26. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Verdişan Kamer Şah

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 27Şu an: 26. Bölüm

Çocukların odasına girmeden, fikrimi değiştirdim ve dönüp arkamı odama gittim. Beni o halde görüp, yine kafa şişirecek sorularını cevaplayacak halde değildim. Odama hızlı ve ve öfkeyle girip kapıyı da kilitledim. Beni tek sakinleştirecek düşüncesiyle üstümdeki elbiseyi çıkarıp duşa girdim. Duşta, O uzun sarı saçlarımı taramakta zorlandım ve bu da dindirmek istediğim öfkemi daha da alevlendiriyordu. O kadar güzel bir geceyi nasıl da rezalet içinde terkettim. Tek sorun, o Anatol denen ucube idi. Zaten ortama ayak uydurmakta zorlanıyordum. O yetmezmiş gibi de Aleksander Vorontsoy’un bana herkes içinde sesini yükselterek bağırması da işe tuz biber serpti. Bu benim suçum mu yani? Arkadaşlarının kötü niyetli olmasından ben mi sorumluyum? Hem sonra, Anatol denen baş belası, sanki benim hassas tarafımı bilip de konuşuyordu. Porselen bebekler ve bunları üreten büyük bir fabrikaya sahipti. Aman Tanrım! Hepsini, hepsini istiyorum! Alın, dünya sizin olsun. Arabalar, uçaklar, taçlar, altınlar, gemiler ve türlü türlü insan icatları… Yeter ki oyuncaklara dokunmayın, onları, pis hayatınızdan uzak tutun. Çocukların tesellisi onlar. Bir de, “Ben çocukların hayallerine dokunmayı seviyorum ve bu yüzden bir oyuncak fabrikam var.” Diyen Anatol’un sözlerini hatırladıkça kan beynime sıçrıyor. Senin gibi bir pislik mi onların hayallerine dokunacak? Tanrı aşkına uzak dur o temiz hayallerden. Diyerek saçlarımı daha hızlı taramaya başladım. Sonunda taramayı bitirip sıcak suyla saçlarımı sabunladım.

Bu zenginler pek kibirli. Vorontsoy bunu nazikçe söyleyemez miydi? Her eline geçtiği fırsatta beni aşağılamaktan geri durmuyor. Sırf aileme yaptığı maddi durumdan dolayı bana üstünlük taslıyor.

O sırada sıcak suyla saçlarımı yıkadım. Buhar, zaten söndü sönecek olan tavandaki ışığı daha da kapatıyordu. Aklıma gelenleri unutmaya, kendime gelmeye çalışıyordum. Ama nafile, bu kahrolası olay tekrar tekrar beynimde canlanıyor, üzüntü, öfke ve hayal kırıklığının getirdiği ağır his sonucunda, yerde duran soğuk su kovasını alıp üzerime boşalttım. İşimi bitirip çıkacakken bir an mermer zeminde kayacak oldum ancak son anda kapı koluna tutundum. Kapının arkasındaki asılı havlumu alıp üstüme attım ve duştan çıktım. Aşağı salondaki eğlence devam ediyor ki, piyano sesi hala duyuluyor du. Kendimi kurutup pijamalarımı üzerime geçirdim. Uykum geliyordu ancak başımı yastığa koyar koymaz uyuyamayacağımı da biliyordum. Kendimi sakinleştirmek için derin nefes egzersizi yaptım.

Bir anda dışarıdan boğuk iki ses geldi. Odamın ışığını kapatıp, pencereye doğru giderek dışarı baktım. Sesleri çok kesik ve zayıf işitiyordum. Bir erkek ve bir kadın sesine benziyordu ve mahsustan seslerini kısmış gibi bir fısıltıyla konuşuyorlardı. Dışarısının sessizliği de fısıltılarını daha duyulur hale getiriyordu. Ve büyük ihtimalle ikisi de bunu farkında olmadan konuşmaya, cilveleşmeye devam ediyorlardı.

—O gün neden geleceğini söyleyip gelmedin? Dedi erkek sesi.

