12. bölüm / 41
GÖKYÜZÜMYÜREĞİMİN ÇİÇEĞİ
Bölümler 41Şu an: YÜREĞİMİN ÇİÇEĞİ
- 1 CESARET3.733 kelime
- 2 GÖNÜL TERAZIM3.772 kelime
- 3 HARABE KALBİM3.505 kelime
- 4 CAN KIRIKLARI3.837 kelime
- 5 SÖZ3.827 kelime
- 6 ÖZGÜR KUŞLAR3.519 kelime
- 7 TERCİHLER2.434 kelime
- 8 YENİ HAYAT3.259 kelime
- 9 KÜÇÜK BİR KRİZ2.354 kelime
- 10 DAR SOKAK4.353 kelime
- 11 BİTMEYEN AYRILIKLAR5.122 kelime
- 12 YÜREĞİMİN ÇİÇEĞİ4.650 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 HUZUR4.266 kelime
- 14 KAR TANESİ5.636 kelime
- 15 SEVDAMIN KANATLARI4.448 kelime
- 16 RÜYA3.682 kelime
- 17 GEÇMEYEN ZAMAN3.953 kelime
- 18 BUZDAN ATEŞ4.560 kelime
- 19 VİCDAN KURŞUNU5.482 kelime
- 20 YİNE4.969 kelime
- 21 HASBELKADER4.722 kelime
- 22 TEK NEFES5.145 kelime
- 23 BAYAT POĞAÇA5.533 kelime
- 24 ÇAY4.152 kelime
- 25 ANILARIN KOKUSU4.700 kelime
- 26 PINAR4.637 kelime
- 27 ELÇİ4.153 kelime
- 28 ÖMRÜMÜN SAHİBİ4.720 kelime
- 29 HAYALLER3.399 kelime
- 30 TEK HAYAL4.875 kelime
- 31 YÜREĞİ ÇOCUK4.425 kelime
- 32 TESADÜF4.453 kelime
- 33 NİKÂH4.645 kelime
- 34 EVİM4.388 kelime
- 35 YORGUN4.659 kelime
- 36 ÖZLEMELER4.183 kelime
- 37 VUSLAT 13.004 kelime
- 38 VUSLAT 22.460 kelime
- 39 VUSLAT 31.805 kelime
- 40 BEN BENİM3.142 kelime
- 41 HAYATIMIN HEDİYESİ (FİNAL)1.571 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İnsan en çok kimi sever?
Ailesini mi, arkadaşını mı, yoksa yârini mi? Hepsi birden çok sevilebilir ama insan en çok ruhuna, bedenine, sevgisine zarar verenden nefret eder. Onun için kan bağı değil, can bağı önemlidir.
Yemeğimiz bitmiş, masayı toparlarken telefonum çalmaya başladı. Girişteki sandalyenin üstüne bıraktığım siyah hırkamın cebinden telefonu aldım.
Ekranda yazan ismi görünce beynimden başlayan bir ateş vücudumu yakarak dağılıyordu.
“Ben bu kaydı silmiş olmalıydım,” diye geçmişle uğraşırken telefonun çalmaya devam ettiğini fark ettim.
Önce sessize alıp hırkamı üstüme giyerek evin kapısından dışarı, balkona geçtim.
Açıp açmamakta gidip gelen beynim ne yapacağını şaşırmıştı.
Ben düşüncelerle boğuşurken telefon kapanarak cevapsız arama göründü.
Derin bir nefes vererek içeri geçmek için adım atınca telefon tekrar çalmaya başladı.
Güzel bir söz söylemeyeceğini bildiğim halde, artık aramasının nedenini öğrenmem gerekiyordu.
“Alo,” dedim soğuk sesimle.
Cezaevi:
“Bir daha aradığım zaman o telefonu hemen aç!” dedi kızgın ve tehditkar hâliyle.
Hiç değişmemiş, yine aynı; bencil Ayaz.
“Ne istiyorsun, onu söyle,” dedim kızgın ve kararlı ses tonumla. Vücudum kasılmaya başlamıştı.
“Vay, Mine Hanım’ın ben görmeyeli dili uzamış,” dedi kinayeli şekilde uzatarak.
“Sen de hiçbir değişiklik yok!” dedim iğneleyici şekilde.
Bu kadar cevap vermem sanırım şaşırtmıştı, cevap vermedi.
Anlaşılan bu konuşma uzun sürecekti. Elimi cebime atıp evimin anahtarını kontrol ettim, cebimdeydi.
Ayakkabılarımı giymek için merdiven başına geldiğimde gözlerim, oturduğu odanın camından bana bakan Sevda’ya kaydı.
İşaret ederek beş dakikada geleceğimi anlatmaya çalıştım.
Spor ayakkabılarımın arkasına basık şekilde giyerek bahçe kapısından dışarıya çıktım.
“Mine, nerdesin?”
Bana bu soruyu bir kere dahi sevgiyle sormamıştı. Her zamanki gibi küstahça.
“Müsait bir yere geçiyorum, bekle!” dedim.
Bizim bahçe kapısından içeri girerek cebimden anahtarı çıkarıp binanın kapısını açtım.
Kapıyı kapatıp üst kata çıkan merdivenin ikinci basamağına oturdum.
“Derdin ne, Ayaz?”
“Doğru konuş benimle!” dedi kızarak.
“Yanlış insana doğruyu konuşmamı istiyorsun, konuşmamak en doğrusu!” dedim tehditkâr sesimle.
Bir an duraksadı.
“Manita yapmışsın kendine, üstelik müdür yardımcısı polis!” dediğinde başıma giren ani ağrıyla birlikte kulaklarım çınlamaya başladı.
“Sen, sen nereden duydun bunu?” dediğimde, sesimle birlikte, elimde titriyordu.
Ruh hâlimi, sesimin tonundan o da fark etmişti.
“Hah, şöyle. Nereden duydum! Yani ben içerideyim diye dışarıda gözümün olmadığını mı düşündün? Onun için el ele, baş başa şehir dışındaki kafelerde geziyorsun, polis sevgilinle!”
Söylediği sözlerle başım dönmeye başlamıştı. Kendimi merdiven demirlerine yasladım.
“Bir gün polise işin düşecek deseler, ben bile inanmazdım. İyi oldu, iyi,” dedi utanmadan gülerek.
Hiç sesimi çıkaramadan öylece dinlemiştim.
