19. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Verdişan Kamer Şah

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 27Şu an: 19. Bölüm

Oyuncağı alıp aşağıya inmeden önce lavaboya gidip elimi yüzümü yıkadım. Aynada, uykusuzluk nedeniyle göz altlarımdaki kararmaları inceledim. Büyük ihtimalle uyumayıp, babamla odamda sohbet ettiğim uykusuz gecelerden kalma bir kararmaydı bunlar. Eskisi kadar da yüzümün toplu ve parlak olmadığını da fark ettim. Bu sefer aynada babamı görmedim, bu iyiye işaretti. Tanrım… Bu bir hastalıksa onu benden alma. Alma ki, babamı hep görmeye devam edeyim.
Derin düşüncelerle ineceğim salona kadar gözlerim yerde yürümeye başladım. Salona indiğim sıra merdivenlerde kısa bir baş dönmesi ve göz kararması hissettim. Ama hemen toparladım. Lakin, yine merdivenleri bitirmeme birkaç adım kala her yer bulanıklaştı. Bedenimi bir tüy kadar hafif hissetmeye başladım. Yemek masasındaki kalabalığa baktım ama kimin kim olduğunu, kimin nerede olduğunu ve kimlerin orada bulunduğunu kestirmekte zorlandım. Kalabalığın anlaşılmayan sesi gitgide yükseliyordu ancak tek anladığım ses Bayan Galina’nın, “İyi misin kızım?” diyen endişeli sesi ile daha önce Yegor'la toplantı odasında konuşan kalın ve sert sesli Bay Aleksandr Vorontsov'un “İyi misiniz?” diyen sesi idi. Sesinden hemen onu tanımıştım. O an gözlerimi açmaya zorladım ve yanımda endişeli bakan Bayan Galina ile Bayan Elena'nın yüzünü gördüm. Annelerinin arkasında durup merakla bakan küçük Andrei ile ablası Anastasia da beni izliyordu. Sonra birinin iri kollarından belimi tutmuş olduğunu fark edince başımı kaldırıp ona baktım. İri ve ela gözlü, kara kaşlı ve sinekkaydı tıraş yapmış, şaşkın bakan bir erkek silüeti ile göz göze geldim.
Bu anemi hastalığımdan kaynaklı geçici ve kısa bayılmalar olduğundan, hemen toparlamaya çalıştım ve adamın kollarından kurtuldum. Bayan Galina hemen elimden tuttu. Sonra Andrei yanıma gelip diğer elimi tuttu.
— İrina yine öldün, dedi Andrei.
Anastasia ise onu tutup, “Gel buraya sen” diyerek kardeşini kolundan tutup kendine çekti.
— Canım, sen iyi misin? Bir anda senin merdivenlerde bayılıp düşmek üzere olduğunu fark edip koştuk, dedi Elena.
Ne diyeceğimi bilmiyordum, açıkçası hem utanmış hem de dikkatlerini çektiğim için kendime kızmıştım. En kötüsü de Vorontsov'un kollarında bayılmak. Utançtan kafamı kaldırıp bu iri yarı adama bakmaktan kaçınmıştım. Nihayet, “Efendim ben iyiyim, aslında dünden beri kendimi iyi hissetmiyordum arada baş dönmem oluyor ama kısa sürede hemen geçiyor. Şimdi iyiyim. Merak etmeyin” diyebildim.
— Bizimle yemek yiyebilecek durumda mısın? diye sordu tekrar Elena.
— Evet efendim, inanın bana şu anda kendimi iyi hissediyorum; öyle olmasaydı sizden odamda biraz istirahat etmek için izin isterdim, dedim.
O sırada Vorontsov masaya geçip oturdu.
— O zaman gel, hep beraber tekrar sofraya oturalım. Daha sonra dinlenmek için odana çıkarsın, deyip Anastasia'nın ve Andrei'nin gidip oturması için onlara başıyla işaret verdi.