—Buna fırsatım olmadı sevgilim, kardeşim Piyer her gün aynı saatte fırından ayrıldığım için benden şüphelenmeye başladı. Kilise sonrası seninle buluştuğumu öğreneceğinden korkuyorum. Diye cevap verdi kadın olan.

Biraz bakındıktan sonra, tam karşıdaki malikanenin bahçe kapısı önünde, ayaküstü el ele tutuşmuş olduklarını gördüm. Etraf karanlık ve sessiz olduğu için zor fark edilecek bir biçimdeydiler. Yüzlerini görmekte, seçmekte zorlanıyordum.

—Merak etme, bu şekilde dikkat etmeye devam edersek kimseye yakalanmayız Ekaterina. Dedi adam.

Biraz duraksamanın ardından kadın hüzünlü bir sesle, “Seni çok seviyorum. Beni her halimle kabul ediyorsun ve oğlumla beni yanına alacağını söylüyorsun. Kocam öldükten sonra ilk defa bu kadar mutlu hissediyorum Dmitri.” Dedi kadın sesi.

Söylediklerini işitince kadının dul haliyle, bu gençle aşk yaşadığını hemen anladım.

“Ama Dmitri, kardeşim Piyer seninle evlenmeme müsade etmiyor. Bahsini bile getirmeye korkuyorum. Bunun için gün boyunca düşündüm.”
Kadın duraksadı. Sanki söyleyeceği şeyde karasız kalmış gibiydi. En sonunda, “Kaçalım…” diye cevap verdi. Bunu duyunca,

"Kaçmak mı?” Diye sordu adam bir anlık şaşkınlıkla. “Sevgilim, acele etme. Daha önce de söylediğim gibi senin ve oğlun için planlarım var. Bana zaman tanı.” Dedi ve ekledi, “Bu konuyu daha ayrıntılı konuşmak için yarın benim lojmanıma gel. Ev sahibesi evde olmayacak ve orada yalnız olacağız sevgilim.” Dedi. Bunun üzerine kadın, “Neden, dışarıda bir yerlerde de buluşabiliriz.” Deyince, “Ah tatlım anlasana… Seninle daha rahat konuşabilmek için. Hem beni tanıyorsun; yoksa bana güvenmiyor musun?”

—Elbette sana güveniyorum Dmitri. Ancak uzun bir aradan sonra ilk defa seninle yalnız kalacağım…” Deyince adam sinsice güldü. “Korkma Ekaterina, söz verdiğim gibi…Seninle evlenip uzaklara gideceğiz. Oğlun da bizimle olacak.” Dedi. İkisi de bir an durakladı.

—Her neyse, yarın lojmana geleceğim. Şimdi gitmem gerek. Dedi kadın. “Tamam canım, yarın seni bekliyor olacağım.” Diyen adam, kadının dudağından öpmek için yaklaşınca geriye çekilip pencereyi kapattım. Işığı açmadan yatağa oturdum. İçeriyi sadece pencereden sızan ay ışığı aydınlatıyordu. Az önce dinlediğim sevgili muhabbetine gelirsek, adam basbayağı bu dul kadını kendi nefsi için kısa süreliğine kullanmaya çalışıyordu. Sonrasında çekip gidecekti zaten. Konuşurken bile sesindeki samimiyetsizliği o kadar belliydi ki… Bunu kadının farketmemesi ve bu iki yüzlü adamdan kötülük beklememesi, büyük aşkındandır sanıyorum. Kim ne derse desin, her ne kadar öyle zannedilirse zannedilsin, insanı mutlu eden bir şeye sahip olmak değil, o şeyin tadına varmaktır. Ve tadını tattıktan sonra daha nicelerinin de tadına varmak isteyecektir. Ne korkunç! Tanrı hepimizi bağışlasın.

