14. bölüm / 25
TAN VAKTİ KAN (Düzenleniyor)14. Bölüm "FIRTINA"
Bölümler 25Şu an: 14. Bölüm "FIRTINA"
- 1 1. Bölüm "YAŞLI KURT"2.735 kelime
- 2 2. Bölüm "TEŞKİLAT"3.238 kelime
- 3 3. Bölüm "9 OCAK"2.792 kelime
- 4 4. Bölüm "UYANIŞ"4.061 kelime
- 5 5. Bölüm "ZAMAN MAKİNESİ"4.516 kelime
- 6 6. Bölüm "ÖZÜR DİLERİM"6.902 kelime
- 7 7. Bölüm "YOL AYRIMI"6.454 kelime
- 8 8. Bölüm "MASKE İLE VEDALAŞMAK"7.761 kelime
- 9 9. Bölüm "SARILSANA BANA"7.034 kelime
- 10 10. Bölüm "HATA"4.728 kelime
- 11 11. Bölüm "KÜÇÜK BİR AN"6.400 kelime
- 12 12. Bölüm "OYUN MU GERÇEK Mİ?"9.176 kelime
- 13 13. Bölüm "DAHA BÜYÜK BİR HATA"7.557 kelime
- 14 14. Bölüm "FIRTINA"8.284 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 15. Bölüm "BİZ OLMAK"11.502 kelime
- 16 16. Bölüm "YENİ BİR KİMLİK"7.347 kelime
- 17 17. Bölüm "TİLKİ TABLOSU"7.178 kelime
- 18 18. Bölüm "AKIŞ TEORİSİ"6.882 kelime
- 19 19. Bölüm "TİLKİNİN YOLU"6.663 kelime
- 20 20. Bölüm "DOKUZ DALLI AĞAÇ"4.415 kelime
- 21 21. Bölüm "YILBAŞI"4.463 kelime
- 22 22. Bölüm "İYİ Kİ"3.638 kelime
- 23 23. Bölüm "ÜSTÜMÜZDEKİ GÜNEŞ"5.823 kelime
- 24 24. Bölüm "DAĞ İLE MAĞARA"5.178 kelime
- 25 25. Bölüm "SİL BAŞTAN YENİDEN BAŞLIYORUZ" FİNAL8.043 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İnsan ailesini seçemiyor diye boşuna demiyorlardı, bunu iliklerime kadar hissediyordum. Kuşkusuz dayım böyle bir insan olmasaydı, ya da direkt hiç olmasaydı, buralarda perişan halde de olmazdım. En başında arkadaşlarımla aram bozulmazdı, liseden beraber mezun olurduk. Sonra hayallerimdeki gibi tıp fakültesine girerdim belki. Fen derslerinde iyi olmama rağmen tıp okumaktan vazgeçip hukuk fakültesine girmem dayım yüzünden veda ettiğim bir başka hayalimdi. Doktor Açelya Karayel olacağıma, Avukat Açelya Karayel olmuştum.
Eski bir deponun ortasında, elim kolum bağlı alıkonuluyorken bir anda aklıma gelmesiyle dişlerimi daha çok sıkmaya başladım. Doktor olamadığım için ağlamanın ne yeri ne zamanıydı fakat ruh hâlim o kadar kötüydü ki ne yaptığımın, ne düşündüğümün farkında değildim.
Deponun buğulu camlarından sızan güneş ışığından anladığım kadarıyla buraya gelmemizin üzerinden yarım gün ya geçmişti ya geçmemişti. Bu yüzden fazla uzakta olamazdık ama bizi ,nerede olduğumuzu bilmediğim halde, daha da uzağa götürmeyeceklerinin garantisi yoktu. Bunu düşünmek aklımı kaçırmama sebep olduğundan zihnim sanki hiç böyle bir şey yokmuş gibi hangi fakülteyi okuduğuma takılıyordu belki.
Bu sefer yıllar önce olduğu gibi değildi. Soysal artık her şeyin farkındaydı, içlerinde bir hain olduğunu da benim ona yardım ettiğimi de biliyordu. Esasında hain oydu, en büyük hain oydu hemde fakat gözü bunu görmeyecek kadar kör olduğundan hem suçlu hem güçlüyü oynuyordu.
Ama onun gibi gözlerimi kapatarak söylüyordum ki hatası büyüktü, beni ve Korhan'ı kaçırarak saklandığı delikten başını çıkarmıştı ve artık bulunması an meselesiydi. Tim bizi her koşulda bulurdu, bulduklarındaysa bulunduğumuz yerdeki en ufak bir ipucunu bile yakalar tüm bunlara sebep olan her kimse ortaya çıkarırdı. Suçlu da apaçık ortada olduğuna göre Soysal'ın fazla zamanı kalmamıştı.
Ona olan öfkem her zaman diriydi, hayatımı mahvetmişti. Burada çığlık çığlığa bağırmıyor oluşumun sebebi de buydu. Biliyordum ki gözümden akan bir damla yaş bile ona istediğini verirdi, bunu yapmak istemiyordum. Ona güçsüz tarafımı sergilemek istemiyordum. Bu yüzden bu rahatsız, paslı sandalyede elim kolum bağlı otururken yalnızca dişlerimi sıkıyordum, şakaklarımdan ağrı saplanıyordu başıma fakat bu son sorunum bile değildi.
"Avukat," diye mırıldandı Korhan saatler sonra ilk kez. Burada gözlerimi açmamın üzerinden saatler geçmişti ve bu süre zarfı boyunca hiç konuşmamıştık. Sanırım ikimiz de en zor zamanları yalnız geçirmeye alışık olduğumuz içindi.
Onun olduğu tarafa döndüğümde başını yorgun bir şekilde eğdiğini gördüm, "İyi misin?" Dedi yorgun gözleriyle gözümün içine bakarak. Bunu uyandığımda da sormuştu, cevap vermediğimi ve ona başka bir soru sorduğumu hatırlıyordum. Bu kez gerçekten cevap verdim, "Canımın acısını diyorsan bir şeyim yok ama kafam çuval gibi." Dedim sıkıntıyla. "Sen?" Diye sordum. Bencilliğe fazla alıştığımdan geçen sefer ona sormamıştım bile.
"Arsu'yu düşünüyorum, çok korkmuştur. Aklımdan çıkmıyor." Dedi düşünceli bir sesle. Söylediğiyle dudak büzdüm istemsizce, ne denirdi bilmiyordum. Abisine yeni kavuşmuşken yine bir anda ortadan kaybolmasıyla ne hale geldiğini tahmin etmek zor değildi. "Çoktan Giray'ı aramıştır. Umarım ona bir şey çaktırmaz." Dedi kendi kendine. İsmini duyduğumda farkında olmadan Korhan'a dönmüştüm.
Nasıl bakıyorsam, Korhan bu hâlde bile gülüyordu bana. "Ne oldu?" Dedi imalı imalı bakarken. Kaşlarımı çattım ona, "Ne, ne oldu? Bir şey olmadı."
"Sanki ilgini çeken bir şey duydun gibime geldi." Dedi. Cevap vermediğimde devam etti, "En yakın arkadaşım ve avukatım sevgili oluyor ve güzel haber bana verilmiyor? Çok ayıp çok." Dedi alınmış gibi başını sallarken. Bunu nasıl haber vermemizi bekliyordu? Sayın Korhan Fırat, biz çıkmaya başladık!
"Nerden biliyorsun?" Dedim kaşlarımı çatarak. Şuan muhtemelen canımızın tehlikede olduğu bir yerde bunu konuşuyor olmamız saçmalıktan öte değildi.
"Feza söyledi." Dediğinde Feza'nın ne kadar dedikoducu olduğunu düşündüm, daha dün gece öğrendiği bir şeyi Korhan'a ne ara yetiştirmişti?
"Öyle işte, deniyoruz bir şeyler." Diye geveledim ne diyeceğimi bilemeyerek. Korhan gülmüştü, "Böyle adamlar ikinci haftadan yüzüğü parmağına takar ben söyleyeyim, sen deniyoruz diyorsun ama..." Şaşkınlıkla baktım ona, bana değil boşluğa bakıyordu gülümseyerek. "O ne demek?" Diye sorduğumda bana dönmüştü ancak. "Sürprizi kaçmasın boş ver." Dedi başını eğerek.
Bulunduğum hâli umursamaksızın Tan'ın bana evlilik teklifi ettiğini düşündüm bir an, içim ismini koyamadığım bi hareketlilikte dolduğunda yerimde kıpırdanarak zihnimdekileri kovmaya çalıştım. Hareket ettikçe kalın ipler canımı daha çok yakmıştı.
"Hareket etme, zaten her yerin yara olmuş." Korhan'a baktığımda bağlı kollarıma baktığını gördüm, kollarım arkadan bağlı olduğundan ne hâlde olduklarını göremiyordum. Onun görüş açısından benim, benim görüş açımda da onun kolları görülebiliyordu. Onun üstünde kısa kollu yeşil bir tişört olduğundan ipler çıplak kollarını boydan boya yara yapmıştı. "İnsanı uykusunda kaçırmak nedir ya şu halimize bak!" Dedim yara içindeki kollarımıza, çıplak ayaklarımıza ve pijamalarımıza bakarken.
"Özür dilerim ama dayın büyük kansızmış." Dedi başını aşağı yukarı sallayarak. Her durumda neşesini korumasıysa bana Tan ve Feza'yı hatırlatıyordu, bu üçü gerçekten kan bağı olmayan kardeşlerdi. Söylediğineyse alınacak hâlim yoktu, aksine katılıyordum.
"Bir daha dayım hakkında ileri geri konuştuktan sonra özür dileme." Diye mırıldandım önüme gelen saçları başımı sallayarak geri savururken. Korhan'a baktığımda yüzündeki şaşkın ifadenin dağılıp güldüğünü görmüştüm, "Bir an bana kızacaksın sandım." Demesiyle ben de güldüm.
Yüzümde yalnızca birkaç saniye asılı kalan gülümsemem, büyük bir gürültü duymamla solmuştu. İkimiz de dikkatimizi sesin geldiği yöne, büyük depo kapısına çevirmiştik. Kapı ağır ağır açılıyordu, içeri sızan güneş ışığıysa kapıdan girmek üzere olan iki adamın silüetini siyaha boyuyordu.
🎭
"Evran fazla sert, Feza da yeteri kadar sert değilmiş. Siz ne istiyorsunuz ben anlamıyorum ki! Zaten Giray sorguya girseydi bile sert davranmayacaktı, en fazla soğuk soğuk bakacaktı. Şimdi siz Giray nasıl soğuk bakıyor diyeceksiniz, tabii onu en iyi ben bilirim-"
"Zehra! Arkadaşım, yeter." Nuray Zehra'yı susturarak Yiğit'e döndü, "En iyisi sen git, sen de baya soğuk bakıyorsun." Dedi. Zehra son dediğini duyduğunda önce ona hayretle bakmış sonra koluna vurmuştu. Nuray, "Ahh! Ne ağır elin var!" Dediğindeyse susmasını işaret etmişti.
