20. bölüm / 25
TAN VAKTİ KAN (Düzenleniyor)20. Bölüm "DOKUZ DALLI AĞAÇ"
Bölümler 25Şu an: 20. Bölüm "DOKUZ DALLI AĞAÇ"
- 1 1. Bölüm "YAŞLI KURT"2.735 kelime
- 2 2. Bölüm "TEŞKİLAT"3.238 kelime
- 3 3. Bölüm "9 OCAK"2.792 kelime
- 4 4. Bölüm "UYANIŞ"4.061 kelime
- 5 5. Bölüm "ZAMAN MAKİNESİ"4.516 kelime
- 6 6. Bölüm "ÖZÜR DİLERİM"6.902 kelime
- 7 7. Bölüm "YOL AYRIMI"6.454 kelime
- 8 8. Bölüm "MASKE İLE VEDALAŞMAK"7.761 kelime
- 9 9. Bölüm "SARILSANA BANA"7.034 kelime
- 10 10. Bölüm "HATA"4.728 kelime
- 11 11. Bölüm "KÜÇÜK BİR AN"6.400 kelime
- 12 12. Bölüm "OYUN MU GERÇEK Mİ?"9.176 kelime
- 13 13. Bölüm "DAHA BÜYÜK BİR HATA"7.557 kelime
- 14 14. Bölüm "FIRTINA"8.284 kelime
- 15 15. Bölüm "BİZ OLMAK"11.502 kelime
- 16 16. Bölüm "YENİ BİR KİMLİK"7.347 kelime
- 17 17. Bölüm "TİLKİ TABLOSU"7.178 kelime
- 18 18. Bölüm "AKIŞ TEORİSİ"6.882 kelime
- 19 19. Bölüm "TİLKİNİN YOLU"6.663 kelime
- 20 20. Bölüm "DOKUZ DALLI AĞAÇ"4.415 kelime · Okuduğun bölüm
- 21 21. Bölüm "YILBAŞI"4.463 kelime
- 22 22. Bölüm "İYİ Kİ"3.638 kelime
- 23 23. Bölüm "ÜSTÜMÜZDEKİ GÜNEŞ"5.823 kelime
- 24 24. Bölüm "DAĞ İLE MAĞARA"5.178 kelime
- 25 25. Bölüm "SİL BAŞTAN YENİDEN BAŞLIYORUZ" FİNAL8.043 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Tanrının dokuz farklı insan kavmini yarattığı dokuz dallı ağaç, hayat ağacı. Dokuz kavimden insanların öykülerinin yazıldığı bir kitap bu ağaçtan başka hangi ağacın ürünü olabilir? Muhakkak ki her öykü bu ağacın bir kıvrımında başlar, bir çiğ damlası gibi yolunu bulur. Yollar bazı yerde birbirinden ayrılır, kavuşur, tekrar ayrılır... Ancak öyküsü bir yazılmış damlalar elbet birbirini bulur. Ya hayır ile ya şer ile.
On beş yıl önce
Sürücü koltuğunda orta yaşlı bir adamın oturduğu araç süratle ilerliyordu, yol açıktı. Ön yolcu koltuğunda adamın karısı oturuyordu. Kadın, karnındaki bebeğini okşuyordu yolu izlerken. Arka koltukta ise oğulları Emirhan oturuyordu. On bir yaşındaki Emirhan özel bir çocuktu, özel bir bakıma ve tedaviye ihtiyaç duyuyordu. Aile, hem Emirhan'ın tedavisi hem de yeni doğacak bebeklerinin anne karnındaki kontrolü için hastaneye gidiyordu. Yakınlarından duydukları bir doktor için Ankara'dan İstanbul'a yola çıkmışlardı.
Yüksek hızla gitmiyorlardı, arabada bir çocuk ve hamile bir kadın vardı. Arkalarındaki araçlar onları sollayarak bir bir öne geçiyor, sol tarafta ise karşı yönden gelen araçlar büyük bir hızla yanlarından geçip gözden kayboluyordu. Sonra bir şeyler ters gitmeye başladı. Karşıdan gelen araçların olduğu şeritte bir araç büyük bir tırı sollamaya çalışırken yoldan çıktı. Araba önce kendi şeridinden çıktı sonra ortadaki bariyerleri geçti. Son olarak içinde bu çekirdek ailenin olduğu araca büyük bir hızla çarptı.
Her şey bir anda olmuştu, adamın herhangi bir manevra yapacak fırsatı dahi olmamıştı. Büyük bir çarpışma gerçekleşmiş, camlar patlamış, etrafa araba parçaları saçılmıştı. Baş başa giren iki araba geri doğru savrularak üçüncü bir araca daha çarparak durmuştu. Tüm bunlar birkaç saniye içinde gerçekleşirken adam gözünü açıp kapayana kadar olup bitmişti, gözünü açtığında karşısında patlamış hava yastığı ve aracının yamulup kırılarak ön camına yapışan kaportası vardı.
Hemen bakışlarını sağına çevirdi, karısı hareketsiz görünüyordu fakat üstünde kan gözükmüyordu. Adam bu sefer arka koltuktaki oğluna baktı, onu göremediğinde kalbi telaşla göğsünü dövmeye başladı. Emirhan yere düşmüş, koltukların arasında sıkışmıştı. Oturduğu yerde tamamen arkasına döndü, "Oğlum! Oğlum, çıkaracağım seni ordan!" Oğluna uzanmaya çalıştı fakat koltuklar arkadaki araca çarpmanın etkisiyle fena hâlde birbirine girmişti.
Koltukları parmaklarıyla ayırıp oğluna ulaşmaya çalıştığı esnada arabasının artık hurdaya dönmüş olan kapısı açıldı, "Abi! Abi iyi misiniz?" kapıyı açan kişi içerinin hâlini görünce devam etti, "Ambulans çağırdık, sen sakin ol abi. Kurtaracağız herkesi." Adam oğlunu işaret etti ve yardım etmelerini istedi. Kazanın ardından arabalarından inip olay yerine gelenler o tarafa yönelip çocuğu koltukların arasından çıkarmak için uğraşmaya başladılar. Adam o esnada karısına döndü, yüzünü avuçlarımda arasına alıp onu kendine getirmeye çalıştı. Başının sağ tarafındaki büyükçe yara, elini kana bulayana kadar.