“Bir hafta sonra cuma günü mahkemem var. O polise söylüyorsun; Buraya girmeme sebep olan mekânın sahibi ve çalışanıyla konuşsun. Şikâyetlerinden vazgeçsinler,” dedi.
Doğru mu duymuştum?
Onun utancı yüzünden Gökhan’dan uzak dururken, o Gökhan’ın mevkiini kendi bencilliği için mi kullanmamı istiyordu?
“Mine, duydun mu beni?!” dedi yine emri vaki kaba ses tonuyla.
“Be… ben nasıl söylerim?!” derken kekelemiştim.
“Nasıl söyleyeceğin beni ilgilendirmez, hemen arıyorsun, dediğimi yapmasını sağlıyorsun. Hemen!” dedi.
Ayaz’ın söylediklerini yutkunarak dinlemiştim.
“Ben söyleyemem!” dedim yalvarır gibi.
“Babam, senin saçma okulun yüzünden harçlığımı azalttı zaten. Ya sen söylersin ya da ben kendi üslubumla söylemenin bir yolunu bulurum!” dedi.
Şaşkınlık, korku, utanç; hepsi karanlık bir girdap gibi beni en dibine çekiyordu.
Ben eskisi gibi yine pısırık Mine mi olmuştum?
Benim cesaretim neredeydi? Mine, Ayaz’ın karşısında yok mu olmuştu?
Zaten yoktu da ben mi var sanıyordum?! Ayaz'ın hapisten çıkması; eve dönmesi demekti.
Ben yokum, ya Elif ben yokken ne yapardı.
Annem beni korumayı beceremedi ki Elif'i korusun.
Elif'in yaşayacağı korkular içimi ürpertti.
Vardı! Benim cesaretim vardı! Sevdiği adam için herkesi karşısına alacak Mine vardı! Elif'in yanında olamasam da onu koruyan ablası vardı.
“Mine, duydun mu beni, cevap ver!” diye kükremesiyle olduğum yerde irkilmiştim.
" Dediğini asla yapmayacağım, Ayaz,” dedim kararlı ses tonumla.
Yüreğim bir kuşun kalbi gibi korkudan deli gibi çarparken, sesimde, arkasında dağ gibi güç veren sevgimin cesareti vardı.
“Ne demek yapmayacağım?! Beni zor kullanmaya mecbur etme, Mine!” derken sesi oldukça kararlı, kızgın ve tehditkâr çıkmıştı.
“Hiçbir şey yapamazsın, Ayaz! Asla dediğini yapmayacağım. Artık karşında eski Mine yok. Bana bundan sonra hiçbir şey yapamazsın, yaptıramazsın. Beni de bunun için bir daha arama! Sakın!” derken yüreğimin yükselen sesi merdiven boşluğunda yankılanmıştı.
Benim söylediklerimi bana söyler gibi, Ayaz’ın karşısında dik durmam için cesaret verir gibi.
“Hemen dediğimi yapıyorsun, Mine. Yoksa babama yediğin her haltı anlatırım,” dedi.
Son kozunu oynuyordu.
“İstersen bütün ülkeye anlat. Ben sevgilimden de sevgimden de gurur duyuyorum. Senden utandığım gibi utanmıyorum,” derken, “Mine, ağzını kırdırma bana!” diyerek bağırsa da asla cesaretimden ödün vermemeye kararlıydım.
Bedenim taş gibi kasılmış, elimi sıkmaktan avuç içim acımaya başlamıştı.
“Senin bencilliğin yüzünden onlara asla zarar vermeyeceğim. Seninle aynı anne babadan olduğumuz için mecbur kardeşiz.
Bundan sonra benim Ayaz diye bir abim yok! Bir daha da asla olmayacak!” dedim, yüreğimde çakan şimşekleri dışarı vurarak.
Telefonu yüzüne kapatıp hırkamın cebine koydum. Tekrar alarak telefon numarasını engelledim.
İnsan insana çözüm olmalı,
Düğüm değil...
İnsan insana ilaç olmalı,
Dert değil...
İnsan insana yoldaş olmalı,
Yük değil...
İnsan insana lâzımdır...
Ama; İNSAN İNSANA...
Karşısında güçlü durmaya uğraşsam da ellerim titremeye, nefesim sıkışmaya başlamıştı.
Astım bir yana, sinir krizi geçirmekten korkmaya başlamıştım.
Trabzanlardan destek alıp, merdivenleri ayaklarımı sürüyerek çıkmaya başladım.
Titreyen elimle anahtarı cebimden alarak yuvasına sokmaya çalışırken düşürdüm, tekrar alıp, kapıyı açtım.
Başımdaki tülbentin iğnesini çözerek başımı açtım. Nefesim kesik kesik çıkıyordu. Boğuluyordum.
Portmantoda asılı olan kol çantamda fısfısı ararken bulamıyordum.
Çantayı elime alarak dizimin üstüne koyup içine bakarak aramaya başladım.
Elimin yanında duran fısfısı alıp çantayı yere bıraktım.
Fısfısı sallayarak iki kere ağzıma sıkıp nefesimi tutup bıraktım.
Yetmemişti. Tekrar bir kere daha sıkıp nefesimi tuttum.
Birden bıraktığım nefesimle doğruca odama gidip hırkama sarılarak cenin pozisyonunda yatağa yattım.
Sinirlerim boşalmıştı, bir yandan bütün vücudum titremeye başlarken gözyaşlarım ateş gibi yanaklarımı yakarak akıyordu.
Bir insan kız kardeşine karşı nasıl bu kadar acımasız olabilirdi?
Aynı anneden, babadan doğmuştuk. Beraber aynı evin içinde büyümüştük.
Neydim onun için, evdeki düşmanı mı?
Ya da amaçları için kullanacağı maşa mı?
Kardeştik biz, kardeş!
Elif’in tek damla gözyaşı benim sineme kor olup yakarken, o beni bu hale acımadan nasıl koyardı?
Gökhan da abiydi, Cüneyt de abiydi. Ya Ayaz neydi?
Artık ne Ayaz için ne de Ayaz’ın yaptıkları için ağlamak istemiyordum. Buna rağmen gözyaşlarım durmak bilmiyordu.
Ellerimle gözyaşlarımı silerken cebimdeki telefonun çalmasıyla irkilmiştim.
Titreyerek cebime sokup elime aldığım telefonun ekranına baktığımda Sevda arıyordu.
“Efendim, Sevda.”
...
“Evdeyim, Sevda,” dediğimde zaten sesimden kötü olduğumu anlamış, “Hemen geliyorum,” diyerek telefonu kapatmıştı.