Herkes Zehra'nın gerginliğinin sebebini az çok tahmin ettiğinden ona takılmadan Yiğit'in gitmesi fikrini onaylamıştı. Feza "Ben de arka odaya gidiyorum, dinleyeceğim." Diyerek ayaklandığında Evran da onunla beraber gitmeye karar vermiş, üçü beraber odadan çıkmışlardı.
Hepsi gittiğinde Nuray Zehra'dan bir darbe daha yeme ihtimaline karşı ondan biraz uzaklaşıp lafa girmişti, "Zehra sen ne yapıyorsun Allah aşkına!?"
"Ne yapıyorum ya!" Diyerek kollarını önünde bağladı Zehra, Nuray'a bakmıyordu.
"Tamam, ben de şaşkınım-" dedi Nuray fakat Zehra lafını kesti, "Sen şaşkınsın, bense dağıldım! Giray yıllarca hayatına kimseyi almayacağını söyledi bana, bu yüzden de ben hiç karşılık bulamadım hislerime. Sonra; bir anda, Açelya çıkıverdi. Ne kadardır tanışıyorlar? İki ay mı? Üç mü? Ve sevgililer." Zehra konuşurken kelimeler boğazında düğümleniyordu.
"Ben onu yıllarca sevdim, beni bir gün bile sevmedi. Onu seviyor..." Dedi dolan gözlerinden iki damla yaş akarken. Gözyaşlarını hızla sildi yüzünden, gözlerini de ovaladı bir kez daha akmamaları için.
"Zehra ben ne diyebilirim bilmiyorum." Dedi Nuray çaresizce. Zehra omuz silkti, "Diyecek bir şey yok, yapacak bir şey olmadığı gibi." Dedi.
"Bana bizim aile kurmaya hakkımız yok, demişti. Arkasında sevdiği kadını, çocuklarını bırakmak istemiyordu hiçbir zaman. Ne olacak şimdi?" Diye devam etti boşluğu izlerken.
"Hâlâ onu düşünüyorsun." Dedi Nuray hayretle. Zehra anlamamıştı, "Aynı soruyu o da kendisine soruyordur, sen de onun yerine soruyorsun." Diyerek açıkladı Nuray. Zehra'nın elinde değildi, o ömrünün sonuna kadar Giray'ı düşünecekti tabii çünkü en başında Giray onun arkadaşıydı.
"Bilmiyormuş gibi konuşma; hepimiz arkadaşız, hepimiz birbirimizi düşünüyoruz. Giray hem arkadaşım..." Diyemiyordu, o benim hem arkadaşım hem de aşkım diyemiyordu çünkü Giray onun değil bir başkasının hayatının aşkıydı.
"Girayla konuşacak mısın?" Diye sordu Nuray. Ne konuşacaklardı ki? Ne Giray özür dilemeliydi ne de Zehra onu tebrik edebilirdi. Konuşacak bir şeyleri yoktu çünkü olamıyordu, hiçbir zaman olduramıyordu Zehra. Üstelik utanıyordu da; Giray kendisini sevdiğini biliyordu, Açelya'yı sevmediğini de biliyordu. Bir süre bunlar hiç yaşanmamış gibi davranacaktı Zehra ona karşı. Daha sonra, aradan yeteri kadar zaman geçtiğinde arkadaşını birini sevmeye cesaret edebildiği için tebrik ederdi.
"Şimdi konuşmayacağım, bu konu bir süre kapalı kalsın." Diyerek kestirip attı Zehra. Zaten o sözünü bitirdiğinde Nuray'ın cevap vermesine kalmadan kapı açılmış az önce çıkan herkes içeri dolmuştu.
"Ne oluyor?" Diye sordu Nuray onlara dönerken. Feza ve Yiğit'in ortasında Giray dikiliyordu ve hepsinin suratı kireç gibi olmuştu. "Çok kötü bir şey oldu!" Dedi Feza telaşla. Kızlar ne ona soran gözlerle bakıyordu, ne olduğunu sormaya cesaret edememişlerdi.
"Sorguya ben girdim." Dedi Giray. Nuray ve Zehra bunu o kadar beklemiyordu ki ağızları açık kalmıştı. Giray bu hatayı yapacak son kişiydi, deşifre olacak son kişi oydu.
"Nasıl oldu bu?" Dedi Nuray Feza'ya bakarak.
"Ben de anlamadım! Geçtim camın arkasına bir baktım anasını satayım bu dikiliyor adamın karşında, avel avel bakıyor bir de."
"Bilmiyordum çünkü!" Diye atladı Giray. "Başkan dosyayı kafama fırlatacaktı utanmasa, öyle bir telaş. Ben de dosyaya bakmadan girdim direkt. Bir baktım, bir daha baktım hatta-"
"Giray, sen bakma ya." Dedi Yiğit. "Sorguya girdiğim yerde başkasını sorgu yaparken görmeyi hiç sevmem, hele de deşifre olduysa sinir olurum." Giray, Yiğit kendisine laf çarptığında şaşırarak ona döndü fakat bir şey diyemiyordu, haklıydı adam.
Nuray Yiğit'e göz devirdi, "Evran nerede?" Diye sordu bu kez.
"Onu sorguya bıraktık."
"Ne?"
"Ne?" Kızlar aynı anda konuştuklarında kısa bir an birbirlerine bakıp tekrar onlara döndüler, "Biz sabahtan beri ne konuşuyoruz?" Dedi Nuray hayretle.
"Giray deşifre olunca telaş yaptık onu bırakmışız." Dedi Feza.
"Feza ağzını kıracağım artık bak!" Diyerek yükseldi Giray. Bunlar böyle yapıyorsa Başkan ne diyecek kim bilir, diye geçiriyordu içinden.
"Sus lan! Mimlisin artık sen."
"Seni bir mimleyeceğim göreceksin." Diye mırıldandı Giray yanlarından ayrılıp kendini bir sandalyeye bırakırken.
Halit Karayel onu gördüğüne hiç memnun olmamıştı ve canını mümkünmüş gibi daha çok sıkmıştı Giray'ın. "Kızımı kullandınız değil mi? Utanmıyor musun onun kalbiyle oynamaya, kızımın o adamla ne işi olur." Demişti Halit Karayel. Açelya'nın başına gelenlerden hâlâ bihaber olması inanılır gibi değildi. Üstelik bir de Giray'ı Açelya'yı kandırıp onu kullanmakla suçlamıştı. Operasyon için yaptıkları sayılmazdı, Giray onu kendisi olarak hiç kandırmamıştı. Giray'ın ilk kimliğini açıkladığı günden beri de Açelya her şeyi biliyordu. Fakat bunların hiçbirini söylemeye fırsatı olmamıştı Giray'ın, Yiğit odaya girip onu gördüğü gibi yaka paça dışarı çıkartmıştı.
"Lan adam beni Açelya'yı kandırdım sanıyor!" Dedi yüzünü sıvazlarken. Bu kez ona iğneleyici baksınlar atan tek kişi Zehra değildi, herkes öyle bakıyordu çünkü Giray'ın üstünde durması gereken nokta kesinlikle bu değildi.
"Buna mı takıldın gerçekten?" Dedi Feza Zehra'nın iç sesini dile getirerek.
"Doğru, bir de adamın kızını kaybettik." Dedi Giray daha büyük bir sıkıntıyla. Bu sefer kimse sesini çıkartmamıştı, Giray'ın deşifre olmasıyla yarışırdı bu sorun.
"Evran hâlâ sorguda bu arada, alsa mıydık?" Diyerek konuyu değiştirdi Feza. Nuray boğazını temizleyerek yerinden kalktı, "Sürekli adam değiştirmek olmaz, ben de gireyim yanına. En azından delirirse durdururum." Dedi. Kimse sesini çıkartmadığında da sorguya girmek üzere odadan çıktı.
"Ben de camın arkasına geçeceğim." Diyerek fırladı Giray da peşinden. Açelya'nın babasının anlatacağı her şeyi merak ediyordu.
Birkaç dakika içinde camın arkasındaki yerini almıştı. Evran ve Nuray'ın sırtı ona dönüktü, Halit Karayel'se sanki ardını girebiliyormuşçasına cama dikmişti yeşil gözlerini. Giray'ın orada olduğunu bilmiyordu belki ama tahmin ediyordu.
"Soruşturulacak kişiler arasında listenin başında yer alıyorsunuz Halit Bey, neden?" Dedi Nuray adamın dikkatini kendisine çekmeye çalışarak. Halit sert görüntüsünü bozmamaya çalışarak cevap verdi, "O adam karımın erkek kardeşi."
Evran masanın köşesinde kollarını bağlamış Nuray'ın sorguyu devam ettirmesini izliyordu. "Karınızın erkek kardeşine yardım ettiniz mi Halit Bey?" Dedi bu kez Nuray. Halit Karayel kendisine yöneltilen soruyla kasıldı. Sorunun cevabı evet değildi ama hayır da değildi.
"Sessizliğinizin evet olarak kabul edileceğini bilmenizi isterim." Dedi Nuray, alelade bir şeyden bahseder gibi rahat konuşuyordu fakat bu konuşması için bir uyarıydı.
Halit düşünceleri tarttı kafasında, sessiz kalmaya devam mı edecekti yoksa yaptıklarını mı anlatacaktı? Elbet anlatacaktı fakat önce Açelya'nın bu işle alakasını çözmek istiyordu. Giray'ın, Açelya ile tesadüfen tanışmış olması imkansızdı.
"Kızımdan ne istiyorsunuz?" Dedi Nuray'a çevirdiği bakışlarını tekrar cama sabitlerken. Sorusu daha çok camın arkasında olduğunu düşündüğü Giray'aydı. "Sizden ne istiyorsak onu?" Dedi Nuray adamın sorusuna anlam veremeyerek.
"Anlamıyorum, Açelya'nın dayısını korumak gibi bir derdi olmamıştı. Babası neden hiçbir şey söylemiyor?" Dedi Evran kuşkuyla adama bakarken.
Halit Karayel söylenenlerden hiçbir şey anlamıyordu, öfkeyle Evran'a döndü "Açelya'nın konuyla alakası ne!?" Diye bağırdı nasıl soracağını bilemeyerek.
"Birkaç ay önce Açelya operasyona dahil oldu, askerlerimizle beraber mağara adı verilen üsse gitti. Sonuç olarak Açelya'nın yardımıyla Soysal hariç her şey elimizde." Dedi Evran.
