23. bölüm · SUÇLULAR VE BİLİNMEYENLER

BÖLÜM 21-

Eylul🦖

Marsel sonunda gelmişti.

İlyas'ın anlattığına göre işlediği cinayetten dolayı polisler onu kovalamış, sonrasında da İlyas onu kimsenin bulamayacağı bir yerde korumuştu. Bunu söylerken özellikle bana doğru bakmamıştı. Hatta herkesin hissedebileceği derecede soğuk davranmıştı.

Neden bir anda böyle olmuştu ki?

Çetede beni koruyup kollayanlardan biri oydu, şimdiyse iki kişiye düşmüştü. Marsel de benle hiç konuşmuyordu... Diğerleri gibi.

Garip hissettiriyordu, buraya geldiğimden beri ilgisi benden hiç eksik olmamıştı. Açıkçası ben onun ilgisine alışmıştım ve bu halini yadırgamıştım.

Doğal olarak.

Ama sanki onun ilgisi gitmiş Yaman'ın ilgisi gelmişti.

Her neyse.

Sanki başım belada gibi hissediyordum. Sonuçta peşimizde polisler vardı ve her an yakalanma riskimiz vardı. Buna rağmen hala bu evde kalıyor ve güvende hissetmeye çalışıyorduk. Odada bir o yana bir bu yana yürüyor, polisin bizi yakalama ihtimalini düşünüyordum. Marsel hepimize telefonlar vermişti. Hepimizin telefonunda birbirimiz kayıtlıydık ve sosyal medyada sahte adlarla bize hesaplar açılmıştı. Benim telefonum bana verildiğinden beri rehbere bakmaktan başka hiçbir şey yapmamıştım. Ancak bir anda yatağıma oturdum ve telefonumu açtım. Ayrıca hepimizin telefonunda şifre vardı ve hepimizin şifresi aynıydı.

9436.

Bu sayının ne anlama geldiğini bilmiyordum fakat rastgele seçilmiş olamazdı. Şifrelerimizin aynı olmasının sebebi ise birbirimizden bir şey saklamamamız ve herhangi bir tehlikede şifre derdiyle uğraşmamamızdı. Aslında düşününce mantıklı geliyordu. Kilidi açıp haberlere bakmak istedim. Çeteyle ilgili olmasa bile benimle ilgili bir haber illa ki çıkmıştır sonuçta, değil mi?

Gidip benim ortadan kaybolduğum tarihe dair haber sitelerine bakmaya başladım. Sadece birkaç site haber yapmış, zaten iki gün sonra da haber yapmayı bırakmışlardı. Ama çıkan haberlere gene de baktım.

"Karam Yılmaz, babasının cenazesinden sonra ortadan kayboldu ve bir daha kameralara görünmedi. Yakınları onun hakkında hiç bir şey söylemedi ve herkes sessiz."

"Yılmaz ailesi ortadan kayboldu!"

"Babasından sonra kızı da mı bir cinayete kurban gitti?"

Bunlar ve bunlarla benzer birkaç haber daha vardı fakat onlara bakmadım. Sonrasında sitelerden çıktım ve sosyal medya hesabımı araştırdım. Benim asıl hesabım, yani Karam Yılmaz adına açılan hesabımın şifresi babamın asistanında da olduğu için bir açıklama gönderisi yayınlamıştı. Açıklamada benim bir süreliğine toparlanmak için tatile çıktığımı, iddiaların yalan haberden ibaret olduğu yazıyordu. Tabii yorumlarda da bayağı linçlenmiştim.

"Ya senin baban ölmüş, abin ortada yok. Ne tatili?"

"Bu böyle devam edecekse ölsüm daha iyi, daha yas bile tutamıyor."

"Ne yapması gerektiğini bile bilmiyor, babasının işlerini de batırır bu kız."

Tabii, bunların yanında beni destekleyenler de vardı.

"Bence psikolojisi bozuk olduğu için böyle yapıyor, kızı kötülemenin bir anlamı yok."

"Ne karar verirsen arkandayız kızım!!!"

Bu yorumu okuduğumda güldüm. Saçma ama tatlıydı.

Acaba bir suç çetesinin içine düştüğümü öğrense de böyle destekler mi?