"Meryem! Meryem, uyan! UYAN! KARIM! YARDIM EDİN!" Kalbi yerinden çıkacak gibi atıyor, kulaklarındaki uğultu kendi sesini duymasını engelliyordu. "BİRİ YARDIM ETSİN!" diye bağırdı tekrar. Karısının oturduğu koltuğun kapısı açıldı ve birileri karısını dışarı çıkarttı. Adam kendi kapısına döndü ve zorla kendisini dışarı attı, kaburgaları ve bacakları acıyordu fakat düşünmedi bile. Karısının olduğu tarafa geçti. Bir onu kontrol edenlere bir oğlunu çıkarmaya çalışanlara bakıyordu, bir o tarafa bir bu tarafa dönüp duruyordu fakat kimseye dokunamıyor, kimseyi kurtaramıyordu.
Boğulacağını hissettiğinde elleri başına çıktı; saçlarını avuçladı, dudaklarını ısırdı. Ne yapacağım? Diye düşündü. 'Bir saniye içinde olan bu kaza benden onları alırsa ne yapacağım?' diye geçirdi içinden. Dizleri üstünde çöküp karısının başını tuttu ve kucağına koydu, kadının gözleri kapalıydı. Korktu, parmaklarını nabzına koyamadı. Titreyen elini kaldırıp bebeğin üstüne koydu. Başını eğip mırıldandı, "Dara'm... Kızım." dudakları göz yaşları ile ıslanıyordu.
Başını eğdiği yerden kaldırıp ağlamaya başladığında elleri yüzüne kapandı. Yanına yaklaşan sarsak adımları duyana kadar ellerini yüzünden çekmedi. Gözlerini silip başını kaldırdığında karşısında üstü başı dağılmış, alnı yarılmış bir adam duruyordu, bacaklarından biri de fena haldeydi. İki adam birbirlerine baktılar, birinin gözlerinde tarifsiz bir acı vardı, diğerinin ise tarifsiz bir suçluluk duygusu.
Sonra birinin bakışları değişti. Çünkü karşısındaki adam yabancı değildi, onu tanıyordu. Kazaya sebep olan aracı süren bu adam Halit Karayel'di. Aysima Başaran'ın kocası, Halit Karayel.
Diğer adam ise Selim Başaran. Karısını, oğlunu ve doğmamış kızını bir kazanın olay yerinde kaybedecek olan Selim Başaran'dı. Tüm bunlara sebep olansa Halit Karayel.
Selim, bunun bir kaza değil kasıtlı bir suç olduğunu düşündü onu tanıdığı an. Fakat fark etti ki Halit kendisini tanımıyordu, bir fikri bile yoktu. Özürler diliyor, kadının durumunu kontrol etmeye çalışıyordu. Selim ona izin vermeden karısını kendisine çekti ve başlarında dikilen diğer adamlara ambulansın ne zaman geleceğini sordu. Ambulansı beklerken kalbinde tarifsiz bir acı vardı. Yanı sıra düşünüyordu, terk ettiği ablasının kocası nasıl olur da kendisine çarpar ve her şeyini alırdı ondan? Ve nasıl olur da kendisini tanımazdı?
Kısa süre içinde etrafa ambulans, itfaiye ve polis araçları dolmuştu. Emirhan sıkıştığı yerden kurtarılmış ve annesi ile ayrı ambulanslara alınmıştı. Selim gözlerinden akan yaşlar ve içine doğru akan acı ile boğulurken iki ambulansa bakıyordu. Artık hava kararmıştı, kızıl mavi ışıklar gözünü alıyordu. Kör olmak istiyordu, bu anları izlemek yerine kör olmak istiyordu.
Kendinden geçtiğinde onu oğlunun olduğu ambulansa taşıyıp ambulansın kapılarını kapattılar ve ambulans en yakındaki hastaneye doğru yola çıktı. Başka bir ambulansta Halit Karayel ve çarptıkları üçüncü aracın sürücüsü vardı.
Ambulanslar hastaneye art arda girdiğinde Meryem ve bebeği bir tarafa, Emirhan başka bir tarafa götürüldü. Yolda kendisine gelen Selim kanayan yaralarına dokunulmasını istemedi. İki ameliyathanenin olduğu koridorda sandalyeye çöküp iç çeke çeke ağlamaya başladı.
Dakikalar geçmek bilmiyordu, iyi haber bir türlü gelmiyordu.
Selim bekliyordu fakat o gece hiç sabah olmayacaktı. Emirhan kurtulmayacak, Meryem hayata tutunmayacaktı. Bebek Dara ise dünyaya hiç gelmeyecekti.
🎭
"Açelya Dara Karayel... Avukat Hanım, son kez sizi dinleyelim. Buyrun." Saygıyla başımı eğerek ayağa kalktım ve konuşmaya başladım. "Sayın Hakim, müvekkilimin imzaladığı iddia edilen beglenin ikinci bir kopyası tarafımızda bulunmamaktadır. Şahıslarınsa müvekkilimin senedi imzaladığına dair ellerindeki düzmece kağıt dışında başka bir fiziksel kanıtı yoktur. Ne bir kamera görüntüsü ne de bir şahit. Müvekkilim o gün orada bulunmamış, senedi hiç imzalamamıştır. Kendisi daha önce bir çok işletme ile çalışmış bir iş adamı olup, imzasının ele geçirilerek kopyalanması zor değildir. Delillerin tekrar incelenmesini, olaya dair tek fiziksel buluntu olan belgenin sahte olduğunun kanıtlanmasını talep ediyorum." Bana verilen son konuşma hakkını kullanıp yerime oturduğumda kararın çıkmasını beklemeye başladık.
