neden korktuğumu kavrayamıyordu.
"Ne o Dara, korktun mu yoksa?" Soysal'ın sorusuyla saklandığım yerden, Tan'ın kolunun arkasından, az da olsa çıktım fakat onun ne Tan'a ne de Soysal'a bakıyordum, baktığım kişi içerdeki adamdı. "O günkü adam." Dedim kelimeleri zor sıraya dizerken. Beni az daha suda boğmak üzere oldukları günden bahsediyordum.
"Hafızan kuvvetliymiş. Ama biraz hatırlatmaya ihtiyacın var gibi." Dedi Soysal ve başıyla adama işaret verdi. Soysal'ın direktifiyle adam sertçe sol kolumu tuttu ve Tan'a baktı, "Sen bırak." Dedi. Tan dirseğimi daha sıkı kavradı ve Soysal'a döndü, "Bu kızdan ben sorumlu değil miyim? Eğitimini de cezasını da ben vereceğim." Dedi sert bir dille. Fakat boşa kürek çekiyordu, ben Soysal'ı tanıyordum. O kendi gölgesine bile güvenmezken Tan'ın bir sözüyle beni yanımdaki adamın gazabından kurtarmazdı. Keza öyle de oldu, Soysal Tan'a cevap verme zahmetinde bile bulunmadan yalnızca sert bir bakış atmakla yetindi.
"Eğer bu yarma herif bana bir kez daha dokunacak olursa istediğin hiçbir şey için yardım etmem sana!" Tehditlerim onu ne kadar etkilerdi bilmiyordum ama o adamın eline düşmeye niyetim yoktu. Konuşmasına izin vermeden devam ettim, "Buraya beni kukla gibi oradan oraya sürükle, adamlarına dövdürt diye gelmedim. Kaçmak istesem emin ol kaçardım ve peşime taktığın bu kuyruk da bir halt yapamazdı!" Tan'a da biraz ayıp etmiştik ama oluversindi, sonra özrü dilerdim. Şimdi bunları söylemezsem daha sonra özür dileyecek bir dilim olmayabilirdi.
Soysal, "Madem sonuçlarından bu kadar korkuyorsun, o zaman hiç ağzını açmayacaksın!" Diye bağırdığında kendiyle sürekli çelişiyor olması bile kanı beynime sıçratmaya yetiyordu. "Yıllardır olduğu gibi yine benden ne istediğini anlamıyorum! Benim gibisin, dik başlısın diyorsun göğsünü gere gere. Sonra başımı kaldırdım diye esip gürlüyorsun!"
"Al götür şunu karşımdan." Bu. Sadece bunu demişti. Ben yine ateş olup cürmüm kadar yer yakmıştım. Yarma adam ve Tan aynı anda kolumdan tuttuğunda Tan adamı tersleyerek kolunu ittirdi ve beni de beraberinde götürerek odadan çıktı. Çıktığımızda dişlerimi sıkmayı kestim, "Öldürmek istiyorum onu! Buraya ilk geldiğim gün bunu yapmalıydım!" Dedim öfkeyle. Tan kolumu çoktan bırakmış arkamdan geliyordu, "Emin ol o zaman içindeki yangın sönmeyecekti." Dedi.
Durup arkama döndüm ve çok mantıklı bir şey duymuş gibi bir ifadeyle baktım yüzüne, "Haklısın, işkence çektirmem gerekiyordu." Dedim ve önüme dönüp yürümeye devam ettim.
Binadan çıkmıştım fakat nereye gideceğimi bilmiyordum, yatakhaneye gitmek istemiyordum. Yağmurun altına çıkmadan önce kapının üstündeki çatının altında durdum, "Burada kalıyor musun?" Diye sordum Giray'a dönerek.
"Kalıyorum ama uyumuyorum." Dedi.
"Bende uyumak istemiyorum." Diye mırıldanarak önüme döndüm. "Nerde sabahlıyorsan orda seninle sabahlasam olmaz mı?" Diye sordum. "Soysal benden nefret ettiğini sanıyor, sence şüphelenmez mi?" Diye sorduğunda cevabı biliyordum, tabii ki şüphelenirdi. Yani yatakhaneye dönmek zorundaydım.
Oflayarak çatının altından çıktığımda Giray'da peşimden geliyordu. "Gelirken bir paket almalıydım." Diye söylendiğimde, "Benimkini alabilirsin." Demişti. Kaşlarımı çatarak ona baktım, "İçmiyor musun?" Diye sordum, bu kadar kolay gözden çıkardığına göre nadiren içiyor olmalıydı. "Nerdeyse hiç." Dedi aklımdakileri doğrulayarak. Paketi ve çakmağı bana uzattığında teşekkür ederek elindekileri aldım ve cebime tıktım, planım sabaha kadar yangın merdiveninde oturup sigara içmekti.
Yatakhanenin önüne geldiğimizde durdu, "Gir hadi içeri, dikkat et de yangın alarmını çalıştırma." Dediğinde kıkırdadım. "İçip öyle gireceğim." Dedim neden bu bilgiyi verdiğimi bilmezken. Tan yavaşça başını aşağı yukarı salladı, "Dikkatli ol." Dediğinde bu sefer ben başımı sallayarak onu onayladım. Birbirimize iyi akşamlar dileyip ayrıldığımızda Tan geldiğimiz tarafa doğru yürümeye başlamış bense binanın arka tarafına geçip yangın merdivenlerine oturmuştum.
Beton zeminin ıslak olmasının umursamadan oturduğum için kotum biraz ıslanmıştı, biraz da üşüyordum ama önemli değildi. Cebime koyduğum paketi çıkarıp bir daha sigara aldım ve Tan'ın çakmağı ile yaktım, sigaranın zehirli dumanını içme çekmeye başladığımda bugün olanları düşünüyordum. Oturmuş onlara tüm hayat hikayemi anlatmıştım, gizlediğim detaylar tabii ki vardı ama gizlemek yalan söylemek sayılmazdı öyle değil mi? Bu yüzden yalan makinesinde bir şey gördüklerini düşünmüyordum.
Fakat her şeyi anlatmış olmama rağmen rahatlamış hissetmiyordum. Çünkü hala buradaydım ve Soysal'ın dediklerini yapmak zorundaydım. Önümüzdeki iki gün nasıl geçecekti, Giray ,ya da Tan, bana ne öğretecekti bilmiyordum ve bana sorarsanız sonsuza kadar öğrenmemeyi tercih ederdim. Fakat hayat bir süre önce bana tercihlerimi sormayı bırakmıştı Bu yüzden benim ne istediğimin, ne tercih ettiğimin bir önemi yoktu. Sadece bu saatten sonra tek idealim, Soysal'ın yaka paça yakalanması ve Türk polisine bir hesap vermesiydi.
Birde, bunu yaparken yani istihbaratçılara yardım ederken içimde silmeye çalıştığım kötülüğün yok olup gitmesini istiyordum. Dayımın bana bulaştırdığı kara bir leke vardı, gözümüzün ucuyla gördüğümüz rahatsız edici bir iz gibiydi ve hayatımın her anında gözümün ucuyla görüyor olmama rağmen bana öyle bir batıyordu ki o parçayı bedenimden söküp atmak istiyordum. Keşke fiziksel, somut bir şey olsaydı o zaman gerçekten keser ve atardım fakat değildi bu iz ruhuma bırakılmıştı, benliğime işlemişti. Ondan kurtulmayı başarabilirsem bunu hiçbir zaman kabullenmediğim için olacaktı. Yinede, kabullenmemek onun orada olmadığı anlamına gelmiyordu.
