16. bölüm / 28
İç𝐢𝐦𝐝𝐞𝐤𝐢 𝐒𝐮𝐬𝐦𝐚𝐲𝐚𝐧15. Bölüm
Bölümler 28Şu an: 15. Bölüm
- 1 Önsöz180 kelime
- 2 1. Bölüm812 kelime
- 3 2. Bölüm1.469 kelime
- 4 3. Bölüm1.804 kelime
- 5 4. Bölüm345 kelime
- 6 5. Bölüm969 kelime
- 7 6. Bölüm820 kelime
- 8 7. Bölüm828 kelime
- 9 8. Bölüm1.118 kelime
- 10 9. Bölüm856 kelime
- 11 10. Bölüm855 kelime
- 12 11. Bölüm1.079 kelime
- 13 12. Bölüm1.213 kelime
- 14 13. Bölüm901 kelime
- 15 14. Bölüm1.710 kelime
- 16 15. Bölüm1.157 kelime · Okuduğun bölüm
- 17 16. Bölüm1.140 kelime
- 18 17. Bölüm1.721 kelime
- 19 18. Bölüm2.246 kelime
- 20 19. Bölüm2.837 kelime
- 21 20. Bölüm1.305 kelime
- 22 21. Bölüm1.167 kelime
- 23 22. Bölüm2.020 kelime
- 24 23. Bölüm1.845 kelime
- 25 24. Bölüm2.053 kelime
- 26 25. Bölüm3.265 kelime
- 27 26. Bölüm2.508 kelime
- 28 27. Bölüm5.060 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bunu söylerken adımlarını hızlandırmıştı; sesinde hafif bir gerginlik vardı. Ama buna aldırış etmeden yine merakıma yenildim:
— Peki efendim, konuyla alakasız ama, yüzünüzde dikkatimi çeken belirgin bir iz var. Yara izine benziyor.
Durup bana baktı. Aklıma, ilk geldiği günkü gibi mutfakta bana karşı kullandığı kaba üslubu geldi. Korktum.
— Şey… Ben özür dilerim. Özel hayatınızı ihlal ettim; bağışlayın. Bir daha özel sorular sormayacağım.
Önüne döndü:
— Sorun değil, kızmadım. Yüzümdeki yaranın sebebi bıraktığım eski işimden kalma bir hatıra. Ben askerdim. Bir hain ile boğuşurken tabancasını almayı başardım fakat bir çakısı olduğunu hesaba katmamıştım. İlk olarak omzuma sapladı, sonra tekrar çıkardı. Bu sefer yere yığılınca göğsüme saplamaya çalıştı ama başaramadı. Bıçağı tutan kolunu tuttum. Ellerim titriyordu ama onunki daha çok titriyordu. Ne yaptıysa bıçağı göğsüme saplayamadı ama bu boğuşma sırasında bıçak yüzüme değdi.
— Yüzünüze bıçakla mı saldırdı? Korkmadınız mı? Aman Tanrım! Ama zaten tabancayı aldınız. Onu öldürdünüz mü?
Yegor iç çekti:
— Hayır. Ölmedi. Öldürmedim.
O kadar merak etmiştim ki bunun nedenini, lakin çok hüzünlü görünüyordu. Bu sefer sormaya cesaret edememiştim; nedenini soramamıştım. Ama sormama gerek kalmamıştı da. Anısını anlatmaya devam etti:
— O hain bir zamanlar benimle beraberdi. Aynı birimde idik. Sonra ne olduysa üstlerim birden bana onun hain olduğunu, onu yok etmem gerektiğini emrettiler. Ama yapamadım. Sonunda onu uyurken yakaladım. Böyle bir şeyi sorgusuzca, durup dururken yapmak, daha nedenini ona sormadan, gerçekten hem garip hem de çok acıydı. Ama bu emre neden diye sormadan sadece ‘emredersiniz’ demiştim.
Bana biraz önce verdiği sözü unutup tekrar bir sigara çıkarıp yaktı. Yegor'un anlattıklarını dikkatlice dinleyip kafamda canlandırıyordum. Konuşması yavaş ve bana hoş gelen ağır bir ses tonundaydı. Anlatırken yüzüne bir sertlik, deyim yerindeyse bir ‘keder’ inmişti. Her ne kadar devamını merak etsem de, onu kederlendiren bu kötü anıyı anlatmasını istemedim:
— Efendim, durun anlatmayın. Boş verin; her ne yaşandıysa yaşandı. Önemli olan hâlâ sağlıklı olmanız. Tanrı size uzun ömürler versin.