Delillerin tekrar incelenmesi için mahkemenin ertelenmesine karar verildiğinde bir sonraki mahkemede işin biteceğine inanarak salondan çıktım, müvekkilim Fuat Bey ise peşimden geliyordu. "Neden bana silah zoruyla imzalattıklarını söylemediniz?" Dediğinde cübbemi çıkarıyordum. Cübbeyi çıkarıp paltomu giydikten sonra, "Çünkü biz de bunu kanıtlayamazdık. Her şeyi uydurduğumuzu söylerlerdi." Dedim. Bu esnada adliyenin çıkışına gelmiştik. "Mahkemeden önce tekrar görüşürüz." Diyerek Fuat'ın yanından ayrıldım ve binadan çıkıp arabama doğru yürümeye başladım.
Telefonumu duruşmaya gireceğim için kapatmıştım, çantamdan alıp açtım ve gelen mesaj ve aramalara baktım. Bir kez Korhan aramıştı, ondan sonra da yirmi üç kez Arsu. Dudaklarımı dişleyerek Arsu'yu geri aradım, ben ne olmuş olabileceği hakkında telaş yapmaya fırsat bulamadan telefon açıldı ve Arsu'nun ağlamaklı sesi duyuldu: "Açelya lütfen buraya gel, abimi karakola getirdiler."
Telefonu kulağımdan çekip uzunca ofladım, "Geliyorum Arsu, korkma halledeceğim ben." dedim telefonu tekrar kulağıma götürdüğümde. Aramayı sonlandırıp arabama bindim ve adliyenin bahçesinden çıkıp karakol tarafına sürmeye başladım. Bir süredir Abdullah Akçal davası üzerinde savcılığın araştırma sürdürdüğünü ve mahkemelerin yakında başlayacağını biliyordum. Sanırım savcılık araştırması esnasında Korhan hakkındaki bilgilere de ulaşmış, ifadesini almak için karakola götürmüştü.
Aklıma ilk kez Korhan'ın ismini duyduğum gün geldiğinde üstünden ne kadar zaman geçtiğini düşündüm.
"Korhan operasyon için mesleğini riske atmıştı." Demişti Feza. "Merak ettim, anlatsana." Dediğimde anlatmaya başlamıştı, "Mersinli bir yatırımcı vardı, Abdullah Akçal belki tanırsın... İşte o adam sınırda silah kaçakçılığı yapıyormuş, Korhan'da Silifke'de jandarmaydı o dönem. Akçal'dan şüphelenip markaja almış adamı, tek başına. Sonra paket edip bize getirdi." Söylediklerine şaşırarak "Çok cesurmuş." Demiştim Korhan için. Sonra Ankara'ya geldiğinde Tan, Feza'nın fikriyle beni onunla tanıştırmıştı.
Durumun o gün Korhan'nın anlattığından çok daha karmaşık olduğunu biliyordum, Korhan bildiği her şeyi anlatmıştı. Abdullah hapishaneye girdiğinde adamları Korhan'ın peşini bırakmamış, onu kendi canı ve Arsu ile korkutup yıllarca Fransa'da kalmaya mecbur bırakmışlardı. Abdullah kaldığı koğuşta öldüğürüldüğünde Korhan tehlikenin geçtiğini düşünerek geri dönmüş ve kendisine bir avukat tutmak istemişti çünkü bu ölümden sorumlu tutularak mahkemeye çıkarılacağını biliyordu.
Ben mahkemenin doğrudan Korhan'ı Abdullah Akçal'ı öldürmek ile suçlayacağını düşünmüyordum fakat yalnızca karakolda ifadesini alıp salmayacakları da bir gerçekti. Yüksek ihtimalle mahkemeye çıkıp bildiklerini anlatmasını isteyeceklerdi. Zaten Korhan Uzman Jandarma Çavuş ünvanı ile görev yapmış eski bir jandarma eriydi, onu güvenilir bir tanık olarak dinlemelerini umuyordum. Bir yandan bu dava sonuçlandıktan sonra işine geri dönebilmesini de çok istiyordum, bu yüzden bu davada elimden geleni ardıma koymayacaktım.
Karakola varıp içeri girdiğimde memurlardan birinin masasının önünde oturan Arsu'yu gördüm ve yanına yürüdüm, Arsu geldiğimi gördüğünde hemen yerinden kalkıp kollarını vücuduma doladı. Bir yandan konuşup bir yandan Arsu'nun sırtını sıvazlıyordum, "Arsu, bir şey yok. Yıpratma lütfen kendini."
Arsu başını iki yana salladı ve burnunu çekerek geri çekildi, "Bunlar abimi içeri atmak için her şeyi yaparlar. Bir avukat ordusuyla geldiler." dedi ve tekrar sandalyeye çöküp ağlamaya başladı. Bu durumda ne yapacağımı bilemeyerek kalakaldım, elim de Arsu'nun üstünde asılı kalmıştı. Masanın ardında oturan polis memuru ile göz göze geldiğimizde Arsu'nun hâline üzülür gibi dudaklarını büzdü. Arsu'yu omzundan tutup kendime yasladım, iki büklüm olmuş hâlde bacaklarıma başını dayadı ve ağlamaya devam etti. Düşünüyordum, ne kadar ileri gidebilirlerdi ve mahkeme ne kadarına inanırdı? Gerçekten Arsu'nun dediği gibi tüm kozlarını Korhan'a oynayacaklarsa Korhan'a tek başıma yardımcı olamayabilirdim. Başka bir avukat tutmak sıkıntı değildi fakat başka, güvenilir bir avukat bulmak sıkıntıydı.