Midemde baş gösteren bulantıyla düşüncelerim bir bulut gibi dağıldı, aç karna içtiğim sigara boş midemi bulandırıyordu. Oturduğum yerden kalktım ve elimdeki sigarayı yere atarak botumla üstünü çiğnedim. Ön tarafa dolanıp içeri girdiğimde şansıma etrafta kimse gözükmüyordu, bunda saatin epey geç olmasının katkısı vardı. Üst kata çıkıp koridorun sonundaki adaya vardığımda kapıyı kapattım ve içerideki sandalyeyi önüne çektim, perdeyi de kapattıktan sonra çantamdan siyah taytımı aldım ve altımdaki ıslak pantolonla değiştirdim.
"Eee?" Dedim bir an odanın içinde dikilip. Şimdi ne yapacaktım? O yatağa girmek istemediğime emindim, aynı şekilde önceki gece olduğu gibi elimde silahla zeminde oturarak uyuklamak da istemiyordum. Hangi aptal kafamla buraya gelmeyi kabul etmiştim ki zaten?
Başka çarem olmadığını anladığımda oflayarak ranzalardan birine oturdum ve sırtımı demir başlığına dayadım. Dizlerimi kendime çekip cebimdeki telefonu çıkarttığımda telefonda yapacak bir şey olmadığını biliyordum. Yinede telefonu açtım ve mesaj uygulamasına girdim aşağılara doğru kaydırmaya başladım ve tanıdık isimlerden birinin üzerinde durdum. Sohbete girdiğimde son mesajın bana ait olduğunu gördüm.
"Özür dilerim." Yazıyordu mesajda. Bir an olanları unutup ondan başına gelenler için özür dilediğimi sandım fakat olayın aslı çok geçmeden zihnime yerleşmişti. Özür dilememin sebebi bana verdiği kitabı kaybetmiş olmamdı fakat bu mesaj, bu özür ona hiç ulaşmamıştı. Hatta sırf bu yüzden başıma bela olmuştu, Mehir öldükten sonra polis telefonunu incelemeye almış ve benim o öldükten sonra attığım bu mesajı onu öldürdüğüm için ,ve mesajı okuyamayacağını bildiğim için, özür dilemek amacıyla yazdığımı iddia etmişlerdi. Bunu akıl eden avukata pes demek istiyordum.
Bir an mesajı silmeye yeltensem de hemen vazgeçtim, bazı şeylerin ilki ve sonu değerliydi.
Mehir'le olan sohbetten çıkıp Ilgın'ın ismini aramaya başladığımda elimdeki telefon titredi ve yukardan bir bildirim düştü.
"+90..... Sizi "Ankara Kültür Merkezi ney kursu" adlı gruba ekledi."
Bildirimin absürtlüğüne başka bir zaman olsa kahkaha atabilirdim. Merak içinde gruba girdim ve katılımcı listesine baktım, hiçbirinde profil fotoğrafı olmayan numaraların altında isimler yazıyordu. Bahri, Evran, Giray, Feza, Nuray, Zehra. Timin kamufle bir şekilde kurduğu bir gruptu bu.
"İsmi Feza buldu değil mi?" İlk mesaj Giray'ındı.
"Evet canım, beğendin mi?" Bu da Feza'ydı.
"Çok."
Yukarıda başka bir numara yazmaya başladığında ikisinin bir azar yemek üzere olduğunu hissetmiştim.
"Beyler." Eh Bahri Bey tek kelime ile azar etkisi yaratabiliyordu belli ki.
"Bu grubu hepimiz irtibatta kalabilelim diye kurduk. Olur da Açelya'nın telefonu bir şekilde başkasının eline geçerse diye grubun ismi böyle. Bir sorun olduğunda ya da anlatman gereken bir şey olduğunda haber vermelisin Açelya." Bahri Bey'den gelen uzun mesajı okuduktan sonra acaba ilk sorunu yazsam mı diye düşünmeden edememiştim. Uyuyamıyordum ve açtım! Fakat bu fikri hızla def ettim ve Bahri Bey'in mesajına ithafen, "Anladım, bir şey olursa dediğiniz gibi yapacağım." Yazdım ve gönderdim.
Gruptaki konuşma böylece sonlandığında tekrar katılımcı listesine girdim ve Giray'ın numarasını kaydettim. Bana burada fiziken en yakın olan kişi oydu ona ulaşmam gerekebilirdi.
Telefonu kapatıp cebime geri koyduktan sonra uzanıp yerde duran çantamı aldım ve sırtımın arkasına koyup az önceki pozisyonumu aldım. Başımı dizlerime yaslayıp kollarımı etrafına sardım ve uyumaya çalıştım. Vücudumdan çekilen enerji yüzünden kendimi uykunun kollarında bulmam uzun sürmeyecekti.
🎭
Giray arabasında oturmuş elindeki telefonda harıl harıl birine mesaj yazıyordu, konuştuğu kişi Feza'dan başkası değildi.
"Adam az kalsın kıza tekrar işkence çektirtiyordu diyorum, onu burdan çıkarmamız lazım."
"Ayrıca buraya geldiğinden beri yemek yemedi ve uyumadı."
"Anlıyorum abicim ama ben buna nasıl bir müdahalede bulunabilirim gözünü seveyim?"
"Biraz yardım ederseniz başkan ikna olur."
"Tamam denerim şansımı ama biraz zorlar haberin olsun."
"Ayrıca elin armut toplamasın bir zahmet al da kıza bir şeyler götür."
Giray Feza'nın son söylediğini mantıklı bularak ve neden daha önce düşünmediğini sorgulayarak arabayı çalıştırdı ve mağaranın sınırları içerisinden çıktı. En yakındaki benzinliğe varıp yiyecek bir şeyler ve sıcak bir bardak kahve aldıktan sonra geri dönmek üzere yola koyuldu.
Bir yandan kahvesini içip bir yandan akıp giden yola baktığı sırada telefonunun çaldığını işitti ve çağrıyı cevaplayıp telefonu kulağına yasladı. "Efendim Evran?" Dedi.
"Nerdesin?" Diye sordu Evran.
"Yoldayım, bir şey mi oldu?"
"Soysal seni çıkarken görmüş, kendi kendine bu nereye gidip geliyor kafasına göre falan diyor." Harikaydı!
"Hay anasını ya..." Diye mırıldandı Giray keyifsizce.
"Neden çıktın sen gerçekten?"
"Markete geldim, Açelya'ya bir şeyler aldım." Dedi Giray. Cümle kulağa epey garip geliyordu fakat Giray yalnızca insanlık yapmak istemişti.
"Sana mı kaldı Giray? Ne ihtiyacı varsa görsün işte burda."
"Görüyor mu sence?" Dedi Giray fakat bu cevap beklediği bir soru değildi.
"Önemli olan işini iyi yapması."
"Açlıktan bayılırsa gerçekten çok işimize yarar." Giray'ın son cümlesiyle Evran Giray'a laf söylemeye gelmediği hakkında bir süre söylenmiş daha sonra telefonu kapatmıştı.
Bir süre sonra Giray bahçe kapısından girmiş ve arabayı her zaman park ettiği yerden biraz ileriye, Soysal'ın görmeyeceği bir yere, park edip elindekilerle beraber araçtan inmiş ve yatakhanelerin yolunu tutmuştu. Kapı kilitli olmadığından rahatlıkla içeri girip üst kata çıkmıştı, Açelya'nın kapısının önüne geldiğinde durdu ve kapıyı tıklattı.
