18. bölüm / 27
İç𝐢𝐦𝐝𝐞𝐤𝐢 𝐒𝐮𝐬𝐦𝐚𝐲𝐚𝐧17. Bölüm
Bölümler 27Şu an: 17. Bölüm
- 1 Önsöz180 kelime
- 2 1. Bölüm812 kelime
- 3 2. Bölüm1.469 kelime
- 4 3. Bölüm1.804 kelime
- 5 4. Bölüm345 kelime
- 6 5. Bölüm969 kelime
- 7 6. Bölüm820 kelime
- 8 7. Bölüm828 kelime
- 9 8. Bölüm1.118 kelime
- 10 9. Bölüm856 kelime
- 11 10. Bölüm855 kelime
- 12 11. Bölüm1.079 kelime
- 13 12. Bölüm1.213 kelime
- 14 13. Bölüm901 kelime
- 15 14. Bölüm1.710 kelime
- 16 15. Bölüm1.157 kelime
- 17 16. Bölüm1.140 kelime
- 18 17. Bölüm1.721 kelime · Okuduğun bölüm
- 19 18. Bölüm2.246 kelime
- 20 19. Bölüm2.837 kelime
- 21 20. Bölüm1.305 kelime
- 22 21. Bölüm1.167 kelime
- 23 22. Bölüm2.020 kelime
- 24 23. Bölüm1.845 kelime
- 25 24. Bölüm2.053 kelime
- 26 25. Bölüm3.265 kelime
- 27 26. Bölüm2.508 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Günlüğümü Bayan Elena'nın bıraktığı masadan gidip aldım. Dönüp Andrei’ye kızmadan ve hiçbir şey demeden tebessüm ettim. Mukabilinde o da güldü. Tanrı’ya şükürler olsun ki, lise çağımda günlük yazmaya başladığım sırada bunu kimse okuyamasın diye kendi oluşturduğum alfabelerle yazmayı akıl etmiştim.
— Hadi odanıza çıkalım. Akşam yemeği için hazırlanmanız gerek.
Anastasia yanıma gelerek:
— Ben kendi başıma hazırlanabilirim. Ama Andrei'ye bu konuda yardımcı olmanız gerek, dedi ve ekledi: “Babam için o gelmeden seninle kendi elimle tatlı yapmayı planlamıştım.”
— Aaa… Ben tamamen unutmuşum. Beni bağışla; kiliseye gitmek için oyalandım ve bu tamamen aklımdan çıkmış.
O anda kendimi onun karşısında fazlasıyla mahcup ve utanmış hissettim. Sabah uyandığımda bu planını büyük bir hevesle kulağıma söylemişti.
— Sorun değil. Böyle şeyler olabilir, diyerek gülümsedi yine de.
— Anlayışın için sana minnettarım, dedim. O da gülümseyip yukarıya çıktı. Andrei’ye dönüp:
— Andrei, gel elimi tut. Gidip akşam yemeği için seni hazırlamam gerek, dedim.
O da koşup o yumuşak ve kirli elleriyle elimi tuttu. Bazen düşünüyorum da, bu kadar temiz bir malikanede ve lüks kıyafetler giyen bu çocuklar nasıl oluyor da bu kadar kirli olabiliyorlar? Belki temizlik takıntımdan dolayı bunu büyütüyor da olabilirim. Herkese normal geliyorsa…
Merdivenlerden çıkarken birden Andrei:
— İrina, MiG uçağımı babamın üst kattaki çalışma odasında bıraktım. Onu getirip gelebilir miyim? diye sordu.
— Çalışma odası alt katta değil miydi? Bayan Galina öyle demişti?
— Evet, çalışma odası orada. Ama üst kattaki en son koridorda da büyük bir oda var. Orada masanın üstüne bırakmıştım.
— Senin orada ne işin vardı? diye sordum belli belirsiz bir tahammülsüzlükle.
— Babam gelince yanına gitmiştim. Sonra telefonu çalınca alt kattaki çalışma odasına gitti, dedi.
— Güzel, demek ki odada kimse yok. Sen odana çık ve üzerini çıkar. Ben de oyuncağını alıp hemen geleyim, dedim.
Zira Andrei'nin yavaş ilerlediğini ve bir yerlerde oyalanacağını bildiğimden bu görevi ben üstlendim. Vorontsov'un birden fazla çalışma odasının olması da ayrı bir garipti.