Yavaşça Arsu'ya doğru eğildim ve duyacağı şekilde fısıldadım, "Ben şimdi gidip abinle konuşacağım tamam mı? Geri döndüğümde seni eve bırakırım." Arsu gitmemek üzere itiraz etmek için başını kaldırdığında gözlerimi gözlerine diktim, "Burada olman seni yormaktan başka bir işe yaramaz." dedim ikna edici bir tavırla. Arsu ağlarken içine doldurduğu nefesi seslice verdi be başını salladı, "Tamam, bekliyorum." dedi çatallı sesiyle. Son kez ona bakıp gülümsedim ve yüzündeki yaşları parmaklarımın tersiyle silip yanından ayrıldım.
Komisere doğru yürürken içimde tek başıma üstesinden gelemeyeceğime dair bir sıkıntı baş göstermişti fakat ben sakin olmalıydım, eğer korkarsam her şeyi batırırdım. Komiserin yanına gidip müvekkilim ile görüşmem gerektiğini söyledikten bir dakika sonra beraber alt kata iniyorduk. Sorgu için kullanmadıklarını bildiğim fakat görünümü tıpkı sorgu odası gibi olan odaya girdim ve Korhan'ı getirmelerini bekledim. Biraz sonra Korhan'ı kolunda içeri getiren memur kapıyı kapattı ve çıktı. "Beni sadece bir kez aramışsın. Fazla telaş yapmadın galiba?" Korhan söylediğime yarım ağızla güldü ve sandalyeye oturdu. "Öğrettiğin gibi."
Ben de karşısına oturdum ve çantamı masaya bıraktım. "Neden nezarettesin?" Diye sorduğumda Korhan kaşlarını kaldırarak kendisini işaret etti, "Ben ters hiçbir şey yapmadım, polise dil bile uzatmam zaten biliyorsun. Sebepsiz yere buradayım." Dediğinde başımı salladım, zaten benim de aklımda iki ihtimal vardı ve ilkinin çok düşük ihtimal gerçekleşmiş olabileceğini biliyordum. Abdullah Akçal'ın nasıl bir kitlesi varsa polisi bile yönlendirmişlerdi.
"Mahkeme yarın herhalde, seni buraya soktuklarına göre?" Korhan başını olumlu anlamda salladı. "Bizim savunmamız en başından beri hazır zaten..." gözlerimi açıp şaşkın bir ifade takındım, "... ama bu beklenmedikti, yanımda hiçbir şey yok takdir edersin ki." Ona şuan dosyanın üstünden geçemeyeceğimizi anlatmaya çalışıyordum fakat Korhan sorun etmedi. "Sana güveniyorum. Bana söylemem gerekenleri anlatabileceğin vaktimiz yarın da olur." Dedi.
"Gidip alabilirim." Dediğimde Korhan başını iki yana salladı, "Bence hiç uğraşma. Zaten ben senin her dediğini onaylayacağım." Dedi rahat bir tavırla. Rahatlığı beni korkutuyordu, şuan kafasında neler döndüğünü bilmiyordum ve Korhan her zaman B, C ve D planları olan bir adamdı. "Kafandan planlar yapmayı kes ya da bir bildiğin varsa benimle de paylaş." Dedim düşüncelerimi dile getirerek. Korhan şaşırmış gibi kaşlarını havalandırdı, "Kafamdan planlar yaptığım falan yok."
"Onlara ne kadar öfkeli olduğunu biliyorum ama..." Konuşmaya yeni başlamıştım ki Korhan elini hafifçe kaldırarak sözümü kesti, "Öfkeli değilim, avukat. Sadece adalet istiyorum." dediğinde dudaklarımı birbirine bastırdım. Başımı yavaşça salladım, "Adaleti sağlaması için mahkemeye izin ver öyleyse. Ve bana güven." Korhan gözlerini yumup açarak kabullendi, "Sana güveniyorum." dedi tekrar.
Görüşmemizin devamında kayda değer bir şey olmamıştı, fazla uzatmadan Korhan'ın yanından ayrılmış ve tekrar yukarı çıkmıştım çünkü Arsu hâlâ orada beni bekliyordu. Geldiğimi duyduğunda tepkimi ölçmek ister gibi yüzüme baktı fakat ifademden bir şey okuyamayınca elindeki telefonunu montunun cebine koyarak ayağa kalktı. Yanına vardığımda elimi sırtına koydum, "Hadi gidelim. Abin iyi, yarın her şey bitmiş olacak."
Arsu ile beraber karakoldan çıkıp arabama geçtik, arabayı çalıştırıp caddeye çıktım. Kısa süren sessizliği Arsu bozdu, "Yarın Mahkeme mi var?" sorusuna evet anlamında başımı salladığımda iç çekerek gözlerini sildi. "Abini sadece tanık olarak dinlenecek." dediğimde bana inanmayan gözlerle baktı fakat sarsılmaması için uğraştığım kendimden emin duruşum, onu doğruya inandırmayı başardı.
"Evinize tanık celbi gelmiş olması lazım." derken başımı kısa süreliğine ona çevirdim ve omuz silktiğini gördüm, "Eve gelen postalara ben bakmıyorum." dedi. Muhtemelen celbi Korhan gördüğü ve Arsu'ya söylemediği için Arsu bu kadar telaşlanmıştı.
"Kaçta mahkeme? Abim kağıdı saklanmıştır, polis geleceğini tahmin etmemiştir. Muhtemelen bana haber vermeden gidip gelmeyi planlıyordu mahkemeye."
"Mahkeme saatini ben de bilmiyorum. tebligat göndermişlerdir, oradan bakıp haber veririm." Arsu'nun cevabıma başını sallarken parmaklarıyla oynadığını gördüğümde evlerine giden yola dönüyorduk. "Mahkemeye gelmeyebilirsin. Hatta bence gelme." dediğimde hızla başını kaldırıp iki yana salladı. "Geleceğim ben de." dedi itiraz kabul etmez bir tavırla, "Evde oturamam."
