27. Bölüm

Yazar: Verdişan Kamer Şah

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 28Şu an: 27. Bölüm

—Heyy…İrina uyan…uyan… Sabah oldu.

—Çek elini Andrei! Yüce Tanrım…Diyerek benim gözlerimi elleriyle açmaya çalışan Andrei’nin o sümüklü elini gözümden çektim. Sabahın köründe odama gelip kapalı gözlerimi parmaklarıyla elleyip açmasını adet edinmişti.

—İrina oyuncağımı gördün mü?

—Ne oyuncağı? Dedim hafif endişe içinde. Zira dün gece odalarından çıkmadan önce yeni getirilen oyuncak uçak setinden bir tanesinin eksik olduğunu fark etmişti. Tanrı aşkına o kadar oyuncağı varken nasıl da o minicik oyuncak uçağın olmadığını fark etmiş?! Odası oyuncak uçaklarla dolu ama bu küçük veletin aç gözlülüğü kimsede yok. Koridorda bile oyuncak uçaklar görüyorum ve hepsi onun. Uçak oyuncaklara olan zaafı, babasının uçak üretiyor olmasındandır dır sanıyorum. Ev temizliğinden sorumlu çalışanlardan duyduğuma göre, Rusya'nın en yeni ve popüler oyuncakları alan soylu ailelerin başında, Vorontsov ailesi de geliyormuş. Onlarda Andrei gibi oyuncak uçak canavarı varken bu rakam değişmez. Babasının gerçek uçak üreten bir mühendis olması da cabası.

Sorduğu soruya gözlerimi ovalayıp, esneyerek cevap verdim. “Canım ben nerden bilebilirim? Belki de dün sen oynarken yatağın altına kaçmış ya da…” Diyerek aklıma aniden gelen bir manipüle fikriyle yalan uydurdum. “Ya da…Babay (Rus hikayelerinin çocuk kaçıran figürü) gelip oyuncağını almış olabilir” Diyerek çocuğun henüz dünyayı kavrayamayan aklıyla oyun oynadım. Bunun üzerine Andrei' in o yeşil gözleri fal taşı gibi açıldı. Bana başka çare bırakmadı ucube. Böyle olduğum için üzgünüm.

—O mu kaçırdı?...Diye sordu bir anlık korku ve şaşkınıkla. “Ama İrina ben Babay’dan çok korkarım.” Dedi az kalsın kucağıma atlayacakken.

—Merak etme Andrei, onun oyuncağını götürdüğünü görünce ona kızdım. O da bir daha gelmeyeceğini söyledi, dedim. Daha sonra kıvrak zekamı kullanarak ekledim: “Ama…sadece oyuncak almaya geleceğini söyledi.” Dedim. Bunun üzerine korkudan kaskatı kesilmiş Andrei,
“Tam…tamam…oyuncaklarımı alabilir ama yanıma gelmesin.” Dedi.

—Oyuncaklara dokunmasına karışamam ancak merak etme, senin yanına gelmesine asla izin vermeyeceğim prensim, korkma," diyerek onu kendime çekip sardım. O da bana o ufak kollarını sardı. Bu korku sayesinde artık yanıma aldığım oyuncakları için şikayet etmeyecek ve bunun için ortalığı velveleye vermesine gerek kalmayacaktı.

Birden kapı çalınca, “İçeri girin!” Dedim.

Kapı nazikçe açılınca bunun Kahya kadın Bayan Galina’nın olduğunu anladım. Hemen yataktan inip ayağa kalktım.

—Müsait misiniz Bayan İrina? dedi o yavaş, nazik sesiyle.

—Evet evet, buyrun, dedim. Bayan Galina önce yatağın üstüne duran Andrei' ye sonra da bana bakarak, “Bugün Andrei' i arka bahçeye indirin, Bay ve Bayan Vorontsov kahvaltılarını orada edeceklerdir. Dedi. Aslında bakarsanız, buna sevinmiştim. Zira benim de buna ihtiyacım vardı. Üç gündür Anastasia'nın ödevleri ve Andrei'nin temizliğiyle ilgilenmekten gün yüzü görmez oldum. Şimdi de Vorontsovların o devasa büyüklükteki güzel bahçesini daha yakından görme fırsatım olacaktı. Çünkü Bayan Galina'nın isteği üzerine sadece ön taraftaki bahçede olurduk. O arka bahçeyi hep çocukların yatak odasının penceresinden görünce büyük bir hayranlıkla izlerdim. Rusya’nın uzun ve sert kışının ardından toprak, adeta bu bahçenin çiçekleriyle uyanmıştı. Bakımlı ve aristokrat bir evin bahçesi de ancak böyle görünmeliydi. Baharın başında açan bahçedeki şakayıkları, laleleri, duvar kenarlarındaki vişne, elma ağaçlarını ve sayısız çam ağacını uzak da olsa pencereden seçebiliyordum. Çoğu zaman çocukların odasından bu cennetin, baharla beraber renklendiğini görünce içim bir hoş olurdu. Gerçekten de devasa büyüklükte bir bahçe…Hatta ona bahçe demek az kalır, düpedüz bir vadi idi. Vorontsov ailesinin siyaset işlerinin tek karışmadığı, Tanrı nimeti bir cennet yeriydi sanki. Ve bu cennet vadisi hayali üzerine birden Anastasia'nın, şu anlatmam gereken, ancak bir türlü anlatamadığım mektup konusu gelince huzursuzlandım.

—Peki efendim. Çocukları hazırladıktan sonra onları bahçeye indireceğim.” deyince Kahya, “Siz de orada kahvaltı edeceksiniz. Bayan Elena ve Bay Vorontsov huş ağaçlarının altındaki ahşap çardak da kahvaltılarını edecekler. Size de, çaprazında duran vişne ağacı altında iki kişilik bir masa ayırttım. Yegor ile birlikte yiyeceksiniz.” Dedi. Bunu duyunca içten içe gerildim. Ne de olsa iri yarı eski bir askerle karşı karşıya yemek yiyecektim. Ancak elden birşey gelmez, Vorontsov ailesiyle yemekten iyidir.