Biz de masaya geçip oturduk. Bay Aleksandr ise kimseye bakmadan yemeğini iştahla yiyor, arada başını kaldırıp baktığında ise hemen gözümü tabağıma indiriyorum. Bayan Galina da yemek yemek için kendi odasına çekilecekken Elena’dan izin istedi. Salonda, çocuklar ile anne babalarıyla baş başa kaldım. Yegor da ortalıkta yoktu. Bu yalnızlık bana bilinçli planlanmış gibi geldi. Böylece beni ikisi de rahatlıkla tanısın, soru sorsun.
Yemekte, siyah ve kırmızı havyar, esmer ekmek, tereyağı, turşu, mantar ve rus salatası vardı. Hayatımda ilk defa bu kadar lüks bir akşam yemeği yiyecektim. Daha önce çocuklarla çok hafif ve bildiğim sebze yemekleri yerdim. Ama neden Bayan Galina'nın daha önce buna benzer sofra kurmadığına da şaşırmamış değilim.
— Aleksandr, Yegor ile iki gün sonra yurtdışına seyahat edeceğini öğrendim. Uçak ihracatıyla ilgili bir sorun mu var? diye sordu Elena.
Bay Vorontsov'un burada olmadığı ve Elena'nın Bayan Galina'ya, onun için sitem ettiği andan eser kalmamıştı. Görünüşe göre bunu sadece arkasından söyleyebiliyor; zira şu anda masanın başındaki sandalyede oturmuş, ona bakmadan onu dinleyen heybetli kocası Aleksandr Vorontsov’dan çekindiği aşikâr. İkisinin de yüzü ve görünüşü çok güzel, çok asil duruyordu. Vorontsov'un yaşı tahminimce otuzyedi, zorlayacak olursak tam kırkların başındaydı. Hemen hemen Elena ile aynı yaşta görünüyordu. İkisinin de güzelliği inkar edilemeyecek derecede olduğu gibi, sanki ikisini birbiri için yaratan Tanrı, onların hamurunu kendi eliyle yoğurmuştu. Vorontsov'un takım kıyafetinin pürüzsüzlüğünü ve yeniliğini gören biri büyük ihtimalle, onun bir iş adamından çok, yeni çağın zengin hükümdarlarından sanırdı. En azından ben öyle düşünüyorum. Parmağında ilk defa gördüğüm farklı ve siyah bir yüzükten başka, Elena'nınki gibi nişan yüzüğü bulunmuyordu. Zaten o iri ve koca parmaklarına o yüzüğün gireceğinden şüpheliyim.
Vorontsov konuşmak için boğazını temizledi, kara ve hafif kızarmış gözleriyle masadakileri süzdü. Kızı Anastasia ile göz göze gelince de ona samimi bir göz kırptı. Daha sonra:
— Hayır, yurtdışı seyahatini iptal ettim. Burada bir hafta kalıp fabrikayla ilgilenmem gerek, dedi ve iki bardak su doldurup ard arda içti.
Ben ise ona ve Elena’ya bakmamaya gayret ediyordum.
— Siz… Bayan İrina, şimdi nasılsınız? Daha iyi oldunuz mu? diye sordu Vorontsov.
Bir an ürperdim. Cesaretini toplayıp başımı ona doğru çevirdim.
— Evet efendim, şimdi kendimi daha iyi hissediyorum, dedim.
Sonra tekrar hızla gözlerimi ondan çevirip tabağa baktım. Doğrusu pek utanmış ve tedirgin olmuştum. Beklediğimden daha çok ciddi ve öfkeli görünüyordu. Oysa Yegor'dan onu duyduğumda çok yumuşak biri olduğunu düşünmüştüm. Ayrıca bu denli adamlarla konuşmak zorunda olmaya pek alışık değilim.