Birkaç dakika sonra evinin önünde durduğumuzda tamamen ona döndüm, destek olmak ister gibi elim hep üstündeydi. "Abinden tekrar ayrı kalmayacaksın." dediğimde Arsu uzanıp bana sarıldı. "Bazen benden büyük olduğunu unutuyorum." dedi uzunca sarıldıktan sonra. Artık ağlamadığı için mutluydum, gülümsedim. "O ne demek?" diye sordum bağlamını anlamayarak.
"Büyüksün işte benden, ablam varmış da o konuşuyormuş gibi hissettim." Dediğinde kıkırdadım, "Ben de küçük kardeşimle uğraşıyor gibi hissediyorum." dedim göz devirerek. Arsu güldü, gülerken hâlâ burnunu çekiyordu. Biraz sonra inmek için hazırlanırken bana baktı, "Sakın haber vermeyi unutma olur mu?" Gözlerimi yumup başımı salladığımda teşekkür ederek son kez sarıldı ve arabadan inip evlerine doğru koşar adımlarla yürüdü, yağmur çiseliyordu.
Derin bir nefes alıp tekrar arabayı çalıştırdım ve yola çıktım. Almanya'dan döneli birkaç gün oluyordu ve geldiğimiz ilk gün dışında hep büroda biriken işler üstünde çalışmıştım. Tan'ı ve diğerlerini ise günlerdir görmemiştim, Tan ile yalnızca telefonda görüşüyorduk. Ne zaman yoğun çalışsalar sonunda güzel bir başarı elde ettiklerini düşünürsek beklediğim şey yakın olmalıydı, bu yüzden bu durumdan kendi kendime
bile şikayet etmiyordum.
Eve kadar başka bir yerde oyalanmadan gelip hızlıca içeri girdim, Korhan'ın dosyalarını evde tutuyordum çünkü daha önce büroda tatsız bir olay yaşanmıştı. Korhan'ın bana vermesi gereken belgeleri başka biri ofisime bırakarak bize göz dağı vermeye çalışmıştı. O zaman altından bir şey çıkmamıştı fakat asıl olayın yarın mahkemede başlayacağını biliyordum. Bu yüzden mahkemeye sunacağım delilleri göz önünden geçirmem ve savunmama çalışmam gerekiyordu.
Ben Arsu'yu bırakıp eve varana kadar hava çoktan kararmıştı, koridorun ışığını açıp paltomu ve botlarımı yerine koyup salona geçtim ve oranın da ışığını yaktım. Çantamı koltuğa bıraktım ve televizyon ünitesinin alt çekmecesini açıp Korhan'ın dosyasını ve diğer kağıtları çıkarttım. Koltuğa geçip hepsini önüme koydum ve en üsttekinin kapağını açtım. Korhan'ın Fransa'ya gittiği ilk günve döndüğü günkü uçuşuna ait e-biletler duruyordu en üstte. Altta ise pasaportunun kopyası vardı, üç yıl boyunca Fransa'dan çıkmadığını gösteriyordu. Aynı zamanda Korhan'ın sudan bir bahane ile görevinden alınması da vardı, onun da dilekçesi önümde duruyordu.
Dosyalara bakarken aklıma mahkemeden gelen tebligatı görmediğim geldiğinde oturduğum yerden kalkıp anahtarımı alarak dairemden çıkıp asansöre bindim. Zemin kata inip postacının sahipsiz postaları koyduğu dolabı açıp karıştırmaya başladım. Tebligatı bulduğumda onunla beraber tekrar asansöre bindim, bir yandan da zarfı açıyordum. Zarftan çıkan kağıdın katını açıp içine baktığımda mahkemenin yarınki ilk duruşmasının bizim olduğunu gördüm. Harikaydı, sabah dokuza kadar vaktim vardı.
Tekrar eve girdim, önce yatak odasına girip üstüme rahat bir takım giydim daha sonraysa salona geçip kağıtların başına oturdum. Onlar ellerinde ne ile gelirdi bilmiyordum, bilememek sisin içinde araba sürmeye çalışmak gibiydi. Bugünkü dolandırıcılık davasında bile karşı taraf elinde bazı sahte belgelerle gelmişti, Abdullah'ın adamları Allah bilir ne ile gelirlerdi.
Kağıtları bir bir okuyup, üstüne o an söylemem gerekenleri not alarak çalışmaya başladım. Yeterli gelmeyen her yeri güçlendirmeye daha sağlam savunulur hale getirmeye çalışıyordum, somut delil elde edilebilecek her şeyi ise dosyaya ekliyordum. Dava tarihi bir gün öncesinden belli olduğu için duruşmaya çağırmayı planladığım tanıklar ise gelebilecek miydi bilmiyordum. Korhan, Fransa'da kalırken Arsu hakkında bilgi almak için bir iki arkadaşı ile mail yoluyla haberleşmişti, onları mahkemenin tanık olarak dinlemesini talep edecektim fakat bunun için önceden mahkeme zamanını bilmem gerekiyordu. Yine de eğer yarın vaktinde gelebilirlerse mahkeme onları kabul etmek zorundaydı.
Telefonumu alıp bir tanesini aradım. "Buyrun?" diye meraklı bir ses açtı telefonu, sanırım daha önce konuşurken numaramı kaydetmemişti. "Hakan Bey iyi akşamlar, avukat Açelya ben..." Kendisi beni hatırladığını belirten bir şeyler söyledikten sonra neden aradığımı sordu. "Yarın müsait olup olmadığınızı soracaktım. Saat dokuzda Korhan'ın mahkemesi var." dedim bu kez. Adamın sesine, Korhan'ın mahkemesi olduğunu duyduğunda bariz şekilde bir sıkıntı çökmüştü. Yarın iş yerinde en yoğun gün olduğunu fakat Korhan için gelmeye çalışacağını söylediğinde telefonu kapatmadan önce gelmesinin Korhan için çok önemli olacağını hatırlattım. Diğerini ise bilerek aramadım çünkü şehir dışına taşındığını ve mahkeme olacağı vakit ona haber verdiğimiz takdirde Ankara'ya geleceğini biliyordum ve yarın sabaha kadar gelebilmesi mümkün değildi.
