26. bölüm / 27
İç𝐢𝐦𝐝𝐞𝐤𝐢 𝐒𝐮𝐬𝐦𝐚𝐲𝐚𝐧25. Bölüm
Bölümler 27Şu an: 25. Bölüm
- 1 Önsöz180 kelime
- 2 1. Bölüm812 kelime
- 3 2. Bölüm1.469 kelime
- 4 3. Bölüm1.804 kelime
- 5 4. Bölüm345 kelime
- 6 5. Bölüm969 kelime
- 7 6. Bölüm820 kelime
- 8 7. Bölüm828 kelime
- 9 8. Bölüm1.118 kelime
- 10 9. Bölüm856 kelime
- 11 10. Bölüm855 kelime
- 12 11. Bölüm1.079 kelime
- 13 12. Bölüm1.213 kelime
- 14 13. Bölüm901 kelime
- 15 14. Bölüm1.710 kelime
- 16 15. Bölüm1.157 kelime
- 17 16. Bölüm1.140 kelime
- 18 17. Bölüm1.721 kelime
- 19 18. Bölüm2.246 kelime
- 20 19. Bölüm2.837 kelime
- 21 20. Bölüm1.305 kelime
- 22 21. Bölüm1.167 kelime
- 23 22. Bölüm2.020 kelime
- 24 23. Bölüm1.845 kelime
- 25 24. Bölüm2.053 kelime
- 26 25. Bölüm3.265 kelime · Okuduğun bölüm
- 27 26. Bölüm2.508 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Efendim, izninizle ben artık gideyim. Yoksa Andrei ile Anastasia tekrar boya kalemi için kavga edecekler. Dedim. Aslında onları uyardığım için hiçbir şey yapmayacaklarını biliyordum ancak Bayan Elena ve Galina bu güzel elbisede beni süzüp iltifat ettikleri için çok utanmış ve bir an önce bu ortamdan uzaklaşmak istiyordum.
Elena gülümsedi. “Tamam canım, sen git. Ayrıca bu gece sen de davete katılacağın için çocukların yanında Dadım Galina olacaktır. Dedi. Buna sevinmiştim. En azından aklım Andrei' de kalmazdı. Ablası zaten akıllı ve uslu bir kızdır; çünkü değil bir gece, bir ömür dahi bu duruşunu bozmazdı.
—Saat tam sekizde aşağıda ol canım. Diye ekledi Elena. “Peki efendim, size minnettarım.” Dedim. O da gülümsedi. Gardrobun arkasında bulunan bakıcı elbiselerimi alıp, son kez başımla selam vererek odadan çıktım. Çok heyecanlı ve mutlu bir şekilde bu harika elbisemle merdivenlerden zıplaya zıplaya çıktım. Diğer mutfak çalışanlarından birkaçı bana şaşkınlıkla bakmıştı. Onlar bu gece yemek servis ederken bana da edeceklerdi ve bana geldiğim ilk günkü gibi küçümseyerek bakmayacaklardı. Tanrım, ne güzel bir gün bu böyle. Acaba diğer davetlilerin elbiseleri nasıldır? Diye düşündüm. Merdivenden çıkarken biraz göz kararması yaşadım ama hemen geçti. Geçer geçmez de karşımda Yegor' u gördüm. Muhtemelen Vorontsoy'un odasından çıkıp salona inecekti. Beni karşısında görür görmez de biraz süzüp yutkundu. O da bu ihtişamlı elbiseme hayran kaldı belliki.
—Bay Yegor, elbisem nasıl? Diye sordum mecburen. Çünkü karşımda iri yarı cüssesiyle kapı gibi dikilmiş, geldiğimi gördüğü halde bile çekilmemişti. Öylece süzüp bakıyordu sadece. Bu yüzden bir an bu güzel elbisenin benim üstümde iyi durmadığını düşündüm. “Efendim…elbisem…kötü mü yoksa?” diye sordum.
—Aaaa…hay…hayır hayır. Çok…çok güzelsin, yani çok güzelsiniz Bayan İrina. Dedi sonunda. İçimdeki Ses başladı, “O kadar çirkin olmuşsun ki, adamcağız seni görünce ucube görmüşe döndü İrina! Sen kendini avutmaya devam et!” Dedi.Lanet olası Şeytan! Moralimi alt-üst etti.