İçerden ses gelmiyordu fakat Giray yinede içeri girmek istememişti Açelya oradaysa ve uyuyorsa uyanıp odasında birini gördüğünde korkardı. Bunun yerine içeri seslendi, "Açelya, benim Tan."
Birkaç saniye sonra içeriden gelen tıkırların ardından kapı açıldı ve Açelya kafasını dışarı uzattı. Kapıyı açtığında gibi Giray'ın geniş göğsüyle karşılaştığı için geri çekilmiş ve onun geçebilmesi için kapıyı açmıştı. Giray içeri girip elindekileri masaya bıraktı, "Uyuyor muydun?" Diye sordu. Açelya gözlerini kırpıştırdı, "Deniyordum." Dedi uykulu bir sesle.
"Buraya geldiğinden beri bir şey yediğini görmedim ve bende yemedim. Yiyecek bir şeyler getirdim, yer miyiz?" Dedi. Kendisi Açelya kadar uzun süredir yemek yememiş değildi, sadece onun mahçup hissetmesini istememişti. Açelya gülümsedi ve başını olumlu anlamda salladı, "Teşekkür ederim." Giray da ona gülümsedi ve poşetin içini karıştırmaya başladı.
İki sandviç ve iki ayran çıkarttı, "Uykunu getirir belki diye ayran aldım sever misin?" Dedi elindekileri Açelya'ya uzatırken. Açelya Giray'ın düşünceli tavırları karşısında lâl olurken uzattıklarını aldı, "Hıhı- severim." Diye mırıldandı. Giray'ın kendi sandviçi ve ayranın açıp sandalyeye oturduğunu gördüğünde karşısındaki ranzanın yatağına oturdu o da.
İkisi sessizce yemeklerini yemeğe başladıklarında Açelya dışarda yağmakta olan yağmuru izliyordu, Giray'ınsa gözleri Açelya'ya takılmıştı. Her ne kadar bunları düşünmek istemesede Açelya güzel bir kadındı. Yüzünü çerçeveleyen siyah saçları, üstü daha şişkin olan dudakları, sanki Açelya'nın saklaması gereken büyük bir sır varmış ve tanrı sus çizgisine daha sert bastırmış gibi duran belirgin sus çizgisi... Bunlar yaratıcının yaralı bir kadına bahşettiği kusursuz çizgilerdi belki de.
Ve kesinlikle Giray'ın umrumda olmamalılardı. Çünkü onun çizgileri netti, hayatında duygusal hiçbir bağa yer yoktu. Aynı tehlikeye göğüs gerdiği arkadaşları bunun dışında kalıyordu tabii ama Açelya geçiciydi, bir gün bu operasyon bittiğinde hiç var olmamış gibi gidecek ve herkesin zihninden yavaş yavaş silinecekti, Giray için de öyle olmalıydı.
"Bir şey mi oldu?" Giray Açelya'nın sesini duyduğunda irkilerek kendine geldi, kıza kendisine bakarken yakalanmıştı! Gözlerini kızın üzerinden çekti ve boğazını temizledi, "Yok, bir şey yok. Dalmışım." Dedi. Açelya anladığını belli ederek mırıldandı, "Sana neden Giray dememi istedin?" Diye sordu bir anda konuyu değiştirerek.
Giray ona arabada buradan ilk çıktıklarında bana Giray de, dediğini hatırladı. "Çünkü Tan bir terörist profiliydi." Dedi.
"Ama Tan'da sensin, o gerçek ismin değil mi?" Dedi Açelya kaşlarını kaldırarak. Giray başını salladı, "Öyle."
"Öyleyse ben sana Tan diyeceğim." Dedi Açelya kendinden emin bir şekilde. Bu hâli Giray'ı güldürmüştü, bu konuda bile kendi bildiğini okuyordu.
"Peki ben-" Giray ağzını açmıştı ki Açelya elini havaya kaldırarak onu durdurdu, "Hayır, hayır, hayır. Sen bana Dara diyemezsin." Dedi fakat kulağa kaba geldiğini fark ettiğinde toparlamaya çalıştı, "Şey yani, deme lütfen. Hem zaten o isim kimsenin ağzına yakışmıyor gerçekten, kötü bir isim o." Dedi hızlı hızlı. Giray sessizce güldü, "Sakin ol takılıyordum."
Açelya mahçup şekilde gülümsedikten sonra bir süre daha içerde sessizlik hakim oldu. Bu sürede Açelya işlerin nasıl gideceğini düşünüyordu. "Şimdi ne olacak?" Diye sordu bir klasiği daha gerçekleştirerek. Her şey yokuş aşağı, kontrolden çıkmış şekilde giderken sorulan o soru. Ve verilen o basit cevap, "Bilmiyorum." Fakat Giray'ın cevabı tabii ki bu olmayacaktı, "Soysal'ın yaptığı her şeyi gün yüzüne çıkarmalı ve her ne yapıyorsa durdurmalıyız, daha sonra onu tutuklayacağız." Dedi.
"Yaptığı şeyleri gün yüzüne çıkarmak..." Dedi Açelya boşluğa bakarken ve devam etti, "Sanırım bu konuda beni kullanacaksınız." Giray onu onaylayarak başını salladı ve daha kibar bir tabirle ifade ederek "Bu konuda bize çok yardımın dokunacak." dedi.
Giray bir an önce işleri hızlandırmak istiyordu. "Ne oldu? Daldın?" Açelya'nın sesiyle başını kaldırdı, "Çok yavaşız." Dedi sıkıntıyla. Açelya alt dudağını sarkıttı ve bir süre düşündü, "Gerçekten İdlip'e gidecek miyiz?" Diye sordu merakla.
Giray'ın cevabı gecikmedi, "Ben gitmiyorsam seni de götürmesine izin vermem." Dedi net bir şekilde.
Açelya kısa bir anlığına yüzünde oluşan şaşkınlık ifadesini sildi, "Bence beni korumaya çalıştığını fark etti, gelmeni istemeyebilir." Dedi gerçekçi olarak. Fakat Giray'ın umrunda gibi gözükmüyordu, "Dedim ya, o zaman sende gitmezsin." Dedi oturduğu sandalyede geri yaslanırken.
"Eğer onu yakalamamız için gerekliyse giderim."
Giray kaşlarını inanamıyormuş gibi kaldırdı, "Gider misin? Oradaki ortamdan haberin yok galiba."
"Var ya da yok ne fark eder? Benim için hiçbir koşul fark yaratmayacak nasıl olsa." Dedi Açelya rahat bir tavırla.
"Dayının yeğeni olmandan mı bahsediyorsun?" Giray'ın sorusuyla yüzünü buruşturdu, "Hayır tabii ki! Sadece bazı şeyler artık umrumda değil."
İkisi birbirlerinin gözlerinin içine baktılar ve Açelya devam etti, "Ölmek gibi."
🎭
Hiç kulağınızda kendi isminizin çınlamasını duyuyor muydunuz? Bir konuşmanın en kritik yerinde, bir günün en gergin saatinde ya da bir haftanın en kötü günü olacak günün sabahında. Ben duyuyordum, ne zaman başım belaya girecek olsa kulaklarım patlayacakmış gibi kendi ismimle dolup taşıyordu. Çok sonraları fark etmiştim ki ismimi haykıran bu sesler tanıdık seslerdi. Yanımda olmayan arkadaşlarım yukarıda beni izledikleri yerden başıma gelecekleri görüyor ve beni uyarmaya çalışıyorlardı. Peki ben hiç o uyarıları dinlemiş miydim? Kesinlikle hayır.