İki dakika geçmeden bina kapısının zili ısrarla çalmaya başladı.
Elimden destek alarak zorla oturup ayağa kalktım. Duvarlara tutunarak daire kapısının yanına gidip kapının otomatına bastım.
Daire kapısını da açık bırakarak yatağa geri dönerken Sevda’nın merdivenlerden hızlı ve gürültülü şekilde çıkma sesi odama kadar geliyordu.
Ben yatağıma yeniden aynı şekilde yatarken Sevda daire kapısını sertçe kapatarak nefes nefese yanıma geldi.
“Mine, neyin var? Söyle bana, güzelim,” diyerek yatağın kenarına oturup saçlarımı okşamaya başladı.
Gözyaşlarım yeniden yağmur gibi coşmuş akarken yüreğimin acıları hıçkırarak uçuyordu dudaklarımdan.
“Mine, korkutma beni, ne olur! Neyin var!” derken endişeden yüzünün rengi değişmeye başladı.
Yeniden doğrularak duvara sırtımı dayadım. Dizlerimi karnıma çekerek hırkamla sardım.
“Ayaz aradı,” deyince o da şaşırdı.
“Gökhan’ı duymuş. Cuma günü mahkemesi varmış, Gökhan’a söyleyecekmişim, kavga çıkardığı yerin sahibiyle çalışanının şikâyetlerini geri çektirmesini sağlayacakmış!” dedim, daha sakin ağlamaya çalışarak.
“Yuh, artık! Bu kadar da yüzsüzlük olmaz, yaa!” dedi kızarak.
“İtiraz edince Gökhan’ı babama söylemekle tehdit etti beni,” diyerek peçeteyle burnumu sildim.
Gözleri büyürken dişlerini sıkmaya başladı.
“Şeytan diyor, ağzını burnunu kır! Hay Allah’ım, yaa! Sen ne dedin?”
“‘Bütün ülkeye söyle istersen, dediğini yapmayacağım,’ dedim.”
Elini göğsünden aşağıya doğru sürttü.
“Oh, iyi demişsin, güzelim.”
Sevda mutfaktan, bardakla su getirip bana uzattı.
Suyu içerek bardağı başucumdaki sehpaya bıraktım.
“Ona da söyledim, benim Ayaz diye bir abim yok artık. Ben Cüneyt’ten başka abi istemiyorum,” dedim başımı sağa sola sallayarak.
“Cüneyt feda olsun senin gibi kız kardeşe,” dedi gülümseyerek.
Odanın içi dışarıdaki hava gibi kararmaya başlamıştı.
Sevda kalkarak odanın ışığını yaktı. Gözlerim kamaşınca elimle gözlerimi kapattım.
“Sevda, uyumak istiyorum, müsaade eder misin?” dedim perdeleri kapatan can arkadaşıma.
“Tabii, uyuyabilirsin. Seninle yatmamı ister misin?” diye sordu samimiyetle.
“Yok, canım, sağ ol,” diyerek ayağa kalktım.
“O zaman odanın kapısı açık dursun, istediğin zaman seslen,” dedi kapının yanında durarak.
Şifonyerin en üst çekmecesinden pijamalarımı alıp üstümü değiştirdim.
Odamın ışığını kapatarak yatağa girince yorganımı boğazıma kadar çektim.
“Sevda,” diye seslendim.
Koşarak odanın kapısına geldi.
“Efendim,” dedi telaşlı hâliyle.
“Gökhan’a da Cüneyt’e de bir şey söyleme. Aramızda kalsın,” dedim.
Benim için üzüleceklerini biliyordum.
Pek memnun olmamış şekilde, “Tamam,” diyerek salona gittiğini duydum.
Biraz uyursam unuturdum yüreğimin acısını. Belki...
Uyuyalım. Hiçbir şey olmazsa sabah olur.
Gözlerimi kapatmamla telefonun çalması bir oldu. Elime alıp baktığımda Esra’nın aradığını gördüm.
Hiç uğraşacak hâlim yoktu. Mesajla, “Müsait değilim, sonra konuşuruz,” yazarak, telefonu tamamen kapattım.
Karşımda duran çerçevedeki gülümseyen yüzüne baktım, gökyüzü gibi aydınlık gözlerine.
Utandım. Yüzüne bakmaktan utandım.
Gülen resimlerimizi görmemek için sırtımı döndüm çerçeveye.
Zor da olsa uyumuştum, uyandığımda hava yeni aydınlanıyordu. Yataktan kalkarak ayağıma terliklerimi taktım.
Masanın üstündeki kol saatime baktığımda saat yediye geliyordu.
Telefonu açtım, şarjı bitmek üzereydi, şarja takarak Sevda’ya bakmaya odasına gittim.
Yorganı ayak ucunda yığılmış, sırtı dönük, ellerini dizlerinin arasına sokarak iki büklüm uyuyordu.
Yorganı üstüne örterek aynı şekilde yanına yattım. Üşümüştü, sırtından sarıldım can arkadaşıma.
Benim uykum ne kadar hafifse, Sevda’nın uykusu o kadar ağırdı.
Hiç duymamıştı yanına yattığımı. Gözlerimi kapatarak yeniden uyumaya çalışsam da olmamıştı.
Sarılarak yattığımız on beş dakika sonunda Sevda’nın bedeni gevşemiş, yorganı tekmelemeye başlamıştı. Ben düzelttikçe o tekmelemeye devam etti.
“Sevda, bir dur, yaa!” dediğimde, “Anne, beş dakika daha,” derken elini biraz havaya kaldırıp yeniden bıraktı.
Ben hâline gülerken yine yorganı tekmeledi.
“Off, Sevda, Elif’ten betersin ya!” dedim, sanki duyacak gibi.
Sarı papatyamı özlemiştim. Aklına estikçe arasa da kokusunu, minik eliyle yüzümü sevmesini özlemiştim.
Ayaz girdi düşüncelerimin arasından, kara bir hayalet gibi.
Onun hapiste oluşu, Elif ve benim için özgürlük demekti. Ben dayanırdım, karşı gelirdim, fakat Elif, küçücük bedenindeki kalbi nasıl dayanırdı bunca hakarete, acıya, bencilliğe?
Bazılarının kısıtlı hayatı, bazılarının özgürlüğü olmamalıydı bu hayatta. Eşit olmalıydık, kardeş olmalıydık, mutlu olmalıydık.
Sevda’nın bitmeyen tekmeleri sonunda yataktan kalkarak odama geçtim.