—Teşekkür ederim Bayım…şimdi izninizle, yukarı çıkmam gerek.
—Ah tabi, tabi. Diyerek hemen kenara çekildi. Çocukların sesi gelmiyordu. Bir an önce beni görüp ne tepki vereceklerini bekliyordum. Çünkü çocuklar yalan söylemez. Hep olduğu gibi odalarına kapıyı çalmadan hızla girdim. Lakin girer girmez Anastasia'nın ve Andrei'nin, biri sağda, diğeri solda oturduğu babaları Vorontsoy'un kucağında olduğunu görünce utancımdan kızardım.
—Ahh…efendim siz burada mıydınız? Üzgünüm burada olduğunuzu bilmiyordum. Dedim. Kucağımdaki bakıcı elbiselerimi kapının hemen yanındaki küçük çekmece dolabının üstüne bırakıp iki elimi önümde birleştirerek, saygı duruşuna geçtim. Andrei babasının kucağından zıplayarak yanıma geldi. Üstümdeki elbiseyi gelinlik sanıp,
—İrina İrina, kiminle evleneceksin? Diye sordu.
—Andrei, o gelinlik değil, elbise. Dedi Anastasia. O da babasının kucağından inip yanıma geldi. “İrina çok güzel olmuşsun. Tıpkı prenseslere benziyorsun. Yoksa sen de mi davet gecesine katılacaksın?” Diye sordu. Kardeşi beni geline, o da prensese benzettiyse, bu da güzel görünüyorum demektir. Lakin babaları hâlâ Anastasia'nın yatağı üstünde oturmuş, hiçbir şey söylemeden o he her zamanki sert ifadesiyle bakıyordu.
—Evet Anastasia, annen Elena benim de bu davete katılmamı istedi ve bana bu elbiseyi verdi. Bu zaman içerisinde de sizinle Bayan Galina'nın ilgileceğini söyledi. Dedim. O da, “Harika, sen de sosyeteye gireceksin İrina” diyerek güldü. Ben de güldüm. Dönüp babasına, “Baba, İrina nasıl olmuş? Bence bu gecenin en güzel kızı o değil mi?” Diye sordu. Ah…Anastasia, tam da adamına sordun, Tanrım çok utandım. Umarım buna cevap vermez.
—Çok güzel…harika olmuş. Diye cevap verdi. Bu cevap üzerine neredeyse utançtan dört köşe olacaktım. Bir an elbiselerimi dolabın üstünden alarak son hızla odama kaçmayı hayal ettim.
—Baba ben de davete katılmak istiyorum. Hem artık ben büyüdüm. Dedi Anastasia. Bunun üzerine Andrei hemen atıldı. “Ben de, ben de!” Diye tutturdu.
—Bu davet için uygun değilsiniz. Yaşınızla ilgisi yok. Orada çocuklar oynamayacak yetişkinler toplanacak. O yüzden odanızda uslu uslu oturun ve yaklaşan okul günleri için ödevlerinizi bitirin. Diyerek ayağa hızla kalktı Vorontsoy. Üzerini düzeltti ve iç çekti. Onun gideceğini bildiğimden kapıdan kenara çekildim. Şükür ki gidiyordu. Kolundaki saate baktı ve, “Yemeğinizi burada yiyeceksiniz. Sakın dışarı çıkmayın." Diyerek sert adımlarla odanın kapısına doğru yürüdü. Ben ise başımı tekrar yere eğmiş, yerde duran o kanadı kırık oyuncağa bakıyordum. Bir an gidecek olan Vorontsoy'un yanımdan geçerken durduğunu fark ettim. Bunun üzerine başımı kaldırıp ona baktım. O da başını çevirmiş bana bakıyordu. Hemen tekrar başımı eğdim. Odadan çıkıp kapıyı kapatınca da rahat nefes aldım. Eteğimi çekiştirerek, “İrina, babamın bana yeni aldığı uçak setini gördün mü?” Diyerek rafa konulmuş kocaman bir uçak setini parmağıyla gösterdi. Birden gözlerim fal taşı gibi açıldı. “İrina hadi beraber oynayalım.” Diye ekledi küçük Andrei. “Elbette canım.” Dedim heyecanla. Anastasia , “İrina, ben de bitmek üzere olan ödevlerimi bitireceğim. Bu yaramazla ilgilenmen bana büyük kolaylık sağlayacak.” Dedi çalışma masasına doğru giderken. Elbisenin güzelliğine ve narinliğine aldırış etmeden, rafın üstünden aldığım bu devasa büyüklükteki oyuncak setleriyle yere, Andrei'yle birlikte oturdum. Kutuyu açarken bile ellerim titriyor, onları teker teker ellerime Andrei'den önce alıp deniyordum. Ahh…ne güzel, ne gerçekçiydiler. Tıpkı küçükken hayal ettiğim uçak oyuncaklar gibiydi bunlar. Hatta kendileridir.