Son iki gündür de dinlemiyordum, bir araba dolusu teröristle beraber Suriye'ye gidecektim.
Yani gitmek üzereydim. Fakat burada fırtına öncesi sessizliğin hakim olduğu bir sabaha uyanmıştım. Çünkü Soysal kayıptı!
Sabahın erken saatlerinde Tan kapımı yumruklamaya başlamış ve onu içeri aldığım gibi Soysal'ın kaçtığını söylemişti. O an başından aşağı kaynar sular boşalmak deyimini tam anlamıyla hissetmiştim. Daha sonrasında apar topar beni sorguya aldıkları binaya gelmiştik, şimdiyse diğerlerinin varmasını bekliyorduk.
"Bana bak Giray seni uyarmıştım hatırlıyorsun değil mi?" Bizimle beraber buraya gelen Evran'ın sesini duyduğumda ona döndüm, karşısında oturan Tan'a epey sert bakıyordu. "Biliyorum Evran! Hiçbir şey yapmadım." Dedi Tan. Evran onu ne konuda uyarmıştı bilmiyorum ama muhtemelen sorsam da söylemezlerdi bu yüzden sessizce oturmaya devam ettim.
"O peki, ya ağzından bir şey kaçırdıysa?" Dedi bu sefer de. "Ben burdayım ya hani, bana da sorabilirsin?" Dedim ona dönerek. Hafifçe bana döndü ve kısa bir cevap verdi, "Sana güvendiğimi nerden çıkardın?" Eh haklıydı. "İyi Tan'dan alırsın cevabını." Dedim ve önüme döndüm. Evran cevap bekleyen bakışlarını Tan'a çevirmiş olacakki onun da cevabı gecikmedi, "Soysal'la hiç konuşmadı. Öncesinde de ben hep yanlarındaydım." Dedi. Onlara bakmadığım için Evran'ın yüz ifadesini görememiştim fakat bence bunu beklemiyordu.
"Noldu da gitti lan o zaman bu adam!" Evran'ın bağırmasıyla kapının açılması bir oldu, "Evran!" Diye bağırdı son zamanlarda tanıdık gelen bir ses. Evran ve Tan bir anda ayağa dikilmişti şimdi koca koca adamların arasında tek oturan bendim, küçücük kalmıştım. "Kusura bakmayın Başkanım." Dediğini duydum Evran'ın, bir anda sesi soluğu kesilmişti.
İçeri girenler Bahri Bey, Zehra, Nuray ve Feza'ydı. İçerideki barışma sona erdiğinde herkes sandalyelerine oturmuştu. Bahri Bey'e en yakın sandalyedeyse ben oturuyordum, gözleri beni bulduğunda kaşlarını çattı. "Olanlardan haberin var değil mi?" Diye sordu, gergin tavrı beni de germişti. "Var." Dedim kısık sesle, suçlu psikolojisine girmiş gibi görünmek istemiyordum fakat elimde değildi.
"Dayın kaçtı Açelya, ona bir tuzak hazırladığımızı anladı ve kaçtı." Dedi adam gözümün içine bakarken. Bunun bende farkındaydım, ilk şüphelinin ben olduğumun da farkında olduğum gibi. "Ne düşündüğünüzü biliyorum fakat bende sizinle beraber öğrendim, sabah Tan odama geldi ve Soysal'ın kaçtığını söyledi." Herkes bana inanıp inanmamak konusunda arada kalmışken aklı tüm bunlardan başka bir şeye çalışan biri vardı, Zehra'nın ifadesi Tan'ın ismi ağzımdan çıktığında değişmişti ve gözleri Tan'ı bulmuştu.
"Duyduğun bir şey, gördüğün bir şey?" Bahri Bey'in sesiyle tekrar ona döndüm, "Tan'a söylemiştim, Almanlara asker gönderdiğini ve silah sattığını." Bildiğim tek şey buydu.
"Biliyorum ama bunların kaçmasıyla alakası olamaz. Ona içerden biri bilgi vermiş olmalı." Dedi Bahri bey, bir yandan da bunun kim olabileceğini düşünüyordu muhtemelen.
"İdlip'ten biri haber vermiş olmalı." Odanın arka tarafından gelen sesle yerimden sıçradım, orada biri yoktu ki! Hızla arkama döndüğümde koltuklarda oturmuş önündeki bilgisayarın ekranına bakan biriyle karşılaştım, beyaz bir tişört ve asker desenli bir pantolon giymişti ve üç numara sarı saçları vardı. Bakışlarını ekrandan çektiğinde benim dehşet dolu ifademi gördü ve elini kaldırıp baş parmağıyla arkasındaki kapıyı işaret etti, "Burada bir kapı daha var da." Dedi. Sanki 'ne olmasını bekliyordun ışınlanmış olamam ya' der gibiydi ifadesi.
Ben önüme dönerken Bahri başkan bakışlarını arkamdaki adama çevirmişti, "Bir şey mi gördün Yiğit?" Dedi. Demek Yiğit dedikleri bu adamdı, hoş bi tanışma yaşamamıştık maalesef.
"İdlip'te zaten adamları varmış, galiba bölgenin temiz olduğunu anlayınca Soysal'a haber verdiler o da ne olduğunu anlayınca kaçtı." Dedi Yiğit.
"Şimdi ne yapıyoruz Başkanım?" Diye sordu Nuray. Bahri bana döndü, "Önce Açelya bize bildiklerini anlatsın sonra karar veririz." Dedi. Göz devirmemek için kendimi tutarak cevapladım onu, "Söylediğim gibi hiçbir şey bilmiyorum." Dedim ve devam ederek bir teklifte bulundum, "Ama isterseniz odasına girebilirim." Hepsi bu söylediğim üzerine bir süre düşündüler ve fikrini ilk belirten Yiğit oldu, "Bir işe yaramaz." Dedi sadece.
"Belki nereye gittiği hakkında bilgi sahibi olamayız ama hazır o ortalarda yokken öğrenebileceğimiz her şeyi öğreniriz?" Dedim 'olmaz mı?' Der gibi. Hadi bunu mantıklı bulun ve kendimi günün kahramanı ilan edeyim!
"O haklı, krizi fırsata çevirebiliriz." Feza'nın bana destek vermesine sevinerek gülümsedim ve diğerlerine baktım; hepsi yavaş yavaş başlarını sallayıp, "Olabilir aslında... Doğru söylüyor." Gibi cümleler kurmaya başladıklarında Bahri bir süre gözlerimin içine baktı ve aniden ekibe döndü, "Yarın akşam Açelya'yı Soysal'ın inine sokuyoruz." Dedi. Ben sevinçle el çırparken Feza ve Tan yumruk tokuşturuyordu.
"İçeri Giray ve Açelya girecek, Yiğit ve Evran ikiniz onları güvenli bir şekilde içeri sokmak ve binayı da güvende tutmakla sorumlusunuz. Nuray sende Zehra'yla beraber bilgisayarın başında kal." Bahri kafasında ne ara kurduğunu bilmediğim planı anlatırken Feza ağzı beş karış açık şekilde ona bakıyordu, "Ben!?" Diye bağırdı adam konuşmasını bitirdiğinde.
"Sen benim boks eldivenim olursun Feza." Dedi Evran.