Yine içimi dökmek için resim kâğıtlarını çıkardım.
Yine kırlar döküldü yüreğimin ucundan.
Papatya tarlası.
Buğdayların içindeki, rüzgârı bekleyen kırmızı gelincikler.
Narin yaprakların hasret kaldığı sonsuz gökyüzüne, rüzgârın esişiyle bakışı.
Ne kadar geniş alan çizersem yüreğim o kadar özgür hissediyordu kendini.
Artık parmaklarım ağrımaya başlamıştı. Bıraktım olduğu gibi masamı.
Hiç uykum yoktu, buna rağmen yatağa giderek yattım. Yeniden yorganı boğazıma kadar çektim. Gözlerimi yumup zorla da olsa uyudum.
Sevda’nın seslenmesiyle gözlerimi açtığımda başımda gülümseyerek dikiliyordu.
“Kahvaltı hazır, uykucu hanım, öğlen oldu. Acıktım, hadi kalk,” dedi.
“Ben miyim uykucu?” dedim gülerek.
“Sensin, tabii,” diyerek odamdan çıktı.
Yataktan doğrulup terliklerimi ayağıma taktım. İçime gelen üşümeyle ince hırkalarımdan birini üstüme geçirerek yüzümü yıkayıp mutfağa geçtim.
“Hı, güzel olmuş masa, ellerine sağlık,” diyerek iştahla kahvaltı yapmaya başladık.
“Raporları vereyim: Sen uyuduktan hemen sonra İlknur Teyze aradı, aniden kalktığım için merak etmiş, ‘Başı ağrıyor, uyudu,’ dedim. Eniştem mesaj attı, cevap vermemişsin, merak etmiş. Ona da aynısını yazdım,” dedi ağzına lokmayı tıkarak.
“Birazdan bakarım, Esra da aramıştı, ona da dönerim,” dedim ağzımdaki lokmam bitince.
Güzelce karnımızı doyurduğumuz keyifli bir kahvaltı olmuştu. Beraber mutfağı toplayıp üstümü değiştirmek için odama geçince Sevda’nın telefonu çaldı.
Kapımın önünde dikilerek telefonu açtı.
“Tamam, İlknur Teyze,” diyerek telefonu kapatıp bana baktı.
“İyiysen kahveye çağırdı, ben de tamam dedim,” dedi.
“Telefon işimi halledeyim, gideriz,” diyerek üstümü değiştirmek için odama geçtim.
Telefonu alıp Gökhan’dan gelen mesajı açtım.
Gökyüzüm:
“Güzelim, nasılsın?”
Tam da sorusunu sormuştu.
Bir saat sonra ikinci mesaj:
“Güzelim, hâlâ ders mi çalışıyorsun?”
Yarım saat sonra üçüncü mesaj:
“Güzelim, rahatsızmışsın. Dikkat et kendine, sabah uyanınca mutlaka cevap ver. Grs.”
“Tünaydın, canım. O kadar da değil.”
“Şu anda gayet iyiyim, güzelce kahvaltı yaptık.”
“Ev sahibine gidiyoruz, kahve içmeye, dönüşte konuşuruz. Grs.” yazarak mesajı yolladım ve rehbere girdim.
Esra’yı aradım, fakat telefonu kapalıydı.
Başıma tülbent bağlayıp siyah kalın hırkamı giydim. Sevda da hazırlanmış şekilde kapıya geçtiğinde telefonumu cebime koyarak daire kapısına gidip evden çıktık.
Ev sahibinin evinin kapısına tıkladım.
Kapıyı yine Esma açtı, güler yüzlü hâliyle. “Hoş geldiniz,” derken içeri geçtik.
“Siz oturun, ben kahveleri yapıp geliyorum,” diyen Esma mutfağa girdi.
Hırkamı çıkarıp girişteki portmantoya astım.
Odada oturan İlknur Teyze, yakın gözlüklerinin üstünden bakarak, “Hoş geldiniz, kızlar,” dedi.
Karşı koltuğa oturarak, “Hoş bulduk,” dedim.
“Mine, nasıl oldun, kızım? Birden gittin, gelmedin,” dedi.
“İyiyim, İlknur Teyze. Telefonla konuşurken birden başıma ağrı girdi, arada oluyor. Önemli değil, artık geçti,” dedim.
Elinde kahve tepsisiyle içeri giren Esma, servisi yaparak karşımdaki koltuğa oturdu.
“Esma, çalışıyor musun?” dedim.
Sevecenliği hoşuma gitmişti, hayatını merak ettim.
“Şu anda çalışmıyorum. İthalat yapan bir firmada çalışıyordum, yurt dışına göndermek istediler, Emre’yle de sözlenmek üzereydik, ben gitmedim. Onlar da beni işten çıkardılar,” dedi hâline gülerek.
“Düğün belli mi?” dedi Sevda.
“Yok, daha belli değil,” dedi.
Kahvelerimizi içerken yağmur kesilmişti. Esma:
“Çarşıya çıkıp biraz gezelim mi?” diye sordu.
Sevda’yla birbirimize bakıp, “Olur,” dedik.
“Tamam, birazdan hazırlanıp çıkarız,” dedi Esma.
Kahvelerimizi bitirince ayaklandık. Eve çıkarak kısa sürede hazırlanıp kaşe kabanımı giyerek aşağıya inip İlknur Teyze’nin kapısını çaldık.
Kapıyı açan Esma, montunu giyerek dışarıya çıktı. Önce çarşıya gittik, biraz mağazaları gezip kıyafetlere baktık.
Mağazadan çıkarken Esma, aklına gelen bir fikirle aniden bize döndü.
“Kızlar, aklıma ne geldi! Hadi Seyir Tepesi’ne gidelim,” dedi gülümseyerek.
Sevda başını salladı.
“Olur, gidelim. Okulda kızlar konuşurken duydum, çok güzel manzara varmış,” dedi.
“Tamam, gidelim,” deyince ben de dolmuşlara doğru yürümeye başladık.
Esma:
“Teyzemi arayayım, merak etmesin,” diyerek telefonunu çıkardı.
Hepimiz yan yana, Esma ortamızda yürürken bana döndü.
“Sizin okul arkadaşınız yok mu? Kız veya erkek. Hiç bahsi geçmedi de dikkatimi çekti,” dedi kaşları çatık.