— O halde bir daha olmasın diye hastaneye kontrole gidin. Çocuklarımın bakıcısı bu şekilde hep hasta olacaksa bu ancak onları etkiler. Ve ben de bunu istemem, dedi.
— Evet, haklısınız, dedim sadece.
Sonra ona tekrar baktım, bana eşi Elena'nın baktığı gibi sert ve kibirle bakmıştı.
— Yüzünüz bana hiç yabancı gelmedi doğrusu. Ancak düşününce sizin gibi birini tanıma fırsatım olamayacağı gibi bu imkansız, dedi Vorontsov.
— İnanın sizin gibi birini unutmazdım efendim ancak, neden imkansız?
— Çünkü ben bugüne kadar sadece varlıklı ve soylu insanlarla iletişim kurarım. Ayrıca ben hiçbir zaman çocuklarıma sıradan bir bakıcı turmazdım. O yüzden şanslısınız.
Bu son söylediği sözü duyunca başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Göz göre göre beni maddi yönümden vurmaya, aşağılamaya çalıştı. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.
— Ama ne yapmalı, neticede Elena benden habersiz dadımı gönderip senin gibi deneyimsiz ve hasta birini evlatlarıma bakıcı getirmiş, diye de ekledi.
Anastasia ise, “Baba, ben İrina'yı çok seviyorum, bu durumdan rahatsız değilim aksine buna rağmen hep bizimle ilgileniyor,” dedi neredeyse ağlayacak bir biçimde.
Elena ise beni savunmak yerine hiçbir şey demeden tabağına mahcubiyetle bakıyordu. Anastasia’ya baktım, o da bana baktı. İkimizin de gözleri dolmuştu.
— Sizi hemen göndermeyi düşünmüyorum korkmayın, ama elimden geldiğinin fazlasını yapın, dedi Vorontsov.
Bu davranışı bana ilkokul çağlarındaki zorbalanmamı ve akranlarımdan şiddet gördüğüm zamanın travmasını hatırlatmış, korkutmuştu. Ortaokula kadar hep zorbalık ve aşağılanmaya maruz kalmıştım. Şimdi tam her şeyi unutmuş, her şey yoluna girmeye başladı derken bir anda bunu tokat gibi yüzüme vurup, hatırlatan biri çıksın. Ben hem öfkelenmiş hem de artık tutmaya çalıştığım gözyaşlarımı serbest bırakarak öfkeyle Vorontsov’a döndüm.
— Peki bu benim suçum mu?! dedim sertçe.
Bu tepkiyi beklemiyorlardı. Elena ise dehşete kapılmışçasına başını kaldırıp bana baktı ama ne çocuklar ne de o umrumda değildi.
— Bu hatayı eşiniz yapmışsa ben neye sebep oldum? İş arıyordum ve bana sizin malikanenizde bakıcı aradıklarını söylediler. Ben de hemen kabul ettim. Çünkü buna ihtiyacım vardı. Çünkü evde çalışacak erkek yok! Çünkü bakmam gereken, maddiyatta yardım etmem gereken hasta bir annem ve okul okuyan, Anastasia'nın yaşlarında iki kardeşim var. Çok soylu ve zengin olabilirsiniz ama karşınızdaki kişiyi aşağılama hakkınız yok hele ki karşınızdaki bir genç kızsa! dedim artık resmen ağlayarak.
— Sakin olun, öyle demek istemedim, dedi Vorontsov endişeyle.
Ama ne yazık ki beni hassas tarafımdan vurmuş, kalbimi kırmıştı. Andrei ise ortamın gerginliğinden ağlamaya başladı. Hiçbir şey demeden hızla masadan kalkıp odama çıktım. Zaten kendimi iyi hissetmiyordum, bu da son damlasını taşırmama neden olmuştu. Anastasia koşup arkamdan geldi. Kıyafet çantamı açıp kıyafetlerimi ağlayarak içine dizmeye başladım. Anastasia ne kadar ağlayıp kalmam için yalvardıysa da kulağımı ona tıkamış, geçen bu kötü senaryoyu tekrar tekrar kafamda canlandırıyordum. Bunu nasıl söyler? Kim oluyor da bana bu şekilde düşüncesizce davranır? Ben onun evlatlarına neredeyse dört hafta boyunca bakıcılık ettim. Para için benim her şeye, her aşağılanmayı sineye çekeceğimi mi sanıyor bu ucube herif!
