9. bölüm · Kadim Kan
Kara Göl’ün Kıyısında Ezber Bozanlar
Derslerin bitimiyle birlikte Hogwarts’ın koridorlarındaki o koşturmaca, yerini akşamın huzurlu sakinliğine bırakmaya başlamıştı. Ancak bu huzur, benim için değil, bizi izleyen yüzlerce meraklı göz içindi. Pansy ile sözleştiğimiz gibi Kara Göl’ün kıyısındaki o meşhur yaşlı ağacın altına, herkesin görebileceği kadar açık bir noktaya oturduk.
Güneş batarken kale kulelerinin gölgesi gölün üzerine düşüyor, suyun yüzeyi turuncu ve mor bir örtüyle kaplanıyordu. Etraftan geçen öğrenciler adımlarını yavaşlatıyor, sanki imkansız bir doğa olayına tanıklık ediyormuş gibi bize bakıyorlardı.
"Şu bakışlara baksana," dedi Pansy, asil bir tavırla bacak bacak üstüne atıp çimlere yerleşirken. "Sanki az önce bir Hipogrif ile bir Anka kuşu yan yana oturmuş çay içiyormuş gibi bakıyorlar. İnsanların bu kadar dar görüşlü olması bazen gerçekten sıkıcı."
Kıkırdayarak saçlarımı arkama attım. "Gryffindor ve Slytherin... Bin yıldır birbirlerine diş bileyen iki bina. Onları suçlayamazsın Pansy, biz şu an bir devrimi başlatıyoruz."
"O zaman bu devrimin tadını çıkaralım," dedi Pansy neşeyle. "Hadi, anlat bakalım. Senin de favori dersin benimki gibi Karanlık Sanatlara Karşı Savunma mı? Bugün Snape'e verdiğin o 'irade' cevabından sonra senin o derste neler yapabileceğini hayal bile edemiyorum."
"Kesinlikle!" dedim gözlerim parlayarak. "KSKS benim için bir dersten fazlası. Evdeyken bu konuda çok ağır eğitimler aldım. Savunma yapmak sadece asanı sallamak değil, zihnini bir kale gibi inşa etmektir. Senin favori yanın ne?"
Pansy, sanki bir sır veriyormuş gibi eğildi. "Dürüst olmak gerekirse, o dersin o tekinsiz ama bir o kadar da disiplinli havasını seviyorum. Karmaşık büyüleri çözmek ve en önemlisi, birinin sana saldırmasına izin vermeden onu durdurmak... Bu bir tür sanat gibi."
Sohbetimiz derinleştikçe Draco’dan, ailelerimizden ya da bin yıllık nefretlerden hiç bahsetmedik. Sadece iki genç kız gibi hobilerimizden, en sevdiğimiz büyücü müzik gruplarından ve Hogwarts’ın o bitmek bilmeyen gizemlerinden konuştuk. Pansy’nin moda konusundaki keskin zekası ile benim kadim tarih bilgim birbirini mükemmel tamamlıyordu.
Uzaktan, Gryffindorlu bir grup öğrencinin fısıltılarını duyabiliyordum: "Görüyor musun? Lyra gerçekten onunla mı oturuyor?" Diğer tarafta ise iki Slytherinli kızın şaşkınlık içinde durup bize baktığını fark ettim.
"Gryffindor Varisi ve Slytherin Prensesi arkadaş mı oluyor yani?" diye fısıldadı biri, sesi rüzgarla kulağımıza kadar geldi.
Pansy onlara aldırmadan, göle küçük bir taş fırlattı. "Biliyor musun Lyra, herkes senin Draco ile bir savaş başlatmanı bekliyor. Ama senin benimle burada, böyle oturman... Bu onlara en büyük tokat oldu. Kimsenin beklemediği bir şeyi yapıyorsun; kuralları baştan yazıyorsun."
"Kurallar, onları koyanlar kadar güçlüdür Pansy," dedim kolyemin akşam güneşinde parlamasını izleyerek. "Ve bazen yeni bir ses, tüm eski şarkıları susturabilir."
Hava kararmaya başladığında ve biz kahkahalarla kaleye doğru yürürken, Draco’nun Astronomi Kulesi’nin balkonunda durmuş, aşağıyı, tam da bizim oturduğumuz o yeri izlediğini gördüm. Karanlıkta yüzünü seçmek zordu ama duruşundaki o gerginlik her şeyi anlatıyordu. Bizim dostluğumuz, onun stratejik zihninin asla öngöremediği tek değişkendi.
Pansy ile Büyük Salon’un önünde ayrılırken, her iki binadan da öğrenciler sanki bir barış antlaşması imzalanmışçasına sessizce bizi izliyordu. O akşam Hogwarts’ta herkesin konuştuğu tek bir şey vardı: Lyra Gryffindor’un, binalar arasındaki o görünmez duvarları sadece bir gülümsemeyle nasıl yıktığı.
_________
Bölüm hakkında yorumlarınızı ve beğenilerinizi bekliyorum 🥰