"Giray onu üsse getirdikten bir gün sonra kimliğini açıkladı ve tüm operasyonu anlattı. Kızınızı hiçbir zaman kandırmadık ya da kullanmadık." Diyerek tamamladı Nuray da. Giray'ın dinlediğini biliyordu, onu biraz olsun daha iyi hissettirmek istemişti.
"Sizin başınız kim? Onunla görüşeceğim, kızımı nasıl bir teröristin yanına gönderebilirsiniz? Onu öldürebilirdi!"
"Sakin ol babalık." Dedi Evran eliyle sakin olmasını işaret ederken. "Operasyonun parçasıydı diyoruz. O andan itibaren Açelya koruma altındaydı."
"Yıllarca o adamı kızımdan uzak tutmak için çabaladım! Ona dayısının kim olduğunu bile anlatmadım! Kötü biri olduğunu söyledim ama gerçekleri bilmesine izin vermedim! Her şeyi berbat ettiniz!" Halit Karayel kendinden geçmiş gibi bağırıyor, azarlıyordu. En çok da kendisine kızıyordu, Açelya yalanını öğrendiği zaman babasına kim bilir ne kadar kırılmıştı da operasyonu açık edemeyeceği için içinde tutmuştu!
Giray, Evran ve Nuray'sa onun söyledikleri karşısında ne diyeceklerini bilemiyorlardı. Gerçekten Halit Karayel bunca zaman boyunca Açelya'nın başına gelenleri bilmiyor muydu? Bu hiç mantıklı gelmemişti hiçbirine, on yıl boyunca hiçbir şey öğrenmemiş olmasına ihtimal vermiyorlardı.
Evran Halit Karayel'e doğru eğildi ve elini omzuna yerleştirip sıkıca tuttu, "Bu kadar yeter, konuşacaksan konuş. Sıyrılmaya çalışmanın hiçbir manası yok. Kaçamazsın." Dedi.
Halit Karayel bir şey söylemiyor, Evran'a bakıyordu. Bir yerlerde kopukluk olduğunun o da farkındaydı fakat inanmak istemiyordu. Bu insanlar Açelya hakkında onun bilmediği bir şey biliyordu ve bu Halit Karayel'i oldukça rahatsız etmişti.
Nuray, Evran'ın koluna dokunarak dikkatini kendisine çekti ve ikisi Halit'in oturduğu masadan biraz uzaklaştılar. "Adam bilmiyor olabilir mi?" Diye sordu Nuray kısık sesle. "Açelya bildiğini söylememişti ama üstünden on yıl geçmiş, nasıl hâlâ bilmez?" Dedi Evran.
"Bilmiyor demekki, bizden öğrenmesin." Dedi Nuray ve Halit'e döndü tekrar, "Madem başkanla konuşmak istiyorsunuz, gidip çağıracağım." Dedi. "Fakat önce başta sorduğum soruya cevap vermenizi istiyorum. Eşinizin erkek kardeşine yardım ettiniz mi?"
Halit kızıyla alakalı aklını kurcalayanlardan bunalmıştı ve gerçekten de bir an önce başkanla görüşmek istiyordu. "Beni karım ve kızımla tehdit etti. İstediklerini yapmak zorunda kaldım." Dedi bir çırpıda. "Savaşabildiğim kadar savaştım ama yenildim. Şimdi başkanınızla görüşmek istiyorum."
Nuray başkanı çağırmak için odadan çıkmıştı, Evran odada bekliyordu. Giray'sa duyduklarına inanamıyordu, Soysal, istediklerine sahip olmak aynı anda hem Açelya'yı hem de babasını birbirleri ile tehdit etmişti. Halit ona Açelya'nın verebileceği ve veremeyeceği her şeyi verebilirdi, Açelya'dan ne istemişti bu adam? Giray Soysal Zaman'ın hiçbir hareketine anlam verememeye başlamıştı, onu bir an önce ele geçirmek için yanıp tutuşuyordu.
🎭
Giray Tan
Başkan Halit Karayel ile konuşmak üzere sorgu odasına girdiğinde ben de camın arkasından çıkmıştım. Başkan sorgu odasına girdiğinde zaman kimsenin onları dinlemesini istemezdi, biz de saygı duyuyorduk. Zaten ben de Açelya'nın aile hayatını bir sorgu odasında değil kendisinden dinlemeyi tercih ederdim, öbür türlü arkasından iş çeviriyormuş gibi hissediyordum.
Fakat bunlar şuan zihnimi yoracağım, enerjimi harcayacağım konular değildi. Tüm enerjimi Açelya ve Korhan'ı bulmak için harcamak istiyordum. En son buraya geldiğimde Birol Doğan'ı araştırmalarını istemiştim fakat sonuçlar hakkında bilgim yoktu. Bizim ofise girmeden önce sonucları öğrenmek için istihbarat uzmanlarının çalıştığı kata çıktım.
"Giray! Birol Doğan mı?" Diye seslendi ofisin diğer ucunda çalışan Mert, Birol Doğan'ı araştırmasını ondan istemiştim. Hızlı adımlarla yanına vardım, "Ne buldunuz?"
"Adam eski savaş pilotu, vatan haini ilan edilerek görevden alınmış. Avrupa'da yaşıyormuş fakat son birkaç yıl hakkında bilgimiz yok, kaçak yollarla ülkeye geri döndüğünü düşünenler varmış. Zamanında aranan yerlerin listesini buldum. Birkaç yer var, isterseniz aynı anda bile baktırabiliriz." Dediğinde içim umutla dolmuştu, alışık olduğum bir duygu değildi fakat şimdi hiç gitmesin istiyordum. Bahsettiği listeye baktım; Kırşehir, Isparta, Artvin ve Hakkariydi listedeki iller.
Bazıları fazla mantıksız geliyordu fakat bunlardan birinde oldukları bile kesin değilken hiçbirini aramadan geçemeyeceğimizi biliyordum. "Hepsi aransın, başka bir şey var mı?" Mert başını olumsuz anlamda salladığında yüzümü buruşturdum, o kadar da yol kat etmiş sayılmazdık. Hâlâ onlara fazla uzak olabilirdik.
"Ekip gönderin dediğim gibi ama araştırmayı bırakmayın, en ufak bilgi bile çok değerli." Diyerek Mert'in yanından ayrıldım ve alt kata, kendi ofisimize indim. Herkes büyük masanın etrafında oturmuş, kendilerini gergin bir bekleyişin kollarına bırakmışlardı. Açelya için kim endişeleniyordu bilmiyordum ama herkesin Korhan için endişeli olduğunu biliyordum.
"Isparta, Kırşehir, Artvin ve Hakkari'ye ekip gönderiyorlar." Dediğimde dikkatleri bana döndü, onlara da kısaca Mert'in bana anlattıklarını anlattım.
Anlattıklarımdan sonra, "Biz niye gitmiyoruz abi? Toparlanın gidelim biz de." Diyerek ayaklandı Feza fakat ne yazık ki biz gidemezdik çünkü hem nereye gideceğimizi bilmiyorduk hem de burada hepimizin bırakıp gidemeyeceği kadar çok iş vardı.
"Hangi birine gidelim ki? Allah bilir neredeler." Dedim. Sandalyeme oturmuş yüzümü sıvazlıyordum, saatler geçmişti ortadan kaybolmalarının üzerinden. Neredeyse akşam olacaklardı. Onları günlerce bulamamaktan korkuyordum.
"Siz oturuyorsanız ben gidip bir bakacağım ekiplere, gidersem haber veririm." Diyerek çıktı Feza. Yiğit çoktan çıkmıştı, Evran ve Nuray arka taraftaki koltuklarda oturuyorlardı. Zehra da masada oturmuş önünde birleştirdiği ellerini izliyordu. Onu üzmemek için Açelya ile aramdaki gizlemek istemiştim ama onu da becerememiştim.
Çıkıp eve gitmek istiyordum, gittiğimde Açelya'yı beraber uyuduğumuz koltukta bulmak istiyordum. Daha doyamamışken kaybetmemeliydim onu.
Nuray'ın yerinden kalkıp yanıma geldiğini işittim, "Giray," dedi ilgiyle. "Üzme kendini, bulacağız ikisini de söz veriyorum." Bir eliyle kolumu sıvazlıyordu aslında teselli olduğum falan yoktu ama onları kendi üzüntümle daha fazla daraltmak istemiyordum, onlar Korhan için üzülüyorlardı zaten. "Ben iyiyim." Dedim kendimi gülümsemek için zorlarken.
Bir süre sessizlik içinde oturduk hepimiz, gelen giden de olmamıştı. Sessizliği benim telefonum bozmuştu; Feza arayıp Hakkâride askeriyeden bir ekibi bölgeye yönlendirdiklerini, buradan yola çıkan ekibin de Kırşehir'e varmak üzere olduğunu söylemişti. Şimdi onlardan haber gelmesini, diğer ekiplerin de Artvin ve Isparta'ya varmasını bekleyecektik. Feza Isparta'ya gitmeye karar verdiğini söylemişti, ben de haber geldiği an haber nereden geldiyse oraya gidecektim. Feza kendisiyle Isparta'ya gelmemi teklif etmişti fakat başka bir yerde olmaları ihtimaline karşı Isparta'da vakit kaybetmek istemiyordum.
🎭
"Bakıyorum halinizden memnunsunuz." Diyordu bize doğru yaklaşan adam, arkasından gelen de gülmüştü onun söylediğine. "Bize de keyfinizi bozmak düşer." Diye tamamladı cümlesini. Nefesimi tutmuş ne olacağını bekliyordum, dayımın hayal gücü genişti her şey gelebilirdi başımıza.
Korhan'ın arkasına dolanan diğer adam, "Kim bağladı bunları?" Dedi bağlı kollarımıza bakarak. Cevap gelmediğinde Korhan'ın kollarını tutup çekerek sandalyeden ayırmaya çalıştı adam.
Korhan acıyla haykırmıştı."Sikerim senin sıfatını ne yapıyorsun lan!"
Kollarımız, sandalyenin arkasında çapraz duracak şekilde göğsümüzden geçen halatlarla bağlanmıştı. Sandalyeden kalkabilmemiz için iplerin ya çözülmesi ya da Korhan'a yaptıkları gibi çözmeden kollarımızın kaldırılması gerekiyordu.
Adam sonunda Korhan'ın kollarını kurtardığında onlara döndü Korhan, "Kadının kollarını adam gibi çözeceksiniz!" Dedi dişlerinin arasından.
Korhan'ın arkasındaki adama kalsa onu dinlemeyip bana da aynı işkenceyi yapmak üzereydi fakat diğeri onu uyarmıştı. "Bak kollarını da kurtardık üstümüze falan atlar, insan gibi çöz şu kadını sonra tekrar bağlarız." Bir süre tereddüt ettiğini gördüm arkama geçen adamın fakat en sonunda ellerini bileğimdeki düğümlerde hissettim. Korhan'dan korkmakta haksız değillerdi, uzun boyu ve kaslı vücuduyla istese iplerden tamamen kurtulurmuş gibi geliyordu.