—Peki efendim, nasıl isterseniz. Dedim. Galina o her zamanki belli belirsiz gülümsemesiyle, “Âlâ, o halde sizi aşağıda bekliyor olacağım.” dedi ve yavaşça ilerleyip odadan dışarı çıktı

—Prensim, şimdi sen odana git, ben de hemen üstümü değiştirip odanıza geleceğim. Kahvaltı için arka bahçeye hep birlikte ineceğiz. Dedim. Bunu derken ki âni huzursuzluğumun kaynağı da, Aleksander Vorontsov' un aşağıda olması ve dün geceki hadiseden dolayı onu kahvaltıda görecek olmamdır. Tanrım…Umarım bana dün geceyle ilgili abuk sabuk cümleler kurarak canımı sıkmaz.

Andrei, oturduğu yatağımda ayaklarını sallayıp kendi kendine, o küçük çocuklara has olan ritme kapılmış, sanki karşısında biri varmış gibi duvara, akla ve mantığa sığmaz şeyleri coşkuyla geveleyip duruyordu. Yatağımdan zıplayıp, “Peki, gidip Anastasia ya da söyleyeceğim ve kamyonetlerimi de getireceğim; hoşçakal İrina," diyerek odadan zıplaya zıplaya çıktı. Ben de bir iç çekip oturduğum yerden kalktım. Masanın üstünde duran açık günlüğümü kapatıp çekmeceye bıraktım. Yatağımı düzelttim ve Andrei'nin gelirken bozduğu, odamın ortasında duran halıyı eski haline getirdim. Temizlikten ziyade, simetri takıntımı da olabildiğince saklıyordum.

O korktuğum aynanın karşısına geçip elimi yüzümü yıkadım. Anemi hastalığının sebep olduğu sararmış yüzüme baktım. Ne kadar da yorgun görünüyordum; bu durum son günlerde daha da belirgin hâle gelmişti. Şu anda birine sarılma ihtiyacı hissettiğimde buna kendim bile şaşırdım. Oysa sevgisizlikten midir yoksa zihinsel bir sorun mudur bilmem; çocuklar hariç, oldum olası kimseye sarılmayı sevmem. Nedenini hiç anlamıyorum…

“Çünkü senin temizlik takıntın var İrina,” dedi İçimdeki Ses.

“Neden? Bununla ne ilgisi var?” diye sordum.

“Çünkü yetişkinler yalanla, ihanetle ve kibirle kendi ruhlarını kirletmişler. Bu kiri senin ruhun fark etmiş. Ancak çocuklar bundan henüz münezzehtir.”

Bir an sustu İçimdeki Ses. Kendime aynada baktım. İçimdeki Susmayan doğru söylüyordu. Bu söz üstüne söylenecek sözüm yok.

Dolabımın yanına gidip içinden bakıcı elbisesini çıkarıp giyindim. Daha sonra tekrar ayna karşısına geçtim ve bu, uzun mu uzun saçlarımı örmeye başladım. Nedense sol yanım sıkışıyor, nefes aldıkça da bu bir batma hissine dönüşüyordu. Düşündükçe bile bunu tetiklediğimi biliyordum. Bu yüzden aklımı başka şeylerle meşgul etmem gerekti.

Elbisenin düğmelerimi kapatırken bir anda aklıma, o, Yegor'la annemlerin evinden dönerken ki gördüğüm gerçek dışı, rahatsızlığımdan kaynaklı diye düşünüyorum, yanıma gelip oturan kızı geldi. Yüzünü tam hatırlamıyorum ancak gözlerinin altındaki iki belirgin damarı hatırlayabiliyordum. Nedense, bir garip konşuyordu ancak sanki… yüzü ve sesi bana, onu daha önce tanımışım gibi bir hissiyat veriyordu. Yanıma gelip oturduğunda bir ağırlık hissetmiştim bedenimde. Sanki o gelip oturduğu an zaman durmuş, etraftaki sesler kesilmiş gibi, sadece ve sadece onun o soğuk, sertleşmiş yüzüne odaklanmıştım. Hani olur ya, bir rüzgarla yahut yabancı bir ortamda insan kendini bir başka hisseder…işte buna benzer bir his. Hatta ve hatta daha ilerisi…kendini görmek gibiydi o an. Sanki…beni, benden daha iyi tanıyor gibiydi. Hele ki o içimden geçen, “Bir gün herşey güzel olacak.” sözünü söylerken kaskatı kesilmiştim. Ancak Yegor o an kimsenin yanımda olmadığını söylemişti. Ama bana düşen günlüğümü uzatmıştı. Hatta uzatırken onun o buğdaya çağlayan tenine dokunmuştum. Basbayağı dokunmuştum eline. O halde nasıl olur da bir hayaldan ibaretti? Adını da söylemişti. Ama tam olarak neydi biraz zorladıktan sonra hatırlayabildim. Ver…hah…hatırladım! Adı Verdişan idi. Büyük olasılıkla aklım benimle sıkı oyun oynuyor. Kimsenin hissetmediği hisleri ve görmediği şahısları yalnızca bana gösteriyordu. Tanrım…galiba ben deliriyorum.

Beni bir kuyu gibi içine çeken düşüncelerimden ayılıp kendime gelmeyi başardım. Son defa aynada kendime baktıktan sonra, hızla odamdan çıkıp çocukların odasına çıktım. Kapıyı her zamanki gibi çalmadan girmiştim. Üstelik girer girmez Andrei'nin giyindiğini ve hazırlanmış olduğunu gördüm. Anastasia da öyle. Büyük olasılıkla ben dönünceye kadar koca yürekli Anastasia, bana zahmet olmasın diye kardeşini de hazırlamıştı. Ah ne kadar mesut olmuştum, bunu kelimelerle anlatamazdım! O sümüğünü sürdüğü güzelim mavi pijamalarını bugün değiştirmek zorunda kalmadığım için de Tanrı’ya ayrıca minnettarım. Şimdi diyeceksiniz ki, “İşin bu, neden bu kadar şikayetçisin?”