Anastasia arkası dönük bir şekilde çalışma masasında ödevlerini yapıyor, arada bize dönüp elimizdeki o yeni getirilen oyuncaklara bakıyordu. Oyuncaklara merakı bitmiş ki, tek odağı şaşalı hayat ve büyük iş kadını olmak. “Ben diğer oyuncaklarımı da getireyim.” Diyerek ayağa kalktı Andrei. Diğer ahşap oyuncaklarını da getirip oturdu. Ortada tehlikenin olmadığını anlayınca çimdeki çocuğu serbest bıraktım. “Şimdi oyna küçük İrina!” Dedi İçimdeki Susmayan.
***
Bir süre öylece oyuncaklarla oyalandım. Nasıl da büyülemişlerdi beni. Hele ki ahşap asker seti ve metal uçaklar. Harikalar, muhteşemler. Köşedeki pinokyo kuklasının arada göz kırpmasına karşılık ben de göz kırpıyorum. Andrei nin hızla elindeki uçakla uçağıma çarpmasıyla, “Yavaş ol, canını yakma” dedim. Bunun üzerine Anastasia bize dönüp baktı. Sonra da, “Sonunda ödevlerim bitti.” Dedi. “Aman Tanrım, İrina saat sekiz buçuk!” Deyince irkildim. Ah…geç kaldım. Oyuncaklarla oynaya oynaya zaman ne çabuk geçmiş! Kimse de çağırmaya gelmemiş lanet olsun. Hemen ayağa kalktım ve üstümü düzelttim. Birden odaya Kahya Galina girince tekrar irkildim. “Efendim, ben çok üzgünüm, saatin geçtiğini farketmedim.” Dedim.
—Endişelenmeyin, konuklar daha yeni geldi zaten. Onları karşıladıktan sonra ben de sizi çağırmaya geldim. Şimdi siz inin, Bayan Elena sizi bekliyor. Deyince rahat nefes aldım. Şükürler olsun.
—Tamam o zaman, ben iniyorum. Dedim ve dönüp Andrei’ye, ben dönene kadar yaramazlık etme tamam mı canım. Dedim. Başını tamam anlamında salladı. Anastasia, “Merak etme, endişelenecek bir şey yok. Eğlenmene bak ve oranın en yakışıklısıyla dans et” Dedi ve güldü.
—Dans mı? Ne dansı? Ama ben dans etmeyi bilmem ki, sadece Bayan Elena'nın yanında onları izlemeyi düşünüyordum. Dedim ürkekçe.
—Merak etmeyin, bu Bay Vorontsoy'un başarısından dolayı kutlanacak sade ve gürültüsüz bir davettir, dans olmayacak. Diyerek tebessüm etti Galina. “Şimdi gidin, Bayan Elena sizi bekliyor.” Diye de ekledi. Hemen hızlı bir şekilde odadan çıktım. Hızlı adımlara yürüdüğüm koridorda bulunan büyük aynanın önünde durup üstümü başımı düzelttim. Koşar adımlarla merdivenlerden inmeye başlayınca aşağıdaki elli üzerinde bulunan takım elbiseli adamlar, süslü püslü kadınlar ayak üstü birbiriyle sohbet ediyordu. Bir an daha beni görmeden geri çıkmak istedim. Zira daha aralarında bulunmadan geldiğime pişman olmuştum. Bayan Elena ayakta durarak hemen hemen kendiyle yaşıt görünen sosyete azizerle sohbete dalmış, onlara içecek ikram etmek için uşaklara el-baş hareketi yapıyordu. Vorontsoy’u da yukardan rahatça seçebildim. Etrafını, tıpkı onun gibi genç ve güzel giyinimli iş insanları olsa gerek, çevresini sarmış, konuşuyor ve gülüyorlardı. Henüz kimse beni farketmemişti, geri mi dönsem diye düşünürken aniden hapşırdım ve hapşırma ile tüm konuklar bana baktı. Artık ne geri dönebilirim ne de bir bahane uydurabilirdim. O anki utancın tarifi olmazdı.