"Benim çelik yeleğim de olabilirsin." Bunu diyen de Yiğit'ti. Bahri Bey de dahil olmak üzere hepimiz güldüğümüzde Feza çocuk gibi somurtuyordu. "Sen de Giray ve Açelya'yla beraber içeri gir madem." Dedi Bahri Bey. Evran hâlâ gülmeye devam ederken, "Her seferinde yiyor." Dediğinde güldüm.
"Şimdi ışıkları söndürüp projeksiyonu çalıştıracağım, ışık sönünce korkanlar olur falan... Söylemiş olayım." Yiğit'in bana yaptığı imanın ardından söylediği gibi ışıklar kapandı ve projeksiyon çalıştı. "Aman ne komik." Diye mırıldandım göz devirirken.
Karşımızdaki duvarın ekranına yansıyan görüntüde üç boyutlu hazırlanmış bir kroki vardı. Yiğit yerinden kalkıp yansımanın önünde geçti, "Öncelikle girmeniz gereken ili oda var. Biri ana binadaki oda, Açelya oraya kolaylıkla girebilir fakat Giray ve Feza'yı gizlice sokacağız. Bakın şu kapı dar bir koridora çıkıyor bu yolu takip ederseniz içeri, bu yolu takip ederseniz alt kata varıyorsunuz. Alt kat muhtemelen lağım faresi dolu bir bodrum katından başkası değildir. Her neyse, Açelya'nın arabasında Feza ve Giray saklanırsa onları bahçeye sokmakta güçlük çekmeyiz daha sonra Açelya arabayı arka tarafa park eder ve çocuklar arka kapıdan içeri girer ve Açelya'yla orda buluşurlar. Yukarı çıktığınızda kapı kilitli olabilir, Feza onu nasıl halledeceğini biliyor." Yiğit uzun konuşmasını yaparken hepimiz dikkatlice onu dinlemiştik. İlginç bir şekilde plan basit duruyordu.
"Sana basit görünmüş olabilir Açelya fakat oradaki adamların silahlı olduğunu unutma, dikkat çekmemen lazım. Arabanı park ettiğin yerden bile şüphelenip aramaya gelebilirler." ışınlanmayı bildiği gibi zihin okumayı da biliyordu galiba.
"Hız çok önemli çocuklar." Derken muhatabı Giray ve Feza'ydı. "Ben orada olacağım merak etme." Sesin geldiği yöne baktığımda Evran'ın Feza'ya teselli veriyor olduğunu gördüm. "Korkmuyor, Evran takılıyor sadece." Bunu söyleyen Nuray'dı, bu insanlar nasıl şıp diye ne düşündüğümü anlıyorlardı? Nuray'a anladığımı belli ederek başımı salladım ve konuşmaya başlayan Yiğit'e döndüm.
"Arka taraf biraz sıkıntılı başkanım, acaba sadece oraya mi girsek?" Dedi Yiğit tek elinde tuttuğu bilgisayarda bir şeye bakarken. Daha sonra ekranı bize doğru çevirdi, "Baksanıza içeride kimse yokken bile kapıda altı adam bekliyor." Dedi.
"Mecbur Evran ve sen biraz dövüşeceksiniz." Dedi Bahri Bey. "Adamlar kıyamet kopsa ayrılmaz ordan." Diye de devam etti. Bu sırada ekrandaki kroki değişmişti, "Bunlar yerin altında mı?" Diye sordum kaşlarımı çatarak.
"Evet o deponun altında koca bir in var." Dedi Yiğit. Keyifle gülümsedim, "O zaman çok basit içeri girmek." Söylediğimle hepsi şaşırmıştı, "Dalga geçiyor herhalde." Dedi Nuray.
"Gayet ciddiyim, Yiğit'in başta bahsettiği dar koridordan yatakhane binasında da var. Onda da bir tanesi aşağı iniyor, muhtemelen bütün binalardan aşağı doğru inen bir tünel var ve tek bir yere gidiyor. Sonuç olarak Soysal diğer binalardan birindeyken fark edilmeden asıl inine gitmesi gerektiğinde çıkıp bahçede dolaşamaz. O bunu düşünmüştür emin olun." Bu sefer söylediklerime güvendiklerine emindim çünkü Soysal'ı gerçekten tanıyordum.
"Öyleyse ilk önce ana binaya girip oradan deponun altına geçeceksiniz, tabii öyle bir şey varsa." Dedi Yiğit.
🎭
Toplantıda geçen saatlerin sonunda havanın kararmasına yakın Bahri bey Kaleye gitmek üzere yanımızdan ayrılmıştı ve hepimiz pestili çıkmış bir şekilde sandalyelerimizde yığılıp kalmıştık. "Ne konuştun be!" Evran son hecesini uzatarak kurduğu cümlenin ardından koltukta yanında oturan Yiğit'in ensesine vurmuştu. Yiğit Evran'ın kolunu iterken onları izlemeyi kestim ve oturduğum yerden kalkıp vücudumu esnettim. Bu sırada Tan da oturduğu yerden kalkmıştı, "Kahve isteyen?" Diye sordu fakat büyük bir hataydı. Herkes elini kaldırmıştı. Feza bana bakarak dudaklarını oynattı, "Hep aynı şeyi yapıyor." Dediğinde güldüm. Tan güldüğümü gördüğünde kaşlarını kaldırdı, "Sen de benimle geliyorsun." Dedi ve kapıyı açıp beklemeye başladı. Feza yine dudaklarını oynatarak, "Üzgünüm." Dediğinde omuz silktim ve odadan çıktım. Hareket etmek iyi gelmişti, halimden memnundum.
Tan da çıktığında kapıyı ardımızdan kapattı ve alt kata indik. Koridorun sonundaki mutfağa geldiğimizde Tan büyük bir tepsi ve sayımız kadar kupa çıkarttı, "İkisini birden çalıştıracağım, fatura kime yazıyorsa kusura bakmasın." Dedi iki kahve makinesine de su koyup çalıştırırken. Bense kollarımı bağlamış duvara yaslanmıştım.
Tan, kahvelerin olmasını beklerken bana dönüp kalçasını tezgahta yasladı, "Yarın için heyecanlı mısın?" Diye sordu. Kurnazca gülümsedim, "Heyecanlanmalı mıyım?" Tan da güldü, "Kesinlikle." Dedi.
"Önce eve gidebilirim değil mi?" Diye sordum evet demesini umut ederek. Gerçekten evimi özlemiştim. Tan başını salladı, "Tabii ki." Dedi.
"Peki gece evde kalabilir miyim?" Dediğimde gözlerini kıstı, beni geri götürüp götürmemesi gerektiğini düşünüyordu. "Lütfen! Eğer geri döndüğünde sana beni buraya getirdiğin için kızarsa suçu üstlenirim." Dedim ikna olması için. Tan elini kaldırıp beni susturdu, "Öyle bir şey yapayım deme, tekrar Hamza ile uğraşmak istemeyiz." Dediğinde onu yeni hatırlıyordum fakat eve gitmek için değerdi.
Yaslandığım duvardan ayrıldım ve ona yaklaştım, "Korkmuyorum ondan bir şey olmaz, lütfen Tan!" Dedim tekrar. Tan başını eğmiş kısık gözleriyle yüzüme bakıyordu, "Bir şey olamaz zaten." Dedi o gece olduğu gibi kendinden emin bir şekilde. "O niyeymiş?" Diye sordum merak ediyormuş gibi fakat cevabı biliyordum. "Ben varım çünkü." Diye fısıldadı Tan.