Dürüst olmak gerekirse, bu malikanede bir bahçıvan olarak çalışacağımı sanmıştım. Daire sahibemiz Bayan Margarita, Moskova'ya taşındığımızda beni bunun için yönlendirmişti. Bana, benim istediğim gibi bahçeyle ilgilenebileceğim bir iş bulduğunu söyleyince apar topar verdiği bu adrese geldim. Ancak gelir gelmez Kahya Bayan Galina'nın, malikane için bahçıvan değil de, bir çocuk bakıcısı aradıklarını söyledi. Meğersem daire sahibemiz o ucube Bayan Margarita’ da bunu biliyordu ve sırf kirayı tam gününde peşin ödeyeyim diye önüne gelen bir fırsatı bu şekilde kullanmıştı.

—İrina, sen gelene kadar Andrei'yi hazırladım, dedi Anastasia heyecanlı bir şekilde. Bunun üzerine Andrei zıplayarak alkış tuttu.

—Evet canım, o yüzden sana teşekkür ederim. Ben yokken kardeşinle ilgileniyor olman beni mutlu etti, dedim. O da gülümseyerek yanıma geldi. Elimi tutarak gözlerimin içine baktı. Sesini kısarak bana, “Lütfen İrina, o mektuptan anneme söz etme. Bunu söylemek zorunda olduğunu biliyorum ancak bu konuyu annem dahi bilse er yada geç babamın kulağına gidecektir. O da hayal kırıklığına uğrayacaktır. Kaç gündür bunu söyleme diye Tanrıya dua ediyorum. Eğer beni seviyorsan bunu ne babama ne de anneme söyleme.” dedi

Doğrusu söylediği sözlerle içim burkulmuştu. Bana yaranmak için de hem etrafı toplamış hem de Andreini giydirmişti. Çok zor bir duruma düşmüştüm. Bir taraftan Anastasia'nın söylememem için Tanrıya dua edip bana acıyla yalvarması, diğer taraftan da bunu söylemezsem başına gelebilecek şeyleri düşünüyordum. Bunun haricinde, onun güzel yüzüne ve güzel ruhuna dert katacak şeyler yapmak da istemiyordum. Bana sevgiyi hissettirmiş, ve bana saygı duyan Anastasia’ya hayal kırıklığı yaşatmak istemiyordum. Tekrar sol yanımın sıkıştığını hissettim. Ona sadece fısıltıyla, “O halde dua etmeye devam et, belki de bundan ne annenin ne de babanın haberi olmadan her şey düzene girecektir.” dedim. Bana o hüzünlü yüzüyle bakmaya devam ediyordu. O gri gözlerinden, mavi gözlü Anna'yı, kız kardeşimi görebiliyordum. İkisi de birbiriyle yaşıt, temiz kalpli kızlar dı. Her ne kadar kız kardeşim Anna, Anastasia kadar kırılgan olmasa da, ikisi birbirini bana hatırlatıyordu.

—İrina hadi gidelim, dedi Andrei bir eliyle kamyonetini, diğer eliyle de elimi tutarken.

—Tamam prensim, hadi gidelim…Hadi Anastasia, sen de kitabını getir. Orada otururken okursun, dedim. O sırada dolabın yanındaki aynaya gözüm kayınca öyle bir irkildim ki, elimi tutan Andrei bile bunu fark etmişti. Yansımadan tam köşede, sandalyenin üstünde bir kolu eksik olan babamın otururken bizi izlediğini gördüm. Demek ki bana darılmadı. Bana o sıcak gülümsemesiyle bakıyordu. Ah baba!..diyerek onun aynadan, açık kahverengi gözlerine baktım. “Bir an ne kadar korktum hastalığım geçti diye! Korkmuştum seni bir daha görmeyeceğim diye…”

***
Bahçeye, o asık suratlı bahçıvanın yol göstermesiyle inmiştik. Giderken Anastasia ya, “Canım, siz bu vadiye en son ne zaman indiniz?” Diye sordum. O da bana bakmadan, “Çok oldu, çünkü sadece annem Elena'nın uygun gördüğü mevsim günlerinde ineriz,” dedi. İlk defa koca malikanenin arka tarafındaki üç kapıdan geçip dışarı çıkıyor olacaktım. Çıktığımızda ise vadinin güzelliğiyle adeta büyüye kapıldım. Ancak bunu elimden geldiğince göstermemeye, ağır durmaya çalışıyordum. Hele ki, aşağıdaki derenin hemen yanındaki büyük salıncağı görünce, oraya koşup sallanmamak için kendimi zor tutuyordum. Fakat bunu yapamazdım; zira çocukların yanında çocuklaşmak uygun olmayacaktı. Bay Vorontsov ve Bayan Elena'nın huş ağaçlarının altındaki ahşap çardak da oturduklarını, Bayan Elena'nın elinde bir dergi, Bay Vorontsov un elinde bir gazete, okuyor vaziyetteydiler. Yegor ise tam Vorontsov’un yanı başında, ona ayaküstü bir şeyler söylediğini gördüm. Bayan Elena’nın da tam yanı başında, Kahya Galina ve mutfak çalışanlarından Valentina Petrovna vardı. Valentina Petrovna, uzun saatler ayakta kalmaktan ve ağır kazanları kaldırmaktan ötürü hafif balık etli, güçlü, kaslı ve dayanıklı bir vücut yapısına sahipti. Çelimsiz değil, Sovyet işçi sınıfı kadınına yakışır sağlam bir duruşu vardı.

Yüzünde ise zamanın ve hayatın izlerini taşıyan hafif kırışıklıklar, ancak aynı zamanda çok samimi, anaç bir bakış taşıyordu. Çoğu zaman ciddi dursa da, nadir olarak bana karşı sıcak bir gülümsemesi vardır. Ancak genel olarak tüm mutfak ve diğer ev çalışanları, bana karşı hep asık suratlı ve kibirli olurlar. Çünkü onlara göre ben bu malikanede çalışacak kadar eğitimli ve olgun bir çalışan değildim. Hepsinin bana göre hali vakti yerinde, ev sahibi olmuş birer emektar idiler. Ne de olsa Vorontsov malikanesinde çalışıyorlardı. Üstelik benden önce işe başlamış, benden daha fazla ücret alıyorlardı. Doğrusu bu yüzden ben dahil, Bayan Galina'nın beni işe alelade almasına hep hayret etmişimdir. Bunun sebebi de o günlerde çocuklar için derhal gecikmeksizin bir bakıcı aradıklarından kaynaklıydı. Ancak ben bir bakıcı olarak değil, bir bahçıvan olarak bu güzelim vadideki diğer çalışanlarla çalışmak, onlar gibi çiçeklerden ve ağaçlardan sorumlu olmak isterdim. Ne de olsa temiz ve bereketli bir işti. Yazık oldu lakin, yine de Tanrıya şükür, yine de iş sahibiyim ve Anastasia ile Andrein gibi sevgi dolu çocukları tanıyarak, ömrüme ömür katmış gibi oldum.

