25. bölüm / 28
İç𝐢𝐦𝐝𝐞𝐤𝐢 𝐒𝐮𝐬𝐦𝐚𝐲𝐚𝐧24. Bölüm
Bölümler 28Şu an: 24. Bölüm
- 1 Önsöz180 kelime
- 2 1. Bölüm812 kelime
- 3 2. Bölüm1.469 kelime
- 4 3. Bölüm1.804 kelime
- 5 4. Bölüm345 kelime
- 6 5. Bölüm969 kelime
- 7 6. Bölüm820 kelime
- 8 7. Bölüm828 kelime
- 9 8. Bölüm1.118 kelime
- 10 9. Bölüm856 kelime
- 11 10. Bölüm855 kelime
- 12 11. Bölüm1.079 kelime
- 13 12. Bölüm1.213 kelime
- 14 13. Bölüm901 kelime
- 15 14. Bölüm1.710 kelime
- 16 15. Bölüm1.157 kelime
- 17 16. Bölüm1.140 kelime
- 18 17. Bölüm1.721 kelime
- 19 18. Bölüm2.246 kelime
- 20 19. Bölüm2.837 kelime
- 21 20. Bölüm1.305 kelime
- 22 21. Bölüm1.167 kelime
- 23 22. Bölüm2.020 kelime
- 24 23. Bölüm1.845 kelime
- 25 24. Bölüm2.053 kelime · Okuduğun bölüm
- 26 25. Bölüm3.265 kelime
- 27 26. Bölüm2.508 kelime
- 28 27. Bölüm5.060 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Saat sabah saatine gelince yavaşça yatağımdan doğrulup pencereye baktım. Ne acep, bu sefer gecem kabussuz geçmişti. Ellerimi yüzümü yıkadıktan sonra geceliğimi değiştirdim. Şükür ki, bu sabah mide bulantısıyla yorgun ve uykulu uyanmamıştım. Anemi hastalığım yüzünden hep bir mide bulantısı, hep bir tembellikle içinde uyanırdım.
Gidip yatağımın baş ucuna oturdum. Pencereme konan serçeye baktım. Etrafına hızla sağ sol dönüp ortama alışmaya çalışıyor, arada ötüp kafasını ayağıyla kaşıyordu. Derler ki, serçe gibi hızlı hareket eden hayvanların, özellikle de yusufçukların zamanın çok yavaş aktığını görürmüş. Ağır hareket eden hayvanlar ise tam tersine, onlar da zamanın hızlı aktığını görürmüş. Ne tuhaf, ne ölçülü bir dünya sistemi bu! Bu sefer de gözlerimi, yatağımın köşesinde duran sineğe çevirdim. Sinek, öndeki iki elini yalayıp başına sürüyordu. Fark etmeden onun yaptığının aynısını yaptım. Sevgili jüri üyeleri, bu saçmalığı şizofrenliğime verin. Her ne kadar zekice konuşup mantıklı kararlar versek de, hepimiz bir parça deliyizdir. Tanrı hepimizi bağışlasın!
Oturduğum yerden doğrulup, yastığımın kılıfı içine sakladığım küçük boy Rusça İncil’i (Eski Ahit) çıkardım ve okumaya başladım:
“İnsan kadından doğar, ömrü kısa ve sıkıntıyla doludur. Çiçek gibi açar, solar; gölge gibi geçer, durmaz. Gözlerini böyle birine mi diktin? Beni yargı önüne mi getiriyorsun? Kim temiz olanı kirliden çıkarabilir? Hiç kimse! İnsanın ömrü belirlenmiştir, ayların sayısı senin katındadır; sınırını çizdin, aşamaz.”
(Eyüp 14:1-5)
Ah yüce Tanrım… Beni sadece seni memnun etmekle meşgul et. Beni boş işlerden ve boş aşklardan alıkoy. Senin sevgin bende hep daha öncelikli olsun… Âmin.
Diğer sayfaya geçip devam ettim:
“Güneş altında her şeyin bir vakti, her niyetin bir zamanı vardır: Doğmanın zamanı var, ölmenin zamanı var; dikmenin zamanı var, sökülenin zamanı var. Ağlamanın zamanı var, gülmenin zamanı var; yas tutmanın zamanı var, oynamanın zamanı var. Taş atmanın zamanı var, taş toplamanın zamanı var; kucaklamanın zamanı var, kucaklamaktan kaçınmanın zamanı var. Aramanın zamanı var, yitirmenin zamanı var; saklamanın zamanı var, atmanın zamanı var. Yırtmanın zamanı var, dikmenin zamanı var; susmanın zamanı var, konuşmanın zamanı var.”
