3. bölüm / 27
İç𝐢𝐦𝐝𝐞𝐤𝐢 𝐒𝐮𝐬𝐦𝐚𝐲𝐚𝐧2. Bölüm
Bölümler 27Şu an: 2. Bölüm
- 1 Önsöz180 kelime
- 2 1. Bölüm812 kelime
- 3 2. Bölüm1.469 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 3. Bölüm1.804 kelime
- 5 4. Bölüm345 kelime
- 6 5. Bölüm969 kelime
- 7 6. Bölüm820 kelime
- 8 7. Bölüm828 kelime
- 9 8. Bölüm1.118 kelime
- 10 9. Bölüm856 kelime
- 11 10. Bölüm855 kelime
- 12 11. Bölüm1.079 kelime
- 13 12. Bölüm1.213 kelime
- 14 13. Bölüm901 kelime
- 15 14. Bölüm1.710 kelime
- 16 15. Bölüm1.157 kelime
- 17 16. Bölüm1.140 kelime
- 18 17. Bölüm1.721 kelime
- 19 18. Bölüm2.246 kelime
- 20 19. Bölüm2.837 kelime
- 21 20. Bölüm1.305 kelime
- 22 21. Bölüm1.167 kelime
- 23 22. Bölüm2.020 kelime
- 24 23. Bölüm1.845 kelime
- 25 24. Bölüm2.053 kelime
- 26 25. Bölüm3.265 kelime
- 27 26. Bölüm2.508 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sergey İvanoviç yoklama defterini kapatıp ayağa kalktı; masaların arasından gelip geçerek yeni konuya başladı. Şükür ki ödevden bahseden olmadı. Geçen hafta yan sınıftaki bir kızdan duyduğuma göre Sergey İvanoviç, geçen haftalarda Moskova'daki bir trafik kazasında yeğenini kaybetmişti. Bu yüzden bugün yorgun ve bitkin görünüyordu.
Çok katı ve disiplinli olduğu hâlde üstüne basa basa tembihlediği ödevin bahsini açmamasının tek açıklaması bu olsa gerek. Sınıftaki herkes duymuş olacak ki hiçbiri ödev hakkında tek kelam etmeden öğretmenin sertleşmiş yüzünü süzüyordu. Tabii bu da işime gelmişti.
Yanımda hâlâ elleri ceplerinde oturan ve gözlerini masadaki kirli silgime dikmiş olan Nadya, o kadar düşünceli görünüyordu ki bir ölü kadar hareketsizdi. Arada nefes alıyor mu diye omuzlarının kalkıp inmesini izlemiyor değildim.
Ders çok sakin geçmişti. İki sıra arkamda oturan Dmitri ile başımı çevirince göz göze geldik. Sandalyede sanki kendine ait bir ritme kapılmış gibi bedeniyle hafif hafif sallanıyordu. Yürürken bu hâli daha belirginleşirdi. Bedeninin o küçük salınımını fark ettiğini sanmıyordum; onu durdurmaya çalıştıkça daha da görünür oluyordu.
Dmitri zayıf sayılabilecek bir yapıya sahipti. Üniforması üzerinde her zaman tertipli durur, yakasında tek bir kırışık bile görülmezdi. Saçlarını aynı biçimde tarar, ellerini cebinde gezdirmekten kaçınırdı. Açık renk gözleri vardı; bakışları insanın üzerinde uzun süre kalmaz, çoğu zaman yere ya da bir köşeye kayardı. Bu özen, onu sınıftaki diğer erkeklerden ayırırdı. Ayrıca o, sınıfın en çalışkan, disiplinli öğrencilerindendi; fakat yalnızca kızlarla arkadaşlık etmesi ve erkeklerin arasında durmaktan kaçınması bana hep garip gelmişti.
Bir defasında, okula erkenden gittiğim ve daha kimsenin gelmediği bir sabah, sınıfta babamla konuşurken Dmitri içeri girmişti. Kapının gıcırtısıyla irkildim. Bana günaydın demişti; ben de dedim. Kapının eşiğindeyken bana baktı ve sanki kendi kendime neden konuştuğumu anlamaya çalışıyordu. Ne kadarını duyduğunu bilmiyorum. Yüzüme baktığında anladım; soracak bir şeyi vardı ama sormadı. O günden sonra bana hep tuhaf baktı. Karşılaştığımızda gözlerini kaçırıyor, bazen de bakıp bakmadığımı kontrol eder gibi başını hızlıca çeviriyordu. Sanki yanlış bir şey görmüştü de adını koymaktan korkuyordu.
Ben dâhil, çoğumuz kafasını sıraya koymuş, uyumak için zilin çalmasını sabırla bekliyorduk. Bazen bu saatte, aynı ortamda, zihnim aniden dağılırdı; alakasız düşünceler uzaklardan yakına, sağdan sola, yükseklerden aşağıya savrulur, rüyaların çoğunda olduğu gibi hepsi yersiz bir noktada buluşurdu.