Bayan Elena, kahyanın söylemesiyle başını kitaptan kaldırıp bize baktı. Andrei koşup onun kucağına oturdu. Anastasia da babasının yanına gidip, “Günaydın babacığım,” dedi. Bunun üzerine Aleksandr Vorontsov, gazetesini indirip ona, “Ah güneşim uyanmış,” diyerek onun alnından öptü, daha sonra bana baktı. Bunun üzerine ben de hemen Elena'ya baktım. Bana dün geceden kalan Anatol anısından bahsetmesinden içten içe korkuyordum.

Anastasia hemen babasının yanına geçip oturdu. Elena: “Bayan İrina…günaydın, nasılsınız?” Diye sorunca ben hemen, “Günaydın efendim, Tanrıya şükür ki ben iyim. Peki ya siz? afiyettesinizdir umarım,” dedim. Bay Vorontsov ve uşak Yegor'un beni süzdüğünü hissettim ancak gözlerimi Elena'dan ayırmadan öylece duruyordum.

—Tanrıya şükür, ben de iyim, dedi. Bunu söylerken bir an Vorontsov’ a baktı, sonra bana dönüp masada duran bir zarfı uzattı. “Canım, bugün tüm ev çalışanlarının maaş günü ve bu da senin,” diyerek uzattığı zarfa bir an bakakalmıştım. Zira o kadar kafam yoğundu ki, maaş günümün bugün olduğunu dahi unutmuştum.

—Al hadi, bu iki yüz kırk rubleyi senin için ayırdım, diye de ekledi. Bunun üzerine ben de gidip zarfı nazikçe elinden aldım. Kırk ruble bana yetecekti o yüzden iki yüz rubleyi olduğu gibi annem Nataşaya göndermeliydim. Ah… kadıncağız nasıl da sevinecek. Her ay sadece yüz ruble için çalıştığımı sanıyordum. Lakin ilk geldiğim gün Kahya kadın Bayan Galina, bana bir aylık için sadece yüz ruble ödeyeceğini söylemişti. Birden bunun değişmesi sebebini düşündüm.

—Canım yoksa ücreti beğenmedin mi? Diye sordu Elena.

—Hayır efendim kesinlikle! Bilakis, daha az ücret alacağımı düşünmüştüm, dedim sonunda. Bunun üzerine Elena gülümsedi: “Çünkü o zaman sadece geçici bir bakıcı arıyorduk. Lakin, çocukların senden ayrılamayacağını gördükten sonra işinin daimi için bu kadar alman gerekiyor. Ayrıca gizlilik için de daha fazla alman normal değil mi? Deyince bu söz üzerine şaşırdım.

—Anlamadım, ne gizliliği? Diye sordum.

Bir iç çekip sözüne devam etti: “ Tatlım, biliyorsun ki, Moskova'da, komünist rejimin ve resmi devlet politikasının tam ortasında özel bir malikanede (örneğin üst düzey bir bürokrat, parti elitleri veya ayrıcalıklı bir aile için) bakıcı olarak çalışmak, bu dönemin ekonomik yapısına göre oldukça sıra dışı ve hassas bir durumdur. Sovyetler Birliği'nde özel olarak ev hizmetlisi çalıştırmak yasal olarak 'kapitalist kalıntı' veya 'özel mülkiyetçilik' gibi görülebileceği için resmi kayıtlarda bu pozisyonlar genellikle 'ev yardımcısı' ya da 'dayanak personeli' olarak farklı meslek adları altında gizlenir veya tamamen elden (kayıt dışı) ödenir. Senin şimdiki durumun da öyle. Sadece bu da değil, devletin ateiziminden dolayı kendi dinimizi gizli yaşıyoruz. Bu yüzden bu ikisini gizli yürütmeni istiyorum. Sadece sorun yaşamak istemiyoruz, dedi.

Elena haklıydı. Bunu tamamen unutmuştum çünkü daha önce buna dikkat edilen malikanelerde hiç bulunmamış, ibadetimi fazla kısıtlayacak bir duruma gelmemiştim. Ben, devletin daha az işlediği Darnytsia şehrinden Rusya'nın merkezine gelmiştim. Burada devlet daha etkili ve daha otoriter idi.

—Evet, sizi anlıyorum efendim. Ve endişelenmeyin, buna çok dikkat edeceğimden kuşkunuz olmasın. Dedim.

—Âlâ, o halde size ayırttığım vişne ağaçları altındaki kahvaltı masasına geçip kahvaltınızı edin. Yegor de sizinle eşlik edecek, dedi. Bir an Vorontsov' un yanı başında, iki elini arkasına bağlamış ve hiç bir şey demeden ayaküstü bana öylece bakıp duran Yegor'a baktım. Bana gülümsedi; bilmukabele ben de gülümsedim. Hemen yanında, şaşalı masanın ucunda oturmuş, ondan daha iricene duran ve askeri duruşunun aksine, bir işadamına has takım elbiseyle bana bakan Vorontsov'un da beni süzdüğünü gördüm. Okuduğu gazeteyi indirmiş, Yegor' la beraber Elenayla olan diyaloğumuzu dinliyorlardı.

O sırada ahududu reçelini yerken ağzını kirletmiş olan Andrei'nin yüzünü, temizlik takıntımın tetiklenmesiyle bir an masanın üstünde duran peçeteyle alıp silmiştim. Bunun üzerine Anastasia: “İrina bekle, ben hallederim. Sen ve Yegor kahvaltı etmediniz, gidip yiyin," diyerek başka bir peçeteyle kardeşinin yüzündeki geri kalan reçel damlalarını sildi. Kahya Bayan Galina yanıma gelip, “Size o vişne ağacı altındaki masada kahvaltı hazırlattım,” diyerek bana otuz adım kadar uzaklıktaki vişne ağaçları altındaki masada iki kişilik bir kahvaltı masası gösterdi. “Peki efendim, minnettarım.” Diyerek masaya doğru yürüdüm. Arkamdan Yegor'un da geldiğini fark ettim. O uzun adımlarıyla bana yetişmeyi başarmıştı.

