13. bölüm · Kadim Kan
Asalet, Tebrikler ve Sarsılan Dengeler
Kütüphanenin ağır kapılarından çıkıp Büyük Salon’un görkemli koridoruna yöneldiğimizde, Hogwarts tarihinin en alışılmadık manzaralarından birini sunduğumuzun farkındaydım. Ortada ben, sağımda Hermione ve solumda Pansy... Gryffindor ve Slytherin’in bu kadar doğal bir şekilde kol kola yürümesi, koridordaki tabloların bile fırçalarını düşürmesine neden oluyordu.
Büyük Salon’un kapısına geldiğimizde Pansy durup gülümsedi. "Harika bir sohbeti Lyra, en yakın zamanda tekrarlayalım," dedi ve ardından Hermione’ye dönerek hafifçe başıyla selam verdi. "Sana gelince Granger, kütüphane kuralları konusundaki disiplinine hayran kaldım. Bir ara bana şu yasaklı bölgeye girme yollarını anlatmalısın."
Pansy, Slytherin masasına doğru kendinden emin adımlarla ilerlerken, Hermione ve ben de Gryffindor masasına yöneldik. Masaya yaklaştığımız an Harry ve Ron’un bakışlarıyla karşılaştım. Ron’un elindeki tavuk butu havada asılı kalmıştı; Harry ise sanki karşısında bir grup ruh emici varmış gibi şaşkınlıkla gözlüklerini düzeltiyordu.
"Siz az önce..." dedi Ron, yutkunarak. "Parkinson ile mi beraberdiniz? Ve o az önce sana gülümsedi mi?"
Hermione yerine oturup çantasını yanına bıraktı. "Evet Ron, Pansy ile beraberdik. Sandığının aksine oldukça zeki ve hoşsohbet bir kız. Artık şu ön yargılarını bir kenara bırakmalısın."
Ben tam bir şeyler söyleyecektim ki, arkamda o tanıdık, ılık ve parlak enerjiyi hissettim. Cedric Diggory, üzerinde Hufflepuff cübbesiyle, sanki etrafına ışık saçarak masamıza yaklaşmıştı. Tüm salonun bakışları bir anda bizim üzerimize kilitlendi.
"Lyra," dedi Cedric, sesi Büyük Salon’un gürültüsü içinde bile pürüzsüzce duyuluyordu. "Bugünkü düelloyu duydum. Sadece gücünü değil, o kalkan büyüsündeki zarafetini de herkes konuşuyor. Senin gibi bir yeteneğin Hogwarts’ta olması hepimiz için bir şans."
Eğilip elimi her zamanki nazikliğiyle tuttu ve hafifçe, saygıyla öptü. "Tekrar tebrik ederim. Umarım yakında uzun uzun sohbet etme şansımız olur."
Cedric uzaklaşırken Ron masaya doğru eğildi. "Bakın, ben size söylüyorum. Bu kız okula geldiğinden beri herkes bir tuhaf oldu. Cedric Diggory bile resmen hayran hayran bakıyor!"
Ancak şaşkınlık dalgası burada bitmeyecekti. Cedric’in gidişinden birkaç dakika sonra, salonun en soğuk ve mesafeli masası olan Slytherin masasından bir siluet ayağa kalktı. Bu, Blaise Zabini’ydi. Blaise, genelde kimseyle konuşmayan, Draco’dan bile daha mesafeli ve aristokrat tavırlarıyla bilinen bir Slytherinliydi.
Blaise, sanki bir balo salonunda yürüyormuşçasına asaletle masamıza geldi. Harry ve Ron adeta savunma pozisyonuna geçtiler. Blaise, tam önümde durdu; boyu oldukça uzundu ve bakışlarında alışılmadık bir ciddiyet vardı.
Hiçbir şey söylemeden, asil bir soylu geleneğiyle önümde hafifçe eğildi. Bu, sadece bir tebrik değil, bir "eşitini tanıma" selamıydı.
"Bayan Gryffindor," dedi Blaise, sesi alçak ve etkileyiciydi. "Slytherin binaları arasında gerçek gücü tanıyanlar azdır. Bugün sadece bir büyü yapmadınız, aynı zamanda bize bir ders verdiniz. Sizi ve kadim kanınızı selamlıyorum."
Başını kaldırdığında gözlerinde küçük bir tebessüm belirdi ve ardından hiçbir açıklama yapmadan, aynı sessiz asaletle arkasını dönüp kendi masasına yürüdü.
Gryffindor masasında öyle bir sessizlik oldu ki, salonun tavanındaki büyülü mumların cızırtısını bile duyabilirdim. Ron, Harry’ye dönüp fısıldadı: "Harry, az önce Zabini... Blaise Zabini... Lyra’nın önünde mi eğildi? Ben mi rüya görüyorum yoksa dünya tersine mi döndü?"
Harry şaşkınlıktan sadece kafa sallayabildi. "Sanırım Lyra, sadece Gryffindor’u değil, tüm Hogwarts’ı kendi etrafında toplamaya başladı."
Başımı hafifçe Slytherin masasına doğru çevirdiğimde, Draco’nun kaskatı kesilmiş bir halde Blaise’e baktığını gördüm. Blaise’in bu hareketi, Draco’nun kontrol etmeye çalıştığı her şeyi sarsmıştı. Kolyem boynumda sakin bir sıcaklıkla parlıyordu; sanki o da bu yeni kazanılan saygının tadını çıkarıyordu.
__________
Umarım beğenirsiniz 🫶