Kollarım sandalyenin arkasından kurtulup sırtıma yapıştığında ipler tekrar bağlandı, o sırada Korhan'ın da ayak bilekleri sandalyeden ayrılıp tekrar bağlanıyordu. Benim de ayaklarım kurtulduğunda bir nebze daha özgür hissediyordum fakat bu yalnızca bir yanılsamaydı, özgür falan değildim.
Şimdi ne olacağını beklerken dışarıdan gelen sesler kulaklarımızı doldurdu, helikopter ya da küçük bir uçağın sesi gibiydi. "Geldiler mi?" Diye mırıldandım kimsenin bu gürültüde duymayacağı bir sesle. "Biliyordum, Tan'ın bizi bulacağını biliyordum." Ses yaklaştıkça daha büyük bir umutla dolmuştu içim, helikopter ya da uçak her neyse eğer deponun önüne iniş yapmıştı.
Birinin sertçe koluma yapışmasıyla kurduğum hayallerden sıyrıldım. Adamlardan biri benim, diğeri de Korhan'ın koluna yapmış ve bizi oturduğumuz sandalyeden kaldırmışlardı. Yakalanmadan tekrar kaçmaya çalıştıklarını düşünerek sesimi duyurmaya çabaladım; bağırdım, çığlık attım, Tan'ın ismini seslendim. Fakat durmuyor, kapıya doğru ilerliyorduk.
Kapıdaki dar aralıktan önce Korhan sonra ben çıkarılmıştım, Korhan önümden çekildiğinde az önce sesini işittiğim uçağın karşımda olduğunu gördüm. Fakat etrafta ne asker vardı ne de başka biri, uçak da ufacıktı, içinde kimse olmadığı belliydi. Yalnızca pilot koltuğunda oturan adam vardı, o da az önce yanımızdaki adamlara selam vermişti.
Bizi buldukları falan yoktu.
Bir anda dünyamın başıma yıkıldığını hissettim, o kadar büyük bir umut sönmüştü ki içimde külleri beni boğacaktı. Bizi uçağa sürükleyip koltuğa tabiri caizse fırlattıklarında bile kendime gelebilmiş değildim. Yanıma adamlardan biri, karşıma da diğer adam ve Korhan oturduğunda uçak yine o gürültüyü çıkartarak çalışmıştı. Burası yalnızca bir depo olduğundan pist falan yoktu, uçak korkunç bir kalkış gerçekleştirmişti. Düşeceğimizi düşündüğüm esnada havada dengesini kurmuş daha üzgün uçmaya başlamıştı.
Yönüm arkamızda bıraktığımız depoya dönüktü, uçaksa tam tersi yöne uçuyordu. Yeteri kadar yükseldiğimizde deponun arkasını da görebilmeye başlamıştım. Biraz uzakta olsa da yakında bir çevre yolu vardı ve karınca kadar küçük olsalar da arabaları görebiliyordum.
Görüşümü engelleyen göz yaşlarını gözlerimi kırpıştırarak gidermeye çalıştım fakat kirpiklerim de ıslak olduğu için pek işe yaramıyordu. Yine de yolu görebildiğim kadar net görmeyi denediğimde yoldan art arda geçen araçların depoya yöneldiğini gördüm. Araçları tanımıştım, MİT'in operasyonlarına giderken kullandığı araçlardı.
Onlara bakarken daha şiddetli ağlamaya başladığımda yanımda oturan adamın da dikkati o yöne çevrilmişti. Arkadaşıyla beraber küfürler savuruklarını ve pilota izlerini kaybettirmesini söylediklerini duyuyordum fakat onların sesleri boğuktu. Yalnızca kendi sesimi net duyuyordum. İsmini haykırıyordum. Sesimi duysun istiyordum. Daha fazla uzaklaşmadan inmek ve sevgilime sarılmak istiyordum.
"İNDİRİN ŞU UÇAĞI! GİDECEĞİM İNDİRİN! TAN!"
"Kes sesini kadın!" Diyerek elini yüzüme uzattı karşımda oturan adam. "ÇEK ELLERİNİ!" Kulaklarını çınlatacak kadar çok çığlık attığımı biliyordum, benim bile çınlıyordu. Kendimden geçmiş, yalnızca bağırıp bağlı bacaklarımla karşımdaki adama tekme atıyordum. Korhan sakin olmamı söylüyordu fakat şuan tek başıma sakinleşecek iradeye sahip değildim. Tekmelerimi savurduğum adam bir ayağını kaldırıp dizlerime bastığında bu kez acıyla haykırmış, bacaklarımı hareket ettirmeyi bırakmışım bir anlığına. Her tekrar hareket etmeyi denediğimde daha çok yakıyordu canımı. Korhan oturduğu yerde omzunu adama vurarak ona durmasını söylüyordu fakat bağlı olduğu için adam onu ciddiye bile almıyordu.
"Rahat dur, atarım seni aşağı! DELİRTMEYİN LAN BENİ!"
"AT! SİZİNLE GİDECEĞİME ÖLÜRÜM!"
Son sözümle adam benim tarafımda olan kulpa yöneldi fakat yanımda oturan onu durdurmuştu, "Geri zekalı mısın lan sen!? Kapıyı açtığın an parçalanır bu külüstür!" Adam kulpu bırakıp arkasında yaslanmak zorunda kalmıştı. "Kapat şunun ağzını." Demişti yalnızca. Yanımda oturan elini bana doğru uzattığında geri çekildim, "Pis elini yüzüme değdirirsen seni öldürürüm."
Daha fazla bağırmayacaktım çünkü artık onları göremiyordum, ben bağırıp oraya buraya tekme atarken daha da uzaklaşmıştık. Şimdi yine bilmediğim bir yere götürülüyorduk, bu belirsizlikten nefret ediyordum.
Uçak havada olduğu sürece hava iyice kararmıştı fakat saatin kaç olduğunu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Tek bildiğim bize arabayla yetişemeyecekleri kadar uzaklaştığımızdı. Tuz golünün üstünden geçtiğimizi gördüğümde aslında en başında o kadar da uzakta olmadığımızı anlamıştım, Ankara-Kırşehir sınırı yakınlarında bir yerde olmalıydık. Uçak şimdi güneybatı yönünde ilerliyordu, Konya'nın üzerinde olmalıydık.
Uçağın içindeki karanlığa rağmen Korhan'a baktım, camdan dışarı bakıyordu ve ona baktığımı görmemişti. Belliki aklında hâlâ kardeşi vardı, sesimi çıkartmadım. Tekrar önüme döndüğümde Korhan'ın yanında oturan adamın gözlerinin üzerimde olduğunu fark ettim, bir anda bana baktığını gördüğümde korkmuştum fakat belli etmedim. Gözlerimi dizlerime indirdiğimde beyaz pijamamın üstünde belli belirsiz biz iz olduğunu gördüm, adam ayağını dizime bastırdığında çıkmış olmalıydı. "Siz ikinizin toplamından pahalı bu ipek kumaş, pis ayakların bile ancak bu kadar leke yapabilmiş." Diye mırıldandım kendi kendime, bunu niye sesli söylediğimi bilmiyordum. Korhan dahil olmak üzere üç adamın da dikkati üzerime dönmüştü. Korhan neyden bahsettiğimi anladığında kahkaha atmıştı, "Beş para etmezsiniz dedi." Adamlar Korhan'ın lafıyla ne yapmaya çalıştığını anlamayarak ona baktılar. "Anlamamışsınızdır diye." Dedi Korhan.
"Yok abi, ben bu ikisini atacağım aşağı!" Diye yükseldi karşımdaki.
"Kendi yeğenine bunları yapan bize ne yapmaz? Kes sesini." Diyerek susturdu diğeri. "Zaten ineriz yakında."
İndikten sonra ne olacağını düşünmeden edemedim, Soysal indiğimiz yerde mi olacaktı? Hâlâ Türkiye'de olduğunu sanmıyordum ve bu uçak kesinlikle Türkiye dışına çıkamazdı. Bir kere bu taraftan giderken ülke değiştirmek için denizi geçmesi gerekiyordu. Buna cesaret edebileceklerini sanmıyordum fakat ne olacağı belli olmazdı. Bunu yapmamaları için dua ettim, elim kolum bağlı hâlde suya çakılmak başıma gelebilecek en kötü şey olurdu.
Bir süre de bunu düşünerek vakit geçirmiştim, şükür ki uçak artık iniyordu ve Akdeniz'de falan değildik. Uçak tıpkı kalkışı gibi korkunç şekilde inmişti, üstelik bu kez pist de vardı. Bunu pilotun beceriksizliğine ve uçağın eskiliğine veriyordum. Uçak piste inmiş, kapıları ardına kadar açık olan hangara girmişti.
Hangarın ortasında durduğumuzda karşımda oturan adam kapıyı açtı ve dışarı atladı, diğeri de onu takip etmişti. Biz ne olacaktık bilmiyordum fakat pilot da inmişti ve üçü bir şeyler konuşuyorlardı. Bunu fırsat bilerek Korhan'a döndüm, "Korhan, bizi görmüşler midir? Geliyorlar mıdır? Yerimizi bulabilirler mi?" Diye sordum art arda.
"Görmüş olmalılar, peşini bırakmazlar merak etme. Sadece onlar gelmeden buradan da gidersek..." Dedi ve sustu. Buradan da gidersek bizi bulmaları daha da zorlaşırdı. Belki de bulamazlardı. "Buradan bu uçakla gideceğimizi sanmıyorum. Isparta'ya geldik; buradan en fazla Antalya'ya gider bu uçak, denizi geçemez. Muhtemelen başka bir uçağı ya da arabayı falan bekleyecekler." Dediğinde ilgiyle dinledim onu, ben Isparta'da olduğumuzu anlamamıştım.
Ona nasıl anladığını soracaktım ki adamlardan biri geri döndü, önce beni sonra da Korhan'ı sürüklemek suretiyle uçaktan indirdi. Uçağın bir nebze yumuşak zeminine alışan ayaklarım tozlu beton zemine temas ettiğinde iğretiyle yüzümü buruşturdum. Üstelik zemin pis olmasının yanında yabancı maddelerle de doluydu, ayağıma paslı bir çivi batabilir ve yine kimse beni bulamadan ölebilirdim. Ölebileceğim o kadar senaryo vardı ki hangisi gerçekleşecek diye bekliyordum merakla.
"Bunları tekrar mı çözüp bağlayacağız? Otursunlar bir kenarda işte, bezdim." Dedi salak olan. Biri diğerinden bariz şekilde daha aptaldı, saçma sapan fikirler sunup duruyordu. Az kalsın havadayken kapıyı açıp uçağı parçalara ayıracak olan da oydu.