(Vaiz 3:1-7)
Başımı kaldırıp tavana baktım. Kendimi inancıma o kadar yakın, o kadar bağlı hissediyorum ki, bu bağlılık hayatı gözümde sıradanlaştırıyordu. Drantsya şehrindeyken tanık olduğum bazı ihtiyarlar, gelmişlerine ve geçmişlerine söverek, “Hayatımızdan bir şey anlamadık,” derlerdi. Görünüşe göre çok yaşamış, ama pek az yaşamışlardı. Aslında bakarsanız, önemli olan çok yaşamak değil, hayatı anlamlı yaşamaktır. Yaşamak şakaya gelmez ki. Ne tuhaftır gözlerimizin görmesi değil mi? Nefes alabilmek, nefesle birlikte ciğerleri şişirmek ve kanı kalbimizle pompalamak… Vay be!.. Ne ilginç, ne olağanüstü bir varlık sistemi! Her çeşit hayvan, varlık ve canlı bulunan, yeşilleri, mavileri, sarıları ve kırmızıları olan bu zengin ve bereketli güzel dünyada kuşlar gibi uçmak, denizdekiler gibi yüzmek, konuşmak ve icat ettikleriyle devasa hayvanları yenmek, aklıyla ve gücüyle her şeye hâkim olan bu insanoğludan pek korkulur. Peki diğer yanında kötülük ve zulümlük barındıran insanoğlu, bu cennet parçası dünyaya yakıştı mı?
Derin bir iç çekip elimdeki İncil’i (Eski Âhit) yastığımın kılıfına geri bıraktım. Bugün davet gecesiydi ve çocuklarla ilgilenmem, onları bu gece bitene kadar odalarından dışarıya çıkarmamam gerekiyordu. En önemlisi de Anastasia'nın sevgili (şüphesiz sevgili) öğretmeninin yazdığı mektubu babası Vorontsov'a anlatmaya çekiniyordum ve kızını bu denli seven adamdan delice hareketler beklerdim ki, işte bundan korkuyordum. Düşündükçe bile haç çıkarıyorum. Bu yüzden gece boyunca bunu Vorontsov'a söylemek yerine, sadece ve sadece annesi Bayan Elena'ya söylemeye karar verdim. Ah Tanrım… Anastasia'yı koru!
Ayağa kalkıp dün gece biraz oynamakla meşgul olduğum oyuncak uçağı yatağımın altına sıkıştırdım ve odadan çıktım. Koca koridorda hiç ses yoktu. Ancak çocukların odasına varınca sesler yükselmişti. “Andrei, benim boyama kalemlerimi geri ver!” diye bağıran Anastasia, ben odaya girer girmez sustu. Elinde Anastasia'nın birkaç boyama kalemini tutan Andrei ise koşup arkama geçti.
—Canım, neden bağırıyorsun? diye sordum Anastasia'ya.
—İrina, Andrei sürekli benim boya kalemlerimi alıp oyuncaklarını boyuyor, dedi.
İçimdeki ses başladı: “Lakin keşke tek sorun bu olsa. O kirli ve sümüklü elleriyle kızcağızın güzelim boya kalemlerini tutması da cabası.”
Üzgün bir şekilde bana bakan Andrei'ye:
—Canım, ablanın kalemlerini izinsiz alma. Şimdi ona geri ver ve özür dile, dedim. Andrei’de ise hep eşyaları izinsiz alma âdet haline gelmişti. Bir defasında kilisedeyken odama girip resim niyetine kullanmak için aldığı günlüğüm aklıma geldikçe kan beynime sıçrıyordu. Fakat elimden geldiğince bu oğlancığıza sabır ve sevgi gösteriyorum. Hele ki babasının ondan çok ablasına sevgi gösterdiğini görünce…
—Ama sadece uçağımın kırık tarafını boyamak istiyorum, deyince vurulmuşa döndüm.
Gel gör ki dün onlar parktayken o oyuncağa ben basmıştım. Ah zavallı İvan! Bu babamın ismini o uçağa ben takmıştım. Uçağın kanadı kırıktı çünkü. Tıpkı babamın kendini pencereden atıp kolunu kırdığı gibi onun da kanadı kırıktı. Bu yüzden bu kanadı kırık uçağa babamın adı olan İvan ismini verdim. Ne hoş değil mi?