— Anlayışınız için teşekkür ederim. Ama anlatacağım. Anlatmak istiyorum.
Bunu duymak beni şaşırtmıştı:
— Anlatın efendim, rahatlayacaksınız, dedim.
— Onu son anda sırtüstü yatırmayı ve silahı başına dayamayı başardım. Ama öldüremedim. Onun gitmesini söyledim. Gitti. Bunu haber alan üstlerim beni işimden azlettiler. Tam beş yıl geçti.
— Peki sonra ne yaptınız? Aileniz yok mu?
— Ailem yok. Bu bana avantaj sağladı. Sevdiğim ve sahip olduğum bir meslekten kovulmak bana ağır bir psikolojik travma yaratmıştı. Bir süre hastanede tedavi gördüm. Aklımı kaybedecek derecede etkilenmiştim. Ama küçükken beraber büyüdüğüm ve yetimhaneden beri sadık dostum olan Bay Vorontsov, durumu haber alır almaz beni hiç yalnız bırakmadı. Onun…
— Yetimhane mi? Siz ve Bay Vorontsov yetimhanede mi büyüdünüz?
O kadar şaşırmış ve meraklanmıştım ki bunu daha o konuşurken ansızın sormuştum.
— Evet; ikimiz de sahipsizdik. Ama Bay Vorontsov’un babası hayattaydı ve buna rağmen yetimhanede benimle kalıyordu. Babası hem çok zengin bir iş insanı hem de ileri gelen parti üyelerindendi. Deyim yerindeyse bir devlet adamıydı. Bay Vorontsov’un şu anki savaş uçak parçalarının üretildiği fabrika, babası Viktor Mihayloviç Vorontsov'dan miras kaldı. Lakin bu fabrikalar devletin yürürlüğündedir.
— Peki madem babası hayatta ve zengindi, o halde niçin yetimhanede kalıyordu?
— Bu konuyu sadece bana anlattı ve bitmiş geçmiş bir konu. Kafanıza takmayın, diyerek sözüne devam etti:
— Hastane masraflarıma kadar her şeyimi o karşıladı. Evet kardeş değiliz ama o benim için kardeşten de öte. Bunun için ona hep minnettar kalacağım.
Bay Vorontsov'un tüm servetine rağmen nasıl olur da yetimhanede kalabildiğine hâlâ şaşkındım. Fakat Yegor ile daha yeni yeni samimileşirken (bu da samimiyetse tabii), üst üste merak ettiklerimi sormak uygun olmazdı. Bu yüzden kafama takılan ve içimi yiyen bu soruların cevabını bir gün öğreneceğim ümidiyle içime gömdüm.
Yegor sigarasını bitirdi, yere atıp onu ayağıyla ezdi:
— Yanınızda sigara içmemem gerektiğine dair söz verdiğimi biliyorum fakat bağışlayın, unuttum.
— Hayır, sorun yok efendim. İçmenize engel olmak istemem, dedim.
— Anlayışınız için minnettarım. Ama şimdi dönmemiz gerek. Bay ve Bayan Vorontsov eve dönmeden önce evde bulunmamız gerek.
Geri dönüp arabanın olduğu yere hızlı adımlarla yürümeye başladı. Neredeyse onunla aynı hızda yürümekte zorlandım. Birden aklıma ona sormam gereken özel bir soru geldi. Fakat bunu ancak arabada sormak uygundu.
Nefes nefese ona yetişmeye çalışıyordum. Birden ayağım bir çıkıntıya takılınca düşecek gibi oldum ama son anda dengede durmayı başardım. Yegor, dikkat çeken heybetli yapısı ve sert yüzünden dolayı ona gelip geçen insanların nasıl ürkerek baktığından habersiz, hızlı ve sert adımlarla ilerliyordu.