"Uçağın ne zaman geleceği belli değil, başlarında mı bekleyeceğiz?" Dedi diğeri.
"İhtiyar bekler." Dedi salak olan cevaben. İhtiyar dediği uçak pilotuydu.
Sonuç olarak bizi deponun ortasına getirip yere itmişlerdi. Bacaklarımız bağlı olduğundan dengede durmamız zaten zordu, ittikleri gibi yere düşmüştük. Durumumuz o kadar acınasıydı ki kendimden soğumuştum bir anda.
"Bunları çok fena ödeyeceksiniz biliyorsunuz değil mi?" Dedi Korhan doğrulmak için debelenirken. Birkaç saniye içinde doğrulmayı başarmıştı da. Benim hiç kalkasım yoktu doğrusu, zeminde sırt üstü yatıp ölmeyi ya da bulunmayı beklemek istiyordum. Düştüğümde kafamı da çarpmamıştım, niye böyle düşündüğüm hakkında bir fikrim yoktu.
Korhan'ın bana doğru eğildiğini gördüm,"Açelya, iyi misin?" Diyordu yüzüme bakarken. Başımı sallamak istedim ama beton zemine kafamı sürtmek istemiyordum, evet anlamında mırıldandım sadece. "İplere parmağımı geçirip kaldıracağım seni, kuvvet ver." Dedi ve elini iplerin karnımın üstünde birbirine dolandığı yere götürdü. O parmaklarını geçirip çekerken ben de kendimi kalkmaya zorlamıştım. Kollarım arkadan bağlıyken bu şekilde oturmak bile zordu, biraz yan dönüp sırtımı Korhan'ın omzuna yasladım.
"Ah, ne kadar romantik!" Dedi salak olan yapmacık bir şekilde, sahte gülümsemesi o kadar çirkindi ki yüzümü buruşturmadan edememiştim. "İhtiyar sen bunların başında kal, biz bir etrafı kolaçan edelim." Dedi daha sonra pilota dönüp. Pilot sessizce başını sakladığında ikisi beraber hangarın çıkışına doğru uçağın arkasında gözden kayboldular.
Fark ettirmeden pilota baktığımda adamın ne kadar yorgun olduğunu gördüm, zaten yaşlıca bir adamdı. O ikisi dönmeden uyuyakalsa ne güzel olurdu, belki şu iplerden kurtulmanın bir yolunu bulurduk. Aslında yeteri kadar geri çekilebilirsem Korhan ayaklarımdaki ipleri çözebilir diye düşünüyordum. Fakat ben onunkileri çözebilir miydim bilmiyordum; ipler çok sert ve sıkıydı, benim gücüm yetmeyebilirdi.
Bir kez daha pilota baktım; etrafta bir şey arıyordu, tuğlalara baktığını gördüğümde oturacak bir şey aradığını anlamıştım. O tuğlaların olduğu tarafa yöneldiğinde Korhan'ın arkasına geçtim tamamen. Sırt sırta olduğumuz için ellerimizi çözmeyi başarsak bile göremeyecekti.
Korhan'a bir şey söylemeden elimi bileğindeki iplere attım, ben onunkileri çözebilirsem çok daha fazla işe yarardı çünkü ben elim kolum çözülse bile bu üç adamla baş edemezdim. Bunu düşünerek ipin düğüm noktasını bulmaya çalışıyordum, yalnızca birkaç saniyede stresten terlemeye başlamıştım bile. Parmaklarımda halatın etrafını yoklarken Korhan'ın parmakları ucunda duran düğüme dokundum, bana nereyi çözmem gerektiğini gösteriyordu. Tırnaklarım kısa olduğu için şükrederek düğümü yakaladım ve iki ipi tutup var gücümle çektim bir tanesini.
Sanırım açana kadar kıpkırmızı olmuştum ama düğüm çözülmüştü birkaç denemenin sonunda. Korhan hemen bileklerini gevşetmişti, rahatladıktan sonra aldığı nefesi işitmiştim.
Hemen ardından parmakları bileklerime yöneldi ve benim aksime düğümü zorlanmadan çözdü; ipleri de o gevşetti benim yerime, bileklerimi ayırarak iplere kestirmemi engellemişti. Derin bir nefes alarak başımı da sırtına yasladım, birkaç dakika öncesine kıyasla çok daha iyi hissediyordum.
"İpleri sıkıca tut, gevşediklerini belli etme." Diye fısıldadı Korhan, pilot bize doğru yaklaşıyordu. Bir-iki metre uzağımıza getirdiği tuğlayı koydu ve üstüne oturdu. Kocaman adam küçücük tuğlanın üstünde oturduğu için komik gözüküyordu, yere otursa da aynı şey olacaktı.
Adam bir süre tuğlanın üstünde oturmak için kendisini zorladı fakat rahat edemiyordu, en sonunda kalkıp volta atmaya başladı. Her an bize dönme ihtimali olduğundan bir türlü kollarımızı açıp ayaklarımızı çözemiyorduk bu yüzden de ellerimizi çözmüş olmak henüz bir işimize yaramamıştı.
Pilot biraz uzaklaşıp uçağın yanına gittiğinde Korhan tekrar fısıldadı, "Kollarını çöz." Sorgulayacak vaktimiz olmadığına emin olduğumdan düşünmeden tuttuğum ipleri bıraktım ve önce kollarımdan sonra da göğsümden geçen ipleri söktüm, şimdi hepsi karnımın üstündeydi. "Ayaklarımı çöz." Dedi Korhan bu kez.
Nefesimi tuttum ve bir saniyeliğine pilota baktım, uçağın arkasından dolanıyordu. O, ön tarafa geçmeden çözmem gerektiğini anladığımda kalçamın üstünden kalkıp dizlerimin üstüne çıktım ve Korhan'ın kendisine çektiği bacaklarına sürükledim kendimi. Ayaklarındaki düğümü çözmem çok daha kolay olmuştu, ben düğümü çözüp ipleri sökerken Korhan da kollarını kurtarmıştı.
Artık Korhan tamamen özgürdü. Pilota baktığımda uçağın yolcu kapısında olduğunu gördüm, sanırım içeri girmek üzereydi fakat ayağa kalkan Korhan'ı fark etmişti.
"Ulan!" Diye bağırdı adam bir anda, sesi yaşına göre fazla kuvvetli çıkmıştı. Korhan ve adam birbirine doğru koşarken dikkatimi ayaklarımdaki düğüme verdim, ikisi cebelleşirken düğümü çözdüm ve ayaklandım. Fakat onlara doğru bir adım attığım an yere yığılmıştım, bacaklarım feci şekilde uyuşmuştu. Korhan'ın nasıl hiç zorlanmadan yürüdüğüne hayret ederek bacaklarımı ovaladım.
"Kusura bakma ihtiyar." Dediğini duydum Korhan'ın ve hemen ardından adam önce Korhan'ın kollarına daha sonra yere yığıldı. "Nasıl yaptın onu?" Dedim hayretle, fişi çekilmiş gibi yere yığılan adama bakarken. "Uzman Jandarma Çavuş Korhan Fırat." Dedi Korhan yarım ağızla sırıtırken. Bunu zaten biliyordum, ne diye bu denli şaşırmıştım bilmiyordum fakat böyle söyleyince daha bir anlamlı olmuştu.
"Hadi avukat hanım, sonra imza veririm. Şimdi saklanalım." Dediğinde yerden destek alarak yavaşça ayağa kalktım. "Nereye saklanacağız? Bizi bulurlar." Dedim etrafa bakınarak. "Saklanıp onları bekleyeceğiz. Maalesef öldüremeyiz çünkü teşkilat onları konuşturmak isteyecek ama ihtiyar gibi etkisiz hâle getirebiliriz." Dedi Korhan.
"İyi ama silahları vardır."
Korhan yapacak bir şey yok der gibi başını salladı, "Onlar da bizi öldüremezler. En fazla ben yaralanırım, tamam?"
"Tamam değil." Dedim başımı iki yana sallayarak.
"O zaman bizi tekrar bağlarlar Açelya ve bu kez kurtulma şansımız da olmaz." Oflayarak yapacak başka bir şey düşündüm fakat yoktu. Burada bir uçak yerine araba olsaydı o zaman işimiz çok daha kolay olurdu ama dayımın kendisi gibi insanı alıkoyma yolları da saçmalık ötesiydi.
"Bari işe yarar bir şey alalım elimize, uçağın içine bak belki silah vardır." Dedim Korhan'a. O uçağın içine yönelirken adamın üstünde baktım ben de fakat onda silah yoktu. Deponun içine yöneldiğimde duvarın dibine bırakılmış eski uçak parçaları dikkatimi çekti. Hemen önlerine de kırık camlar süpürülmüştü. Sivri cam parçalarından birini elime aldım fakat nereme koyacağımı bilemedim, sürekli elimde tutamazdım. En sonunda bir yerlerimi kesmemesini umarak pijamamı sıyırdım ve iç çamaşırımın lastiğine sıkıştırdım cam parçasını. Maalesef pijamamın beli boldu ve cam orada durmazdı.
Korhan'ın yanına döndüm. "Bir şey bulabildin mi?" Diye seslendim kısık sesle. Uçağın içinde eğilmiş bir şeyler karıştırıyordu. Doğruluğunda elinde bir silah ve mermi kovanı vardı, "Buldum." Dedi keyifle.
"Ben şu adamı uçağın altına çekeceğim bekle." Dedi ve uçaktan inip hızlıca adamı göz önünden çektikten sonra tekrar bana döndü, "Şimdi karanlık bir köşeye geçiyoruz ve gelmelerini bekliyoruz." Beklerdik beklemesine fakat onları öldürmediğimiz sürece onların da bize zarar verecek fırsatları olacaktı. Kendim yaralanmak da Korhan'ın yaralanmasını da istemiyordum.
"Korhan, onları öldürsek olmaz mı? İhtiyar anlatır teşkilat ne istiyorsa." Dedim gözünün içine bakarak fakat Korhan tabii ki bunu kabul etmeyecekti, etmemeliydi de biliyordum ama daha fazla zarar görmek istemiyordum. Artık güvende hissetmeye ihtiyacım vardı.
Korhan derin bir nefes aldı, "Ben halledeceğim merak etme. Sen uçağın içinde bekle en iyisi." Dedi. Beni başından savuşturup tek başına savaşmasını falan istememiştim oysaki ben, sadece kurtulacaksak beraber kurtulalım istiyordum.
"Yok olmaz öyle, ben de yanında olacağım."
Korhan itiraz etti, "Açelya uçağın içinde bekleyeceksin sadece, ben adamların silahlarını alıp geleceğim." Sanki çok kolay bir şeymiş gibi anlatıyordu bir de.