—Anastasia canım, bırak da kardeşin mavi boyama kaleminle bu güzel uçağın kırık tarafını boyasın; boyasın ki yarası görünmesin, dedim.
Anastasia ise bana bir an garipser gibi baktı. Bazen tuhaf cümlelerime de bir anlam veremezdi. Ancak sevgili jüriler, bu olgun ve güzel Anastasia’nın bana olan sevgisi, tüm kusurlarımı görmezden gelmesine fazlasıyla sebep oluyordu. Her dediğimi koşulsuz yapıyordu. Nitekim yaptı da; kardeşinin boyaması için başını sallayarak onay verdi. Andrei ise buna karşılık oturup uçağın kırık tarafından kalan beyazlığı mavi boyayla kapatmaya başladı. Anastasia yanıma gelip elini tuttu. “Babama söyledin mi? Yani mektup konusunu?” diye sordum. Ona yumuşak davranırsam bundan faydalanıp annesine bile söylememem için ağlayacaktı.
—Bu konuyu bana bırak ve sen sadece ödevlerinle ilgilen Anastasia. Ama merak etme, babana söylemeyeceğim, dedim.
Başını eğdi ve ödevlerinin başına geçti. Anastasia bir anda bana dönüp:
—Ah unuttum… Bayan Galina biraz önce buraya gelip seni sordu. Sen gelince haber ederim demiştim, dedi.
Acaba neden sordu? Biri beni sorunca hep paniğe kapılırım. Yüce Tanrım, umarım yanlış bir şey yapmamışımdır. Derin bir iç çekip duraksadım. Gözüm köşedeki tahta Pinokyo oyuncağına takıldı ve derin düşünceler içinde aklıma türlü türlü şeyler gelmeye başlamıştı. Gözümü odaklandığım oyuncaktan çevirip, yerde uçağın kanadını boyayan Andrei'ye çevirdim. Nasıl dertsiz, nasıl da her şeyden habersiz yaşıyordu! Onun yaşlarındayken hep çabuk büyüyüp yetişkin olmayı hayal ederdim. Ama şimdi… İstediğim yetişkinlik bu değildi. Büyüdükçe benimle beraber dertlerimin ve streslerimin de büyüyeceğini nereden bilebilirdim?
Dönüp Anastasia'ya: “Anastasia, ben dönene kadar sen ve kardeşin odadan çıkmayın. Ben hemen geri döneceğim,” diyerek odadan çıktım. Bayan Galina'nın odasına hızlı adımlarla inmeye başladım. Kapısının önüne vardığımda önce haç çıkardım, sonra da kapıya yavaşça üç defa vurdum. Ancak içeriden ses gelmedi. Bu sefer, “Bayan Galina! Orada mısınız?” diye seslendim. Ancak yine bir şey duymadım. Merdivenlerden sertçe ve hızla çıkan Yegor'u gördüm. O da hemen beni gördü. Yanıma gelip, “Bayan İrina, görmeyeli nasılsınız?” diye sordu.
Açıkçası bu malikânede bana ağabeylik eden uşak Yegor’u iki gündür görmeyince onu içten içe özlemiştim. Bir an karşımda da görünce sevinmemiş değildim. Hele ki, onun da bu Ortodoks ailesi içinde tıpkı benim gibi bir Protestan olduğunu öğrendiğim an, ona karşı bir yakınlık hissetmiştim.
—Ben iyiyim efendim, ya siz? diye sordum.
—Tanrı’ya şükür, ben de iyiyim. Bay Vorontsov'un bu gece için düzenlediği davet gecesi hazırlıklarına yardım ediyorum, dedi.
Bir an aşağı salondan kalabalık sesleri işittim. “Efendim, bu sesler ne? Yoksa davetliler mi geldi?” diye sordum. O da belli belirsiz sırıttı. “Hayır, dekorasyon için aşağıya yirmi üzeri işçi çağrıldı. Onlar gidene kadar çocukları aşağıya indirmeyin. Zira aşağıda büyük ve ağır süslemeler bulunuyor ve dekorasyon sırasında çocukların aşağıda bulunması tehlikeli olacaktır.”
—Anladım efendim, dedim. Biraz duraksadıktan sonra, “Siz bu davet gecesine katılacak mısınız?” diye sordu.