Bu düşünce moralimi bozdu ve telefonu kapadım. Odadan çıkıp salona gittim. Ortadaki koltuklarda Marsel ve Zeliha birbirine sarılmış, uzanmış gibi bir halde duruyorlardı. Marsel başını Zeliha'nın omzuna yaslamış, Zeliha da onun saçlarını okşuyordu. Ben yanlarına vardığımda Zeliha'nın lacivertleri beni buldu ve bir anda sertleşti. Marsel hala aynı bakarken konuştum. "Diğerleri nerede?" Onlar cevaplamadan ben kendimi cevapladım. "Dur tahmin edeyim, gene dışarıdalar." Marsel gülerken onayladı. "Evet, ama bu sefer biz de bir yere gideceğiz."

"Nereye?"

"Düğüne."

Ne? Ciddi olamazdı!

Zeliha benim bakışlarımı görmüş olacak ki oflayarak açıkladı. "Barlas evde boş boş durunca sıkıldığımızı düşündüğü için düğüne gitmemizi önerdi. Tüm kızlar da kabul edince mecbur kabul ettik. Fakat muhtemelen sıradan bir düğün olmaz. Vahşet falan... Anlarsın ya?" Dudaklarımı birbirine bastırarak başımla onayladım. Marsel umursamazca ayağa kalktı ve heyecanla ellerini birbirine çırptı. "Kına gecesiymiş ayrıca! Çok severim." Dudaklarımı birbirine kenetledim gene. Sonrasında kimse konuşmayınca kilidini açtım. "Kim kim gideceğiz ki?"

"Sen, ben, Marsel ve Efsun. Esila her zamanki gibi gelmiyor."

"Ne giyeceğiz?"

Omuz silktim. "Kıyafet," Marsel bana ciddiyetle baktı. "Salak mısın Karam ya? Ben çuval giyeceğimizi sanıyordum!" Gülerek göz devirdi. "Elbise mi giysem?" Zeliha "şaka yapıyor olmalısın" der gibi baktı. "Gömlek pantolon git işte kızım, ne elbisesi?" Marsel omuzlarını düşürdü. "Tamam, bari paspal paspal dolaşmayayım." Hemen odasına koşar gibi giderken Zeliha ile birbirimize boş boş baktık. Bir süre bakıştıktan sonra ikimizde gülmeye başladık.

Kına gecesi Marsel'in içindeki süslü minik kızı ortaya çıkarmıştı.

Gülüşmemiz bittiğinde ona baktım yeniden. İkimizinde gözlerinde aynı şey vardı... Barış. İkimizde aramızdaki küslüğü bitirmek istiyorduk.

Zeliha oturduğu yerde kollarını açtı, sarılmam için. Hiç düşünmeden yanına varıp ona sarıldım. Kokusunu içime çektim. Ve o an farkettim, tarçın ve portakal karışımı gibi kokuyordu. Garip bir ikiliydi fakat ortaya hoş bir koku çıkmıştı. Birbirimizin sırtını sıvazlarken Marsel'in sesi duyuldu.

"Hazırlansanıza yaa!"

****

"Zengin düğünü olduğunu bilseydim Barlas'ı da getirirdim."

Düğün salonuna gelmiş, dördümüz sıra sıra dizilmiş yemek yiyorduk. Ben siyah toz pembe salaş bir gömlek ve altına da kot bir pantolon giymiştim. Saçlarımı bağlamamıştım, düz bırakmıştım. Zeliha yine sıkı bir at kuyruğu yapmıştı. Üzerine lacivert bir crop giymişti. Altına da beyaz renkte kumaş bir pantolon vardı. Efsun saçlarını örgü yapmıştı. O da benim gibi giyinmiş, üstüne bebek mavisi bir gömlek ve altına da kot bir pantolon giymişti. Marsel ise kahverengi saçlarına özenle dalga yaratmıştı. Lila renginde, sıfır kollu, dizlerinin biraz üstünde biten fırfırlı bir elbise giymişti. Boynunda incili bir kolye vardı ve gerçekten hoş görünüyordu.

