45. bölüm · Kadim Kan
Gece Yarısı Kokusu
Kamp ateşinin külleri arkamızda sönüp giderken, şatoya döndüğümüzde hepimizin üzerinde tatlı bir yorgunluk, saçlarımızda ise Yasak Orman’ın o odunsu is kokusu vardı. Herkes kendi ortak salonuna doğru yavaşça dağılırken, Draco koridorun gölgesinde kalıp adımlarını yavaşlattı. Bizimkiler önden yürürken, kolumdan hafifçe tutup beni duvardaki bir heykelin arkasına, loş bir nişe çekti.
"Bir saniye," diye fısıldadı. Sesi, gecenin sessizliğinde kalbimin ritmini değiştirmeye yetmişti.
"Draco, yakalanacağız," dedim gülerek ama sırtım soğuk taş duvara yaslandığında, onun sıcaklığı aradaki tüm mesafeyi kapattı. Ceketini hala giymemişti, gömleğinin kolları katlıydı ve o kamp ateşinin turuncu ışığı sanki hala gözlerinin içindeydi.
"Yakalanırsak yakalanalım," dedi, yüzünü yüzüme doğru yaklaştırarak. Nefesi tenimi yakıyordu. Eğilip burnunu hafifçe saçlarıma sürttü, derin bir nefes aldı. "Orman gibi kokuyorsun. Ama en çok da... sen gibi."
"Sen de tam bir Slytherin serserisi gibi kokuyorsun," diye takıldım, ellerimi göğsüne koyarak. Kalbinin ne kadar hızlı attığını avuçlarımın altında hissedebiliyordum. O bildiğimiz aristokrat, mesafeli Malfoy gitmiş; yerine sadece benim karşımda böyle savunmasız, böyle çocuksu duran bir Draco gelmişti.
Gülümsedi. O meşhur, tek tarafı yukarı kalkan gülüşüydü bu ama gözlerinde ilk kez hiçbir kibir yoktu. "Serseri mi? Ayıp oluyor Varis. Ben sadece... o ateşin başında elini tuttuğum andan beri kafayı kurcalayan bir şeyi halletmeye çalışıyorum."
"Neymiş o?" diye sordum, gözlerimi hafifçe kısarak. Gözlerimin içindeki o kehribar parıltıların onun gri gözlerinde yansıdığını görebiliyordum.
"Şu," dedi ve daha fazla beklemedi.
Ellerini yavaşça yanaklarıma yerleştirdi. Parmakları tenime değdiği an içimden bir ürperme geçti. Eğilip dudaklarını dudaklarıma bastırdığında, şatonun tüm taşları, kurucuların mirası, yaklaşan sınavlar... Her şey bir anda silindi. Öpücüğü o kadar yumuşak, o kadar acelesiz ama bir o kadar da sahipleniciydi ki, bacaklarımın bağının çözüldüğünü hissettim.
Ayrıldığımızda alnını alnıma yasladı. İkimiz de nefes nefeseydik. "Pansy’nin cebinden aşırdığın o çilekli şekerlerden yemişsin," diye mırıldandı, dudakları hala dudaklarıma değerken. "Tadı hala orada."
"Şikayetçi gibisin?" dedim, kollarımı boynuna dolayarak onu kendime daha da çekip.
"Asla," dedi ve bu sefer daha derin, kalbimi yerinden oynatacak kadar tutkulu bir şekilde öptü beni. Masanın altından el tutmalara, gizli bakışmalara hiç benzemiyordu bu. Bu, Yasak Orman'ın büyüsünün koridorlara taşınmasıydı.
Birkaç dakika sonra, koridorun ucundan Filch’in ayak sesleri ve Mrs. Norris’in miyavlaması duyulduğunda zorlukla birbirimizden ayrıldık. Draco’nun yanakları hafifçe kızarmıştı, saçları ellememden dolayı biraz dağılmıştı ve hayatımda gördüğüm en mutlu, en şapşal gülümsemeyle bana bakıyordu.
"Yarın," dedi, başparmağıyla dudağımın kenarını hafifçe silerken. "Hogsmeade’de tüm gün elini bırakmayacağım, haberin olsun. Weasley istiyorsa ağlayabilir."
"Sabırsızlıkla bekliyorum Malfoy," dedim, ona son bir kez göz kırpıp koridorun karanlığına, Gryffindor kulesine doğru koşarken.
Yukarı çıkıp yatağıma yattığımda, parmaklarım hala dudaklarımın üzerindeydi ve yüzümde salakça bir tebessüm vardı. Yarın karlar altında Hogsmeade’i gezecektik, Zonko’ya gidecektik, çok eğlenecektik... Ama benim için o günün en güzel kısmı, şimdiden bu koridorda başlamıştı.
________________
Yeni bölüm sizlerle umarım beğenirsiniz 🥰 Yorumlarınızı ve beğenilerinizi bekliyorum 🤍