— İrina… Lütfen gitme diye elimden tutup ağlayan ve her defasında çantaya koyduğum elbiseleri çıkaran Anastasia'ya:
— Rica ediyorum, beni engelleme. Baban bana hakaret etti. Sen de olsan aynısını yapardın. Seni suçlamıyorum. Kendime en kısa zamanda başka bir iş bulup çalışacağım; baban da tam size göre eğitimli ve deneyimli, istediği gibi bir bakıcı bulur artık. Bol şanslar, diyerek odadan hızla çıkıp salona indim.
Ne Elena’ya ne de ucube Vorontsov'un yüzüne baktım. Arkamdan Vorontsov, “Bekleyin, dinleyin lütfen. Aslında öyle demek istememiştim” diye söylendi. Ama ben son hızla kendimi bahçeye attım. Bahçenin karanlığında, sadece malikanenin lambasıyla aydınlanan bahçede çömelip ağlamaya başladım. Hem aşağılanıp hem de para için işe devam etmek bana göre değildi. Paranın canı cehenneme! En azından kendime olan saygımdan bunu yapmalıydım. Eve gitmek istiyordum, annemin yanına gitmek istiyordum. Düşündüğüm gibi değildi. Arkama dönüp bu koskoca malikanenin ilk geldiğim günkü gibi güzel ve tek şansım olmaktan ziyade, iğrenç ve kötü bir yere dönüştüğünü gördüm.
Bahçenin kulübesinin ışığının açık olduğunu fark edince, oraya gidip kapıyı çaldım. Kapıyı açan Yegor'u görünce, “Beni eve götürmenizi istiyorum; hemen şimdi,” dedim ağlayarak.
— Ne oldu? Neden ağlıyorsunuz? diye sordu endişeyle.
— Lütfen bana hiçbir şey sormayın ve beni eve bırakın, dedim.
Biraz duraksadıktan sonra:
— Tamam, ama bundan Bayan Elena'nın ve Bay Vorontsov'un haberi var mı?
— Var, dedim. “Hadi gidelim çabuk lütfen.”
— Tamam, siz arabanın yanına gidin; ben hemen anahtarı ve ceketimi alayım, diye yanıtladı.
Hızlı adımlarla arabanın yanına gidip Yegor'u bekledim. Sonra malikaneye dönüp bakınca beni Vorontsov'un pencereden izlediğini gördüm. İstediği olmuştu, şimdi sevinmeliydi.
Yegor kulübeden çıkıp kapıyı kilitledi; sonra gelip arabanın arka kapısını açarak, “Siz geçip oturun ve bana çantanızı verin, bagaja bırakayım,” dedi ve çantayı elimden alıp yerleştirdi. Ben de geçip oturdum. Günlüğümü de yanıma almıştım. Maaşımı almama iki gün kalmıştı ki olanlara bak.
Biliyorum ki eve gittiğimde annem hemen duygu sömürüsü yapıp benim tekrar işe geri dönmem için ikna edecekti ama bu sefer bunu kabul etmeyip kendime en kısa zamanda başka bir iş bulacaktım. Hatta ve hatta en iyisi Moskova'yı terk edip Darnytsia’ya dönmek. Orada Nadya ile bir iş bulup beraber çalışırım belki. Bu lanet olası şehirden kaçmak bana iyi gelecek.
Neredeyse yolun yarısına vardığımızda Yegor:
“Tuşino semtinde oturuyordunuz değil mi?”
— Evet, dedim.