Üst kattaki koridor diğer koridorlara kıyasla daha loş ve sakindi. Buradan pek çok kez geçmiştim ama sadece Anastasia ve Andrei'yi aramak için. Bu koridordaki duvarlarda hiç ikon yoktu. Tam olarak yedi oda kapısı bulunuyordu. En son oda kapısına vardığımda, her ihtimale karşı yine de kapıyı üç kez tıkladım. İçeriden ses gelmeyince yavaşça kolu indirip başımı içeri uzattım. Oda gerçekten de geniş ve lükstü. Birden fazla dolap ve masa vardı. Çalışma odasından çok bir toplantı odasını anımsatıyordu. Duvarda büyük bir dünya haritası ve uçak çizimleri bulunuyordu. Diğer duvarın ise tamamı kitaplıkla kaplıydı. Masanın arkasındaki duvarda da küçük bir kitaplık bulunuyordu fakat hepsi dosyalardan ibaretti. Daha ilk girişte odanın heybeti dikkat çekiyordu. İçeriden erkeklere özgü, sert ve hoş bir koku geliyordu. Her yer tertemiz ve düzenliydi. Ortadaki masa o kadar büyüktü ki, o yetmezmiş gibi bir de odanın sonunda tek kişilik bir masa bulunuyordu. Bu masa Bay Vorontsov'un olsa gerek. Oraya doğru gidip oyuncağı aradım. Ama yoktu. Yere düşmüş olabileceğinden eğilip aradım ve evet; tam masanın altındaydı benim canavar Andrei tarafından yerden yere atılan oyuncağım. Andrei onu hak etmiyor! O salyalı elleriyle bu güzel oyuncağımı mahvetti!
Kalkıp uçağı inceledim. Umarım bir yeri kırılmamıştır. Denemek amacıyla onu masada sürdüm. Ama Tanrı’ya şükür hiçbir hasarı yoktu. Onu elime tekrar alıp çıkmak için kapıya doğru yürüdüm. Ama koridorda buraya doğru gelen ayak seslerini duyunca paniğe kapıldım. Bir yandan elimdeki günlüğü ve oyuncağı tutmaya çalışırken, diğer taraftan da kapı kolunu tutmuştum. Ayak seslerinin bu tarafa doğru geldiğine kanaat getirince hemen köşede bulunan küçük bir çekmeceye doğru koşup yanına geçip çömeldim. Ama orada kolaylıkla fark edileceğimi anlayınca hemen oradan da çıkıp ortadaki dev masanın altına girdim. O kadar hızlı hareket etmiştim ki günlüğümü düşürmüştüm. Hemen dizlerimin üzerinde emekleyerek onu tekrar geri aldım ve masanın merkezine geçtim.
İçimdeki ses devreye girdi: “Seni görecekler ve buraya izinsiz girdiğini sanıp seni azarlayacaklar,” dedi. Koridorda yetişkin, boğuk erkek sesleri gitgide netleşiyordu. Ama bir ses tanıdıktı: Yegor.
Kapı birden sert ve hızlı bir şekilde açılınca irkildim. Elimle ağzımı kapatıp gelen ayakları izledim. Biri Yegor'un eski ama sağlam ayakkabılarıyken, diğeri siyah ve lüks erkek kundurasıydı. Bu Bay Vorontsov olmalıydı. İnanılmaz derecede korkmuş ve utanmıştım. Kunduralı kişi diğer masaya doğru gidip otururken, diğeri ise kapıyı sakince kapatmıştı. Başım ağrımaya ve midem bulanmaya başlamıştı. Onlar gidene kadar öksürmemek ve hapşırmamak için içimden Tanrı’ya dua ettim. En kötüsü de biraz daha burada kalırsam Andrei beni aramak için buraya gelecek ve boyu beni görebilecek kadar ufak olduğu için hemen beni ele verecekti.
— Kendinize biraz zaman ayırın efendim. Son günlerde kendinizi çok yoruyorsunuz, dedi Yegor'un sesi.
— Bu benim işim. Vazifem gereği çeşitli ülkelere gidip yolculuk yapıyorum, dedi kalın, hoş bir erkek sesi. Ve ekledi: “Ben Aleksandr Vorontsov olarak boyundan büyük işlere haddimden fazla kalkıştım. Ama bu bana zevk veriyor. Elena ile olmaktan daha çok hem de,” dedi ve güldü.
— Doğru efendim, dedi Yegor. “Peki Irak’ta neler yaptınız? Sözleşmeyi imzaladınız mı?”