"Zengin düğünü olduğunu pastırmadan mı anladın?" Dedim. Bir şey yokmuş gibi omuz silkti. "Evet, ne var ki bunda?" Kıkırdadım. "Bence organizasyona da bakarak bunu anlayabilirsin." Evet, anlaşılabilirdi çünkü gerçekten çok görkemli bir salondu. Gelin ve damat da oldukça şık giyinmişti. Gelinin bembeyaz bir gelinliğin aksine göğüs kısmı beyazken, eteğe doğru gittikçe renk maviye dönüyordu. Beline kadar mümkün olabildiğince vücuduna yapışan kumaş, belinden sonra serbestçe akıp gidiyordu. Hafif göğüs dekoltesi rahatsız edici değildi, zarifti. Kolları da dar bir şekilde yapışırken bileklerine doğru gittikçe bollaşıyordu. Kol kısmında da omuzları beyazken, ilerledikçe renk maviye dönüyordu. Gelinliğin göz alıcı kısmı ise kollarında ve eteğinde olan parıltılı taşlardı. Minik minik taşlar, çok parlayan bir sim görevi görüyordu. Gelinin kahverengi saçları özenle hazırlanmış gibiydi fakat sıradan bir saç stiliydi. Saçlarının üst kısmı örgü yapılmış, alt tarafı ise dalgalı bırakılmıştı. Örgüler başının arkasında birleşirken örgüden bir topuz olmuştu. Duvağı ise bembeyaz, neredeyse yere değecek kadar uzundu. Kafasındaki minik taca sabitlenmişti. Makyajı ise abartılı değildi, gene zarifti.

Damat ise siyah bir takım giymişti. Saçları özenle taranmıştı. O da göz alıcı görünüyordu ama gelin kadar değildi.

Düğün çok kalabalıktı. Neredeyse salonun hepsi dolmuştu ve tüm masalar dolmuştu. Bu kadar şık gelen insanların arasında bu tarz sıradan giysiler giydiğim için biraz çekinmiştim. Babam ölmeden önce gittiğimiz her yerde en şık giyinenlerden biri olurken şimdi buradaki kimse beni tanımamıştı. Ya da tanımışsa bile yanıma gelmemişti.

Efsun yanımda kibar kibar yemeğini yerken Marsel resmen kıtlıktan çıkmış gibi yiyordu. Zeliha ve ben de gayet normal yiyorduk. Sıradan bir insan gibi.

Tabağımızda ise dört parça pastırma, birkaç parça farklı türden peynir, zeytin ve dikey olarak kesilmiş salatalık vardı.

Marsel de bu tabağı zengin tabağı ilan ediyordu!

Yemeklerimiz bitince dudaklarımı silerken Marsel'e baktım. Şirin bir şekilde gülümsüyordu. O an aklıma bir şey geldi.

Acaba bir suçlu olmasaydı nasıl bir hayatı olurdu?

Muhtemelen üniversiteyi bitirir fakat işe girmezdi. Bir pastane açar ve orayı arkadaşlarıyla birlikte işletirdi. Tabii, sürekli acıktığında tatlıları yer ve arkadaşlarını sinir krizine sokardı. Belki de Barlas'ı da bambaşka şartlarda severdi. Birlikte gün batımında sahillere gider, limonata içerken denizi seyrederlerdi belki.

Efsun'a baktım. Ben ona bakarken Zeliha ve Marsel de kendi arasında bir sohbete başlamıştı. Efsun hala tabağına bakıyor, bir şeyler düşünüyordu. O da muhtelemen bir suçlu olmasaydı bir şirkette çalışırdı. Fakat sıradan bir çalışan değil, önemli biri olurdu. Aşık olmazdı heralde. Değil mi?

Zeliha'ya baktığımda ise... Bir şey düşünemedim. Çok kapalıydı, düşünemiyordum onun hakkında. O kadar sert bir görünüşü vardı ki onu sadece asker olarak düşünebildim. Zaten güçlüydü de. Tam onun için bir meslek olurdu.

Sonunda düğün yavaş yavaş hareketlenmeye başlanmıştı. Gelin ve damat sakin bir müzikte dans etmeye başlamışken etrafında onlar kadar şık çiftler yerlerini aldılar. Muhtelemen yakınlardı çünkü kendi düğünün hariç ancak çok yakın olduğun birinin düğününde bu kadar şık giyinebilirdin.

O an aklıma bir şey geldi. Bu bir kına gecesi değil miydi?

O halde neden gelin beyaz bir gelinlik giymişti ki?

Yanımda oturan Efsun'un kulağına fısıldadım. "Kına gecesi değil mi? Gelin neden gelinlik giymiş?"