"Nasıl alıp geleceksin çok par-" cümleye başladım fakat bitiremedim. Korhan beni koltuk altlarımdan tuttuğu gibi kaldırdı ve uçağın içine doğru resmen fırlattı. Saçlarımı önümden çekip arkasından baktığımda karanlığın içine doğru koştuğunu gördüm, daha sonra da adamların buraya yaklaşan sesleri çalındı kulağıma.
🎭
"Başkanım Kırşehir'deki noktadan havalanan Cessna 172 Skyhawk tipi uçak tespit ettik.Araçla takibe aldık, helikopter de yönlendirdik... Evet başkanım radarda gözüküyor." Başkan yola devam etmelerini söylediğinde merkezle iletişime geçtiği telsizi belindeki kemere yerleştirdi Feza. Isparta yolundayken Kırşehir'den havalanan uçağın bilgisini almıştı, uçak o andan beri izleniyordu ve neredeyse bir saattir Isparta mevkiinde ilerliyordu. Feza Isparta'ya gitmeye karar verdiği için memnundu, onları yüksek ihtimalle Isparta'da bulacaklardı. Giray ve diğerleri yetişemese bile Korhan ile Açelya Feza ile karşılaşacaklardı.
Feza karşısında oturan istihbarat uzmanından kucağındaki bilgisayarı istedi, adam bilgisayarı kendisine uzattığında hızlıca ekranı kendisine çevirdi. Ekranda radar ve uydudan gelen sinyal görüntüleri vardı; kırmızı nokta Açelya ve Korhan'ın olduğu uçağı, yeşil nokta ise teşkilatın helikopterini temsil ediyordu. İkisi hâlâ peşpeşe güneybatı yönünde ilerliyorlardı. Feza görüntüyü incelerken bilgisayar sahibinin kulaklığı da kendisine uzattığını fark etti, hızla kulaklığı kapıp kulağına taktı ve mikrofonu kendisine göre ayarladı.
"İnişe geçtiler, konumu söylüyorum..." Dedi hattın diğer ucundaki kişi. Feza, adamın verdiği konumu kontrol ettiğinde hâli hazırda gidiyor oldukları Isparta'daki eski uçak hangarının konumu ile aynı olduğunu gördü. "Konuma yakınız, geliyoruz. Haber verene kadar iniş yapmayın." Dedi.
Hat kesildiğinde kulaklığı ve bilgisayarı yerine teslim etti ve telefonunu çıkarıp Giray'ı aradı, buraya gelebileceğini söyleyecekti fakat telefon çalıyor, açılmıyodu. Tekrar aradığı sırada karşısındaki adam kendisine başka bir kulaklık uzattı. Telefonu bir kulağında bekletirken kulaklığın tekini de diğer kulağına tuttu.
"Arayıp durma helikopterdeyim." Diye bir ses duydu Feza. Bir an telefondan mı yoksa kulaklıktan mı geliyor anlayamamıştı fakat kısa sürmüştü kavraması.
"Giray?" Dedi emin olmak istiyormuş gibi.
"Benim, helikopterdeyim. Ne zaman ineceğiz?" Dedi Giray gür sesiyle.
Feza haberi ne ara alıp helikoptere bindiğini soracaktı ki muhabbet edecek vakitleri olmadığını hatırladı, "Biraz daha yaklaştığımızda inersiniz, havadan desteğe ihtiyacımız olabilir. Kim var orada?"
"Yiğit ve ben, Evran'ı almadık." Dedi Giray. "Bir de iki pilot, aslında Evran'ı da alabilirmişiz." Diyerek devam etti. Feza Giray'ın kurduğu mantıksız cümlelere yüzünü buruşturdu fakat bu sefer de sorgulamadı, sevgilisine kavuşacağı için heyecanlı olduğunu düşündü. "Tamam ben ne zaman ineceğinizi söyleyeceğim." Diyerek konuşmayı bitirdi Feza.
Askerî araçlar hız ibrelerini zorlayarak bölgeye ilerlemeye devam ediyorlardı. Dakikalar yıllar gibi geliyordu araçların içindeki herkese, bir an önce hangara yaklaşmayı ve etrafını sarmayı bekliyorlardı. Uçak hangara gireli neredeyse yarım saat olacaktı, bir an önce varmaları gerekiyordu.
"İlerideki sapaktan girip üçe ayrılıyoruz; önümüzdekiler sola dönsün, biz düz devam ediyoruz, gerisi sağa dönsün bir tanesi bize eskortluk etsin yeter." Dedi Feza. Özel hayatındaki enerjisi ve sıcak kanlı yapısına karşın sahalara indiğinde bu kimliğinden sıyrılıp bambaşka biri oluyor, çocuksu hâlinden eser kalmıyordu.
Araçlar sapağı dönüp Feza'nın komut verdiği şekilde dağıldığında kulaklığın mikrafonunu dudaklarına yaklaştırdı Feza, "Giray, iniş yapabilirsiniz." Dedi.
🎭
"Açelya bırak!" Diye bağırdı Korhan, bağırmaktan boğazındaki damar şişmişti fakat ben bırakmak yerine daha sıkı tuttum. "AÇELYA BIRAK ŞU ADAMI!" Diye kükredi bu kez. Korhan'ın sözünü dinlemek istiyordum ama içimdeki dürtüye karşı koyup elimdeki cam parçasını ve adamın boynunu bırakamıyordum. "BIRAKAMIYORUM!" diye bağırdım gözlerimi kendi irademle dahi hareket ettirmediğim ellerimden çekmezken.
Korhan'ın öfkeyle inlediğini duydum.
Kısa bir an başımı çevirip ne durumda olduğuna baktım; iki elinde tuttuğu silahları karşısındaki adama doğrultuyordu hâlâ.
Korhan adamlara saldırmak için karanlıkta saklanıp gelmelerini beklemiş daha sonra uçaktan bulduğu silahla karşılarına dikilmişti fakat onlar iki kişi olduğundan birinin silahını almasına rağmen diğerine bir şey yapamamıştı. Korhan'ın silahını almayı başardığı adamı gözüme kestirmiş, sessizce uçaktan inip yanlarına varmıştım. Belimdeki cam parçasını çıkarıp adamın şah damarına dayadığımda arkadaşı silahını bırakıp teslim olmak zorunda kalmıştı. Şimdi Korhan benim elimdeki adamı bırakıp bizi bulmalarını bekleyebileceğimi çünkü ikisinin de silahlarını aldığını ve artık bize zarar veremeyeceklerini söylüyordu.
Fakat bırakamıyordum, sanki onu elimden kaçırırsam bunca acıyı boşuna çekmiş olacaktım. Cam şah damarının üstünde duruyor; tenini çiziyordu, batıramıyordum ama çekemiyordum da.
"AÇELYA O DAYIN DEĞİL!" Diye bağırdı Korhan. Söylediğini duydum; anlamaya çalıştım, o dayın değil. Onu dayımın yerine koyduğum için mi elimden kaçırmak istemiyordum? Bir adama bir de ellerime baktım, cam yine benim elimi kesmişti. Dayımla da hep böyle olurdu.
Gözlerimi kırpıştırdım birkaç kez, açlıktan ve susuzluktan gözüm kararıyordu artık. Gözlerimi açtığımda belime uzanacak kadar uzamış siyah saçlarımın uçları girdi görüş açıma, nasıl olduğunu anlamadığım şekilde onlar da kana bulanmıştı. Bomboş mideme bu kadar kan görmek iyi gelmemişti, adamın yakasındaki elimi serbest bırakarak ondan birkaç adım uzaklaştım. Elimdeki camı hâlâ bırakmış değildim, ben bıraktığımda onun almasından korkuyordum.
Saçlarımı geri çekip derin derin nefes aldım birkaç kez ve Korhan'a baktım, sağ kolunu az önce bıraktığım adama çevirmişti. Şimdi ikisine de silah doğrultuyordu, gönül rahatlığıyla cam parçasını elimden bıraktım ve avcumdaki kanı pijamama sildim.
"Boşuna sevinmeyin! Uçak gelmek üzere, sizi daha sittin sene bulamazlar!" Diye bağırdı Korhan'ın önündeki adam. Korhan ona bakıp çarpık gülümsemesini yerleştirdi yüzüne, "Öyle mi dersin?" Dedi kendinden emin bir şekilde.
Birkaç saniye sonra saatler önce duyduğumuz sese benzer bir ses çalındı kulağımıza. İki adamın yüzüne zaferin gülümsemesi yerleştiğinde Korhan'a baktım, yüzünde mimik oynamıyordu.
Koşar adımlarla yanına varıp arkasına geçtim."Yalvarırım bizi götürmelerine izin verme." Dedim kalbim ağzımda atarken. Beni duymuş muydu bilmiyordum, çok gürültülüydü ve Korhan hiçbir şey söylemiyordu.
Göğsüm beklemekten her saniye sıkışmaya devam ettiği için başımı Korhan'ın gövdesinin arkasından çıkarıp hangarın kapısından bakma cesaretinde bulundum. Pistin ilerisine bir helikopterin iniş yaptığını gördüm, içinden üniformalarıyla askerler iniyordu. Siyah üniformanın omzundaki kızıl Türk bayrağı gözüme çalındığında onların karşımızdaki adamların bahsettikleri olmadığını anladım.
"Etrafınız sarıldı, silahlarınızı bırakın!" Diye gür bir ses yankılandı etrafımızda. Ardından Korhan yüzleri kirece dönmüş iki adamın yanına adımladı ve silahlarını başlarına dayayıp dışarı doğru yürüttü ikisini.
Askerler ikisini teslim alıp içeri ve etrafa dağılmaya başladığında Korhan yanıma döndü, "Başardık, başardın." Dedi ellerini iki koluma yerleştirip. Cevap vermedim fakat sıkıca sarıldım ona. Korhan'ın bana verdiği gücün vücudumdan sıyrılıp sahibine geri döndüğünü hissettim o an, o olmasaydı buraya kadar dayanamayacağımı anladım.
"AÇELYA!" ismimin haykırıldığını duyduğumda başımı Korhan'ın omzundan ayırdım, kararan gözlerimi karanlığın içinde gezdirdim ve sesin sahibine geri seslendim, "Giray!"
Bir anda Korhan'ın kollarından alındım ve biri ayaklarımı yerden kesecek şekilde sarmalayıp kucakladı vücudumu. Sevgilim Giray Tan'dan başkası değildi. Kollarımı sıkıca sardım boynuna, kokusunu içime çektim. "Sevgilim..." dedi fakat devamını getiremedi. Birkaç saniye daha kıpırdamadan sarıldı bana; saçlarımı, boynumu öptü. Artık özlediğim ela gözlerini görmek istiyordum, kendimi biraz geri çekip yüzünü avuçlarım arasına aldım, "Seni..." Dedim fakat devamını getiremedim bir nedenden. "Seni çok özledim." Diyerek tamamladım cümlemi zoraki şekilde.