Aracı ne hızlı ne de yavaş sürüyordu.
— Bayan İrina, ev sahibeleriyle aranızda kötü bir hadise mi yaşandı? diye sordu.
Ben de hemen, “Evet; sizin o çok sevdiğiniz Bay Aleksandr Mikhailovich Vorontsov, beni eşi ve çocukları önünde aşağılayıp küçük düşürmeye çalıştı,” dedim öfkemi dizginlemeye çalışırken.
Yegor dikiz aynasından bana baktı. “Peki size ne dedi?”
— İşte normal şartlarda ben senin gibi bir sefili bakıcı tutmam, yok çocuklara daha eğitimli ve senin gibi sürekli başı dönen bir hastayı tercih etmezdim; yok, seni benden habersiz Elena çocuklara bakıcı getirtmiş ama ben bundan memnun değilim gibi falanca filanca. Sonra da pişman olmuş gibi yanlış anlaşılmanın olduğunu söyleyip durdu.
Yegor bunu duyunca sırıttı. “Ah… Benimle de bazen öyle konuşur ama daha sonra gelip özür diler ve daha sonra hiçbir şey olmamış gibi bana seyahatten, toplantıdan bahseder,” dedi.
Demek ki bu adamda gurur yokmuş. Bir de gülerek anlatıyor.
Bir iç çektim. Konuşmak istemedim.
— Merak etmeyin, yarın hemen sizi almaya geri geleceğim, diye ekledi.
— Neden? dedim öfkeyle.
— Sakin olun, Anastasia sizi seviyorsa, Bay Vorontsov'un onun için yapamayacağı şey yok, dedi. “Beni sizi almak için gönderecektir.”
— Bunu Anastasia için bile yapmam. Ben planımı yaptım, kendi şehrime geri döneceğim ve orada bir çiftlikte kendime daha iyi iş bulacağım, dedim.
— Kader bu, bilemeyiz, dedi yine o sinir bozucu gülümsemesiyle.
Uzun bir süre ikimiz de tek kelam etmedik. Pencereden dışarının karanlığını seyredip kendi düşünce alemime daldım.
İşimin bu kadar çabuk bitmesine yanarım yanarım da asıl yandığım o devasa güzellikteki oyuncakları öylece, çaresizce, bensiz o canavar Andrei'ye bırakmaktı. Elveda benim güzel parlayan, güzel uçan uçaklarım. Hepinizi seviyorum.
Nedense hep hayalim bir uçak gibi uçmaktı. Ufakken sokakta bulduğum çöp kartonlardan kanat yapar, kollarıma takardım. Bir uçak gibi uçtuğumu hayal ederek koşar, zıplardım. Bir tepeye çıkar çimenlere uzanırdım. Gökyüzündeki kuşlara, bulutlara bakar, huzuru arardım. Bulutlar ise oradan sırf kalkıp gitmeyeyim diye istediğim şekillere girerdi, bilmez miyim? Kimseyle konuşmaz, hep kendi kendime yetinmeye çalışırdım. Mahallenin çocukları ise bana hep zihinsel engelli bir çocuğa bakar gibi bakardı. Haksız da sayılmazlardı hani. Büyüdükçe bedenen değişen ve güzelleşen fiziğimi gören eski okul arkadaşlarım, sonradan, hiç beklemediğim bir anda bana ilgi gösterip iltifat ediyorlardı.