Elena beni görünce elini kaldırdı. Ben de yavaş ve ürkek adımlarla onun yanına inerken herkesin gözünün üstümde olduğunu hissediyordum. Sırf daha fazla dikkat çekmemek için de yüzüme makyaj sürmemiştim. Elena'nın yanına gelince de, “Bu da benim genç arkadaşım İrina. Çocuklarımın terbiyesinden sorumlu.” Dedi. Elena'nın yanında bulunan kadınlardan bir tanesi, “Çok doğal, çok hoş duruyorsunuz” Dedi. “Teşekkür ederim.” Dedim.
—Yanlız Elena…bu kız fazla küçük değil mi? Diye sordu kıvırcık saçlı bir diğer kadın. Bunun üzerine Elena nazikçe güldü. “Evet ama yaşından çok olgun ve akıllı. O bu eve geldiğinden beri Andrei artık çok yaramazlık yapmıyor ve hep bize karşı uslu duruyor.” Dedi.
—Ne hoş. Dedi yine kıvırcık saçlı kadın. Dönüp bana, “Adım Kseniya Aleksandrovna” dedi. Bu kadın, koyu zümrüt yeşili ipek bir elbise, boynunda ağır inci kolyeler. Bakışları mesafeli ve süzücülük taşıyordu. Görür görmez onda bir soğuluk hissetmiştim. Elimi tutarak, “Memnun oldum, ben de İrina İvanovna Goronova” dedim. Diğerleriyle de aynı şekilde el sıkıştım. Tam karşıdaki erkek kalabalığı içinde Bay Vorontsoy'un da bizi izlediğini gördüm. Hem yanındakilerle konuşuyor hem de etrafını çevreleyen bürokratlarla kadeh kaldırıp, o anın kibriyle puro ve sigara dumanları arasında viski içiyordu. Tam yanında bulunan, tahminimce otuzların başında olan, uzun boylu, siyah saçlı ve diğerleri gibi takım elbiseli adamla göz göze geldim. Bunun üzerine adam kadehini bana doğru kaldırıp içti. Vorontsoy'un bunu farketmesiyle yüzümü onlardan yana çevirdim.
—Bay Vorontsoy ile tam bir kral ve kraliçe gibisiniz canım. Tüm Moskova sizin asaletinizi ve gücünüzü konuşuyor. Ayrıca Bay Vorontsoy'un sizin için aldığı arabalar da konuşuluyor. O sana gerçekten büyük değer veriyor. Dedi yanındaki gümüş payetli parlak bir elbise giymiş olan kadın. Saçları arkadan uzun örgülü ve koyu kahverengiydi. Elena buna sadece, “Bunun konuşulduğunu bilmiyordum.” Dedi. Daha sonra geldiğini bile farketmediğim o adamın gelip Elena'nın elini sıkıp, “Merhaba Bayan Elena, nasılsınız?” Diye sordu. “Ah Bay Anatol…Tanrıya şükür, ben iyim, peki ya siz? Eğleniyor musunuz?” Diye sordu. Adam bana dönüp, “Fazlasıyla.” Dedi. Gözlerini üstümde gezdirdiğini bildiğim için ona bakmamaya, kadehimi içmekle ilgilenmeye çalıştım. Lakin nafile, o ağır, baskıcı gölgesi üzerime doğru yaklaşmaya devam ediyor ve ne yapacağımı bilemeyip hemen yanı başımdaki yüksek kokteyl masasına biraz daha sokulmaya başladım. Kendimi korumak, ellerimin titrediğini gizlemek için masanın üzerindeki küçük gümüş tepsiye gözlerimi diktim.