— Hepsini değil. M2 ve U4’lerin ihracatını gerçekleştirmek için birkaç proje evrakını imzaladık ama geri kalan projeler için sunulan teklifler mantığıma uymadı. İşim ciddi ve bunu birkaç Acem ve Arabistanlı yüzünden riske atamam. Bununla birlikte, yeni uçak parçalarını temin etmek için Amerika'ya da gitmemiz gerek. Ben yokken fabrika işçilerine de dikkat et. Irak'ta birçok fabrika işçisi, birkaç casus tarafından gizlice fabrika dışına çıkarılan malları yurt dışına satmış. Benzerlerinin icat edilmesi bizi ancak zarara uğratır, diyerek masasındaki puroyu alıp yaktı. Kokusunu almamak için burnumu kapattım.
— Merak etmeyin efendim. Bu yolculuğunuzda bunu öğrenmeniz hepimiz için çok iyi olmuş, dedi Yegor. Biraz duraksadıktan sonra ekledi: “Peki orada başka neler yaptınız? Irak sizin için artık yabancı geliyor mu?”
Vorontsov iç çekti:
— Açıkçası Irak ilginç bir yer Yegor, dedi Vorontsov. “Orada kimi gördüğümü tahmin edemezsin.”
Yegor biraz duraksadıktan sonra:
— Başkanı mı efendim?
— Evet. Saddam.
— Nasıl bir adamdı efendim?
Vorontsov bir an sustu. Sanki zihninde o kısa karşılaşmayı yeniden tartıyordu:
— Çok sert bir lider, dedi sonunda. “İletişimi iyi biliyor. İnsan onun konuşurken etrafındaki herkesi tarttığını hissediyor. Zeki… ve fazlasıyla hırslı. Ona karşı bir polemik imkânsızdı.”
Yegor konuştu:
— Bir defasında, askerî vazifemdeyken onu görme fırsatım olmuştu efendim. Sert… ve otoriter bir adamdı. Gerçekten gözü pek bir Arap derler.
Vorontsov hafifçe gülümsedi:
— Ondan hiç korkmuş muydun? Zira bildiğin üzere diktatör olarak biliniyor, diye sordu.
Yegor kısa bir an durdu, sonra sakin bir sesle cevap verdi:
— O bizim gibi gülüyordu. Ve bence bu tabir öyle gülen bir insana fazla.
Kısa bir sessizlik oldu. Yegor bu kez daha temkinli bir sesle konuştu:
— Efendim… Peki onun halkın oyuyla başkan olmaması garip değil mi?
Vorontsov cevap vermedi. Sanki düşüncelere dalmış gibiydi.
— Evet, dedi ağır ağır. “Fakat böylesi daha makul ve akıllıca değil mi? Hayatını siyasete adamış, bu işte profesyonelleşmiş güçlü ve zeki bir adamın kaderini… deneyimsiz ve istekleri bitmeyen bir halkın oyuna bırakmak akıl kârı mıdır?”
Sonra kısa bir duraksamayla ekledi:
— Ama Orta Doğu’da lider olmak için bazen tam da böyle bir sertlik gerekir. Ve bana Saddam kim diye soranlara hep, “Eğilmeyi bilmeyen uzun boylu bir adamdır” derim. Zira bu denli cesur insanlara hep zaafım olmuştur. Saddam… Gerçekten ölümle oynayacak kadar yiğit bir adam.
Birden içeri kapıyı dahi çalmadan ansızın biri girmişti. Ayaklarına bakınca da bunun beyaz, ince ve zarif Anastasia'nın ayaklarından başkası olmadığını gördüm.
— Prensesim! dedi Vorontsov'un sesi.
Anastasia'nın ayaklarının koşarak babasının koltuğuna zıpladığını gördüm.
— Seni çok özledim. En çok ben! Andrei ise en çok annemi özledi, dedi Anastasia. Babasının gözüne daha fazla girmek için nasıl da konuşuyordu.
— Efendim, siz yokken Anastasia hep gelip sizin ne zaman döneceğinizi sorup durdu. O sizi gerçekten çok özledi, dedi Yegor.
— Öyle mi? Ben de prensesimi özledim. Peki annen ve ben yokken neler yaptınız?
Biraz duraksama oldu. Muhtemelen bu mükemmel baba, kızının saçlarını okşamaktaydı.
— Sen yokken Andrei çok yaramazlık yaptı. Özellikle de oyuncaklarını her yere atıp duruyordu. Sonra da onları kaybedince oturup ağlıyordu.