—Günaydın bayan, dedi o kalın, soğuk sesiyle. Ona dönüp, “Günaydın efendim.” dedim. O kadar uzundu ki bunu söylerken kafamı kaldırmıştım. Masaya gelince de bana sandalyemi çekti. Masada, tıpkı Vorontsov’ların ki gibi Tvorog, smetana eşliğinde zapekanka, bal, reçelli blini, oladyi, tereyağlı, meyveli greçka lapası, yumurtalı doktorskaya kolbasa, çavdar, beyaz ekmek üzerine tereyağı, peynir, salam, kırmızı havyar ile hafif tuzlu somon dilimleri ve demlik çayı bulunuyordu. Ne bereketli bir sofra ama!

Yegor kendine hemen bir fincan çay doldurduktan sonra benim de fincanımı doldurdu. Ağzına bir salam dilimi atıp, çavdar ekmeğine bal sürmeye başlamıştı. Sanki yemekten çekindiğimi fark etmiş gibi bana bakmıyor, rahatça yemem için de kendi yemeğiyle ilgileniyordu. Böylece ben de bu rahatlıkla somon diliminden bir kaç tane yemeyi başardım. Daha sonra etrafın güzelliğine göz gezdirdim. Bugün güneş kendini fazlasıyla belli ediyordu. Tam üstümüzde duran ağaç dallarındaki bülbüller şakırdıyor, birbirinden güzel, kahvaltı eşliğinde bize huzur dolu sesler çıkarıyorlardı. Tam aşağıda duran derenin akarkenki sesi duyuluyor, etraftaki kuşları ve canlıları coşturuyordu. Kalkıp gezinmek istedim ancak sadece çocuklarla ilgilenmem gerektiği için bundan çekindim. Küçük Andrei masadan kalkmış, yanıma gelmişti. “Ben şimdi bu kamyonetlerimin kasasına toprak doldurup oradaki ağacın dibinde boşaltacağım," diyerek yere oturunca ona tepki gösterdim. “Andrei kalk yerden kendini kirleteceksin!” Dedim. Bunun üzerine Yegor, “Sâkin olun, bırakın da çocuk biraz toprağa bassın. Bay Vorontsov bu yüzden vadisi olan bu malikanede kalıyor.” Dedi. Bunun üzerine moralim bozuldu ve iç çekip çay fincanımı elime aldım. Otuz adım kadar uzaklıktaki karşımızda oturan Elena’ya baktım. Elinde resmi moda dergisiyle fincanını yudumluyor, üzerindeki sade, pilesiz yeşil elbisesi, tam da bugünkü vadiye uygun olmuştu. Hemen yanında oturmuş olan Anastasia, yemeğini bitirmiş olmalı ki yanında getirdiği kitabı okumaya koyulmuştu. Okulların açılmasına tam iki gün kalmıştı ve ben hâlâ bu mektup konusunu ne annesine ne de babasına açmıştım. Ve bu da git gide bende bir iç huzursuzluğa neden oluyordu.

—Neyiniz var? Sıkkın gibisiniz, dedi Yegor.

Yüzümü dönüp onun yeşil gözlerine baktım. Yediği çavdar ekmeğini hâlâ ağzında yavaşça çiğniyordu.

—Hiçbir şeyim yok, sadece her zamanki halim, diyerek çayımdan bir yudum aldım. Yegor ağzındaki lokmayı yutup boğazını temizledi. Daha sonra derin bir iç çekip:

—Bayan İrina…biliyorum, belki yaşıtınız olmadığım için veya hemcinsiniz olmadığım için benden çekiniyor olabilirsiniz ki, bu da çok doğal… Tekrar bir iç çekti sözüne devam etti. “Bu günlerdeki hüznünüzün farkındayım ve sık sık bir keder içinde olduğunuzu görüyorum. Bu yüzden içinizi dökmeniz…hiç çekinmeden bunu yapmanız belki sizi bir nebze rahatlatacaktır emin olun.” Dedi ve tam cevap verecekken tekrar atılıp, “Size inancım üzerine yemin ederim ki, bana güvenerek söyleyeceğiniz bir sıkıntınızı asla ama asla kimseye söylemeyeceğim,” dedi. Bu son söylediği yemin üzerine cesaretlendim. Galiba Tanrı karşıma bir yol daha sunmuştu.

—Bay Yegor, size minnettarım, diyerek söze başladım. Ancak nereden başlayacağımı bir an şaşırdım. Zira Yegor'un bunu duyunca ne tepki vereceğini hiç bilmiyor, ve bu yüzden diğer taraftan endişe ediyordum.

—Evet bayan İrina, bana söyleyeceğiniz bir şey mi var? Diyerek söyleyeceğim şeyi merakla bekliyordu.

—Efendim, konu benimle ilgili değil, Anastasia ile ilgili, dedim.

—Dinliyorum sizi, devam edin.

Bir an tereddüt ettim. Ama Yegor'un içine çoktan kurt düşürmüştüm o yüzden istesem de bunu söylemekten vazgeçemem. “Ama söz verdiniz, bunu kimseye söylemeyeceksiniz," deyince Yegor gitgide sabırsızlanıyordu.

—Ah…sizi temin ederim, asla kimseye söylemeyeceğim. Dedi.

—Efendim, ben davet gecesinden bir gün önce, Anastasia'nın odamda ders çalışmak için olduğu esnada, çantasında öğretmeni tarafından bir mektup yazıldığını farkettim.

Bir an duraksadım. Devamını getirmeye hem utanıyor hem de çekiniyordum.

—Devam edin…

—Ama o mektup…o mektup normal bir öğretmenin yazdığı şekilde değildi. Daha çok bir sevgiliye yazdığı mektup gibi yazılmıştı. Sanırım pedofili biri, dedim.