Ayağa kalkıp perdeyi çektim, daha sonra ışıkları açtım. Yatağa bıraktığım elbiseyi de askılığa yerleştirip dolaba astım. Beynim bir boşluk içinde, yersiz düşüncelere yer vermeye başladı. Hele ki üzüntülüysem, kırgınsam bu daha da alevleniyordu. Acaba ben mi gözümde büyütüyorum? Belki de Bay Vorontsoy, sırf o adamın hareketlerinden rahatsız olduğumu fark ettiği için beni oradan uzaklaştırmak istedi. Anatol'un geri geleceğini ve bana tekrar o şekilde utanmazca yaklaşacağını bildiğinden beni odama göndermiştir. Hayır hayır… Yine de bu şekilde davranmamalıydı. Birden bacağımda bir batma hissi hissettim. Sanki bir böcek ısırığı gibi…

Ayağa kalkıp yavaş adımlarla odadan çıktım. Çocukların oda kapısına varınca, Bayan Galina'nın orada olduğunu hatırladım ve önce kapıyı çaldım. Kahyanın “Gelin.” diyen sesi gelince de içeri girdim. Beni görünce hemen, “Davet bitti mi?” Diye sordu. Tam dizinin dibinde oyuncak kule inşaası yapan Andrei ve odanın köşesindeki büyük aynanın karşısında pijamalarını giymiş bir biçimde saçlarını tarayan Anastasia vardı. Geldiğimi görür görmez ikisi de dönüp bana baktı. Buna cevap vermek istemediğim halde iç çekerek cevap verdim.

—Hayır, ama çıkmak zorunda kaldım. Dedim.
Kahya Galina, gözlerindeki gözlüğü sakince çıkarıp elinde okuduğu kitabı masaya bıraktı. “Bir sorun mu çıktı?” Diye sordu. Ben ise kendimi o kadar yorgun, o kadar halsiz hissediyordum ki, bunu farkeden Anastasia, “İrina, yine hastalandın mı yoksa?” Diye sorunca cevap vermedim. Bir an ne diyeceğimi unuttum. “Yanıma gelin Bayan İrina.” Dedi Galina. Hiç düşünmeden geçip yanına oturdum. Yerde oyuncak parçalarından kule inşası yapmaya çalışan Andrei’ nin o yeşil gözlerine baktım. O da bana her zamanki meraklı bakışıyla bakmıştı. Her ne kadar babası gibi koyu kahverengi gözleri olmasa da ilk bakışta babasını anımsatıyordu.

Galina kulağıma yaklaşıp, “Yüzünüzdeki kederi görebiliyorum. O ortamım size göre olmadığını da biliyorum. Hayal kırıklığına uğradığınız için bunu hissetmeniz normal” Diyerek bir iç çekti Galina. Nasıl da anlamıştı içimden geçeneleri… Doğrusu anne şevkati ile çocukların duyamayacağı bir biçimde yaklaşıp bunları bana söylemesini beklemiyordum. “Ancak bu vampir gecesinden ayrılmanız hiç te fena olmadı, inanın.” Deyince bir an duraksadım. Başımı ona çevirip baktım. “Vampir gecesi mi?” Diye sordum merakla. O sırada karşıda bize bakan Anastasia, tekrar aynaya dönüp saçlarını toplamaya başladı.

Galina yüzünü benden çevirip Andrei' ye baktı.
“Hiçbir şey göründüğü gibi değildir bayan İrina. Hele ki sizin gibi genç ve yoksul bir kız için bu tür şeyler büyük kapandır.” Dedi. Tam da ona bu son söylediği tuhaf cümlesinde ne demek istediğini soracakken o, tekrar atılıp, “Üzülmeyin, tanrı her yolu karşımıza koyar. Bize düşen sadece sabırlı ve temkinli olmak.” Diyerek ayağa kalktı. Onun kalkmasıyla ben de ayağa kalktım. Ne demek istediğini anlamadım ve bunu öğrenecek takatim yoktu. Hiçbir şey demeden gitmesini bekledim.

—Çocuklar yemeğini yedi, bundan sonra onları yatırmaya bakın... İyi geceler. Dedi. “Size de” Dedim. Dönüp yavaş adımlarla odadan sessizce çıktı.

—İrina, üç gün sonra okullar açılıyor. Annem Elena’ya söyleyecek misin?

—Neyi? Diye sordum ne demek istediğini bildiğim halde. “Hani şu mektubu…” Başını eğdi. Cümleyi bitirmeye utanıyor gibiydi. “ Öğretmenim Victor Nikolayeviç’ in bana yazdığı mektubu.” Bir şey demedim. Annesine bunu kesinlikle söyleyecektim. Cevap vermediğimi görünce yüzü asıldı ve, “Öğretmenimin başına bir şey gelmeyecek değil mi?” Diye sordu. Elimden geldiğince tükenmiş sabrımı dizginlemeye çalışıyordum.