Burukça gülümsedim, "Senin olmadığın zamanlar da vardı, hatta kimsenin olmadığı zamanlar vardı." Geri çekildim ve yüzüne baktım, "Yani alışığım, korkmuyorum."
"Korkmuyorsun diye adamın seni dövmesine izin mi vereceksin?"
"Başka çarem yoksa?"
"Çare yaratırsın."
Keşke bu kadar basit olsaydı. Tan son sözünün ardından hazır olan kahveleri kupalara doldurdu ve tepsiyi eline aldı. "Epey yardımım dokundu." Dedim kendi kendime. Tan kapıdan çıkarken seslendi, "Işığı kapatabilirsin."
🎭
Yukarı çıktığımızda Tan kahveleri masaya bıraktı ve herkes kendine bir kupa aldıktan sonra koltuklara yerleşti. Sona kalan kupayı da ben aldım ve Nuray'ın yanındaki boşluğa oturdum, onun diğer yanında da Zehra oturuyordu. Bir süre odaya hakim olan sessizliği bozan Feza oldu, "Kim bu gece eve gidecek?" Diye sordu. Yiğit cevapladı onu, "Evran ve ben buradayız." Dedi. Feza yüzünü buruşturdu, "Ben eve gideceğim." Dedi ve kahvesinden bir yudum aldı. "Bizde bana gideceğiz." Dedi Nuray Zehra ve kendisini kast ederek. Feza hemen çaprazımdaki berjerde oturuyordu, bana döndü. "Sen?" Diye sordu. Ben soruyu üstüme alınmadığım için cevap vermemiştim fakat "Gideceğim." Dedim. Feza başını salladı ve Tan'a döndü, "Sen bırakacaksın galiba." Dediğinde Tan onu onayladı. "Ordan sana gelirim eviniz benimkinden yakın." Dedi.
"Hiç uğraşma ya orda kal sen." Zehra'nın kısık sesle kurduğu cümleyi hepimiz duymuştuk, Yiğit'in içmek üzere olduğu kahve kupasıyla birlikte dudaklarının önünde asılı kalmıştı, bir Zehra'ya bir Tan'a bakıyordu. "Zehra yapma ama bunları konuştuk." Dedi Tan bıkkın bir sesle.
Nuray bir anda elindeki kupayı bıraktı ve Zehra'yı da kolundan tutarak ayağa kalktı, "Biz gidelim artık." Dedi. Odadan ilk çıkan Zehra olurken Nuray durdu ve bize döndü, "İyi akşamlar size." Dedi ve ikisinin eşyalarını alıp o da odayı terk etti.
"O neydi ya?" İçerdeki sessizliği benim sesim yırtıp atarken kimsenin açıklamaya niyeti yokmuş gibiydi. "Ben sana sonra anlatırım." Dedi Tan cevapsız bırakmamak adına.
"O seni kıskandı." dedim sanki zor bir tespitmiş gibi. "Hadi ya?" Dedi Evran dalga geçer gibi. Ağız bükerek onu taklit ettim. "Kapatın şu konuyu hadi. Açelya kahveni iç de seni bırakayım." Tan'ın sözleriyle boş kahve kupamı havaya kaldırıp salladım ve masaya bıraktım. "Gidelim hadi."
Tan ayaklanıp arkadaşlarıyla konuşurken sandalyenin arkasına astığım ceketimi giydim. Tan yanıma geldiğinde "İyi akşamlar." Dediğim geride kalanlara, Feza ve Yiğit aynı şekilde karşılık verirken Evran bir şey demeden kahvesini içmeye devam etmişti. Ona göz devirerek arkamı döndüm ve odadan çıktım Tan da kapıyı kapatıp peşimden gelmişti.
Konuşmadan binadan çıkıp arabaya bindik ve araç tanıdık yollardan geçmeye başladı. "İş çıkışı saatine denk geldik." Dedim huzursuzca ileride uzayıp giden trafiğe bakarak. Tan arabanın ekranında birkaç tuşa dokunup Spotify uygulamasını açtı, "Şarkı açabilirsin." Dediğinde dünyalar benim olmuştu, sıkıntıdan ölmek üzereydim!
"Ne seversin?" Diye sordum parmağımı ekrana uzatırken. "Sen ne seviyorsan onu aç." Demişti fakat onu birazcık pişman edebilirdim. "Emin misin bak? Dışardan ne dinliyor gibi gözüküyorum bilmiyorum ama..." Tan bana merakla bakarken arama motoruna favorimi yazdım.
"Muhteşemdi, gözümden düşüşün
Son masum parçamı çaldın, gördüm
Ağlıyordum, kahkahalarla güldüm
Aslında ben bunu biliyordum
Acı da yok gözyaşı da
Kaybedecek bi' şey kalmadıysa
Aldanmam ağlayamam da
Paylaşacak şey, kalmadıysa
Sor içimde sen kaldın mı?
Hiç yok
Sor içimde korku var mı?
Hiç yok
Sor içimde sen kaldın mı?
Hiç yok
Yok içimde korku var mı?
Hiç yok" Tan'ın bir anda çalan Göksel şarkısını beklemediği aşikardı. Onun hâline gülerken şarkıya eşlik etmeye başladım. Malum bütün şarkı benim hayatıma imalar iceriyordu bu yüzden epey yaşayarak söylemiştim.
Şarkının sözleri bitip yerini melodisine bıraktığında gülerek Tan'a döndüm, "Beklemiyordun değil mi?"
"Yok bu iyiydi, ben İbrahim Tatlıses falan bekledim." Dediğinde kahkaha attım. "Bakalım sen ne dinliyorsun." Çalma listelerinin olduğu bölüme girdim fakat kendine ait çalma listesi yoktu. "Müzik dinlemeye pek vaktim olmuyor." Dediğinde yanımda oturan adamın bir ajan olduğunu hatırladım. "Doğru ya." Diye mırıldandım sekmeden çıkıp arama motoruna geri girerken.
🎭
Açelya eve girdiği gibi odasına çıkmış ve kendisini duşa atmıştı, saatlerce suyun altında oyalanmış ve ilk defa uzun saçlarını yıkamak konusuna bu kadar hevesli olmuştu. Sonunda suyun altından çıkmayı başardığındaysa aynanın karşısında şarkı söyleyerek bakım yapmış ve saçlarını şekillendirmişti.
Şimdiyse pijamalarını giymiş yatakta sırt üstü uzanmış tavanı izliyordu. "Görüyorsunuz değil mi? Ne hâldeyim..." Dedi arkadaşlarına ithafen. "Gerçi böyle olacağı belliydi zaten. Ilgın, sen öldüğün gün belliydi değil mi?" Dedi fakat cevap gelmedi. "Bende öyle düşünmüştüm." Dedi Açelya yatakta yan dönerken. Bunlar son sözleri olurken Açelya yalnızca birkaç dakika içinde uyuyakaldı.
🎭
Gözlerimi temkinli bir şekilde araladım, hatırladığım kadarıyla odamda uyuyakalmıştım fakat bunun bir rüya olmasından korkuyordum. Gözlerimi açıp odamda olduğumu gördüğümde rahat bir nefes aldım. Yatakta doğrulup sırtımı yatak başlığına yasladım ve telefonumu elime aldım fakat gördüklerim hiç hoş değildi, saat akşam beş olmuştu!