“Biz çocukluktan beri kardeş gibiyiz Mine’yle. Lisede arkadaşlarımız vardı, okulda beraber otururduk. Fakat okul dışı sadece selamlaştık. Bizim için yabancı şehir, biraz uyum sağlamakta zorlanıyoruz,” dedi Sevda.
“Sizi çok iyi anlıyorum. Aynı durumları ben de burada yaşıyorum. Sadece teyzem için geliyorum buraya. Hiç arkadaş edinecek kadar uzun kalamadım gerçi. İyi ki geldiniz, kızlar, ya, ben çok memnun oldum,” dedi gülerek.
“Biz de memnun olduk, iyi ki sen de geldin,” dedim tüm samimiyetimle.
Maltepe Seyir Terası yazan minibüslerin yanına gelmiştik konuşurken.
Terasa çıkarak önce manzaraya baktık. Büyüleyiciydi. Cam kenarına oturarak yemek söylemeye karar verdik.
Hepimiz siparişlerimizi verip yemeği beklerken akşam karanlığı çökmek üzereydi. Yıldızlar yeryüzüne inmiş, ışıl ışıl parlıyordu ayaklarımızın altında.
Esma, “Resim çekelim,” diyerek kendi telefonuyla selfie yaptı.
“Kızlar, Instagram’dan isimlerinizi söyleyin, istek yollayayım,” dedi Esma. Telefonlarımızı çıkarıp Instagram’a girdim. Esma’nın isteğini kabul edip ben de yolladım.
Bildirimlere girdiğimde Gökhan’ın resim paylaştığını okuyunca hemen Gökhan’ın sayfasına girdim.
On kişiye yakın çalışma arkadaşlarıyla Emniyet binasının önünde çektikleri resmin altına:
“HERKESİN POLİSİ KENDİ VİCDANIDIR,
FAKAT POLİS VİCDANI OLMAYANLARIN KARŞISINDADIR.
M.K. ATATÜRK”
yazarak paylaşmıştı.
Gökhan mesleğiyle, ben onunla gurur duyuyordum.
Resimdeki erkeklerin hepsi önüne dönmüş, aralarında belirli mesafelerle ellerini arkasında bağlamıştı.
Fakat resimde tek olan siyah kısa saçlı kız, zaten yanında olan Gökhan’ın koluna değecek kadar yaklaşmıştı.
Dikkatimi fazlaca çekmiş olsa da Gökhan’a güveniyordum.
Aklımı daha fazla bulandırmamak için telefonu kapatarak arkadaşlarıma odaklanmaya çalıştım.
Yemeklerimiz geldiğinde telefonuma gelen mesajla elimi peçeteyle silip mesajlara girdim.
Gökyüzüm:
“Güzelim, hâlâ eve dönmedin mi? Konuşmak istiyorum, sesini özledim.”
“Yok, canım, İlknur Teyze’nin yeğeniyle birlikte çok güzel bir yere geldik, yemek yiyoruz,” yazarak yollamamla birlikte aklıma gelen anında başıma geldi.
“Yeğen derken, binadakilerden biri mi?”
Ağzımdaki lokmayla boğulmamak için hemen yuttum. Ben kendi kendime gülerken kızlar bana bakıyordu.
“Yok, değil, onlar Haydar Amca’nın yeğenleri, bu İlknur Teyze’nin yeğeni,” yazarak resimdeki kızın acısını Gökhan’dan çıkardığımın farkındaydım.
Hoşuma gitmeye başlamıştı.
“Maşallah, ikisinin de sülalesiyle nasıl kaynaşmışsın!!!” yazıyı okuyunca sinirden gülmeye başladım.
Kızlar bana bakarak hâlime gülüyordu.
“Canım, ben eve gidince seni ararım. Ayrıca Instagram’a bak, görürsün kimle olduğumu :))))” yazarak yolladım.
Ben de Instagram’a girip resmimizi paylaştım. Gökhan’dan hemen mesaj geldi.
“İyi gezmeler, çok güzelsiniz,” yazınca inadına yaptığını bilsem de sinir olmuştum.
“Kimmiş güzel olan?” yazıp yolladığımda gülme krizine girdiğine emindim.
“Siz işte.”
“Gökhan, o kız sözlü, gebertirim seni.”
“Hangi kız sözlü, sarışın olan mı?”
“Evet.”
“İnsan sevgilisinin arkadaşına güzel der mi?”
“İyi de ben ne dedim şimdi???” deyince, yan yat bakalım beyefendi, diyerek içimden geçirirken başımı sallıyordum.
“Yani, güzelim, ben Sevda ve için demiştim güzelsiniz diye. Allah sahibine bağışlasın.”
Resmen benimle dalga geçmişti.
“Off, Gökhan.”
“Grs.”
“Aramanı bekliyorum. Grs, güzelim :))))”
Sinirle telefonu kapattım.
İkinci defa aynı oyuna gelmiştim. Biraz şaka yapayım, kızdırayım derken tam tersi olmuştu.
Yemeğimizi bitirerek güzel bir Türk kahvesiyle günü sonlandırmıştık.
Akşam olmuştu, artık eve gitmeliydik.
Uzakta da olsa yeni bir gece vakti sokaklarda ne işin var krizine girmek istemiyordum.
Eve girince kabanımı çıkarıp cebinden telefonu alarak hemen Gökhan’ı aradım.
İkinci çalışta açıldı.
“Efendim, güzelim,” dedi gülerek.
“Hâlâ mı gülüyorsun, Gökhan!” dedim tatlı tatlı kızarak.
Kahkaha attı.
“Tamam, güzelim, daha gülmem. Siz daha şimdi mi geldiniz eve? Saat kaç, güzelim?” dedi.
Konuyu değiştirmek istesem de hiç istemediğim konuya gelmiştik.
“Evet, canım, şimdi geldik, ne var ki bunda!” dedim.
Ben bile kendime inanamıyordum. Neden bu kadar inatlaşıyordum? Sevda içime kaçmıştı resmen.
“Sen resimdeki kızdan haber ver, nasıl, güzel muhabbet ediyor musunuz?” dedim kinayeli şekilde.
“Hangi resim, hangi kız, güzelim?” derken sesindeki şaşkınlığı fark etmiştim. Buna rağmen artık geriye dönemezdim.
“Bugün paylaştığın resimdeki, bir bak, anlarsın,” dedim içimdeki kızgınlığı dışarı vurarak.
“Güzelim, bekle, kapatma!” diyerek gelen seslerden resme baktığına emindim.
“O kız mı? Ya, yılışık biraz, ona mı taktın kafayı!” dedi, samimiydi, anlamıştım.