Beynim, gülünç derecede matematiğe çalışmaz; bazen bir rakamdan sonra geleni bulmak için birkaç saniye düşünmem gerekir. Bu yüzden matematikten hep nefret ettim. Yine de onun gereksiz olduğunu düşündüğüm sanılmasın; aksine, hayatta en lüzumlu olan ne varsa, çoğu zaman lanet olası zihnime ters düşmüştür.
Bunu belli etmem. Kibirimden midir, gururumdan mıdır bilmem; haksız olduğumu anladığımda bile inatla ve öfkeyle kendimi haklı çıkarmaya çalışırım. Bu hâlimden memnun değilim ama kendime de yabancı sayılmam. Tam bu düşünceler içindeyken, masamın çaprazında oturan ve bakışlarını durmadan sınıfın içinde gezdiren Sofya ile göz göze geldim. Gülümsedim; o da karşılık verdi.
Sofya Yahudi asıllıydı. Sessiz, çekingen ve soyadını söylerken bile temkinliydi. Bunun nedenini kimse açıkça dile getirmezdi ama hepimiz bilirdik: Bu ülkede bazı şeyler unutulmuş gibi yapılır, fakat zihinlerden kolay kolay silinmezdi.
Öğretmenin boğazını temizleyen öksürüğü düşüncelerimi yarıda kesti.
— Gençler, bugün tek bir konuyla yetinmek zorunda kaldım, dedi. Haftaya telafi ederiz. Ödevinizi de unuttuğumu sanmayın.
İstemsizce yutkundum.
— Bugün bazı nedenlerden dolayı kendimi diğer konuları anlatmak için hazır hissetmedim.
Hâlâ gözleri silgime kenetlenmiş olan Nadya'ya baktı.
— Açıkçası beklemediğim kötü bir haber aldım. Büyük ihtimalle duymuşsunuzdur. Lakin görevim gereği bunu dışa vurup etrafıma negatif enerji saçmak da istemem. O yüzden sizden ricam, her ne kadar biz öğretmenler beklenmedik olaylar yaşasak da öğrencilerimize verdiğimiz sorumlulukları yerine getirmelerini bekleriz. Bu sizi vicdan yönünden gamsız yapmaz, bilakis her olağanüstü olayda bile disiplinli kalmanızı sağlar.
Zilin sesi duyulunca sesler yükselmeye başladı. Sınıftakiler, benim grip olup gelmediğim bir günde kendilerine özel olarak erkek arkadaşlarıyla beraber gezecekleri bir gün ayarlamışlardı. Tüm bu talebeler arasında böyle şeylere mesafeli olan bir ben ve bir de koca yürekli ve hâlâ yerinde heykel gibi duran Nadya idi. Dayanamadım ve agresifçe tepki göstereceğine göz yumarak koluna hafifçe iki defa vurdum.
— Neyin var? Normalde dalgın birisin ama o kadarını da beklemiyordum, dedim.
Yüzünü bana döndü. Ama beklediğim agresif tepkiyi alamadım ve buna sevindim.
— Bir evde kendime yeni iş buldum. İlk başta daha üniversite değil de lise öğrencisiyim diye burun kıvırdılar. O sırada evin kahyası gelip ayak işleri için genç ve hiperaktif olacağımı düşünüp beni işe almalarını söyledi.
— Buna sevinmen gereken yerde bu surat ne o hâl?
— Evet, tabii sevindim. Beni üzen asıl şey bu değil aslında. Annemin hastalığı ilerledi.
İç çekti.
— İrina! Bazen düşünüyorum da eğer annem...
— Şşşşşş! Böyle deme ve düşünme. Annene hiçbir şey olmayacak.
— Bırak da sözümü bitireyim. Görünen köy kılavuz istemez derler. Tüm olasılıkları göz önünde bulundurarak kardeşim için tüm tedbirleri düşündüm. Ben zaten kendi başımın çaresine bakabilirim ama kardeşim bana ayak bağı olacak. Onu bir yetimhaneye vermeyi düşünüyorum. İleride kendi ayaklarım üzerinde durabilirsem onu da yanıma alırım. Vaktim oldukça onu görmeye gideceğim.
— Bu lisedeki son senemiz. Ben de seni görmeye gelirim. Senden tek isteğim lütfen kendini üzme. Çok ama çok düşüncelisin. Seni kardeşim gibi görüyor ve sana nasihat veriyorum. Pazar günü beraber kiliseye gidelim; orada bolca dua edelim. İster misin? diye sordum.
— Evet, isterim. Başkası olsa hayır diyeceğimi biliyorum ama senin yanında kafam dağılıyor. İçimi sana boşaltmak bana iyi geliyor sanki. İrina... İyi ki varsın, dedi.
— Sen de iyi ki varsın! dedim.
Ders çıkışı Nadya ile birlikte okuldan çıktık; onun evi benim evimin üç sokak ötesinde kaldığı için her zaman okul çıkışında beraber yürürüz. Yol boyunca ona, geçen sene yaşanan ve onun da bildiğini bildiğim hâlde sırf konuşmak için bahsini getirdiğim bir dedikoduyu açtım. Fakat yine başarısız oldum. Daha konunun başındayken:
— Duydum onu, dedi. Bizim kente yakın oturan yeni evli Morozov çifti, balayı gezisi için gittikleri Petersburg'ta birbirlerine olan sadakatsizliklerini hemen hemen herkes duymuş. Sözüm ona yanlarına şoför olarak kiraladıkları adam, Yelena Morozova'nın sevgilisi çıktı.