"Allah seni bildiği gibi yapsın Açelya!" Hızla yataktan kalktım ve banyoya girdim. Şimdi Bahri benim bacaklarımı kırmaz mıydı? Tan yüz kere aramıştı!
Lavabodan çıkıp dolabın önüne geldiğimde bir yandan Tan'ı aramış telefonu kulağına götürmüştüm.
"Açelya?" Dediğini duydum Tan'ın.
"Tan özür dilerim uyuyakalmışım! Geç kaldım mı, her şey yolunda mı?" Diye sordum telaşla.
"Merak etme geç kalmadın, hazırlan ve arabanla her zamanki yere gel. Yolu biliyorsun değil mi?"
"Biliyorum."
"Tamam öyleyse, dikkatli gel." Onu onayladıktan ve tekrar özür diledikten sonra telefonu kapattım ve siyah bir body ve kargo pantolon giyip ayağıma botlarımı giydim. Saçlarımı sıkı bir at kuyruğu yaptıktan sonra elime ilk gelen kabanı aldım ve telefonum ve anahtarlarımı cebine attım.
Yalnızca birkaç dakika sonra caddedeydim. "Bir kapatıcı bile süremedim ya!" Dedim aynada göz altlarımı gördüğümde. Hayatımda ilk kez bu kadar hızlı çıkmıştım evden. Ve çok geçti, yanıma kapatıcı almamıştım.
Caddede yol aldığım sürede hava kararmıştı ve bu beni daha da germişti, içeri girecek olan bendim ve geç kalan da bendim! Hiç iyi bir ilk izlenim olmayacaktı, hiç! Ama ben günlerdir uyumuyordum ki! Vücudum yatağı görünce kış uykusu moduna geçmişti.
Sonunda tanıdık sokağa girdiğimde arabamı Tan'ın arabasın arkasına park ettim ve inip koşar adımlarla bahçeden içeri girdim. Etrafta kimsecikler yoktu, hâlâ yukarda olmalılardı. Üst kattaki ofise kapıyı tıklatarak girdiğimde herkesin telaşla bir şeyleri ayarlamaya çalıştığı bir manzarayla karşılaştım ve çok geçmeden kollarımdan tutularak içeri çekildim. Beni içeri çeken Feza'ydı, "Çıkar şunu." Diyerek üstümdeki kabana uzandığında kabanımı çıkarttım ve Feza'nın bana uzattığı şeye baktım, çelik yelekti. "Giy hadi." Dedi ve hızla yanımdan ayrıldı.
Çelik yeleği başımdan geçirdim, bel kısımlarındaki kemerler açıktı. "Hey! Ben bunu takmayı bilmiyorum ki!" Diye seslendim Feza'ya fakat beni duymamıştı.
"Ben yardım edeyim." Tan'ın sesini duyduğumda arkama döndüm, odaya yeni girmişti ve üstünde diğer erkeklerde olduğu gibi siyah bir asker kıyafeti vardı. "Lütfen." Dedim ona dönerken. Kapıyı kapattı ve belimdeki kemere uzandı, sol taraftakini sıkıp tokasını taktıktan sonra diğer tarafıma döndüm ve aynı şeyi oraya da yapmasına izin verdim. İşi bittiğinde geri çekildi ve yeleği düzeltti, "Teşekkür ederim." Diye mırıldandığımda göz kırptı.
"Herkes neden bu kadar telaşlı, geç kaldığım için mi?" Diye sordum endişeyle. Tan güldü, "Hayır, hep böyleler. Ayrıca geç kalmış sayılmazsın." Dedi. Söyledileriyle rahatlarken kabanımı geri giydim, camları açtıkları için içerisi soğuktu.
"Başkanım bilgisayarlar ve kulaklıklar hazır." Nuray cümlesini bitirdikten sonra yanımıza gelip Tan'ın eline iki kulaklık tutuşturdu. Tan birini hiç zorlanmadan kendi kulağına taktı, diğeriyse benimdi. "Takayım mı?" Diye sorduğunda başımı salladım, küçücük bir şeydi ve kulağıma kaçırmaktan korkmuştum. Tan parmak uçlarıyla kafamı yana doğru çevirdi ve kulaklığı kulağıma yerleştirdi, parmağıyla yerini kontrol edip doğru taktığına emin olduktan sonra elini çekti. "Bastırdığında sesini onlara duyurabilirsin." Dedi. Anladığımı belli ederek başımı salladım ve içerideki kalabalığa döndüm, eşyalarını toparlamışlardı.
"Hadi arkadaşlar araçlara!" Bahri Bey'in sözleriyle hepimiz önce odadan sonra binadan çıktık. En önden yürüyen Yiğit'ti, "Feza ve Giray Açelya'nın arabasında bagaja binin." Dediğinde arabanın kilidini açtım.
Feza bagajın başında dikilmiş garip garip bana bakıyordu, "Sende niye g class var?" Dedi sanki garip bir şeymiş gibi. "Niye olmasın?" Diye sordum bagajı açarken. Tan ve ikisi yerleştiklerinde cevapladı beni, "Mafya arabası kızım bu." Dediğinde kurnazca gülümsedim ve kapağı üstlerine kapattım.
Ben sol kapının önüne geldiğimde Bahri Bey ve kızlar büyük siyah bir minibüse, Yiğit ve Evran ise farklı bir arazi aracına biniyorlardı. Yiğit araca binmeden önce seslendi, "Sen önden git Açelya, biz sana ne yapman gerektiğini söyleyeceğiz." Ona baş parmağımı kaldırdım ve araca binip sokaktan çıktım. Yol boyunca bagajda iki adam varken gitmek gerici olacaktı. Sanki ensemde biri varmış gibi hissediyordum ve bu ürperticiydi.
Yine de yol boyunca ne konuştum ne de müzik dinledim, gerginliğimin beni dinç tutmasına izin verdim.
Mağaraya vardığımızda başta arabayı tanımadıklarından kapı açılmadı fakat camı indirip girişteki adamın kim olduğumu görmesine izin verdikten sonra kapı her zamanki gibi ağır ağır açıldı. İçeri girip arabayı konuştuğumuz gibi arka kapının önüne park ettikten sonra kulaklığa dokundum, "Şimdi ne yapacağım?"
"Evran ve Yiğit gelene kadar dikkat çekme etrafta, git adamlara dayının gelip gelmediğini sor." Nuray'ın söyledikleriyle araçtan indim ve kapıları kilitlemeden ön tarafa yürüdüm. Kabanımın önün açılmamasına özen göstererek önümü kapattım ve kapının önünde dikilen adamın yanına yürüdüm.
"Hey!" Diye seslendim ona doğru. Adam donuk bakışlarını bana çevirdi, "Soysal burada mı?" Adam bir robot gibi başını iki yana salladı. "Peki ne zaman gelecek?" Adam bir şey demeden boş boş yüzüme baktı. "Beni anlıyor musun?" Diye bağırdım. Adam başını olumlu anlamda salladı. "Seni dayıma söyleyeceğim fazla ketumsun!" Adam yine tepki vermedi.
"Açelya hazırlıklı ol, Evran ve Yiğit geldi. Uzaklaş oradan." Nuray'ın sesini duyduğumda adama çaktırmadan, sanki pes etmiş gibi arkamı döndüm ve arabanın yanına geldim.