“He, yılışık, yani, bir de. Bir daha o kızla resim çektirme,” dedim.
“Yaa, arkadaş, konu nasıl bana döndü, ben niye suçlu oldum, anlamadım ki!” dedi şikâyet ederek.
Gülmemek için kendimi şekilden şekile sokuyordum resmen.
“Güzelim, okul nasıl gidiyor?” sorusuyla konuyu tamamen değiştirmişti.
“İyi gidiyor, canım. Senin yeni günlerin nasıl gidiyor, sen söyle,” dedim ona ayak uydurarak.
“Ne olsun be, güzelim. Dün bir hırsızlık çetesine baskın yaptık. Adamlar hayvan hırsızları. Neyse, biz adamları yakaladık, çaldıkları hayvanları kamyona yüklemeye uğraşırken biri kaçtı,” diyerek kendi kendine gülmeye başladı.
“Sakın bana kafa salladı deme!” dedim korkuyla.
“Yok, yok, yarım saat onu yakalamaya uğraştık, yakalayınca kendini olduğu yere çiviledi sanki mübarek. Onu yan tarafından iteyim dedim, pislik kuyruğunu bir salladı. Şırak diye suratıma bir vurdu. Ömrümde öyle pis bir tokat yememiştim,” derken kendi hâline gülmesi beni daha çok güldürüyordu.
“Ah, benim canıma kimler kıydı,” dedim kinayeli şekilde.
“Öteki arkadaşlar gülme krizine girdiler, yine de bozuntuya vermedim.”
“Kırsal kesim, canım, oralarda öyle. Dikkat et kendine,” dedim.
“Tokadı yedim, buna rağmen ineklerine kavuşan yaşlı amcanın mutluluğu on tokada bedeldi,” dedi.
“Ya, Gökhan, kıyamam ona. Çok mu sevindi?” dedim üzülerek.
“Ağladı, kaç yaşında adam,” derken onun sesi de değişmişti.
“Siz ne yaptınız?” deyince kısaca günün özetini geçerek telefonu kapattık.
Üç gün içinde gündüzleri okul, akşamları Esma’larda geçmişti.
Bu akşam onu davet etmiştik evimize. Kapı çalınca ben açtım. Hoş geldin faslının peşinden evi gezdirdik.
“Ah, ah, benim okul yıllarım gözlerimin önünden geçiyor. Çok güzel günler, kıymetini bilin derim,” dedi iç çekerek.
Gökhan ve Cüneyt’in resmini göstererek muhabbetle geçmişti gecemiz.
Esma’yı yolcu edip mutfağı toparlarken telefonumun çalmasıyla salona gittim. Annem arıyordu.
“Efendim, anne,” dedim.
“Abla, bana anne deme, demedim mi!” dedi Elif.
“Sarı papatyam, ben seni çok özledim,” dedim.
“Ben de seni özledim. Annem dedi ki, ‘Ablan belki yarın gelir,’ arayalım, soralım dedi, ben de seni aradım,” deyince annemin ne demek istediğini anlamıştım.
“Elif, anneyi verir misin telefona,” dedim.
“Efendim, kızım,” dediğinde annemin sesi kötü geliyordu.
“Nasılsın, anne? Sesin kötü geliyor,” dedim, fakat ben annemden kötü olmuştum.
Derin bir iç çekti. “Nasıl olayım, kızım? Cuma günü abinin mahkemesi var. Gelecek misin?” dediğinde hiç şaşırmamıştım.
“Hayır, anne, gelmeyeceğim,” dedim net şekilde.
“Kızım, abine destek olmamız lazım, kızar bize yine.”
Sözünün ardında yatan destek olmak değildi, korkuydu.
Bir anne evladından nasıl bu kadar korkar?
Bir evlat, en çok saygı ve sevgi duyması gereken insana nasıl bencilce korku ekerdi yüreğine?
“Anne, ben artık Ayaz’dan korkmuyorum. Onun korkusuna da duruşmaya gelmem,” dedim kararlı sesimle.
Kısa bir sessizlik sonunda annem ağlamaya başladı. Yüreğimi parçaladı ağlayan sesi.
“Annem, yapma, ne olur! Beni de kahretme, yıllarca ben seni korumak için çabaladım. Ayaz dışarı çıkarsa ne yaparsınız? Ben de yokum, size zarar verirse ben nasıl dayanırım, anne?” derken gözyaşlarım artık benim hükmümden çıkmıştı.
“Bilmiyorum, Mine, bilmiyorum. Dersini almıştır, düzelir diye umutlanıyorum. O da benim evladım, yüreğim yanıyor dört duvar arasında hapis diye. Fakat korkuyorum, sen yoksun, daha çok korkuyorum,” dediğinde içim acımıştı.
“Annem, korkma, karşısında dik dur. Saygı duyulması gereken kişi sensin,” dedim, yüreğimde filizlenen cesaretten bir dal vererek.
“Dün Ayaz aradı. Babana, ‘Bir yolunu buldum, cuma günü çıkıyorum,’ demiş,” dediğinde kalbim korkudan yerinden çıkmaya uğraşırken bedenimi acıtıyordu.
“Anne, ne bulduğunu söylemiş mi?” dedim sesim titreyerek.
“Yok, söylememiş, biz de merak ettik. Bakalım cuma günü göreceğiz,” dedi. Biraz daha sakinleşmişti.
"Anne, mahkeme çıkışı muhakkak ara beni, sonuç ne olursa olsun. Tamam mı, muhakkak ara,” diye defalarca tekrar ettim.
“Kızım, tamam, tamam,” dediğinde sesi bayağı düzelmişti.
“Babam nasıl?”
“Nasıl olsun, o da karmakarışık durumda,” dedi iç çekerek.
“Tamam, annem, görüşürüz, dikkat edin kendinize.”
“Tamam, kızım, siz de dikkat edin. Öpüyorum sizi.”
“Ben de sizi öpüyorum, annecim, görüşürüz,” diyerek telefonu kapattım.
Ayaz yine beni karanlık girdaba çekmeyi başarmıştı.
Yolunu buldum derken Gökhan’dan bahsettiğine emindim.
Ya söylediyse, ya benimle tehdit ettiyse? Gökhan onun tehditlerini kâle almaz, fakat ben nasıl bakarım yüzüne?
Olduğum yerde dört dönüyordum. İçim içimi yerken, söyleyip söylemediğini nasıl öğrenecektim? Gökhan’a asla soramazdım.