—Öyle mi? Bundan Bayan Galina'nın ya da Bayan Vorontsova’ nın haberi var mı? Diye sordu.

—Hayır, efendim hayır! Bunu annesine ve babasına söylemeyeceğime dair söz verdim. Hem bunda onun suçu yok ki. Ben sadece bu konuyu onların haberi olmadan halledebilecek bir çözüm arıyordum. Bu yüzden bunu size anlattım.

Bunu Yegor'a anlattığım için hem korkmuş hem de pişman olmuştum. Bu yüzden elini tutup, “Lütfen efendim, siz yemin ettiniz ve ben size güvenerek, bunu halledebileceğinizi düşünerek itiraf ettim. Lütfen Bay Vorontsov'a bundan bahsetmeyin yoksa Anastasia hayal kırıklığına uğrar ve benimle bir daha konuşmaz.” Dedim. Bunun üzerine Yegor diğer eliyle elimi tuttu, “Merak etmeyin, bana güvenerek söylediğiniz şeyi kimseye anlatmam. Ancak okul açılmadan onun icabına bakacağım. Anastasia okula gittiğinde onu bulamayacak," dedi.

—Siz çok iyi bir adamsınız efendim, Tanrı sizi korusun, dedim. O da ellerini çekerek, “Hadi, şimdi yemeğinize devam edin. Vorontsov ların dikkatini çekiyoruz.” Deyince dönüp karşıdaki masaya baktım. Bayan Elena ve Bayan Galina'nın bize baktığını gördüm. Hemen kendime çeki düzen verdim. Daha sonra vadinin düzeninden sorumlu olan bir adamın gelip Bay Vorontsov’a bir budama makası getirdiğini gördüm. Arkası dönük Bay Vorontsov'un önce kollarını sıvadığını, daha sonra gidip duvar kenarındaki çiçekleri budamaya başladığını gördüm. Vorontsov’un daha önce resim çizdiğini Anastasia'dan duymuştum. Dönüp Yegor'a, “Efendim, neden Bay Vorontsov budama işini kendi yapıyor?” Diye sordum. Bunun üzerine Yegor sırıttı. “ Çünkü Bay Aleksandr Vorontsov daraldığı zaman kendini doğa işleriyle meşgul etmeye çalışır. Bu malikane, bu vadi, onun doğup büyüdüğü, babası Viktor Mihailoviç Vorontsov’dan miras kalma bir yerdir. Burada çok anısı var. Ben geldiğim zaman burada pek çiçek yoktu ancak Bay Vorontsov ağaçlardan ibaret olan bu vadiyi, zamanla bir çiçek bahçesine dönüştürdü. Hem kendi için hem de ailesi için," diyerek güldü.

—Peki siz efendim? Sizin aileniz yok mu? Diyerek adamcağızın attığı kahkahayı yarıda kestim. Yüzü sertleşmiş, önündeki boş bardağı alıp su doldurdu. “Önceliğim hep kariyerim oldu,” diyerek bardağı eline alıp içti.

—Hiç aşık olmadınız mı? Diye sordum bu sefer. Ağzındaki suyu hala yutmamış, uzakta çiçekleri budayan Vorontsov’a bakıyordu. Sanki bana söylemeden önce söyleyeceklerini zihninde tartıyor ve ona göre konuşmak istiyordu. Sonunda suyunu yutarak elindeki bardağı masaya bıraktı ve:

—Evet, oldum. Dedi. Dudağının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.

—Nerde o şimdi? Diye sordum merakla. Ancak Yegor'un ağzından cevapları kerpetenle alıyor gibiydim. Sorduğum bu yersiz soruyu yersiz yerde yersiz zamanda sormuştum. Cevap vermezse yeridir.

—Hayır, şu anda evli, deyince kaskatı kesildim. Oysa onun yanına gidip geldiğini düşünmüştüm. “Henüz sizin yaşlarınızdayken sevmiştim onu. Ancak daha sonra ona verdiğim ilgiden mi bunaldı yoksa böbürlendi mi bilmem, birden bana karşı yabancılaştı. Beni görmezden gelmeye, aşağılamaya başlamıştı.

Bir an duraksadı. Tekrar bardaktan bir yudum su aldıktan sonra devam etti,

—Onun yanında kendimi eksik, deyim yerindeyse pek yetersiz hissetmiştim. Benim gibi askeri nizama sahip bir adam için bu, tam bir gurur kırıcıydı. O vakit hiçbir şey demeden hayatından çekip gittim. Yıllar sonra döndüğümde evlenmiş, iki çocuk sahibi olmuştu…”

Tekrar bir iç çekip sözüne devam etti, “O gün bu gündür, bir daha aşka yeltenmedim. Kendime çeki düzen verdim. Dostum Aleksandr Vorontsov ile kalan ömrümü geçirmeyi tercih ediyorum," dedi. Yüzünde, sertlikle birlikte bir acı, bir öfke ve hayal kırıklığı taşıdığı kolayca görülebiliyor du. Başını çevirip bana baktı, “Peki ya siz? Sizin sevdiğiniz biri var mı?” Diye sordu. Ben de buna gülümseyerek cevap verdim: “Hayır efendim, böyle ilişkilere girmiyor ve elimden geldiğince kendimle ilgilenmeye çalışıyorum. Bir defasında uzaktan sevdim ve bunun beni çok kötü etkilediğini fark ettim. Bu yüzden hep, aşktan kaçınıp sadece ibadetimle ve kendimle meşgul oldum," dedim.

—Bu iyi, emin olun sadece kendinizle meşgul kalmanız daha uzun yaşamanıza fayda sağlayacaktır. Aşk…sanıldığından çok şey alır bizden; benim açımdan da aşk, sadece güzel bir şişenin içindeki zehirdir… Ben…aşka esirken eski halimi özlüyordum. Gençliğimi, işimi…en çok ta kendimi özlüyordum, dedi. Gözlerini uzaklara dikmiş, önümde bu kadar şeyi açıkladığından habersiz bir şekilde anlatıyordu. Eminim ki daha sonra bunları bana söylediği için kendine kızacaktı. O kadar içten söylüyordu ki yaralı hislerini, damarını kesip önüme akıtsa ancak o kadar olurdu.