Sonunda arabaya vardık. Cebindeki sigarayı çekmeceye bıraktı. Önde oturmuş, camdan dışarıdaki sokakta misketlerle oynayan çocukları izledim. Yegor yavaşça geri geri giderken çocuklar çömeldikleri yerden kalkıp kenara çekildiler. Mavi gözlü, yüzü kirli bir oğlan çocuğu ile göz göze geldim. Çocuk hüzünlü bir şekilde bakıyordu, bir taraftan da arabayı süzüyordu. Sonra tekrar bana baktı, gülümsedi. Mukabilinde ben de gülümsedim.
Yegor'a sormak istediğim ama sormayı unuttuğum bir şey geldi aklıma. İçten içe kederlendim. Sormak istediğim soru tedirgin edici olsun olmasın, unuttuğum zaman bile kedere kapılıyorum. Neyse ki son anda aklıma geldi ve bunu sorma cesaretini kendimde buldum:
— Efendim, sakıncası yoksa ve haddimi aşan cesur bir soru sorabilir miyim?
— Sorabilirsiniz. Buyurun, dedi.
— Bay Vorontsov'un dini inancı nedir? O Ortodoks mu?
— Hayır. Onun dini inancı yoktur, dedi.
— Nereden bilebilirsiniz? Belki dıştan öyle ama içinde küçücük de olsa Tanrı’ya karşı bir inanç vardır.
— Haklısınız. Bazen bana her şeyini anlatmadığını, hatta bazen bir şeyleri anlatma gereği duymadığını biliyorum. İnancına gelirsek, Bay Vorontsov’un çeşitli dinlere mensup iş insanlarıyla dostluğunu duydum. Yahudi, Katolik, Budist, hatta Müslüman, dedi.
— Müslüman mı? diye sordum şaşkınlıkla.
Yegor sırıttı:
— Siz de mi Müslümanların anlatıldığı gibi katı ve zulümkâr olduğunu düşünüyorsunuz? diye sordu.
— Aaa… Hayır. Fakat bana… Yani bizim gibi Hristiyan ve Yahudilere zulüm ettiklerini pek çok kez duydum. Siz bunu bilmiyor musunuz?
— Bunlar mezhepten mezhebe değişir. Bazen de asılsız haberlerdir. Kastettiğiniz Müslümanlar Selefîlerdir. İslam’ın çok çeşitli mezhebi vardır; tıpkı Hristiyanlıkta olduğu gibi. Lakin en büyük iki ana mezhebi Sünni ve Şiiliktir. Örneğin, Bay Vorontsov'un dostu Hüseyin Şii Müslümandır. Kendisi hem anlayışlı hem de bilgili. Henüz yirmi iki yaşında olduğu halde bu yaşta Irak'ta büyük bir uçak fabrikasını yönetiyor. Nedenini sorarsanız, babası bir sene evvel kalp krizi geçirdi ve öldü. Tek evladı olan Hüseyin işlerin başına geçti. Bay Vorontsoy onunla yakın bir bağ hissettiğini söylemişti.
— Neden? diye sordum merakla.
— Size söylemiştim. Bay Vorontsoy tek çocuk olarak dünyaya geldi ve o da tıpkı Hüseyin gibi genç yaşta işlerin başına geçti. Kaderinin Hüseyin'e benzediğini söylerdi. Açıkçası benzemek değil de ta kendisini yaşıyor diyebilirim.
— Bay Vorontsov'un çevresi ne kadar da geniş. Sevgisi ne güzel, dedim.
— Elbette. Kendisi sadece bir fabrikatör değil, ayrıca siyaset adamıdır. Çeşitli ülkelere gidip toplantılara katılmak amacıyla seyahat eder. Hatta üç gün sonra benle birlikte onunla Irak'a bunun için gideceğiz.
— Bu çok iyi. Gezmiş olacaksınız. Fakat toplantılarınızdaki amaç nedir efendim?
— Meslek yönündense ürettiğimiz savaş uçaklarının parçalarını hangi ülkelere satacağımıza dair toplantılara katılırız. Siyasi yöndense, bu bende kalsın. Devlet sırrı, diyerek belli belirsiz sırıttı Yegor.
Sustuk. Yol boyunca hiç konuşmadık. Bu sarsıcı ve samimi sohbetin arkasından kendimi bitkin ve yorgun hissettim. Umarım çocuklar eve gidince beni çok yormazlar. En korkuncu da bahsi getirilirken bile dikkat edilen annelerinin eve döneceğini düşünmekti.
Bölüm etkileşimi
