19. bölüm · SUÇLULAR VE BİLİNMEYENLER

BÖLÜM 17

Eylul🦖

"Anlatın bakalım, sizin Karam'la derdiniz ne?"

Esila çenesi hala havadayken konuştu. Zeliha kaşlarını sertçe çatarken yaptığı başka bir şey de yumruklarını sıkmaktı.

Dağ başında, küçük bir kulübedeydik.

Herkes vardı, Marsel dışında.

İçimdeki suçluluk duygusu gitgide büyürken tek yapabildiğim bir köşede durup çetedekileri izlemek olmuştu. Şimdi de Esila'nın ve Zeliha'nın yarattığı gergin ortama şahit oluyorduk.

"Bizi satacağını söyledi, onun kafasına sıkmadığıma dua etsin." Zeliha'nın lacivert gözleri bakışlarıyla beni ezerken ben yutkundum. Güçlü görüntüsüne bir de kurduğu psikolojik üstünlük de eklenince gerçekten onun yanında güçsüz kalırdım. Başımı iki yana salladım. "Yanılıyorsunuz, öyle söylemek istememiştim."

"Peki ne demek istedin?" Yan tarafımdan gelen sese odaklandım.

Yaman.

Beni kurtaranların arasında o da vardı ancak benden yine de şüphe ediyordu. Omuz silktim. "Ben sadece o an bilmem ne suçlar işlemiş suçluların arasında kalmaktan bıktığım için kaçabilseydim ne yapacağımı mırıldanmıştım." Dudağını büzdü. "Zeliha kolay kolay kimseyi suçlamaz."

"Hem yanılmış olsa bile artık kolay kolay sana güvenebileceğimi sanmıyorum." Başımı diğer tarafa çevirdim. Gördüğüm görüntü kalbimi kırdı. Barlas ve Efsun yan yana duruyordu. İkisinin de gözlerinde bir hayal kırıklığı vardı. Efsun konuşmuş, Barlas ise sadece başını sallamıştı. Bu ikisiyle ayrı bir samimiyetimiz olduğu için üzülerek onlara baktım. "Gerçekten, kötü bir niyetim yoktu onları söylerken."

Herkes sustu. Kimse bana inanmıyor gibiydi. Berbat hissediyordum, usulca başımı eğdim.

"Ben... Artık gerçekten burada kalmak istemiyorum." Adımlarım benden bağımsızca geriye gitmeye başladığında gözyaşlarımın akacağını hissettim.

"Karam, nereye?" Esila arkamdan seslenirken tek yapmak istediğim uzaklaşmaktı.

Onlardan uzaklaşmak.

****

Delicesine yağan yağmurun altında saatlerdir yürüyordum. Zaten gece olduğu için ayışığında yürümek dışında başka bir seçeneğim yoktu. Telefonum yanımda değildi ve üstümdeki ceket beni ısırtmaya yetmiyordu. Zaten sırılsıklam bir haldeydim. Üşümüştüm ve artık titremeye başlamıştım. Saçlarım artık birbirine yapışmıştı, iğrenç gözüktüğüme emindim. Acıkmıştım. Susamamıştım çünkü zaten ağzımı açıp kafamı göğe çevirdiğimde susuzluğumu rahatlıkla giderebilecek bir su kaynağım vardı.

Berbat hissediyordum.

Adımlarım iyice güçsüzleşmişti, amaçsızca yürüyordum fakat şu an tek hissettiğim duygu yalnızlıktı.

Hissetmek istediğim duygu bu değildi.

Bacaklarım gittikçe halden düşerken adımlarım düzensizleşti. Bir anda diz kapaklarımın üstüne düştüğümde avuç içlerimi yere bastırdım ve yerdeki çimleri kavradım. Dişlerimi sıkarken yumruklarımı da sıkmıştım. İç sesim bana saatlerdir güçsüz olduğumu, hiçbir vasfım olmadığını savunup duruyordu. Bir yandan etrafımda olanlarla savaşırken bir yandan da iç sesime bir savaş açmıştım.

Güçsüz davranıyordum, biliyordum ama bunu kabul etmek istemedim.