Bense tek kelime etmeden gözlerimi onun yarım kalan çay fincanına diktim. Dediklerini zihnimde bir bir canlandırıyordum. Ne mümkün bu denli sağlam görünen adama aşk ilişsin? Yerden göğe kadar haklı değil mi aşkı zehir diye tanımlamakla? Daha geçmişten günümüze kadar bu aşk denen illet yüzünden nice tahtalar yıkılmadı mı? Nice savaşlar edilmedi mi uğrunda? Sayısızca insan canına kıymadı mı onun için? Kardeş kardeşe, akraba akrabaya, komşu komşuya bunun için hiç düşman olmadı? Başta Romeo ve Juliet olmak üzere bize, sözüm ona talihsiz aşkı benimsetenlerden dolayı kendimizi unutmadık mı? Evet! Kabul ediyorum ki, sevgi şüphesiz çoğu durumda insanı iyileştirir ancak sadece kendini iyileştirir. Sevgisizliği sevgiden başka iyileştirecek yoktur. Lakin, eğer insan sevgiye ihtiyaç duymazsa sevginin etkisi onun için hiçtir. Var mı sevgiye ihtiyacı olmadan, kendi kendine yetinenden daha güçlüsü?

Yegor dönüp bana baktı. Daha sonra fincanını alıp döktü ve semaverden aldığı çaydanlıkla içine doldurdu. Bir iki yudum aldıktan sonra:

—Ben artık kalkayım, sabah gelmesini beklediğimiz diğer mühendisler geldi. Bay Vorontsov' un yanında olmalıyım, diyerek bana başıyla Bay Vorontsov’un yanına gelmiş dört tane takım elbiseli adamı gösterdi. Onların geldiğini fark etmemiştim. Yegor'la sohbet ederken zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. “Müsadenizle Bayan İrina,” diyerek yanımdan hızla uzaklaştı. Gidip, Vorontsov'la beraber vadinin aşağısına doğru yürüyen mühendislere eşlik etti. Onlara bakarken bir anda Vorontsov'la göz göze gelince yüzümü ondan çevirdim. Şükür ki, o ucubeyle bugün hiç konuşmadım. Bir süre sonra hepsi çam ağaçların içinden geçen ince, uzun yolda yürüyerek kayboldular.

Doğrusu ben de bu gün kiliseye gitmeyi planlıyordum. Ancak Elena'dan bunun için izin almam gerekiyordu. Dönüp, yerde oturmuş vaziyette oyuncak kamyonların kasasına toprak dolduran Andrei'ne, “Canım hadi kalk, annenin yanına gidelim.” Dedim. Andrei pantolon paçalarını ve dizlerini ıslak toprakla kirletmişti.

—Bayan İrina! Dedi Elena’nın sesi. Dönüp ona ve yanında duran Kahya Kadın Galina'ya baktım. “Gelin, siz de bizimle vadinin aşağısına kadar tur atın,” dedi.

—Ah…ama çocuklar…

—Hiç dert etmeyin, Anastasia kitabını okumakla meşgul. Andrei de bizimle gelsin, dedi. Bunun üzerine Andrei kamyonetini bırakıp, gelip benim tuttu. Bu, hem vadinin diğer tarafını görmeme, hem de kilise için izin almama yarar sağlayacaktı. Masadan, maaş zarfımı alıp, “Peki efendim, memnun olurum," dedim. O sırada Andrei'nin o yumuşak, topraklı elini tutuyordum.

—O halde gidelim, diyerek bana gülümsedikten sonra önden Galina ile yürüdü. Ben de bir adım gerilerinde duruyordum. Yürürken ayak bileklerime kadar uzanan solgun sarı otların arasından, rutubet kokan toprağa basarak ilerliyorum. Çevremizi saran o devasa huş ağaçları, rüzgârın her sert esişinde üzerime pas rengi yapraklar yağdırıyordu. Birkaç adım ötemizde, vadinin en alçak noktasından kıvrılarak geçen o küçük dere, taşların üzerinden atlayarak aceleyle akıp gidiyor. Suyun yüzeyi, üstüne düşen binlerce ölü yaprakla birlikte gümüşi bir şerit gibi parlıyor; o serin, nemli su kokusu ciğerlerime dolarken, akıntının çıkardığı mırıltı ormanın iniltisine karışıyor. Bu ortam, bu hava bana bir başka hissettiriyordu. Sanki başka dünyanın başka havası gibi, birden beni kendime yabancılaştırmıştı.

Patikanın hemen kenarında, mevsimin bu son demlerine direnmeye çalışan morumsu yabani çiçekler boyunlarını bükmüş, toprağa tutunmaya çalışıyorlar. Yapraklarının üzerindeki sabah ayazının bıraktığı son buz taneleri, güneşin soluk ışığıyla parıldayıp yavaşça erirken, doğanın bu sessiz ve amansız döngüsü içinde ne kadar yalnız olduğumu yüzüme vuruyorlar. Ağaçların gövdesine yaslanmış gölgeler uzadıkça, bu vadi sanki bütün sırları içine çekip yutmaya hazır dev bir mezar gibi üzerimize kapanıyordu.

Önümde yürüyen Elena, elitlere has bir kibarlıkla yürüyordu. Sanki yanında duran Kahya Galina’nın o yavaş adımlarına ayak uydurarak yürümeye çalışıyordu. İkisi birbiriyle sohbet ediyor, sohbet ederken de etraflarını izliyorlardı. Ancak onlardan beş adım kadar geride olduğum halde dediklerini kolayca duyabiliyordum. Bayan Galina Elena'ya:

—Dün gece dergi sayfasında beğendiğiniz Fransız parfümünü ve İtalyan derisi çantayı almak istediğinizi Bay Vorontsov’a söylediniz mi? Diye sordu. Bunun üzerine Elena iç çekip,“Yine olduğu gibi hayır. Hep isteklerimi reddediyor. Onun için sadece ürettiği savaş uçakları ve haddinden fazla ilgilendiği devlet önemli. Dün gece ona almak istediğimi söylediğimde bana: “Biz Sovyet yurttaşlarıyız, o kapitalist çöplerine mi özeniyorsun? Parti binasında adımızın bu tür dedikodulara karışmasını mı istiyorsun? İhtiyacın olan kumaşları ordu terzisine hallettiririz.” dedi.