Ama Nadya hariç, kimseyle ne bir samimiyetim ne de yakınlığım olurdu. Onu da sırf kendime benzettiğim için karakterine yabancılık hissetmiyordum. Herkesle anlaşıp samimi olan insanlara ise hep hayret ederdim. Bunu kötü bulduğum için değil, bilakis, nasıl başardıklarına hayret ettiğimden söylüyorum. Bir insan nasıl hemen biriyle samimi olup arkadaş olabilir? Sanırım bu sadece benim gibi şizofren bir asosyal için geçerli değildi. Öyle ki, kimseye anlatamadığım, içimden geçen bu utanç verici ve beni alay konusu yapabilecek düşüncelerimi kimseye anlatamayıp, sadece ve sadece günlüğüme yazarak sığdırmaya çalışıyorum. Ne yalan söyleyeyim, bugün Yegor’la kilise dönüşü günlüğümün Elena’nın elinde gördüğümde bir an dehşete düşmemiş değildim ama korkmayın, siz hariç, etrafımdakilerin okuyamayacağı bir şekilde kendi oluşturduğum alfabelerle günlüğümü yazıyorum.
— Bayan İrina… deyip beni daldığım düşüncelerimden ayılttı Yegor.
Dikiz aynasından bana baktı. “Biliyorum belki kızacaksınız ama, Bay Vorontsov gerçekten kötü bir insan değil. Aslında bakarsanız, onun öfkesi başka bir şeyden idi; sadece öfkesine denk geldiğiniz için öyle davrandı.”
— Bay Yegor, siz orada mıydınız? Bana nasıl davrandığını görmeden böyle konuşmanız yersiz, dedim öfkeyle başımı tekrar pencereye çevirerek.
İç çekti. “Siz dediniz, Bay Vorontsov’un “Ben bu zamana kadar sadece soylu ve zengin kişilerle konuşurum” dediğini söylediniz. Ancak bilmenizi isterim ki, ben de yoksulum. Hatta sizden bile daha yoksul ve yalnızım. Ama Vorontsov'un bu güne kadar tek sadık dostu benim ve bunu bazı partilerde, hatta toplantılardaki iş adamlarına söylediğine tanıklık ettim. Ben de onu çok seviyorum; sonuçta küçüklük dostum. Ben hastanedeyken her gün yanıma gelir ve moral kaynağım olurdu. Hastane masraflarımı, yiyip içtiğime kadar her şeyimi o karşıladı ve beni kendine kardeş saydığını söyledi. Kötü günlerimde sadece o vardı. Derler ya: Dost kara günde belli olur. O da kendini eksik etmedi. Ayrıca dediği doğru değil. O soylu insanlarla pek iletişim halinde olmayı sevmez. Kendisi her ne kadar zengin biri olsa da yoksulluğu tatmış bir insan. Annesini henüz ergenlik çağında iken kaybetmişti. Babasından ise hep şiddet gördü ve evden kaçıp kaçıp benim kaldığım eski ve kirli kulübeme gelir, benimle beraber günlerce yaşardı.”
Bu sefer daha derin bir iç çekti.
— O kalbi kırık bir adam. Haksızsınız demiyorum. Evet, sana öyle davranmamalıydı ancak, sadece ağır bir görev içinde ve hayat onun istediği gibi değil. Bunalıma girmiş.
— Hayat hiçbirimizin istediği gibi değil Bay Yegor, dedim cevaben.
— Biliyorum, sadece ikinizi de anlamaya çalışıyorum. Ama yine de karar sizin, dedi.
Ben ise bir şey demedim, demek istemedim. Mahalleye gelince:
— Tamam, teşekkürler. Dairem şuradaki binada, diyerek ona ailemle kaldığım eski binayı gösterdim ve arabadan indim.
Yegor arabadan çıkıp:
— Durun, çantanızı bagajdan çıkarmama müsaade edin, dedi.
Bagajı açıp çantayı aldı. “İsterseniz çantayı dairenize kadar ben taşıyayım,” dedi.
— Buna gerek yok, diyerek çantamı elinden alıp, “Her şey için size ve Bayan Galina’ya minnettarım. Belki kötü bitti ama, sizden yana bir kırgınlığım yok. Tanrı sizi korusun,” dedim ve arkamı dönüp binaya girdim.