—Merak etme, en fazla okuldan uzaklaştırılır. Dedim. “Ah İrina…Anastasia'ya bunu duyan annesinin o öğretmeni Yegor'a dövdürteceğini söylesene.” Dedi içimdeki ses. Anastasia ise söylediğim şey üzerine rahatlamış gibiydi. Hafif gülümsemesiyle, “Umarım” Diyerek esnedi. Görünüşe göre ödevleri onu çok yormuştu.

“Ben artık uyumalıyım, iyi geceler.” Diyerek yatağına gidip uzandı. “İyi geceler güzel Anastasia.”

—İrina, bu kule nasıl oldu? Ben yaptım. Dedi Andrei. Parçaları o kadar biçimsizce yerleştirmiş ki hiç de içten olmayacak bir biçimde, “Harika olmuş canım.” Dedim. Ben dönene kadar yeni getirilen uçak setleri ise toplanmış, rafa konulmuştu. Tekrar yatağa oturdum. Önümde duran küçük masanın üstünde, biraz önce Bayan Galina’nın okuduğu kitap vardı. Acaba götürmeyi mi unuttu diye düşündüm. Üstünde, (Karl Marks Komünist Manifesto) yazısı vardı. Bu yıpranmış kitabı alıp okumak istedim ancak gördüğüm şey karşısında şaştım kaldım. Sayfaları çevirince başlığıyla ilgisi olmayan, düpedüz bir İncil ayetleri ile karşılaştım. Bu da Devlet Ateizminden kaynaklı gizli bir ibadet yöntemi idi. Hele ki, bu tür dini sembollerin parti üyesi bir adamın evinde bulunması büyük tehlike teşkil ederdi. Daha önce Yegor'dan, Bay Vorontsoy'un dini inanca sahip olmadığını öğrenmiştim ancak eşi bay Elena'ya bakınca çok inançlı bir kadın görüyordum. Herşeye rağmen aşağıdaki salonda küçük bir dua köşesi bulunduruyor ve her sabah orada dua ediyordu. Hey Tanrım!.. Olacak iş midir bu denli inançsız bir adamın, bu denli çok inançlı bir kadınla evli olması! Kader, nerede bir zıt varsa bir araya getiriyor. Birbiriyle evlenip, birbirinin özgürlüğünü kısıtlayan insanlar duymuşum da, pek ürkerim. Özgürlüğüme o kadar düşkünüm ki, koca Hindistan'ın bir köşesini bana yasak etseler, gözümde dünyanın tadı kaçar neredeyse. Çekilir şey midir dünyanın bir ucunda çivilenip kalmak?

Kalkıp Andrei' nin yanına oturdum. Yaptığı kuleyi bozup tekrar yapma işine geçmişti. Bende bir huy vardır ki, bu da benim kusurum sayılsın, insanların yüzünü incelemeyi, o yüzde bir anlam aramaya başlarım. Tıpkı şu anda karşımda oyuna dalmış Andrei'nin yüzündeki sakinliği ve masumluğu izlediğim gibi. Esnediğini görünce “Bu günlük bu kadar yeter prensim, bak ablan uyudu. Sen de uyu.” Dedim. Pijamalarını da giymişti zaten.

Hiçbir şey demeden ayağa kalktı ve yatağına doğru gidip yüz üstü uzandı. Ben de dağıttığı oyuncakları toparlayıp yerlerine bıraktım. Daha sonra hep onun oyuncak rafının arasında gizlediğim günlüğümü çıkardım, ve bugün ne yaşadıysam hepsini yazmaya başladım. Elena'nın bugün salondaki hüznünü, Vorontsoy'un etrafını saran diplomatları ve Elena'ya rağmen Vorontsoy ile ilgilenen zengin diplomat eşleri… Yüce Tanrım! Gördüklerim ne yanlıştı ne de hayal. Göz göre göre evliler birbirlerinin eşlerine ilgi gösteriyor, ve bundan en ufak rahatsızlık duymuyorlardı. Sadece Elena'nın bundan rahatsız olduğunu farkettim. Zengin ve soylu olan kocasının her ne kadar diğerlerine mesafeli olduğunu görse de, yine de hiç onunla ilgilenmemesi, onu içten içe kederlendiriyordu. Elena çok güzel ve mütevazi bir kadındı; ancak bu gidişatta kocası ona ilgi göstermezse, bir çiçek gibi solup gidecekti. Bunun önüne de ancak gamsarlığı ve kibri geçebilecekti. Zira onun gibi güzel bir kadın hayatını onun için mahfatmemeli, karartmamalıydı.