Telefonu bir köşeye bıraktıktan sonra kucağıma defterimi alarak koltuğa iyice yerleştim ve unutmamam gerekenleri bir bir not almaya başladım. Bu iş fazla uzun sürmedi, yine elim uçak biletlerine ve dilekçelere gitti. Onlara bakıp bakıp yeterli olup olmayacaklarını düşünüyordum. Daha önce girdiğim duruşma sayısı bir elin parmaklarını geçmezken kendimi bu iş için fazla tecrübesiz hissediyordum fakat bir yandan altından kalkmaktan başka şansım da yoktu.
Bir şekilde dayım yüzünden bu mesleği yapmaya karar vermiştim ama onun kayıp dosyası hakkında hiçbir şey yapamamıştım. Şimdiyse onun gibi bir adam yüzünden mesleğinden olmuş, ülkesinden kovulmuş bir adamı savunacaktım. Soysal ve Abdullah'ın daha önce iş yaptığını, yani birbirlerini tanıdıklarını bilmek içimdeki bir tarafı tatmin ediyordu. Onun karşısında bir duruş sahibi olmak isteyen tarafımdı bu, küçük Açelya'ydı.
🎭
Sabah olup da koltukta uyandığımda saati kaçırmış olma korkusuyla yerimden fırlayıp hazırlanmaya başlamıştım ve aslında geç kalmayacağımı fark ettiğimde çoktan evden ayrılmıştım. Bu sebeple erkenden Arsu'yu almış ve adliyeye gelmiştim, duruşma saati için bekliyorduk. Mahkeme saati yaklaşmaya başlamıştı ve koridoru karşı tarafın avukatları, dosyadaki diğer tanıklar ve diğer avukatlar doldurmuştu. Muhtemelen uzun sürecek bir dava olacaktı ve öğrendiğime göre bu ilk duruşma değildi. Nasıl yaptılarsa davanın görülmeye başlandığını bizden gizlemiş ve beklemediğimiz bir anda karşımıza çıkıvermişlerdi. Fakat bilmedikleri, Korhan'ın Türkiye'ye geldiği ilk gün dava için bir avukat ile yani benimle anlaşmış olmasıydı.
"Açelya, burda çok avukat var." Dedi Arsu sessizce. Ona doğru yaklaştım ve baktığı yöne baktım. "Hepsi karşı tarafın avukatı değil, başka tanık ve şüpheliler var." diye fısıldadığımda biraz rahatladı ve geri yaslandı. Sormaya çekindiği başka şeyler olduğunu görebiliyordum fakat cevaplardan korktuğu için ağzını açmıyordu. Onu sorularını sorması için cesaretlendirmedim çünkü verebileceğim cevaplar olduğunu sanmıyordum.
Biz oturmaya devam ederken Arsu'nun kolumu çekmesiyle ona döndüm fakat bana değil ileriye bakıyordu. O tarafa döndüğümde Tan ve Feza'nın bize doğru yaklaştığını gördüm. Oturduğum yerden kalktığımda yanımıza varmışlardı bile. "Nasıl gelebildiniz?" diye sordum hayretle, dün gece Tan'la konuşmuş ve durumu anlatmıştım fakat yoğunluklarından dolayı gelemeyeceklerini düşünmüştüm. Feza, "Ekiple konuştuk, Korhan'ı yalnız bırakamazdık. Onlar da gelmek istedi ama malum, hepimiz bırakamazdık." dediğinde başımı salladım. Tan'a döndüğümde elini koluma çıkarıp sıvazladı, "Nasılsın? Yorgun gözüküyorsun."
"İyiyim ben." Diyebildim sadece çünkü gerçekten yorgundum fakat bundan şikayet etmeyecektim. Feza, Arsu'nun yanına oturduğunda onlara döndüm. Feza Arsu'ya doğru eğilmiş yüzünü görmeye çalışıyor, bir yandan da konuşuyordu. "Bu surat ne abiciğim?" Arsu omuz silkti, daha da somurttu. "Mahkemeden sonra abin şu halinle baya dalga geçecek ben söyleyeyim..." dedi Feza bu sefer. Ayağımın ucuyla bacağına vurdum, üzgün biriyle nasıl konuşulacağını hiç bilmiyordu.
Tan'ın koluma dokunduğunu hissettiğimde arkama dönüp ona baktım, başıyla arka tarafı işaret ediyordu. Peşinden o taraf gittiğimde Arsu ve Feza'dan uzak bir köşede durduk. "Birazdan Korhan'ı getirecekler, bilekleri de kelepçeli. Feza, Arsu'yu götürse mi?" dedi Tan. Muhtemelen gelirken Korhan'ı getirdikleri aracı görmüşlerdi, yani birazdan Korhan gelecek olmalıydı. Tan'a başımı salladığımda Feza'ya kaş göz işareti yaptı, Feza da Arsu'yu kaldırıp kapının aksi tarafa doğru yönlendirdi. Onlar köşede görüş açımızdan çıktıktan hemen sonra Korhan koridorun başında göründü.
Az önce Arsu ile oturduğumuz koltuğun üzerinden çantamı alıp Tan'ın yanından ayrıldım ve Korhan ile beraber mahkeme salonuna girdim. Korhan ile beraber yerimize geçtiğimizde Korhan'ın hâlâ dünkü rahatlığını koruduğunu gördüm. Ona bakıp aklında ne olduğunu anlamaya çalıştığım esnada kendisini izlediğimi fark edip bana döndü ve gülümsedi. "İlk duruşma değilmiş. Ben de neden beni ilk duruşmadan çağırıyorlar diye merak etmiştim." Dediğinde başımı salladım, "Daha önce üç mahkeme görülmüş." Dedim. O üç mahkemenin görüldüğü esnada biz Soysal'ı arıyorduk; annem sorguya alınmıştı, Korhan ve ben kaçırılmıştık, babam sorguya alınmıştı ve Tan ifşa olmuştu, ekiple beraber Almanya'ya gitmiştik... Hayat yoğundu.