Kulağımı bu kalabalık içindeki yabancı sohbetlere kapattım ve hayal alemime daldım. Bir yandan da salondaki yüksek sesli kahkahalar, kristal kadehlerin şıkırtısı ve puro dumanının ağır kokusu boğazımı tıkıyordu. Üzerimdeki açık şampanya rengi saten elbisenin içinde kendimi buraya tamamen ait olmayan, vitrine koyulmuş yabancı bir nesne gibi hissediyordum. Her ne kadar kıyafetimle onlar gibi olsam da, ruhum bu ortama ait değildi. Bu sandığımın aksine, huzursuz ve yapmacık bir hayattı. Kumaşın dökümlü kıvrımlarını parmaklarımın arasında fark ettirmeden sıktım. Etrafımıdaki nüfuzlu adamların ve şık kadınların süzücü bakışları üzerimde gezinirken, huzursuzluğumu gizlemek için elimdeki narin şampanya kadehine tutunmaktan başka çarem yoktu. Bir anda salondaki o uğultu bıçak gibi kesildi. Bay Vorontsov, elindeki konyak kadehini gürültüsüzce yakındaki masaya bıraktı ve öne doğru bir adım attı.
Yüzünde en ufak bir kıpırtı, dudaklarında tek bir tebessüm emaresi bile yoktu. Bakışlarındaki o tekinsiz, buz gibi keskinlik salona yayıldığı an içimdeki çekingenlik yerini soğuk bir ürpertiye bıraktı.
—Sizi fazla tutmayacağım, dedi. Sesi bağırmıyordu ama salonun yüksek tavanlarında, avizelerin kristal taşlarında yankılanacak kadar ağır ve tehditkardı. “Bu gece burada sadece çelikten gövdeleri veya fabrikaları konuşmak için toplamadık,” dedi. “Batı, sınırlarımızın ötesinde sesini yükseltmeye devam ediyor. Ancak bilmedikleri bir şey var.”
Gözleri salondaki diğer nüfuzlu adamların ve hemen yanı başımda duran o adamın üzerinde durdu.
—Bizim göklerimize çıkardığımız her kanat, sadece bir mühendislik harikası değildir. Devletin görünmeyen gözü, sarsılmaz iradesidir. Fabrikalarımızdan çıkan her savaş uçağı, bu birliğin huzurunu bozmaya cüret eden her odağa verilmiş sessiz ama kesin bir cevaptır.
O konuşurken nefesimi tuttuğumu fark ettim. Adamın sesindeki o görünmeyen göz vurgusu kulağımda çınlarken, sarı elbisenin içinde kendimi büsbütün savunmasız ve çıplak hissettim. Karşımda duran adam sadece zengin bir fabrikatör değil, devletin o karanlık, acımasız ve soğuk gölgesiydi.
—Sizler kadehlerinizde huzuru yudumlarken, o huzurun bedelinin göklerde ve görünmeyen sınır hatlarında nasıl ödendiğini unutmayın, dedi ve kadehini bile kaldırmadan masaya hafifçe dokundurdu. “Gövde gösterisine gerek yok, icraat göklerdedir, afiyet olsun.”
Konuşma bittiğinde salonda tek bir alkış sesi bile yükselmedi. Herkesin boğazına görünmez bir yumruk oturmuş gibiydi. Gücüne ve imtiyazlarına güvendiği her halinden belli olan Anatol denen adam bile Vorontsov’un bu katı duruşu karşısında duraksadı, elindeki kadehi başıyla onaylayıp sessizce dudaklarına götürdü. Elena’ya baktım; kocasının bu hissiz, ruhsuz yüzünü alışkın ama derin bir kederle izliyordu. Ben ise o ağır sessizliğin ortasında kendimi toparlamaya çalışırken, O adamın ağır tütün kokan gölgesinin bana doğru yaklaşmaya başladığını fark ettim. Salondaki o karanlık devlet otoritesinden kaçmaya çalışırken, şimdi bu adamın rahatsız edici ve avcı bakışlarıyla baş başa kalmak üzereydim.
—Sevgili Elena, dedi Kseniya, bakışlarını salondaki diğer davetlilerin üzerinde gezdirerek. “Kocanın bu geceki konuşması her zamanki gibi tam bir güç gösterisiydi. Ama kabul etmelisin ki, bu kadar çelik ve savaş muhabbeti biz kadınlar için biraz fazla kasvetli. Şehirdeki yeni İtalyan opera operasyonundan veya Paris’ten gelen o yeni kumaşlardan bahsetmek varken, bütün gece uçak filolarını dinlemek zorunda kalıyoruz.”