Tan gözlerime baktı uzun uzun, bir elini saçlarımın içine atıp dudaklarına yaklaştırdı başımı ve alnıma uzun bir öpücük bıraktı, "Sevgilim." Dedi tekrar. Sanki söyleyecek çok şeyi varmış da lisanını unutmuş gibiydi. Dudakları tenimden uzaklaştığında başımı boynun girintisine yasladım ve gözlerimi yumdum, iyileşmeye çalıştım. Göremesem de Tan'ın Korhan'a da sarıldığını hissetmiştim, ona sarılırken bir koluyla beni tutmaya devam ediyordu.
Tam gözümü açtığım sırada Feza'nın bize yaklaştığını gördüm, koşarak Korhan'a atılmıştı. "Kardeşim! Bir şeyiniz yok değil mi? Nasılsın?" Dedi ve bana döndü, "Açelya, iyisin değil mi?" Ona başımı salladığımda Giray kolunu yavaşça bedenimden çekti ve Feza'ya da sarıldım. Feza sarılmamıza Korhan ve Tan'ı da kattığında hepimiz eksik parçalarımızı tamamlamıştık.
"Hadi, siktir olup gidelim şuradan Allah aşkına!" Dedi Feza Kolunu Korhan'ın omzuna atarak. Boyu korhan'dan kısa olduğu için kolu havada kalmıştı ama sorun etmiyordu. Yürümeye başladıklarında Tan beni hiç zorlanmadan kucağına aldı, sesimi çıkarmadım. Biraz yürüdüğümüzde Feza'nın gözleri Korhan'ın çıplak ayaklarına takıldı, "Lan dur!" Diyerek elini karnına attı ve durdurdu onu. Hemen eğilip kendi botlarının bağcıklarını çözdü ve ayağından çıkarıp Korhan'ın önüne bıraktı giymesi için. Korhan, gerek olmadığını söylemesine rağmen Feza ısrar ettiğinde botları giymiş yola öyle devam etmişti.
Hangardan çıktığımızda gözlerimi kapalı tutmaya devam etmek istesem de etrafa olan merakıma yenik düşerek gözlerimi açtım. Dışarıda helikopter de dahil olmak üzere bir sürü araç, asker ve ışık vardı. Oradan oraya koşturan bunca askeri ilk kez bir arada görüyordum, tüylerim diken diken olmuştu. Işıklar gözümü almaya başladığında tekrar gözlerimi yumdum; bir süre sonraysa ışıkların azaldığını, rüzgarınsa kesildiğini hissettim.
Önce Tan'ın nefesi yaklaştı tenime daha sonraysa yanağıma küçük bir öpücük bırakıp fısıldadı, "Açelya, gözlerini aç bebeğim." Gözlerimi açtığımda etraf nispeten karanlıktı, sanırım helikopterin içindeydik. "Ne oldu?" Diye mırıldandım fakat kelimelerim seçilmiyordu bile.
Tan'ın arkasından bir battaniye çıkarttığını gördüm, "Seni oturtup kemerini bağlayalım, sonra battaniyeni örteceğim." Dedi fakat cevap vermemi beklemedi. Beni ortadaki koltuğa bırakıp kemerimi bağladı, bağlarken üstümdeki kanları da kontrol edip yara olup olmadığına bakmıştı. Emin olmak için, "Göremediğim yaran var mı?" Diye sordu kontrol etmeyi bitirdiğinde. Başımı iki yana sallayıp avcumu uzattım ona.
Elimi tutup yaraya baktıktan sonra üstündeki asker yeleğinin cebinden küçük bir peçete paketi ve yara bandı çıkardı. Bunları her zaman yanında taşıyor muydu bilmiyordum fakat şimdi çok işe yarıyordu, hızlıca yarayı peçeteyle temizleyip yara bandı yapıştırmıştı. "Başka?" Dediğinde tekrar başımı iki yana salladım, "İyiyim." Dedim sesim yalnızca yorgun çıkıyordu. Avcumdaki yarayı öpüp önümden kalktığında arkasında oturan Feza ve Korhan'ı görmüştüm, muhtemelen başından beri buradalardı fakat utanma hissi hissetmemiştim o an için.
Tan tekrar önüme geçtiğinde bu kez elindeki katlı battaniyeyi açmıştı, eğilip battaniyenin ucunu ayaklarıma sardı ve kalanını üstüme örttü. Battaniyeyi kollarımda hissettiğim an sıkıca tuttuğum ve daha da sarıldım, dün geceden beri üstümdeki incecik pijamayla donuyordum.
Tan eline bir battaniye daha aldığında Korhan'a döndü, "Al bakalım kaçak." Dedi battaniyeyi açıp üstüne fırlatırken. Korhan'ın kafası battaniyenin içinde kalmıştı, "Kolumu kaldırıp yüzümdekini çekecek halim yok, açın şunu!" Dedi kıpırdamadan.
"Aa pardon kardeşim." Feza battaniyeyi tuttu ve bir anda tamamen aşağı çekti. Bu sefer de kolları açıkta kalmıştı Korhan'ın. Başını yavaşça yanında oturan Feza'ya çevirdi, "Yarın da görüşeceğiz biliyorsun değil mi? O zaman kolumu kaldıracak halim olacak." Dedi. "Belli olmaz yumruk atacak hali de olur belki." Diyerek atladı Tan. Feza ikisine kötü kötü baktıktan sonra battaniyeyi düzgünce örttü, "Oldu mu?" Dedi gıcık ifadesiyle. Korhan'sa sıcak battaniyeye sarılıp keyifle mırıldanarak cevap verdi.
Hepsi Korhan'a gülerken Tan'a döndüm ben de, "Tamam, otur artık yanıma yeter!"
"Yenge hanım sinirlendi, sen otur ben getireyim suları." Dedi Feza gülerek, sinirli falan değildim takılıyordu. Feza suları getirmek için kalktığında Tan cam kenarındaki koltuğa oturdu, "Bu tarafa oturmak istemezsin diye düşündüm? Biraz korkunç çünkü." Dediğinde başımı evet anlamında salladım, hem gerçekten korkutucuydu hem de bir süre gökyüzünü bu kadar yakından görmek istediğimi sanmıyordum.
"O zaman gel hadi." Diyerek kollarını açtığında battaniyemi bırakmadan kolları arasında girdim ve başımı göğsüne yasladım, o kemerini bağlamayıp çapraz oturtuğundan bunu rahatça yapabilmiştim. Gözlerimi yumduğumda hissettiğim tek şey huzurdu, ömrüm boyunca çıkmak istemeyeceğim kafesi bulmuştum.
Bazı kuşlar da kendisine ait bir kafesi olsun isterdi; doğanın hırçınlığı, insanların insafsızlığı karşısında özgür olamayacakları fakat en azından güvende olacakları bir kafese razı olurlardı. Kendimi insafsız avcıların elinde tüyleri dökülmüş bir kuşa benzetiyordum, tüylerimi mürekkebe batırıp öykülerini yazmışlardı fakat bana hiç acımamışlardı. Şimdi istediği kadar dar olsun, kafesimi istiyordum.
Helikopterin pilotları da yerlerini alıp herkes kalkışa hazırlanırken gözlerimi araladım ve başımı göğsünden ayırmadan Tan'a baktım; onu sevmek tehlikeliydi biliyordum, o dar bir kafesti fakat onu o kadar çok istiyordum ki gözlerimi yumup kafesin darlığını unutmaya çalışıyordum.
Tan ona baktığımı hissettiğinde başını eğdi ve elini yüzüme çıkarıp tersiyle okşadı, "Bir şey mi oldu?" Diye sordu kısık sesle. Zihnimde dönenleri bilmediği için mutluydum, onu üzmekten delicesine korkuyordum. Bir şey söylemeden yalnızca baktım ve yüzümde dolaşan eline uzandım, o da parmaklarını parmaklarıma geçirdi ve sıkıca tuttu. Ardından helikopter havalandı ve Isparta semalarından uzaklaşmaya başladık.
🎭
Helikopter ile Ankara'ya dönmemiz ne kadar sürmüştü bir fikrim yoktu, her ne kadar Tan'ı çok özlemiş olsam da uykuma yenik düşmüş ve yol boyunca uyumuştum. Şimdiyse helikopter asıl MIT binası olan Kale'nin helikopter pistine inmişti ve ben henüz birkaç dakikadır uyanıktım. Herkes tek tek inerken ben ancak üstümdeki battaniyeyi kaldırıp kemerimi çözüyordum. İşim bittiğinde ayağa kalkmak için hareketlendim fakat Tan beni durdurdu, "Battaniyeyi sırtına al, kucağıma alacağım seni."
Yüzümü ekşiterek cevap verdim, "Yürüyebilirim, hem bacaklarım uyuştu."
Tan ayaklarımı işaret ederek itiraz etti, "En azından içeri kadar taşıyayım, hâlâ çıplak ayaklasın. Arsu'dan gelirken ayakkabı getirmesini istedim." Daha fazla ısrar etmediğimde battaniyeyi sırtıma sarmamı bekledi, ardından tekrar kucakladı bedenimi.
"Arsu buraya mı geliyor?" Diye sordum helikopterden inerken. Başını salladı, "Isparta'ya da gelecekti ona kalsa o yüzden giderken haber vermedik, şimdi dönerken aradım geliyoruz diye. Abisine de sana da giyecek bir şeyler getirir." Gerçekten şuan ayağımda ayakkabım bile olmadığına inanamıyordum ve sırf bu yüzden kendimi Tan'ın kucağında taşıttığıma da utanıyordum, Arsu geldiğinde ona minnettar olacaktım.
Binanın içerisine girdiğimizde içerisinin genişliği ve aydınlığı dikkatimi çekti; tavanlar metrelerce yüksekti, dışarısı zifiri karanlıkken içeride gün ışığı vardı sanki. Kimseye rastlamadan asansöre bindiğimizde aynadan ikimize baktım, absürt görünüyorduk. Ben beyaz pijama takımımla savaştan çıkmış gibiydim, o da gerçek savaş kıyafetleriyle savaştan çıkmıştan çok bir aktör gibi görüyordu. Aynadaki yansımasından yalnızca sırtı gözüküyor olsa da böyle bile nefes kesiciydi.
Gözlerim kendime kaydığında yüzüme baktığım an ağzım açık kaldı, gözlerimin etrafı simsiyahtı. Tan'ın kolundan destek alarak aynaya uzandığımda Tan başta ne yaptığımı anlamasa da daha sonra daha iyi görebilmem için aynaya yaklaştı. Artık yüzümü daha net görebiliyordum, gözlerimin beyazı kızarmıştı ve etrafında da akmış göz makyajım vardı. Bu makyajı çıkarmadan uyumuş ve kaçırılmıştım demek. Bir daha uyurken makyajımı silecektim ve çoraplarımla uyuyacaktım.