Yarabbim, nasıl çıkacaktım bu girdaptan, kafayı yemek üzereydim.
Mutfaktan çıkan Sevda’nın yanıma geldiğini seslenince fark ettim.
“Mine, ne oldu?”
“Ayaz, ‘Babama çıkmanın bir yolunu buldum,’ demiş, ya Gökhan’a söylediyse!” dedim endişeyle.
“Seni aradı ya, onun için demiştir,” dedi.
“Yok, dün aramış babamı. Benden yüz bulamayınca Gökhan’a mı ulaştı acaba? Bana, ‘Bir yolunu bulur, ben söylerim,’ demişti. Allah’ım, delireceğim, yaa,” dedim korkuyla.
“Mine, artık Gökhan’ın bilmesi lazım, böyle olmaz!” dedi vurgulayarak.
“Hayır, Sevda,” dedim net şekilde.
“Bak, şöyle yapalım. Senin haberin olmadan aramışım gibi Cüneyt’e söyleyeyim. O da Gökhan’ın ağzını arasın, söylemesin tembih ederim,” dediğinde aklım iyice karışmıştı.
“Off, Sevda, bilmiyorum.”
“Mine, ben söylüyorum, sen de sakin ol biraz, böyle hiçbir çözüme ulaşamayız,” dedi.
“Off, tamam, söyle,” dedim başka çıkış yolu bulmadığım için.
Sevda, eşofmanın cebinden telefonu çıkararak odasına doğru gitti.
Biraz daha düşünürsem başıma ağrı gireceğine emindim. Televizyonu açıp koltuğa oturarak kanalları gezmeye başladım. Buna rağmen aklım hâlâ Gökhan’daydı.
Sevda, elinde telefonla geri geldiğinde yerimden doğrulup ona döndüm.
“Cüneyt’e söyledim, Gökhan’a fark ettirmeden soracak. ‘Bu akşam olmazsa yarın ararım seni,’ dedi,” dedi gülümseyen yüzüyle.
“Babama da kendine de dikkat et, anne, otobüs geldi, kapatmam lazım,” diyerek telefonu kapattım.
Uyardığı için mahkeme sonucunu mesaj attığım Sevda’nın iki dersi daha olduğu için tek başıma eve döndüm.
Uzun zamandır tencere yemeği yapmamıştık. Üstüme eşofman giyerek yemek yapmak için mutfağa girdim.
Buzluktan istiridye mantarı çıkararak bol malzemeyle soteledim. Yanına mercimek çorbası, pilav, en son salata yaparak masayı hazırladım.
Sevda’ya gelirken ekmek ve yoğurt almasını mesaj atıp Esma’yı arayarak yemeğe davet ettim.
Masayı hazırlarken önden Esma, peşinden Sevda gelince yemek yedik.
“Esma, ne zaman döneceksin evine?” diye sordum.
Aslında İzmit’te bir şirketle mülakatım var pazartesi günü, pazar giderim mecbur,” dedi.
“Yaa, böyle güzeldi günler. Bir daha ne zaman gelirsin?” diye sordu Sevda.
“On gün sonra gelirim, çünkü Emre gelecek,” dedi gülümseyerek.
“Buraya mı gelecek sözlün?” derken Sevda eliyle Haydar Amcaları işaret ediyordu.
“Yok, Emre Adapazarlı, aslında iş için İzmir’de. Ailesi de iki aydır Trabzon’da köylerinde, hem ailesi dönecek hem kendisi gelecek ziyarete.”
“Ya, gelsen bile yoğun olursun,” dedim Esma’ya.
“Emre gelsin, sizinle de tanıştırayım, merak etti zaten. Emre gidince beni işe çağırmazlarsa yine rahat oluruz.”
“Sözlün ne iş yapıyor?” diye sordu Sevda.
“Emre, yurt dışına kargo taşıyan firmanın Ege Bölge Müdürü. Uğraşıyor Marmara Bölge Müdürlüğü’ne geçmek için. İnşallah, gelirse İstanbul’a gelecek. O da ben de ailemize daha yakın olmak istiyoruz,” dedi.
“Her şey gönlünüzce olsun, bize de yakın olursun. Arada geliriz belki,” dedim gülerek.
“Ben hayırlısıyla evleneyim de her zaman beklerim,” dedi gülerek.
Masa başı sohbetimiz bitince masayı toparlayıp bulaşıkları lavaboya yığdık.
“Akşam çayını bayadır içmedik, bu sefer çay içelim,” diyerek ocağa çay suyu koydum.
Hep beraber salona geçip oturduk. Çayı arada kontrol ederek demlenince keyifle muhabbet etmiştik.
“Esma, bu akşam bizde kalsana!” dedim aklıma gelen fikirle.
Önce şaşıran Esma, “Bilmem ki, olabilir aslında. Teyzeme sorayım,” diyerek telefonu alıp konuştu. Telefonu kapatarak gülmeye başladı.
“Teyzem dedi ki, ‘Kızları gördün, bizi unuttun. Kıskanacağım neredeyse!’ dedi.”
Biz de gülmeye başladık.
Yarın okul olmadığı için gece neredeyse bire kadar oturup muhabbet etmiştik.
Salondaki kanepeye yatak açarak herkes kendi yatağına çekilirken, ömür boyu hatırlayacağımız hatıralarımızın içine en güzelinden bir gece koyarak uykuya geçmiştik.
Sabah üçümüz kahvaltı yaparken telefonum çalınca elime alıp ekrana baktım. “Esra arıyor,” dedim Sevda’ya.
“Efendim, Esra.”
...
“Esra, Sevda yanımda, hoparlörü açıyorum,” diyerek açtığımda mutfağın içi Esra’nın yalandan ağlayan sesiyle doldu.
“Yaa, Mine, Sevda, geri gelin, ne olur, çok yalnız kaldım burada!”
“Nasıl yalnız kaldın? Ne oldu?” dedim merakla.
Bu sefer kızgın ses tonuna geçiş yaptı.
“Ya, önce siz gittiniz, peşinizden abiler, onların peşinden en yakın arkadaşım evlenip tayin aldırdı. Öteki doğum iznine çıktı, diğeriyle çalışma saatlerimiz uymuyor. Off, annemle de muhabbet sarmıyor, tek derdi doktor damat bulamamışım, off,” diyerek bir çırpıda sayarken biz gülmeye başlamıştık.
“Esra, biz okulu getiremeyiz, fakat sen tayin isteyebilirsin!” diye öneride bulundum.