Dakikalar sonra mahkeme başladığında karşı tarafın avukatı savunmasına başladı. "Korhan Fırat, jandarma eri olarak çalıştığı Silifke'de herhangi resmî bir talep bulunmaksızın bölgede başaralı bir iş adamı olarak tanınan Abdullah Akçal'ı gizli bir şekilde araştırmaya ve izlemeye başlamış, özel hayatın gizliliği esasını çiğnemiştir. Daha sonra görevinden alındığında Fransa'ya gitmiş ve Abdullah Akçal'ın ölümünden sorumlu tutulmamak için kendisine mükemmel bir mazeret yaratmıştır. Bunlar tasarlanmış bir suçun sebebi ve nasılıdır sayın Hakim. Kendisinin Abdullah Akçal'a ait olduğu tespit edilmiş görüntüleri kaydedip servis ettiği önünüzdeki belgelerde açıkça ortadadır."
Mahkeme heyeti belgeleri incelerken sessizlik oluştu ve avukat kendisine izin verildiğinde tekrar konuşmak üzere yerine oturdu. Başımı öbür tarafa çevirdiğimde Savcı'nın yüzünden hiçbir şey okunmazken Hakim'in belgelere bakarken başını ağır ağır aşağı yukarı salladığına şahit oldum. Daha sonra avukata konuşmasına devam etmesi söylendi. "Abdullah Akçal kaldığı koğuşta yemeğine katılan zehir yüzünden hayatını kaybetmiş olup fail tespit edilememiştir. Failin Korhan Fırat'tan emir almış olabileceği ihtimali göz ardı edilmemelidir. Korhan Fırat'ın mesleği süresince bolca gördüğü sahte kimliklerden biri ile cezaevine girip Abdullah Akçal ile aynı koğuşta mahkumlardan biri ile görüşmesi zor değildir." Dedi avukat.
Birkaç dakika sonraysa konuşma sırası bana geldi. Korhan hâlâ gerginliğin bir parçasını bile taşımıyorken Tan, Feza ve Arsu en arka sırada bizi izliyorken ve karşımdaki avukat bana meydan okuyan gözlerle bakıyorken ayağa kalktım. "Müvekkilim Korhan Fırat yıllar boyunca mesleğini büyük bir özveri ile yerine getirmiştir, Abdullah Akçal'ın yakalanarak cezaevine gönderilmesi bunun kanıtıdır. Müvekkilim kamu yararı gözeterek şahıs hakkında araştırmalarda bulunmuş, şahsı Türk polisine teslim etmiştir. Bahsi geçen iş adamının ülkeye kaçak yolla sokulan silahları satın alarak depoladığı belgelenmiştir bu sebeple mahkeme heyeti tarafından suçlu bulunarak cezaevine gönderilmiştir."
"Korhan Fırat'ın Fransa'ya göç etmesi hakkında ne söyleyeceksiniz Avukat Hanım?" Hakim'in yaşlı sesi ve bana doğrultulan şüphe karşısında dik durmaya devam ettim. "Müvekkilim görevinden 'sakatlandığı' gerekçesiyle alındı sayın hakim. Kendisinin mesleğini yerine getiremeyeceği bir şikayeti olmamasına rağmen il Jandarma Komutanlığı tarafından doktor kontrolünden geçmesi istendi ve kontrolün ardından görevinden alındı. Komutanlık bunun tedbir amaçlı olduğunu söylediyse de daha önce böyle bir tedbir alınmadığını, Korhan Fırat'ın başına gelenin ilk kez yaşandığını tespit ettik. Hastane hakkındaysa yapılan araştırmanın raporunu tarafınıza teslim ettim."
Mahkeme heyeti bu kez raporun olduğu zarfı açtı ve incelemeye başladı. Raporda Korhan ile ilgilenen doktor hakkında bazı bilgiler yer alıyordu. Tıp fakültesi okurken hapse girip çıkması ve fakülteye geri dönebilmesi bunlardan biriydi. Fakülteye Abdullah Akçal bağlantısı ile geri kabul edilmişti. İncelemeleri bittiğinde Hakim tekrar bana döndü, "Sözünüzü bitirebilirsiniz Avukat Hanım." Başımı eğerek teşekkür ettim ve konuşmamı bitirmek üzere başladım. "Müvekkilim kendisine karşı eyleme konulmakta olanların farkına vardığı için Fransa'ya gitti sayın Hakim. Fransa'dan da üç yıl boyunca hiç ayrılmadı, hava yolu şirketinden alınmış belgeler ve pasaportunun kopyasını da dosyaya eklemenizi talep edeceğim.
"Mahkumlar ile irtibat kurması için ülkeye dönmüş olması gerekmiyor sayın hakim-" karşımda oturan avukat söze karıştığında uyarılarak susması ve kendisine izin verildiğinde konuşması istendi. Sesini kesip yerine oturduğunda devam ettim, "Ayrıca olayları birinci ağızdan anlatabilecek bir tanıdığımız var, izin verirseniz..."
Hakim işaret verdiğinde müşabir kapıyı açtı ve Hakan'ı içeri çağırdı. Hakan yerine geçtiğinde Hakim konuşmasını istedi. "Korhan benim meslektaşım değil, kardeşim gibi gördüğüm bir arkadaşım. Benden bir ricada bulundu. Fransa'ya gideceğini ve kardeşinden habersiz kalmak istemediğini söyledi, kardeşi ile doğrudan kendisinin görüşmesinin ise tehlikeli olabileceğini anlattı. Onunla dijital posta ile haberleştik, kardeşi Arsu ile sürekli görüşüyordum ve bilmesi gereken bir şey olduğunda onunla paylaşıyordum. Kendisi Fransa'dan hiç ayrılmadı, ayrılsa ilk kardeşinin yanına gelirdi. Hiç intikam almaktan da bahsetmezdi çünkü yargının görevini layıkıyla yerine getireceğine inanıyordu."