Asansör durduğunda ve Tan indiğinde görüntünümden yavaş yavaş uzaklaştım ve başımı önüme çevirdim en sonunda. "Lütfen artık indir beni." Diye mırıldandım, sonuç olarak burası onun iş yeriydi. "Olmaz." Dedi Tan sadece. "Olmoz!" Diyerek taklit ettim onu.
"Ben öyle konuşmuyorum, kelimelerim gayet net seçilir ben konuştuğumda."
Hem beni indirmiyor hem de bilmiş bilmiş konuşuyordu. "Allah allah nesin sen?"
Biraz düşündü, "Ankara beyefendisi." Dedi daha sonra.
Ankara beyefendisi ofisin önüne geldiğimizde beni kucağından indirdi ve içerisi sıcak olduğundan sırtımdaki battaniyeyi alıp buruşturdu ve kolunun altına sıkıştırıp kapıyı açtı. İçeri girdiğimde herkesin burada olduğunu gördüm, hatta Arsu bile çoktan gelmişti.
İçeri girdiğimizde hemen hemen hepsi ayaklanmıştı, hâli hazırda ayakta olan Nuray olmuştu bize ilk yönelen. Beklemediğim bir şekilde kollarını bana uzatıp sarılmıştı bir anda, "Geçmiş olsun, iyisin değil mi?" Demişti. Şaşkınlığımı atıp sarılmasına karşılık verdim ve konuştum, "İyiyim, teşekkür ederim." Nuray benden ayrıldığında Tan'a da sarılmış ona da geçmiş olsun dilemişti.
Az önce Nuray'ın ayrıldığı yerde dikilen Evran bana tokalaşmak üzere elini uzattığı sırada yan taraftan biri boynuma atladı ve Evran'a uzattığım elimi ona ulaşamadan çekmek zorunda kaldım. Bana sarılan Korhan'ın kız kardeşi Arsu'ydu. Sıkıca sarıldıktan sonra geri çekildi ve gözlerime baktı, "Abimi koruduğun için teşekkür ederim." Dedi içten bir şekilde. Ona gülümsedim, "Birbirimiz olmadan yapamazdık." Dedim sadece çünkü Korhan da beni korumuştu. Gülümseyip benden ayrıldığında koltukların arkasına yöneldi, ben de yanlışlıkla elini havada bıraktığım Evran'a yöneldim. Onunla, Yiğit'le ve Zehra'yla tokalaştıktan sonra boş bir yere oturdum.
Tan da yanıma oturduktan sonra ayaktaki herkes kendine bir yer bulup yerleşti, Arsu da abisinin yanındaki yerini almadan önce getirdiği kapüşonluyu ve spor ayakkabıları bana vermişti. Ona otuz iki diş gülümseyerek teşekkür ettikten sonra önce ayakkabıları sonra da kapüşonluyu giymiştim, artık bir nebze daha "normal" hissediyordum.
Herkes oturduktan sonra ortamda rahatsız edici bir sessizlik oluşmuştu, istemsizce yokluğumuzda kötü bir şey olmuş olabileceğini düşünmüştüm fakat sormaya da çekinmiyor değildim. En azından timden birine zarar gelmediğini bildiğim için bir nebze rahattım, bir tek başkan yoktu burada. "Başkan nerede?" Diye sordum en sonunda dayanamayarak. Kimseden ses çıkmayınca onlara baktım, hepsi resmen kıvranıyordu.
Korhan da benim gibi merakla başını kaldırdı ve doğruldu, "Bir şey mi oldu?" Dedi şüpheyle. Hepsi bir anda atıldılar, "Yok!" Dedi Nuray. "Başkan iyi." Dedi Feza. "Kötü bir şey olmadı." Dedi Tan bana dönerek.
"Eee, ne diye kıvranıyorsunuz o zaman?" Diye sordum dan diye. Bir an için duraksadılar ve yine cevap gelmedi. Kimsenin konuşmayacağını anlayınca Tan'a döndüm, "Ne saklıyorsunuz?"
"Babanı sorguya aldık, başkan da onun yanında. Kimse bir şey söylemedi çünkü babanın sorguda olduğunu öğrenince sinirleneceğini düşündüler ve korktular." Bir anda ortaya atılan bilgiyle ağzım resmen açık kalmıştı, şok içinde Yiğit'e döndüm çünkü bunu Tan değil o söylemişti.
"Sen neden söyledin o zaman?" Dedim. İlk sorumun bu olmasını kimse beklemiyordu fakat şimdi babamın neden burada olduğunu sorgulamak istememiştim.
"Ben korktuğumdan değil açıklamaya üşendiğimden sustum." Diyerek açıklama yaptı Yiğit. Duyduğum en mantıklı savunmaydı.
"Şu adama da açıklama yaptırdınız ya bravo." Feza ağzının ucuyla konuştuğunda ona döndüm, "Sen söyleseydin o zaman!" Feza ağzına görünmez bir fermuar çekip bacak bacak üstüne attı ve geri yaslandı.
"Neyse," diyerek ayağa kalktım, "Hadi beni yanlarına götürün." Dedim. Hepsi itiraz etmek üzere ağızlarını açmışlardı ki Tan benimle beraber ayağa kalkarak elini onlara doğru uzattı, "Götüreceğim." Dedi. Hepsi susup geri yaslandığında sevgilime baktım minnetle.
Ofisten çıktığımızda ciğerlerime sıkıştığını fark etmediğim nefesimi bıraktım, biraz sesli nefes vermiştim. "Kötü bir şey olmadı Açelya kendini daraltma lütfen." Dedi Tan yürümeye devam ederken. Merdivenlere yöneldiğinde onu takip ettim, birkaç basamakta ara kat olduğunu düşündüğüm kata çıkmıştık. "Kötü bir şey oldu." Dedim. Tan anlamayarak bana döndüğünde açıkladım, "Yani olmuş olmalı."
"Sevgiline güven." Dedi önüne dönmeden önce ve kattaki tek odanın kapısına yaklaştı. Racon kesilmesinden hoşlanmazdım ama yakışıyordu insafsıza.
Kapının önünde durduğunda bana döndü son kez, "Dediğim gibi kötü bir şey yok sadece babanın sana anlatacakları vardır." Dedi. Sanırım içeri girmek için kabullenmekten başka çarem yoktu; omuz silktim, "Pekâlâ."
Tan kapıyı tıklattı ve içeriden başkanın sesi geldiğinde kapıyı açıp içeri doğru yarım bir adım attı. Konuştuğunda ismimi söylediğini duymuştum fakat cümleyi anlamamıştım, birkaç saniye sonra geçmem için çekildiğinde küçük adımlarla girdim odaya. Babam arkası bana dönük olacak şekilde sandalyede oturuyordu, geldiğimi duyduğunda ayaklanmıştı.
"Kızım!" Diyerek boynuma atıldığında zoraki bir şekilde kollarımı kaldırıp gövdesine sarıldım. Sanırım özlem giderme işini sonraya bırakmak istiyordum, bana ne söyleyeceğini daha doğrusu benden ne sakladığını merak etmiştim.
"Açelya'm, nasılsın? Bir şey söyle evladım!" Diyerek yüksek sesle devam ettiğinde yüzümü buruşturdum, "İyiyim baba, sakin ol lütfen." Babam sanki söylememem gereken bir şey söylemişim gibi kaşlarını çattı, "Sakin mi olayım? Sen benim bugün neler yaşadığımı biliyor musun?" Babama kaçırıldığımı haber vermiş olamazlardı, Arsu'dan gizlemek için kırk takla atıp benim babama dümdüz kaçırıldığımı mı söylemişlerdi?
"Şimdi iyiyim, otur hadi." Diyerek kalktığı sandalyeye yönelttim onu, o da elimden tutarak ikimizi de sürükledi ve yanındaki sandalyeye oturttu beni. "Şimdi iyisin tabii, iyisin! Ama kızım sen-" dedi fakat devamını getiremedi, babamı ilk kez ağlarken görüyor olabilirdim. Anlamayarak başkana ve Tan'a baktım, ikisinin de gözlerinde mahçup bir ifade vardı.
"Ben bilemedim Açelya'm, affet." Dediğinde söylediklerini oturtmaya çalıştım fakat olmuyordu, babamın benden ne için özür dilediğini bir türlü anlayamıyorum. Daha fazla dayanamayarak babamın omuzlarına tutundum ve ağlarken eğdiği yüzüne bakmaya çalıştım, "Baba hiçbir şey anlamıyorum, neden affedecekmişim seni?"
Babam birkaç saniniye derin nefesler aldıktan sonra bir eliyle yüzünü sıvazladı ve gözyaşlarını kızarmış yüzünden sildi. Başını kaldırıp gözlerimin içine baktığında kendimi duyacağım şey için hazırlamaya çalıştım; kalbim deli gibi çarpıyor, yüreğimle beraber her zerrem titriyordu. "Artık biliyorum Açelya." Dediğinde problemimizi anladım ve hissettiğim huzursuzlukla yumdum gözlerimi, babam ondan sakladığım tek sırrı öğrenmişti.
Ben bir şey söyleyemeden babam devam etti. "Benden istediklerine boyun eğdiğimde sana elini uzatmaz sanmıştım, yanılmışım." Mahçup bir tavırla başını eğdi, "Yetmezmiş gibi bunu göremedim kızım, sana yardım edemedim. Açelya, affet beni." Dedi.
Benden istediklerine boyun eğdiğimde sana elini uzatmaz sanmıştım, yanılmışım. Yetmezmiş gibi bunu göremedim kızım, sana yardım edemedim. Açelya, affet beni. Dedi.
Babamın sözleri zihnimin duvarlarına çarpıp kulaklarıma geri dönüyordu, tekrar tekrar dinleyip doğru anlayıp anlamadığımı tartıyordum. O, babamdan da mı istemişti aynı şeyleri? Onu da mi beni olduğu gibi tehdit etmişti? Ben yıllarca babama dokunmasın diye her istediğini yapmışken, babam güvende sanıyorken kandırılıyor muyum? Bunu duyduğum an gerçekten tüm yolcuğumun yalan olduğu andı.
İçimde öyle bir fırtına başlamıştı ki, ne babamın devamında söylediklerini duyabiliyordum ne de odada bizi izleyenlere dikkat kesilebiliyordum. Fırtınayla kulaklarımda başlayan uğultu onları blurlamıştı zihnimde, her zamanki gibi tek başıma kalmıştım.
Fakat fırtına bu kez o kadar büyüktü ki fırtınanın ortasında bir başıma olmama karşın bu kez yerle bir olan tek kişi ben olmayacaktım.
🎭
Instagram'da @tanvaktikanofficiall hesabında kitaplarım hakkında paylaşım yapıyorum, takip edip destek olursanız çok sevinirim 💙 📖
Bölüm etkileşimi