Elena, yüzündeki o maalesef alışkın ama mağrur maskesini bozmadan hafifçe gülümsedi. Kseniya’nın bu yüzeysel şikayetinin arkasındaki güç arzusal merakını çok iyi biliyordu sanki.
—Devletin ve filoların büyüklüğü erkeklerin oyun alanıdır Kseniya, dedi Elena, sesi son derece sakin ve mesafeliydi. Bizim içinse bu geceler sadece birer temsil. Şehrin operasındaki kostümler ne kadar gerçekse, bu salondaki ihtişam da o kadar gerçek.
—Merhaba Bayan, dedi sonunda o adamın kalın ve tok sesi. “Sizi ilk defa burada görüyorum, merakımı mazur görün, sizi tanımak istemek kabalık olur mu?
—Elbette hayır, diyerek atıldı Elena. “Bay Anatol, izninizle sizi tanıştırayım, kendisi çocuklarımın bakıcısı ve benim genç arkadaşım İrina Goronova.” Dedi. Ancak bunu söylerken Elena'nın yüzünde bir telaş sezdim. Sanki onun benimle tanışmasından içen içe istemiyor gibiydi.
—İrina…harika bir isim. Bu soğuk Moskova gecesine bir güneş gibi doğdunuz. Dedi ve elini sıkmam için uzattı. "Ben Anatol, Anatol Volkov" dedi. İstemsizce de olsa tebessümle elini sıkıp hemen çektim. Sonra, “İzninizle” diyerek onların yanından bardağımla biraz uzaklaşıp, üzerinde her çeşidinden bulunan vazo masasına doğru gittim. Amacım Anatol denen ucubeden uzaklaşmaktı. Kadınların birbiriyle olan sohbetlerini hala duyabiliyordum.
Ancak gel gör ki, kadınların yanından ayrılıp masanın üzerindeki o büyük, gösterişli çiçek vazosunun yanına sığındığımı gördüğü halde bile, elindeki pahalı konyak ve tütün kokusu birbirine karışarak üzerime çöktü. Aramızdaki o birkaç adımlık mesafeyi tamamen kapatıp beni vazoyla masanın arasında adeta sıkıştırdığında, elimden geldiğince soğuk kanlı ve sakin kalmaya çalıştım.
“Utangaç birine benziyorsunuz.” Dedi. “Ama buna alışacaksınız.” Diye de ekledi. Elindeki kadehi bardağıma vurup içti. O kadar içmiş ki gözleri kızarmıştı. Her ne kadar yüzü güzel ve heybetli dursa da bu kadar ilgi onu gözümde çirkinleştiriyordu. “Bir fabrikayı yönetmek çok güç, ama çocukların kalbine dokunmak bu güçlüğümü hafifletiyor.” Dedi. Ancak ne demek istediğini de anlamıştım. “Fabrika mı?” Diye sordum sadece,
—Sadece sıradan bir fabrika değil, dedi Anatol. Sesi alçalmış, sır verir gibi pürüzsüz ve davetkar bir tona bürünmüştü. İki yüz yıllık bir geçmişi olan antik bir imalathaneden bahsediyorum. Çarlık döneminden kalma, el yapımı mekanik düzenekler, ıhlamur ağacından oyulmuş antika kurmalı askerler ve XIX. yüzyıl Fransız porselen bebeklerinin orijinal kalıpları. Hepsi benim koleksiyonumun ve fabrikamın kalbinde muhafaza ediliyor. Dedi.
Antik oyuncak sözcükleri adamın dudaklarından dökülürken, vazodaki çiçeklerin gölgesinde kalbimin ritmi bir anda değişti. Zihnimde Tozlu, ahşap kokan antika atölyeler, porselen yüzlü bebeklerin üzerindeki ince dantel elbiseler ve kurmalı mekanizmaların o ritmik tıkırtıları belirdi. Çocukluğumdan beri ruhumu esir alan o kırılgan zafiyetim, tam karşımdaki bu tekinsiz adamın avuçlarında duruyordu.