Nadya öksürdü ve devam etti:
— Eşi Dmitri Morozov'un buna şahit olmasına rağmen tepki göstermediği ve onun da kendisi gibi birden fazla sevgilisi olduğu söyleniyor.
Ben de karşılık olarak:
— Ne utanmazlar, bir de hâlâ evliler! dedim.
Nadya:
— Eğer insanoğlu aklını ve zamanını böyle ihanetler ve zevkler için meşgul ederse o kişinin ne kendine ne de ülkesine bir faydası olur. Zira altından bile daha değerli olan aklını boşu boşuna harcamış sayılır; madem o aklını gelişime, yeniliğe ve arayışa kullanmayacak, neden onu kafasında taşıyıp kendine yük etsin? Bir hastalığı yahut bir engeli yoksa niçin o aklını sürekli nefsânî düşüncelerle yorar? İnsan ancak şerefi, haysiyeti ve onuruyla yaşar; bunlar yoksa insanlıktan nasibini alamaz, diyerek iç çekti.
Nadya'nın sohbetine doyum olmuyordu. Her ne kadar dalgın olsa da biraz olsun onu konuşarak oyalayabildim. Eve gidene kadar hiç susmadı; bir de aklına sanki önceden söylemek isteyip de söylemeye fırsat bulamadığı bir şey gelmiş gibi:
— Bugün okuldayken bana pazar günü kiliseye gitmemizi önerdin sanki, değil mi? dedi.
Uzun bir aradan sonra bana ilk defa soru sorunca şaşırmıştım.
— Evet, öyle dedim.
Durup yüzüme baktı. Yüzü sertleşmişti. O sırada arkamızdan yürüyen bir grup genç oğlanın yanımızdan geçip gitmesini bekledi.
— İrina... Sen benim bir Katolik Hristiyan olduğumu bilmiyor musun?
Durup etrafıma baktım. Hafif bir utançla:
— Biliyorum ama senin aklını dağıtmak ve hemen bana 'Ben Katoliğim' demenle seni meşgul eden düşüncelerden ayıltmak istediğimden bunu söyledim. Yoksa senin Katolik olduğunu seni tanıdığımdan beri biliyorum, dedim.
— Eğer beni öyle cevabını bildiğin küçük tetikleyici sorularla kendime getirmeyi düşünüyorsan, kalsın! Benimle dost kal ama hep dosdoğru ol İrina, dedi. Yüzünü sertleştirip bakışlarını benden yana öfkeyle çevirdi.
— Özür dilerim, seni hayal kırıklığına uğrattığım için beni affet. Ama bunu senin kendinde olup olmadığını yoklamak için sormuştum. Sen öyle çok düşünüp kendini dünyadan koparınca ben çok üzülüyorum.
Bana cevap vermeden evine giden sokağa saptı...
Saygıdeğer jüri üyeleri, izninizle kendimi tanıtmak istiyorum. Ben İrina, İrina İvanovna Goronova! Lise son sınıf öğrencisiyim. 17 yaşında, sarı uzun saçlı, turkuaz gözlü, zayıf ve orta boylu bir kızım. Daha on iki sene evvel babamı, nedenini bilmediğim bir sebeple Moskova'da intihar sonucu kaybettim. Nedenini anneme söylesem de belki bildiği hâlde söylemiyor. On iki yaşlarında bir kız ve bir erkek olmak üzere iki ikiz kardeşim var. Annem Bayan Nataşa, henüz on altı yaşındayken babamla evlenmişti. O yüzden annemle aramda on yedi yaş fark var. Babamdan ise yirmi üç yaş küçüktü. Maddi durumumuz iyi değil ama Nadya ile kıyaslarsak idare eder. Çok düşünen ve felsefe yapan biriyimdir fakat bunu kendi içimden yaparım; başkasına konuşmam. Babamın intiharından üç sene sonra onun ölümünü ve yokluğunu yeni yeni idrak ediyordum. İşte o başladı; içimdeki susmayan.
Eve gidene kadar yoldan geçenlerle bakışıp arada bir tebessüm ediyordum. Kaldırımın üzerindeki çizgilere göre ayaklarımla yürüyerek, "Eğer kaldırım boyunca bu çizgilerin dışına çıkarsam aptalım" diye kendi kendime saçma sapan bir bahse girerim. O sırada karşıma çıkan iki kedinin bağırma sesleri beni rahatsız edince elime küçük bir taş alıp ikisini ayırmayı başardım ama kaçarken de aynı yere kaçtılar. Eve yetişmeme bir sokak kalmıştı ki neredeyse dört defa yandaki binanın penceresinden bana seslenip sonra saklanan küçük çocuğa sövmemek için kendimi zor tuttum. Bir an önce eve varıp kendimi şu lanet olası yatağa teslim etmek istedim.
Bölüm etkileşimi