—Bayan Elena beni davet etti ama ben bu gece için uygun biri değilim efendim, diyerek güldüm. O da güldü.
—Bayan İrina… Endişelenmeyin, siz de zenginlere benziyorsunuz, diyerek tekrar güldü ve ekledi: “İzninizle Bay Vorontsov'un yanına gidip ona rapor vermem gerek.”
—Müsaade sizindir, dedim.
Arkasını dönüp tam gidecekken, “Ah… Unuttum, Bayan Galina Bayan Elena'nın odasındalar,” dedi ve, “Tekrar müsaadenizle,” deyip ilerideki merdivenlerden sözüm ona Vorontsov'un diğer odasına çıktı. Bu koca malikânede odalar pek büyük, pek çoktur.
Ben ise yakın diye diğer koridorun merdivenlerinden Elena’nın odasının bulunduğu kata indim. Kapıya varınca durdum. En son Andrei’yi banyoya sokup yıkamak için peşinden koşturup getirdiği oda kapısıydı bu. İlk defa içeri girecektim. Derin bir nefes alıp kapıya üç defa yavaşça vurdum. İçeriden Bayan Galina’nın “Girin” dediğini duyunca, bu devasa güzellikteki kapı kolunu yavaşça döndürdüm. İçeriye girer girmez soğuk Moskova'nın en güzel odalarından derin vişne çürüğü, tozlu altın ve zümrüt yeşili dokunuşlarla işlenmiş bu odada, ayna karşısında duran Elena kelimenin tam anlamıyla göz kamaştırıyordu.
Üzerinde, hatlarını son derece zarif bir biçimde ortaya çıkaran koyu gece mavisi kadifeden yere kadar uzanan kusursuz bir giysi vardı. Kumaşın asil dokusu, ışık kırıldıkça derin gece göğünü andıran ışıltılar saçıyordu. Elbisenin yakasındaki ince işçilikli gümüş ve lacivert taş detayları onun kuğu gibi uzun boynunu vurguluyor, omuzlarından aşağı süzülen kumaşın dökümü her adımında doğuştan gelen bir zarafeti sergiliyordu.
Saçları ensesinde toplanmış hacimli ve modern bir topuzla şekillendirilmiş; yüzünün duruluğunu, yanaklarındaki hafif pembe dokunuş ve dudaklarındaki derin vişne tonu tamamlamıştı. Bileğindeki gümüş kelepçe bilezik ile kulağındaki sallantılı taşlı küpeler, hareket ettikçe odadaki ışığı yakalayıp kıvılcımlar saçıyordu. Aynadaki yansımasına bakarken Elena sadece bir eş ya da davetin ev sahibesi değil, Moskova’nın o bürokratik ve soğuk kasvetini tek bir bakışıyla dağıtabilecek kadar alımlı, zeki ve büyüleyici bir kadındı. Hem bu odaya hem de onun karşısında kendimi çok garip, çok yabancı hissediyordum.
—Hoş geldiniz Bayan İrina, dedi Elena.
Bayan Galina ise: “Efendim, onu ben çağırtmıştım. Akşam daveti boyunca çocuklara göz kulak olmasını ve salona indirmemesini tembih edecektim,” dedi.
Sanki Elena bugün keder ve üzüntü içindeydi. Evet, evet, üzüntülüydü ve dalgındı. Bu durumdayken Anastasia’nın pedofili öğretmeninden bahsetmek de olmazdı. Yarını beklemeliydim. Ansızın aynadan yana bana döndü güzel Elena. Tebessümle karşılık verdim.
Bana bir an hüzünle baktı. Ne yalan söyleyeyim, gerçekten kalbi kırılmışa, hırpalanmışa benziyordu ki ben de buna üzülmüştüm. Sanki bir şey demek istiyordu da tıkanıyordu Elena. Oldum olası kanayan bir yara gördüm mü yanardı ta içim. Bir an her şeyi unutup büyük bir cesaretle ona, “Efendim, gözlerinizde derin bir hüzün ve acı görüyorum. Sebebini bilmiyorum ama Tanrı güzel yüzünüze keder vermesin,” deyince Elena gülümsedi. Gözlerinden yaş aktı akacaktı ama buna rağmen sert duruşunu bozmuyordu. Derin bir iç çekti ve tekrar gülümsedi. Ben ise, “İzninizle ben çocukların yanına döneyim,” dedim. Bayan Galina, “Tamam, siz çıkın,” dedi.