Merdivenlerden çıkınca şöyle bir kedere kapıldım, o malikaneye ilk gittiğim zaman artık hayatımın daha rahat geçeceğini, ailemin de geçim derdinin biteceğini ve her şeyin güzel olacağına inanmıştım. Ancak istediğim olmadı. Yine hayal kırıklığına uğradım. Eğer zengin olsaydım oyuncağı olmayan yoksul çocuklara oyuncak hediye ederdim. Ve oyuncaklarla dolu bir odam olurdu. Ne hayal ama! Şimdi ben kapıyı çalıp anneme ne diyeceğim? Eğer bu hadise yüzünden işten ayrıldığımı duyarsa çok üzülür. Bir şekilde bir yalan uydurup en kısa zamanda başka bir iş bulmak gerek. Kapıya varınca bu saatte uyuduklarını bildiğim için kapıyı biraz daha sert çaldım. “Kimsiniz?” diye içerden seslenen anneme, “Anne benim, İrina,” dedim. Kapıyı açtı ve gördüğüm manzara karşısında dehşete düştüm. Zira annem beklenmedik bir şekilde fazlasıyla zayıflamış ve sararmıştı.
— Anne sana ne oldu böyle!? diyerek elimdeki çantayı bırakıp iyice zayıflamış yüzüne dokundum.
— Bir şeyciğim yok, sen neden geldin? Hem de bu saatte?
— Anne sırası mı şimdi? diyerek çantayı alıp içeri girdim. Ceketimi üstümden çıkarıp duvardaki askıya astım. İçeride ağır ve basık koku karşıladı beni. Ufak ve loş salona geçtik. Hâlâ inanamıyorum, nasıl bu kadar hızla zayıflamıştı? Evet, zaten zayıftı ama dört haftada bu kadar zayıflamış olmasına inanamıyorum.
— Çocuklar uyuyor, sessiz ol, dedi.
Geçip sandalyeye oturdum. Elimi başıma götürüp okşadım. Annem de oturdu. Önündeki sigara küllüğüne ve içindeki birden fazla atılmış izmarite baktım. Ben yokken oturmuş ve sigara içerek düşüncelere dalmıştı. Ama sigara kokusundan rahatsız olduğumu bildiği için sadece ben yokken içerdi sigarayı. Bir zamanlarsa pembe olan yanakları sapsarı kesilmiş, avurtları çökmüştü. Üzerindeki hırka, kemikleri çıkmış omuzlarından dökülüyordu. Yine de hafif bir sigara kokusu vardı ortamda. Ama ne bunun için rahatsızlanıp öfkelenmeye ne de bir şeyler konuşmanın sırasıydı.
— Anne, artık işe gidemeyeceğim. Çünkü ben orada geçiciymişim. En kısa zamanda kendime yeni bir iş bulup çalışacağım. Sen merak etme, dedim.
Ancak başını benden çevirdi. Üzgün ve düşünceli görünüyordu. Onun bu hâli beni kahrediyordu. Çaresizce, “Anne, ben artık bir yetişkinim. Benden bir şeyler saklıyorsun biliyorum. Evet, seninle çok samimi değilim ve seni sevmediğimi düşünüyorsun ama, bu hayattaki tek varlığım sen ve kardeşlerimsiniz. Lütfen, anlat. Doktora hiç gittin mi?”
O ise pencereye dalmış, akan gözyaşlarının farkında değildi. Bana bakmadan, “Babanı özlüyorum kızım. Neden bunu yaptı? Neden canına kıydı? Beni ve sizi bu kötü dünyada yapayalnız bıraktı? Onu unutamıyorum. Ona kızıyorum,” dedi.
Bense hiçbir şey demeden onu dinliyor, içten içe ona acıyordum. Onun Moskova'ya gelerek babamı unutamayacağını biliyordum ama engel olmazdım. Ona bir konuda karşı gelince üzülüyor ve içine atıyor. Ama elden bir şey gelmezdi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

99okunma 30beğeni 13yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18