“Yok, ya, bende şans yok, olmaz zaten. Buna rağmen yine de dilekçe vereceğim,” dedi kızgın hâliyle.
Biz gülmeye devam edince Esra kızmaya başladı.
“Ya, gülmeyin, sinir krizi geçireceğim şimdi!” dedi.
“Tamam, tamam, sakin ol. Hafta sonu atla gel,” diye başka öneride bulundum.
“Nöbetçiyim!” derken sesindeki kızgınlık biraz daha artmıştı.
Bizim kahkaha atmaya başlamamızla sinirle konuşmaya başladı.
“Ay, yok, sizle de muhabbet edemeyeceğim bugün. Hadi, görüşürüz,” diyerek aniden telefonu kapattı.
Esma bana bakarak, “Size darıldı mı acaba!” deyince Sevda gülerek, “Yok, darılmaz, kızar, biraz sonra unutur,” dedi elini sallayarak.
“Sevda, cuma günü ders programın nasıl?” diye aklıma gelen fikirle sordum.
Biraz düşünüp, “Sabah iki dersim var, niye sordun?” dedi.
“Girmesen olur mu? Elif’i çok özledim, annemler de kötüydü. Cumadan eve gidelim diyorum.”
“Girmesem olur, birinden notları buluruz mecbur. Ben de evimi özledim. Gideriz, gideriz,” dedi hevesle.
“Bana cumadan yol göründü, yani. Bu arada Elif kardeşin, değil mi?” dedi Esma.
“Evet, kardeşim, sarı papatyam benim. Çok özledim, çok,” dedim uzatarak.
“Çok cicimmiş. Eniştem kaç defa anlattı. Benim yerime de öpersin,” dedi.
“Öperim. Siz salona geçin, ben kahveleri yapıp geliyorum,” desem de ikisi de el atıp kahvaltı masasını toplamışlardı.
Kahvelerimizi içince Esma’nın içi rahat etmemişti.
“Teyzemin ev işlerini yapayım, ben varken yorulmasını istemiyorum,” diyerek bizden ayrılmıştı.
“Suzan, sana bir teklifte bulunacağım,” dedim gözlerimi kısarak.
“Başlangıcı sevmedim, kesin istemediğim bir şey gelecek. Söyle bakalım,” dedi.
“Bu hafta sonu eve temizlik yapalım, odalar senin, mutfak lavabolar benim. Hadi, hemen başlıyoruz!” demeden Sevda’nın omuzları düşmüştü.
Söylene söylene odasına gitti. Hafta sonunu ev temizliği, hafta içini de okuldan eve, evden okula, cumaya gelmiştik.
Sabah sekize otobüs bileti ayırtmıştık. Perşembe akşamı birkaç parça kıyafet ve hediyelik aldıklarımızı hazırlamıştık.
Kendimi geçmişe dönerken buldum yollarda. Son beş ayda hayatımda ne kadar çok şey değişmişti.
Beş ayımı aldım elime; gönül, vicdan, akıl terazime koydum. Karşısına keşkelerimi, pişmanlıklarımı.
Gönül kefesi en ağırıydı terazinin. İyi ki gönlüme sevgi çiçekleri ekmişti. Aldığım kararlar, söylediğim sözler. Ne pişmanlığım vardı ne keşkelerim.
Ayaz’ın işlediği suç, benim hayatımın dönüm noktasıydı belki de. Kendini hayatımızın bir bölümünden çıkarıp Gökhan’ı sokmuştu hayatıma.
Düşünüyorum da bana yaptığı en büyük iyilik buydu.
Kalbi kararmış insanlar, size kötülük yapmak isterken farkına varmadan iyilik yapıyordur belki de, kim bilir!
Nihayet şehrime gelmiştik. Her molada otobüsten insek de ayaklarım şişmişti. Ali Amca karşıladı bizi terminalde.
Babasını gören Sevda yine çocuklar gibi neşeliydi.
Eve dönüşte sokakları inceledim sürekli. İki ayda her şey değişmiş, ilk defa görüyormuş gibi baktım. Buna rağmen her şey aynıydı.
Evin önünde beni bırakıp evlerine doğru yola çıktılar. Heyecanla çıktım merdivenleri. Zile basıp beklerken içeriden Elif’in sesi geliyordu.
“Ablam geldi, camdan gördüm, anne, ablam geldi,” derken merdivenleri çıkmıştım. Ayakkabılarımı ve montumu çıkarıp aceleyle portmantoya astım. Kucağıma aldım sarı papatyamı, ipek gibi saçlarını sevdim yüzümle. Kokladım, öptüm yanaklarını sıkı sıkı.
Minik elleriyle yüzümü seviyordu.
“Abla, ne zaman gideceksin?” dedi başını sallarken.
“Ablacım, şimdi girdim içeri, hemen göndermek mi istiyorsun beni?” derken kaşlarımı çatıp yüzüne baktım.
Yüzümü iki elinin arasına aldı.
“Hayır! Çok kal, diye söyledim,” dedi.
Başımızda ağaç olan annem bize gülerek bakıyordu. Elif’i bırakıp anneme sarıldım sıkı sıkı. Ayrılırken burnuma mis gibi börek kokusu dolmuştu.
“Mutfaktan anne kokusu geliyor, oh, mis gibi,” dedim gözlerimi kapatıp.
Elimden tutan Elif beni hızla mutfak tezgâhının önüne çekti.
“Abla, bak, bu böreği annemle ben yaptım,” dedi.
“Sen yaptıysan çok güzel olmuştur, kesin,” dedim minik elini öperek.
“Evet, güzel oldu, çünkü içine sevgimi koydum, bir bardak,” dedi gururla.
Annemle gülerken kapı zilinin çalmasıyla ben ayaklandım.
Kapıyı açınca karşılıklı olarak gülüp sarıldık babamla.
Baban varsa arkanda kocaman dağ vardır, derler ya. Yokluğunu ve varlığını görmemle anlamıştım onun ruhuma verdiği gücü.
Ruhuma can gelmişti, iyi ki dönmüştüm yuvama. Odamda orkidem karşıladı beni. Aşkım gibi daha canlı, daha büyümüştü.
Yüzünü gördüm her çiçeğinde, gözlerini gördüm çiçeğinin mavisinde.
Ne demiş uçurumda açan çiçek:
“Yurdumsun ey uçurum!”
Cemal Süreya
Sevda Sözleri içinde yer alan kitabıdır.
Bölüm etkileşimi