Başımla selam verip arkamı dönüp yürüdüm. Kapıyı çevirip açtım ve tam çıkacakken Elena:
—Bayan İrina, yüzümdeki kederi gördünüz. O hâlde beni sakinleştirecek şeyi de tahmin edebilir misiniz? Kederimi ve acımı ne hafifletebilir? diye sordu.
Bunun üzerine aklıma ilk gelen şeyi söyledim: "Ant içerim ki, her şeyi tam anlamıyla algılamak bir hastalıktır; gerçek, tam bir hastalıktır."
O anda Bayan Elena'nın gözleri fal taşı gibi açıldı. Bir an yanlış bir şey mi söyledim diye korkmadım değil. Bunu görmezden gelip tam çıkacakken Elena, “Bekleyin Bayan İrina, içeri girin,” dedi.
Sonra aynanın yanında bulunan gardırobunun kapaklarını yavaşça açtı. İçinden çıkardığı koruyucu kılıfı fermuarından kaydırırken gardırop aynasından bakışları benimkilerle buluştu. Elindeki kumaş, pirinç apliklerin yumuşak ışığında adeta süzülen bir bal nehrini andırıyordu.
"Bu senin için, İrina," dedi, sesi her zamanki gibi pürüzsüz ve emindi. "Bu gece yanımda olmanı istiyorum.”
Bir anda kararını değiştirmesine anlam verememiştim. Elbiseyi ellerimin arasına aldığımda ipek kadar yumuşak saten kumaşın parmaklarımın arasından kayıp giden ılık dokusunu hissettim. Açık şampanya sarısı, bal tonlarında süzülen büyüleyici bir elbiseydi bu. Hayatım boyunca böyle bir kumaşa dokunmamış, böyle bir zarafeti üzerimde taşımayı hayal bile etmemiştim. Çekingen adımlarla paravanın arkasına geçip elbiseyi giydim. Sırtımdaki düğmelerini iliklerken kalbimin göğüs kafesime vuran hızlı ritmini duyabiliyordum. Paravanın arkasından çıktığımda Elena gülümsedi. Aynaya doğru yürüdüm, gördüğüm aksime bakakaldım. Omuzlarımı hafifçe açıkta bırakan zarif döküm, boynumun narinliğini ortaya çıkarmıştı. Belimden aşağı bir su gibi süzülen sarı saten, üzerimdeki o utangaç havayı söküp almış; yerini tanımlayamadığım bir ışığa bırakmıştı.
Kendi sarı saçlarım, elbisenin bal tonlarıyla öyle bir bütünleşmişti ki aynadaki kız bana hem çok tanıdık hem de bir o kadar uzak geliyordu. Elena arkama geçip ellerini nazikçe omuzlarıma koydu. Aynadaki yansımamıza baktı; onun koyu gece mavisi asaletiyle benim parıltılı sarı elbisem odanın içinde muazzam bir zıtlık yaratmıştı. "Sana tam da tahmin ettiğim gibi yakıştı..." diye fısıldadı kulağıma doğru. "Bu sarı, senin o ürkek ama mağrur güzelliğini karanlık bir salonda bile parlatacak.”
Oysaki Vorontsov odasında sıkı çalışmadaydı. Zeki ve çalışkan olan bu adam, dün gece eşi Elena'yla sözlü tartışmaya girmiş, bunun üzerine Elena içten içe bir kedere sürüklenmişti. Kafasını ibadetle ve kitap okuyarak dağıtmaya çalışan Elena, dün gece Vorontsov’un odayı terk edip çıkmasıyla Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar adlı eserini eline alıp okumuştu. Ve okuduğu "Ant içerim ki, her şeyi tam anlamıyla algılamak bir hastalıktır; gerçek, tam bir hastalıktır" cümlesini gün boyunca onu etkilemesine ve tekrarlayıp bununla bağ kurmasına sebep olmuştu. Sabaha kadar bu cümleyi düşünerek oturduğu yerden yine tekrarlamıştı Elena. Ancak İrina'nın davet gecesine katılması kararını bir anda değiştirmesinin en büyük sebebi, bu güzel cümleyi bir anda İrina'nın da ağzından duyup irkilerek bu şizofren kızı kendine yakın hissetmemesindendi.
Bölüm etkileşimi