Diğer yandan Elena’nın hemen yanında duran Svetlana Denisova, bordo kadife elbisesinin yakasını düzelterek söze girdi. Gözleri bir anlığına bana ve yanımdaki Anatol Volkov’a kaydı. Dudaklarında imalı bir tebessüm belirdi.
—Yine de salon bu gece her zamankinden daha hareketli, dedi Svetlana, sesini biraz düşürerek. “Anatol’ün bu kadar hevesle birinin etrafında pervaneler gibi döndüğünü uzun zamandır görmemiştim. Yanındaki o taze kız... Şampanya sarısı elbisesiyle tam bir taşra masumiyeti taşıyor. Anatol gibi bir avcının iştahını kabartacak türden.” Deyince utandım. Çünkü sesi hem bana hem de Anatol’e geliyordu.
Elena, Svetlana’nın bu imalı sözleri üzerine bakışlarını bana doğru çevirdi. Gözlerinde bana karşı duyduğu o korumacı ama çaresiz kederi bir kez daha gördüm. Svetlana’ya dönerek soğuk bir tonla cevap verdi.
— O kız bir taşra masumiyeti değil Svetlana, dedi Elena net bir sesle. “O sadece bu salonun riyakarlığına henüz alışmamış bir ruh. Ve Anatol gibi adamların süslü kelimelerle ördüğü ağları fark edemeyecek kadar içten.” Dedi. Bunu Anatol'un da duyduğunu biliyordum ama bu adamın buna rağmen biraz olsun yüzünde utanç belirmedi. Sanki kendisi de bunu kabullenmiş gibi hala yanımda duruyordu. Bir yandan benim taze güzelliğimi bir av gibi gören o cemiyet kadınlarının acımasız fısıltıları, diğer yanda ise karşımda durup bana porselen bebeklerden ve ahşap oyuncak fabrikasından bahseden Anatol Volkov.
—Porselen bebekler mi? diye fısıldadım, kendime engel olamayarak. Sesimdeki o çocuksu heyecanı ve şaşkınlığı gizleyememiştim. "Gerçekten hâlâ o eski mekanik kalıpları mı kullanıyorsunuz?"
Anatol’ün dudaklarının kenarında avını tuzağa düşürdüğünü anlayan bir avcının muzaffer tebessümü belirdi. Kadehini masadaki vazonun hemen yanına bıraktı ve bana doğru hafifçe eğildi
—Evet, dedi, bakışlarını yüzümde ağır ağır gezdirerek. “Günümüzün o seri üretim, ruhsuz plastik şeyleri gibi değil. Her biri birer sanat eseri. Hatta depolarımda Viktorya dönemine ait, gözleri camdan yapılan ve kurulduğunda piyanoda küçük bir melodi çalan çok nadide bir porselen bebek var. Onu ilk gördüğümde, tıpkı sizin gibi, elde edilmesi zor, eşsiz bir zarafete sahip olduğunu düşünmüştüm.”
Adamın iltifatının arkasındaki o tehlikeli imayı hissettiğim an içimi buz gibi bir ürperti kapladı. Zihnimdeki o antika oyuncak hayali, Anatol’ün üzerime doğru yaklaşan gölgesiyle anında kirlendi. Karşımdaki adam bana çocukluğumun en masum düşlerini sunuyordu ama karşılığında benden ne isteyeceğini, beni nasıl bir ağın içine çekeceğini çok iyi biliyordum.
Gözlerimi adamın gözlerinden kaçırıp parmaklarımın arasındaki narin şampanya kadehine sabitledim. Bir yanım bu adamdan derhal uzaklaşmak, Elena’nın o korumacı gölgesine sığınmak için çıldırıyordu. Ama diğer yanım, ruhumun o zayıf tarafı, o antik fabrikadaki porselen bebeklerin büyüsüne kapılmış gibi çakılı kalmıştı.
—Böyle bir koleksiyonu... sadece seçkin insanlara mı gösteriyorsunuz? diye sorabildim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak.
Anatol, masanın üzerindeki elini bana doğru hafifçe uzattı, parmakları sarı saten elbisemin kumaşına dokunacak kadar yaklaştı.
—Sadece ruhunu anlayabileceklere gösteriyorum, dedi, gözlerimin içine bakan o tehlikeli yakınlıkla. Ve siz, o antika masalların ortasında durmayı herkesten çok hak ediyorsunuz. Ve eğer bunlar dikkatinizi çektiyse, yarın öğleden sonra, özel koleksiyonumu görmeniz için sizi burdan alıp fabrikama götürebilirim. Dedi.