Ayağa kalkıp Anastasia'nın kitaplığına doğru gidip okuyacak kitap aradım. Hiç de yaşının alamayacağı Tolstoy’un (İvan İlyiç’in Ölümü) adlı eserini bulup elime aldım. Kitabın başından değil de ortasını açarak nasıl biçim yazdığını okumak istedim. Kitapata, “İvan İlyiç görüyordu ki ölüyordu ve sürekli bir umutsuzluk içindeydi... Onu mahveden şey ölümün kendisi değil, ölümün mantıksızlığı ve adaletsizliğiydi.” yazıyordu.

Ne yani, ölüm adaletsiz mi? Ben bir şeyi anlamaya zorlanırım ki, o da insanların neden dünyadan ve ölümden nefret ettiklerini bir türlü kafaya sığdıramam dır. Ölümsüz mü olmak istiyor insan? Gerçekten başka bir ömür çekilir mi? Kalkıp ölümü bize sonsuz kılmış olan bu dünyaya neden kızıyoruz? Oysa dünya kendiliğinden ne iyidir nede kötüdür. Ona iyiliği ve kötülüğü katan sizsiniz.

Dünya bize der ki: “Sizden öncekilerin size bıraktığı gibi, siz de dünyayı sizden sonrakilere bırakıp gidin. Niçin benden ve kaderden yakınıyorsunuz? Kötülük mü ediyorum size adaleti yaşatmam? Beni yaratan Tanrıya and içerim ki, eğer ben sizi ölümden yoksun etseydim bana her geçen gün lanet ederdiniz. Niçin sefalet ve üzüntü içinde geçireceğiniz ömrünüze ömür katmak istiyorsunuz? Kötülük mü ediyorum size, yalan ve tatlı hayatınıza acı bir gerçeği katarak? Siz ölürken sizinle beraber binlerce insan, binlerce varlık ölmüyor mu? Benim hepinize, iyi kötü demeden ölümü layık görmem benim adaletimin esasıdır. Ölüm olmazsa sevgi olur mu? Kimse kimseye, ‘Nasıl olsa ölümsüzdür’ diyerek saygı gösterir mi? Bilakis, hepiniz birbirinizden nefret halinde yaşar giderdiniz.” Der dünya bize.

O yüzden ölüm bize ne sağken ne de ölüyken kötülük eder. Sağken etmez, çünkü hayattayız. Ölüyken de etmez, çünkü ölüyüz. Madem ölümün önüne geçilemiyor o halde ne zaman gelirse gelsin. Ben, ölmüş babam İvan’ın ölümünü kabullenmeyerek en büyük kötülüğü kendime etmedim mi? Babam öldüğünde beraberinde her şey ölmüştü. Kalkıp eskileri ve geçmiş zamanı özlemek yersizdir. Bir gün yaşadıysak her gün yaşamış oluyoruz zaten. Yoksa bizden öncekilerin gördüğü şey hep bu güneş, bu ay, bu gecedir. Babalarımız başka türlüsünü görmedi, torunlarımız da başka türlüsünü görmeyecek
Mevsimler bitti mi, tekrar başlamaktan başka marifet göstermez. O halde bir kaç yıl önce yaşayamadıklarımız için üzülmek, binlerce yıl öncesinde yaşayamadıklarımız için üzülmek kadar budalalıktır. Bir şeyin ölümü başka hayatların kaynağıdır diye hiç düşünmemiştim. Şimdi diyeceksiniz ki, “Madem ölümden korkmuyorsun, o halde neden ölmüyorsun?...” Benim de size cevabım: Çünkü ikisi de birdir.