Elena bunu anlatırken hem üzgün hem de öfkeli görünüyordu.

—Belki de daha sonra fikir değiştirip istediklerinizi temin edebilir, diye cevap verdi Galina. Ancak bunu, sanki küçük bir çocuğu sakinleştirmek için söylüyor gibiydi. Elena yüzünü sol taraftaki çam ağaçlarına çevirdi. Derin bir iç çekerek: “O, Tanrı inancı olmayan bir adam…Daha Tanrı’nın isteklerini yerine getirmeyen birinden, benim isteklerimi yerine getirmesini nasıl beklerim?” Diye cevap verdi.

Elena' nın söylediği sözlerden yola çıkarak anladım ki, onun şanıyla, şöhretiyle, güzelliğiyle ve tüm artılarıyla tek eksiğinin, eşi Vorontsov'un ona karşı olan sevgisizliği olduğunu anlamıştım. Ancak eğer gerçekten tahmin ettiğim gibi Bay Aleksandr Vorontsov gizli bir devlet adamıysa, devlete işlerine ayıracağı vakit, Tanrıya ve ailesine ayıracağı vakitten daha önceliklidir.

Birden yanımıza hızlı adımlarla gelen bahçıvanlardan birini gördüm. Gelip Elena'ya selam verdikten sonra, “Efendim, az önce postacı bir zarf getirdi. Bu sanırım çocukların bakıcısı olan Bayan İrina'ya gönderilmiş bir mektup,” diyerek Elena'ya uzattı. Birden kalbimin hızla çarptığını hissettim.
Elena zarfı alarak:

—Peki, teşekkür ederim; siz gidebilirsiniz, dedi. Zarfı çevirip inceledi. Daha sonra, “Bu Drantsya şehrinden gelmiş.” Deyince bunun Nadya'dan geldiğini çabucak anladım.

—Ah…evet efendim. Arkadaşım Nadya'dan gelmiş bir mektup olmalı, dedim.

—Ne güzel, arkadaşından mektup gelmesine sevinmiş olmalısın; hadi al, sen git de arkadaşının sana gönderdiği bu mektubu oku, diyerek mektubu bana uzattı. Daha sonra Andrei'ne bakıp, “Tatlım, sen de yanıma gel, İrina dönünceye kadar yanımda kal,” dedi.

—Teşekkürler efendim, mektubu okuduktan sonra hemen yanınıza döneceğim.

—Peki canım, sen git. Biz de derenin yanında olacağız, dedi sıcak bir tebessümle.

Bunun üzerine hemen yukarı tarafa geri gidip çam ağaçlarının yoğun olduğu tarafa gidip çömeldim. Nedense sabahtan beri içimde bir huzursuzluk vardı. Umarım kötü bir şey olmamıştır. Tanrım…sen en iyisini bilensin.

Sabah Elena'nın verdiği maaş zarfını kucağıma bırakıp, mektup zarfını elime aldım. Drantsya’dan gelen bu mektubu iç çekerek açtım. Belki de hayatımın son demine kadar büyük bir acıyla hatırlayacağım bu mektupta şöyle yazıyordu:

İrina,
Bu, Moskova'ya gittiğinden beri sana yazdığım ikinci mektup. İlkini hatırlıyor musun bilmem, göndermiş miydim onu da emin değilim; ama içimdekileri kağıda dökmek o zaman da şimdi de aynı derecede zor.
Sana gidişin için asla kızmadım, biliyorum; buradaki çamurun, bu daracık sokakların senin gibi bir ruh için ne kadar dar geldiğini ilk anlayan bendim. Sadece... Son zamanlarda psikolojim hiç iyi gitmiyor. Kafamın içindeki sesler, bu odanın duvarları üzerime üzerime geliyor; öyle karanlık ve bilinmezlikle dolu bir dönemden geçiyorum ki, nefes almak bile ağır geliyor. Gittiğinden beri senden hiçbir haber alamamak belki de bu yüzden içimi acıttı, sesini unuttum neredeyse.
Annem dün sabah gitti İrina. O uzun, hırıltılı nefesleri nihayet dindi. Verem en sonunda onu benden aldı, göğsündeki o demir ağırlığı söküp götürdü sanki. Onu toprağa verirken yanımda kimse yoktu, sadece soğuk bir Kiev rüzgarı vardı. Küçük kardeşim... Onu da devlete ait o gri çocuk bakım evlerinden birine teslim etmek zorunda kaldım. Elimden başka ne gelirdi ki? Ona bir parça ekmek verecek gücüm dahi kalmadı.
Biliyor musun, bütün bu karanlığın ortasında eşyaları toplarken seninle daha önce çekindiğim lise fotoğrafını gördüm. Onu elime alıp o zamanları hatırladım. O günleri özlüyorum İrina. Sen benim sırdaşımdın. Senin içindeki o gizli hastalığı bilen, oyuncaklara olan o çocuksu tutkunu, gökyüzüne bakıp iç geçirdiğin uçak sevgini ve babana olan o derin, sönmeyen özlemini senden başka bilen tek kişiydim. Ve sen çok farklıydın. Seninle birlikte ben ilk defa gerçek dostluğun ne demek olduğunu öğrendim. Tanıdığım hiç kimse sana benzemiyordu; sen bu dünyadan biraz fazla uzaktın sanki.
Sana bunları acınmak için değil, sadece bil diye yazıyorum. Çünkü ben de artık burada, bu hatıraların arasında kalamıyorum. Bu şehrin taşları, duvarları bana annemin öksürüklerini hatırlatıyor. Ben artık uzaklara gideceğim, bu sınırlardan, bu kasvetli coğrafyadan çok ötelere... Bana ne olacağını hiç bilmiyorum, önümdeki yol uçurum mu, başka bir sürgün mü, hiçbir fikrim yok.
Senden tek istediğim var İrina:
Beni ne ara, ne de peşime düş.Eğer bir gün adımı anarsan, sadece eski bir hatıra olarak bırak. Arkana bile bakma.

Nadya

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

23okunma 2beğeni 3yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…