Dudaklarımdan bir çığlık koptu.

Korku değil, sinir çığlığı.

Ailemin yüz karasıydım. Anne ve babamin katilini ya da katillerini bulmak amacıyla abimi arayan bir suç çetesinin içine düşmüştüm. Üstelik bu suç çetesindeki birinden hoşlanmış, onu öpmüştüm!

Evet, İlyas'dan hoşlanıyordum. Emin olduğum tek şey buydu.

Tırnaklarım artık toprağa batarken ağladığımı yeni farkettim. Hıçkırdım. Avuç içlerimden destek alarak ayağa kalktım ve öylece durdum. Hala gözlerimden akan yaşlar yüzüme vuran yağmur damlalarına karışırken derin bir nefes aldım.

"Karam!"

Gözlerim büyüdü. Arkamdan gelen sese döndüm.

Yaman karşımdaydı. Gözlerinde ilk defa saf bir korku görüyordum. Yavaş yavaş bana yaklaşırken beni korkutmaktan kaçınıyormuş gibi davranıyordu. Tanıdığım Yaman gibi değildi, garipti.

"Çok üşüdün mü?" Başımla onayladım. Konuşacak halim yoktu. O da sırılsıklam olmuştu fakat onun üzerinde kalın bir mont vardı. Aramızda bir adım boşluk kaldığında, "Gel," dedi. Sözünü ikiletmedim, beni kendine çekip sarıldı. Sanki ısıtmak istermiş gibi elleri sırtımda gezdi. Bir eli hala rahatsız etmeyecek şekilde sırtımdayken diğer elinin tersini yanağıma yerleştirdi. Gözlerinde korkunun yanında endişe de yer edinirken hemen benden ayrıldı ve montunu çıkarmaya başladı. Ben sadece onu izlerken montu bana uzattı. "İç tarafı ıslanmadan hemen giy." Montu ondan aldım ve üzerime geçirdim. Giydiğim gibi hemen montun kapüşonunu kafama geçirdi ve fermuarını boğazıma kadar çekti.

"Yaman-"

"Sus, salak! Donmuşsun ya bu soğukta. Çok kork-" yutkundu. "Ekip çok korktu yani." Tepkisiz kaldım. O da bir an yüzüme boş boş baktı ve sonrasında bir anda bir eli bacağıma, diğer eli sırtıma ulaştı. Beni kavrayıp kucağına aldığında ona hala şaşkın şaşkın bakmakla meşguldum.

Yaman böyle biri değildi ki.

"Teşekkürler..." Dudağının kenarı kıvrıldı. "Rica ederim."

"Beni nasıl buldun?"

"Arayan bulur, Karam." Tek kaşımı kaldırdım. "Ne kadar süre aradın?"

"Sen gittin, bir süre sonra gelirsin diye umrumda bile olmadı ama sonrasında baktım gelmiyorsun, aramaya çıktım. Bir saat falan oldu." Gözleri bana döndü. "Dondum senin yüzünden, bir daha böyle kaçma. Her seferinde peşinden gelirsem benden kaçışın olmaz."

"Neden?"

"Ben seni her yerde bulurum Karam, dünyanın öbür ucuna bile kaçsan seni elimle koymuş gibi bulurum."

Yutkundum. "Sen iyi misin? Soğuk falan etki etmiş olmasın?"

"Neden?"

"Garip davranıyorsun."

"İlk defa sana bu kadar şeffaf davrandım, şımarma."

Belli belirsiz gülümsedim. Beni kucağında taşımaya devam ederken, "Kulübeye gitmeyelim," dedim. "Oraya mecbur gideceğiz. Ben de o küçücük yeri sevmedim. Ama yapacak bir şey yok." Omuz silktim. "Orada mı kalacağız bundan sonra?" Dudağını büzdü. "Bilmiyorum, İlyas sanki bizim patronumuzmuş gibi bize emir verip duruyor. Yeraltında kalmak büyük bir risk, evet ama Marsel'in de kurtulduğunda gideceği ilk yer yeraltı olacak. Marsel'i riske atamayız."

"Sahi, Marsel nerede?"

"Güvenli bir yerde."