Göz devirdi. "Adı üstünde, gelin ya hani?"

Ben de göz devirdim. "Kına gecesinde kırmızı giyilmesi gerekmiyor mu?" Efsun omuz silkti. "Belki de üstüne kırmızı bir şey geçirecektir, o kadar. Hem baksana, oturdukları yer kırmızı." Bahsettiği yer gelin ve damadın koltuklarıydı ve gerçekten kırmızıydı. Evet, üstüne bir şey geçirecek olması bana da mantıklı geldiği için sustum ve önüme döndüm.

Bir süre daha dansa devam ettikten sonra oyun havaları çalmaya başlamış, bu zarif insanların içindeki Ankaralılar ortaya çıkmıştı. Akrabalar sahnede oynarken gelin ve damat onları izlemekle yetinmişti. Sonrasında da Efsun'un tahmini gibi olmuş, gelin üzerine kırmızı, uzun bir kına takımı ceketi giymişti. Kafasındaki tacı da değiştirmiş, kırmızı taşlar olan bir taç takmıştı. O geldikten kısa bir süre sonra sahne boşaldı ve kına yakmak için sahnenin ortasına iki tane kırmızı renkte, şık sandalyeler koyuldu. Gelin ve damat yerlerini aldığında gelin duvağını örttü ve misafirler de sırayla etrafında dönmek için bir çember oluşturdular. Ses sisteminden Yüksek Yüksek Tepelere çalmaya başlarken en şık giyinen kadınlardan biri kına tepsisini eline aldı ve yavaşça oluşturdukları çember içinde dönmeye başladılar.

"Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar
Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler
Annesinin bir tanesini hor görmesinler"

Marsel yerinde kıpırdandı ve mırıldanarak türküye eşlik etmeye başladı. Zeliha ona gülümseyerek bakarken Efsun ve ben hala önümüzdeki kadınları izliyorduk.

"Uçan da kuşlara malum olsun
Ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı
Ben köyümü özledim"

Yanımdan gelen burun çekme sesine baktığımda Marsel'in gözlerinin dolmuş olduğunu gördüm. Eliyle gözyaşını silerken, "Bu kadar kendini kaptırmasana," dedim gülerek. "Ben de özledim ya!" Diye karşılık verdi. Efsun koca bir kahkaha patlatırken ben de kıkırdadım. Zeliha ise sadece sırıtmakla yetindi.

Türkü bittiğinde ve kınalar yakıldığında yeniden oyun havası çalmaya başladı. Herkes mutlu haldeyken bir anda bir gürültü koptu.

Düğün salonunun kapısı gürültüyle açılması ve kurşun seslerinin içeri dalması bir oldu.

Dördümüz de masanın altına çökerken etrafta çığlıklar kopuyordu. Kısıtlı görüş alanımdan görebildiğim kadarıyla herkes farklı bir tarafa kaçıyordu. Kurşun sesleri hala devam ederken sırayla kızlara baktım. Marsel, korkmuş bir halde boş boş etrafa bakınıyordu. Efsun, kaşlarını çatmış ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Zeliha'ya baktığımda ise sırıtıyordu ve sanki sadece bize uyum sağlamak için masanın altına çökmüş gibiydi. Artık çatışma çıktığından emindim çünkü silah sesleri hala dinmemişti.

Sonra bir ses duyuldu.

Gelinin çığlığı kulağımı doldururken bir anda onun da çığlığı kesildi.

Titremeye başlamış ellerimi masanın kenarlarına yerleştirdim ve oradan destek alarak başımı hafifçe kaldırdım. Gördüğüm manzara ise kan dondurucuydu.

Beyninden vurulmuş, yüzü kana bulanmış damat ve onun birkaç metre ötesinde, göğüs kafesinden kurşunlanmış gelinin cansız bedenleri vardı. Daha beş dakika önce gayet mutlularken artık bir cesetten ibaretlerdi.

Gözlerimi kapıya çevirdiğimde ise tanıdık yüzleri gördüm.

Esila ve Demir.

Sadece ikisi vardı. Neden buraya gelmişlerdi ve neden iki insanı en mutlu günlerinde öldürdükleri hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Tek bildiğim bir şey vardı, Zeliha'nın başından beri olacaklardan haberdar olması.