Birkaç saniye sonra bahçe bir çift farla aydınlandı ve Evran'ın arazi aracı benimkinden de ileride park etti. Yiğit görünürde yoktu, Tan ve Feza gibi arkaya saklanmış olmalıydı. Az önce yanına gittiğim adam yerinden ayrıldı ve o tarafa doğru yürümeye başladı, bense arkalarında kalmıştım. "Neredeydin sen?" Dedi adam Evran'a. "Cehennemin dibinde." Diyerek tersledi onu Evran. Adam elini arabaya vurdu, "Bu ne? Ne var bunun içinde?" Diye sordu. Bu kadar çabuk anlamaması gerekiyordu! "Araba işte ne olacak içinde!" Diye bağırdı Evran. Adam silahını kaldırıp Evran'a doğrulttu, "Aç kapıları!"
"Açelya tepki verme." Dediğini duydum Yiğit'in. Akabinde Evran ne ara çıkarttığını bilmediğim çakıyı adamın şah damarına sapladı. Ve ben tembih edildiğim gibi tepki vermedim, çığlığımı sessizce yuttum. "Aferin." Dedi Yiğit. Tepkisizce elimi kaldırıp kulaklığa bastırdım, "Sağ ol."
"Dikilmeyi kes, Giray ve Feza'yı çıkart!" Nuray'ın sert sesiyle kendime geldim ve bagajı açtım. Feza ve Tan dışarı çıktıklarında Feza Evran ve Yiğit'in olduğu tarafa koşarken Tan kısa bir an durdu, "Hiçbir şey yokmuş gibi içeri gir ve yukarı çık, seni koridorda bekleyeceğiz." Dedi ve cevabımı beklemeden arka kapıya doğru koşmaya başladı, Feza orada içeri girmek için bekliyordu. Bense sakin adımlarla ön tarafa dolandım.
"Açelya ön tarafta daha fazlası var onun yokluğu fark edecekler, hızlı ol." Nuray'ın sözleriyle hızlandım ve içeri girmek üzereyken kapıya yöneldim. Fakat adamlardan biri beni durdurdu, "Patron burada değil, uzak dur." Dedi adam.
"Dayım gelecek onu bekleyeceğim yukarıda." Dedim yalan söyleyerek. Biraz kafalarını karıştırmaktan zarar gelmezdi.
Adam yanındaki arkadaşlarına baktığında omuz silktiklerini gördü ve geçmeme izin verdi.
Biraz olsun rahatladıktan sonra içeri girdim ve yukarı çıktım. Yerin altında olduğunu düşündüğümüz geçite girmeden önce buraya gelmiştim, operasyon planlanırken bulunduğum bir ricaydı. Selim'in kaybolduğu gün yazdığı mektubu almak istiyordum. Odasına girdiğimde beklemeden onu ilk gördüğüm çekmecenin başına geldim ve içini açıp tabanını kaldırdım. Kutu hâlâ oradaydı. Kutuyu açıp içindeki mektubu aldım ve kabanımın cebine tıktım, onu şuan okuyup tüm dikkatimi dağıtamazdım.
Her şeyi eski hâline getirip aşağı indim ve dar koridora girdim, Feza ve Giray buradalardı. "Üstündekini çıkar!" Feza'nın bağırma efekti verdiği fısıldamasıyla kabanımı çıkarttım, "Ne derdin varmış şu kabanla arkadaş!" Cebine koyduğum mektup, telefon ve anahtarı pantolonumun cebine koydum.
Tan parmağını kulaklığa bastırdı, "Hazırız, iniyoruz." Dedi ve Feza arkasını dönüp arkaya doğru uzatıp giden bir diğer koridora girdi. Tan önüne geçmem için geri çekildi, "Sen aramızda yürü." Önüne geçtim ve üçümüz karanlığın içinde ilerlemeye başladık. "Merdiven var dikat edin." Feza'nın sesiyle durdum ayağımla yeri yoklayarak adım attım. "Neden fenerimiz yok?" Diye sordum bana göre dünyanın en mantıklı sorusunu sorarak. "Yakamayız, fark edilebiliriz." Dedi Tan. El mecbur karanlıkta devam edecektik.
"Yalnız bayağı aşağı indik, Nuray sesim geliyor mu?" Feza durdu, "Hassiktir ya, çekmiyor." Dedi ve yürümeye devam etti. "Umarım bu yol bir yere varıyordur Açelya." Dedi bir süre sonra. Varmak zorundaydı.
"Emin ol bunları boşa yapmamıştır." Dedim hâlâ fikrimin arkasındaydım.
Merdiven bittiğinde durduk ve iki kez sola dönüp yürümeye devam ettik. "Yol açılıyor." Dediği duydum Tan'ın. Bir süredir sessizdi, varlığını unutmuştum.
"Lan! Bu ne, neye bastım!?" Feza'nın sesiyle aniden durdum, bu yüzden Tan bana çarpmıştı. Kendimi Tan'a biraz daha yaslayarak geri çekildim, "O ne?" Diye seslendim Feza'ya doğru. "Fare ölüsüymüş ya, insan eli sandım." Dedi Feza ve yürümeye devam etti. Rahatlığı karşısında dehşete düşmüştüm.
Tan iki yanımızdaki dar duvarlara yaslandığım ellerimi tuttu ve duvardan ayırdı, "Korkma Açelya, hayvan sadece." Dedi. Haklıydı fakat elimde değildi. Bastığım yerlere dikkat etmeye çalışarak yürümeye devam ettim.
"Arkadaşlar tekrar merdiven! Ama çok kaygan, Giray Açelya'nın önüne geç!" Biz durduğumuz sırada Feza bayağı ilerlemiş olmalıydı, sesi uzaktan geliyordu. Tan onun dediği gibi önüme geçmişti fakat ben arkamdaki karanlık beni yutacakmış gibi hissediyordum. Önüme geçen Tan'ın eline yapıştım ve sıkıca tuttum. "Korkuyor musun?" Diye sordu Tan inanamıyormuş gibi. "Hamza'dan korkmadığım farelerle dolu karanlık bir koridordan korkmadığım anlamına gelmez." Dedim ters ters. Tan'ın güldüğünü duydum fakat elimi daha sıkı tutuyordu.
Merdivene geldiğimizde temkinli şekilde birkaç basamak indi ve bana dönüp ellerimi tuttu. Fakat ben daha ilk adımımda kaymıştım... Ellerim Tan'ın omuzlarına tutunurken onun kolları belimi sarmıştı, "Dikkatli ol." Dediğini duydum daha doğrusu hissettim çünkü nefesi yüzüme çarpacak kadar yakındı yüzlerimiz. Fakat lanet olsun, karanlık yüzünden hiçbir şey göremiyordum! Ne yalan söyleyeyim, yakışıklı adamdı. Bunları düşünme Açelya!
Kendime geldiğimde, "Özür dilerim." Diye mırıldandım ve geri çekildim, Tan belimdeki kollarını gevşetti ve üzerimden çekti. "Sorun değil." Dedi ve ellerini tekrar bana uzattı. Ellerini tuttuğumda yavaş adımlarla kalan basamakları inmeye başladık.
Basamaklar bittiğinde Feza'nın dikildiği açıklığa doğru yürüdük, hâlâ Tan'ın elini bırakmamıştım.
"Şimdi ne yapacağız?" Feza'nın sesiyle bakışlarımı Tan'ın sırtından ayırdım ve kolunun arkasından başımı uzattım ve ağzım o şeklini aldı. Aynı anda Tan'ın da sessizce küfür ettiğini duymuştum.
Üç kişiydik, kulaklıklarımız çekmiyordu ve önümüzdeki yol dört farklı kola ayrılıyordu.
🎭
Bölüm etkileşimi