Harika! Bu küçük yaramazı babasına şikayet etmesi iyi oldu. Sürekli kendi odama gizlediğim birkaç oyuncak yüzünden oturup ağlayarak ve eteğimi çekiştirerek onları bulmamı istemesinden bunalmıştım artık. Lakin ne fayda? Onu odaya kilitleyip uslu olana kadar içeride tutsalar Andrei, Andrei'dir. Çocuktur ve doğal olarak yaramazlık yapıyor.
— Seni çok mu yordu canım?
— Evet ama artık eskisi kadar değil. İrina sayesinde biraz uslandı, dedi Anastasia.
Tekrar duraksama oldu. Sonunda Vorontsov:
— İrina mı? O da kim? diye sorunca korktum.
Benim hakkımda Yegor'un ona çoktan bilgi verdiğini sanıyordum. Umarım hakkımda hoşlanmayacağım bir cümle söylemezler. Ah Tanrım!.. Bu yetmezmiş gibi bir de tek elimle günlüğümle oyuncağı tutarken, diğer elimle de uzun mu uzun saçlarımı kucağımda toplamaya çalışıyordum. O kadar çömelmiş durumdaydım ki sırtım ağrımaya başlamıştı.
— Çocuklar için getirilen yeni bakıcıdan bahsediyor efendim. Siz Bayan Elena'yla birlikte Leningrad’a seyahat etmeden bir gün önce Bayan Elena, Bayan Katerina'yı çiftliklerine bırakmamı istedi. Sonra da Bayan Galina’dan kendileri dönünceye kadar yeni bir bakıcı bulmamızı istedi.
— Bayan Katerina'nın nesi vardı ki onu gönderdi? Bundan neden haberim yok? dedi Vorontsov gergin bir sesle.
Yegor utanmış olmalıydı. Sözüm ona kilise çıkışı Bay Vorontsov dışında kimseden emir almadığını söylemişti. Hem Vorontsov'un gözünde hem de benim gözümde çok rezil bir duruma düştü.
— Efendim size söyleyecektim ama orada siz çok meşguldünüz ve bu küçük olaylarla sizi meşgul etmek istememiştim.
— Bayan Katerina bana bu yaşıma kadar dadılık ve annelik etmişti. Çok mütevazı ve asil bir kadındı. Böyle bir kadının kendi çocuklarımın da başında olmasını istemiştim. Bu bir hata mıydı?
Son sözlerini söylerken ses tonunu yükseltmişti. Zaten yeterince kalındı ve böyle daha korkunç oldu. Gitgide tedirginleştim. Bir an Anastasia ve Andrei’nin bana olan bağlılıklarının işe yarayacağı düşüncesine kapılınca biraz sakinleştim.
— Efendim, inanın Bayan Elena’nın bunu size danışarak yaptıklarını sandım, dedi Yegor mahcup ve ikna edici bir sesle.
Fakat sanki bu da işe yaramamış gibiydi.
— İlk defa beni hayal kırıklığına uğratmadın Yegor, dedi Vorontsov iç çekerek. Biraz duraksadıktan sonra ekledi: “Yalnız kalmak istiyorum. Kızımla beni yalnız bırak.”
Yegor neden benden bahsetmiyor? “İrina iyi bir kız ve çocuklarla anlaşıyor” diye söylesene Yegor! Bana bugün kilisenin önünde söz vermedin mi? Beni göndermelerine izin vermeyeceğini söylememiş miydin?
İçimdeki ses konuşmaya başladı: “Senin yüzünden Yegor’a öfkelendi. Senin yüzünden bu iki dostun birbirine olan güveni zedelenecek.”
Hayır, bu benim suçum olamaz! Hayır. Kes sesini şeytan! Gözlerim tekrar karardı. Nefes almak için burnumu tekrar açınca sigara kokusunu soludum. Ah… Korkarım hastalığım tetiklenecek ve babamın hayalini görmeye başlayacağım. Tanrım, sana yalvarıyorum beni bu durumdan kurtar!
Daha sonra Yegor'un ayaklarının odanın kapısına doğru yürüyüp dışarı çıktığını gördüm. Kapıyı arkasından yavaşça kapatarak odadan çıktı. Korkum şu ki, hâlâ oyuncağını getirmemi bekleyen Andrei’nin sabırsızlanarak buraya gelmesidir. Boyu beni görebilecek kadar ufak olduğundan bu velet beni kolaylıkla ele verecekti.
Tanrım… Çok korkuyorum.
Bölüm etkileşimi