Hakan'ın konuşmasının ardından hakim ona birkaç soru daha sordu, Hakan'sa dürüstlükle cevapladı. Daha sonra tekrar dışarı alındığında mahkeme heyeti karşı tarafa tanıkları olup olmadığını sordu. Karşı tarafın dinlenmesini istedikleri bir tanıkları yoktu, bunun üzerine duruşmaya on beş dakika ara verileceği söylendi. Verilen aranın ardındansa önce Korhan hâkim tarafından kendisine sorulan soruları cevapladı daha sonraysa başka şüpheliler ve tanıklar dinlendi. Korhan ve benim yerimize hep yeni kişiler geçerken karşı tarafın avukatları aynı kalıyor, hepsi bir bir savunma yapıyordu. Bu duruşma an itibariyle girdiğim en uzun duruşmaydı.
Kararın açıklanacağı söylendiğinde hepimiz ayağa kalktık. Mahkeme, dinlenen dört şüpheliden ikisinin şüpheli sıfatıyla sonraki mahkemeye tekrar çıkacağına diğerinin ise üç yıl hapsine karar verdi. Hakan ile beraber iki kişi olan tanıklardan diğerininse sonraki mahkemede tekrar dinleneceği söylendi. Hakim, sıra Korhan'a geldiğinde "Eski Jandarma Çavuş Korhan Fırat'ın suçsuz olduğuna, gözaltının sonlandırılmasına karar verilmiştir." diyerek son sözünü söyledi.
O an arkamızda kaldıkları için Arsu'nun yüzünü göremedim fakat ne kadar sevindiğini tahmin edebiliyordum, yüzündeki tüm korkular silinmiş olmalıydı. Korhan'a baktığımda gülümsüyor olduğunu gördüm, hâlâ rahattı fakat ek olarak mutluydu da. Duruşma sonlanıp dışarı çıktığımızda önce Korhan kapının önündeki polis arabasından inen komiserin getirdiği kağıtları imzaladı ve kelepçelerinden kurtuldu.
Diğerlerinin çıkmasını beklerken arabamın yanına geçtik. "Neden tüm gün bu kadar rahattın?" Diye sordum dünden beri kafamı kurcalayan şeyi dile getirerek. Korhan tekrar bana bakıp gülümsedi, "Çünkü sana güveniyordum." dedi düşünmeden. Şaşkınlıktan dudaklarım aralandı fakat teşekkür etmekten başka bir şey söyleyemedim. Bu cevabı değil aklındaki bir planı söylemesini beklemiştim. Hâlbuki o başından beri bana güvendiği için bu kadar rahattı ve suçsuz olduğunun anlaşılacağına emindi.
Orada dikilmeye devam ederken Arsu, Tan ve Feza'nın adliyeden çıktığını gördük. Arsu'nun gözleri bizi bulduğunda koşarak ikisinin yanından ayrıldı ve abisinin üstüne tabiri caizse atladı. Onlara bakarken bir yandan gülümsüyor bir yandan gözüme giren güneş yüzünden gözlerimi kısıyordum. Tam ikisinin üstüne vuran güneş gözüme yansıyordu.
Onlar sarılırken Tan da bana sokulmuş, beni kolunun altına almıştı. Feza'ysa bir anda karşımıza geçip ellerini çırpmaya başladı, "Avukatım adliyedeee avukatım adliyedeee, savunması şahaneee savunması şahaneee!" Artık hepimiz şarkısına ve oynayışına hepimiz kahkaha atıyorduk. Arsu artık keyfinin yerine gelmiş olmasıyla Feza'ya ayak uydurabiliyordu, "O'nun ciddi kalamayış..." dedi ona bakıp başını sallayarak. "Ciddi olmayı sevmiyorum ama beni kimse anlamıyor." Diye cevap verdi Feza sahte bir hüzünle. Üzgün bir ifadeyle başını eğmiş, birkaç saniye öyle durduktan sonra bir anda başını kaldırıp elini çırparak oynamaya devam etmişti.
"Hadi daha fazla burda dikilmeyelim," Tan'ın teşviğiyle herkes ona baktı, "Önce yemek yiyelim sonra da biz işe dönelim. Duruşma epey uzundu." diyerek sözünü tamamladığında hepimiz ona katılarak toparlandık. Korhan ve Arsu Feza'nın arabasına giderken Tan da benim arabama bindi. "Kafamda hesapladım ve Feza'nın arabasıyla gelmeye karar verdim." Dedi Tan arabaya bindiğimizde. Benimle gelebilmek için kendi arabasını almadığını anladığımda söylediğine güldüm, uzanıp onu öptüm ve geri çekildim. Arabayı çalıştırmak için önüme döndüğümde Tan bir anda yüzümü kavrayıp kendisine çevirdi ve bu kez de o öptü. Geri çekildiğinde sırıtarak arabayı çalıştırdım.
Yola çıkıp Feza'nın arabasını takip etmeye başladığımızda Tan'ın bakışları sürekli üstümdeydi. "Orada cübbenin içinde çok güzel ve şey görünüyordun..." dedi. Soran gözlerle ona baktım, "Ney?" diye sordum. "Anladın." dediğinde kendimi tutamayarak güldüm. "Yoo anlamadım." Dedim inkar ederek. Tan bana siniri bozulmuş gibi baktı, "Bilerek beni utandırmaya çalışıyorsun." Başımı iki yana salladım, "Öyle bir şey yok. Sadece nasıl göründüğümü merak ettim." dedim omuz silkerek.
Tan'ın çekingen ifadesi dağıldı ve gözlerime daha kendinden emin baktı. "Söylerim o hâlde. Azdırıcı görünüyordun, seninle yatağa girmeyi hayal edeceğim kadar azdırıcı görünüyordun. Ve emin ol hayal ettim." Dediğinde yüzümün yavaşça kızardığını hissettim. Bu kadar açık sözlü olmasını beklemiyordum.
Bölüm etkileşimi