İçimdeki sesi susturdum. Yavaş yavaş uykum bastırıyordu. Salondaki piyano sesinin çoktan kesildiğini fark edince davetin bittiğini anladım. Olanları bir şekilde unutmaya uğraşıyor, kendimi üzecek anıları düşünmemeye çalışıyordum. Oturduğum yerden kalkıp uyumuş olan çocukların üstlerini sıkıca örttüm. Günlüğümü de masanın üstünden alıp kitaplığın en üst rafına gizledim. Daha sonra odanın lambasını söndürüp, tam parmak uçlarımda dışarı çıkmak üzere kapıya yönelmiştim ki, hemen yan taraftaki çalışma odasından boğuk sesler yükselmeye başladı. Normalde o saatte o oda kilitli ve sessiz olurdu.

Seslerin sahibi Bay Vorontsov ve uşağı Yegor’du. Vorontsov’un kelimeleri diline dolanıyor, sesi her zamanki o soğuk, mesafeli tonundan uzak, sarhoşluğun getirdiği ağır bir hüzünle yankılanıyordu. Ahşap duvarın arkasından gelen fısıltıları daha net duyabilmek için adımlarımı durdurup kulağımı soğuk duvara yasladım. Yüreğim hızlı hızlı çarpmaya başlamıştı; bu evde bir şeyleri gizlice dinlemenin tehlikesini biliyordum ama merakıma engel olamıyordum.

Yegor’un saygılı, alçak sesle sorduğu soruyu güçlükle seçebildim: "Peki ya aşk, Bay Vorontsov? Sizin gibi dünyayı gezmiş, cepheler görmüş bir adam için aşk nedir gerçekten?"

Kısa ve ağır bir sessizlik oldu. Ardından Vorontsov’un kadehini masaya sertçe bıraktığını duydum. Derin bir nefes alıp konuştu; sesi duvarın arkasından bile tüylerimi ürpertecek kadar tok ve heybetli geliyordu: "Bana göre aşk; sırf o müjdeledi diye o koca şehri, İstanbul'u fetheden Fatih'in... İslam Komutanı Muhammed'e duyduğu o sarsılmaz adanmışlıktır Yegor." Dedi.

Ancak dediklerinden hiçbir şey anlamıyordum. Fatih kimdi, bahsettiği o komutan ya da fethedilen şehir ne anlama geliyordu, en ufak bir fikrim yoktu. Sovyet ders kitaplarında bize öğretilen hiçbir şeye benzemiyordu bu isimler. Fakat konuşmaya devam ettikçe Vorontsov’un sesindeki o alışılmadık hayranlık beni duvara daha da çiviledi:
"Orta Doğu'daki görevimdeyken bazı Arap dostlarımdan dinlemiştim onu... Zamanının en güzel yüzüne, en heybetli duruşuna sahip olduğunu anlatırlardı. Hikayesinden öyle çok etkilenmiştim ki... Düşünsene Yegor; yetim ve öksüz büyümüş bir adam... Arkasında ne bir anne ne bir baba desteği olmadan koskoca bir orduyu kurması, bir coğrafyayı birleştirmesi ve bu devasa sorumluluğu tek başına omuzlaması az iş değildir."

Kulağım duvarda, nefesimi tutmuş duruyordum. Babasını küçük yaşta kaybetmiş biri olarak, duvarın arkasındaki o sert ve acımasız adamın yetim kalmış bir komutandan bahsederken sesinin nasıl titrediğine ilk kez şahit oluyordum. Bay Vorontsov’un karanlık ve ulaşılmaz maskesinin arkasında, bambaşka bir adamın gizlendiğini o gece, o soğuk duvara yaslanmışken hissettim.

Ve şimdi adını bile koymaya korktuğum Bay Aleksander Vorontsoy'un, sadece bir parti üyesi fabrikatör değil de, ülkeler arası istihbarat yapan gizli bir devlet adamından başkası olmadığını sezmiştim. Yegor ise onun bu ajanlığını bilen tek dostu, deyim yerindeyse, tek ortağıydı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

57okunma 4beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 139

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile sırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18