Bu son söylediği bardağı taşırmıştı. Tam cesaretimi toplayıp ona hakettiği red cevabını verecekken ansızın Bay Vorontsoy'un geldiğini gördüm. “Bay Anatol, gelin, size de diğerleriyle beraber çizdiğim yeni MiG-25 Foxbat ı göstereyim. Dedi. “Aaa…siz gidin, ben birazdan döneceğim” diye cevap verdi Anatol. Vorontsoy'un yüzünde öfke görünce bir an korktum. Sanki yanlış bir şey yapmışız gibi…
—Bay Anatol, gelin… Dedi sert ve tahditkar sesiyle. Bunun üzerine Anatol biraz duraksadıktan sonra bana yaklaşıp kulağıma, “Senin için geri döneceğim sevgilim.” Dedi.
—Peki, gidelim. Diyerek önden merdivenlerden çıktı. Vorontsoy bana dönüp, “Ne fısıldadı kulağınıza?” Diye sorunca düşünmeden “Senin için geri döneceğim dedi efendim.” Dedim. Aman Tanrım, bunu nasıl söyledim. Korkuyla başımı tekrar kaldırıp Vorontsoy'a baktım, öfkeden çenesini yamultup gözlerini etraftaki konuklara gezdiriyordu. Hemen başını indirip bana bakınca ben de başımı yere eğdim.
—Çocukların yanına çıkın, hemen! Deyince irkildim. “Ama ne oldu? Yanlış bir şey…” “Hemen odana çık İrina!” Diye bağırdı aniden. Bunun üzerine tüm konuklar susup bize baktı. Utancımdan kaskatı kesildim. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı ve bu durumdan kurtulmak için koşar adımlarla diğer merdivenden çıkıp çocukların odasının bulunduğu koridora çıktım. Ağlamamı bastırmaya çalıştıkça daha belirgin hale geliyordu. Aniden iri bir bedene çarpmamla geriye düşecek gibi oldum ama son anda beni kollarımdan tutup kendine çekti.
—Siz…siz iyi misiniz? Diye sordu nerede, ne zaman çıkacağı belli olmayan Yegor. Kollarından kurtulup kendimi düzelttim. Ellerimle göz yaşlarımı silip iç çektim. “Bay Vorontsoy hiç değişmeyecek. Bana hep kötü davranmaktan zevk alıyor.” Dedim
—Neden? Ne oldu?
—Bay Anatol ile sohbetimiz sırasında gelip onu çağırdı ve çağırdıktan sonra da bana yukarı çıkmam için bağırdı. Sizce bu davranış hoş mu? Kendi otoritesine güvenip beni herkesin içinde rezil etti. Dedim. Yegor biraz duraksadı. Daha sonra, “Ahh…anladım. Ben orada değildim ve kısa bir süreliğine dışarı çıkmak için Bay Vorontsoy'dan izin almıştım. Ama hemen kötüye yormayın, zira Anatol Volkov tam bir avcıdır. Ve görünüşe göre Bay Vorontsoy, sizin av olmanıza göz yummamış.” Diyerek güldü. Buna öfkelenmiştim. “Ne avı?” Diye sordum.
—Bayan İrina, o sadece sizi o adamdan korumak istemiş. Bu kadar. Size ağabeylik ettiyse kötü mü? Elbette herkesin içinde size bağırmamalıydı. Haklısınız. Bunun için sizden daha sonra özür diliyeceğini de tahmin ediyorum. Dedi. Derin bir iç çekerek, “Her neyse , müsadenizle benim hemen toplantı odasına gitmem gerek, Bay Vorontsoy beni bekliyor.” Dedi. “Müsade sizindir.” Diye cevap verdim. Hızlı ve sert adımlarıyla bir üst kata merdivenlerden çıktı. Ben de koridordaki aynadan kendimi süzdüm. Bugün o kadar sigara ve pro kokusu aldığım halde babam gelmedi. Şimdi de aynaya bakıyorken de yoktu. Yoksa iyileştim mi? Yoksa artık babam gelmeyecek mi?
Bölüm etkileşimi
