31. bölüm / 41
GÖKYÜZÜMYÜREĞİ ÇOCUK
Bölümler 41Şu an: YÜREĞİ ÇOCUK
- 1 CESARET3.732 kelime
- 2 GÖNÜL TERAZIM3.772 kelime
- 3 HARABE KALBİM3.505 kelime
- 4 CAN KIRIKLARI3.837 kelime
- 5 SÖZ3.827 kelime
- 6 ÖZGÜR KUŞLAR3.519 kelime
- 7 TERCİHLER2.434 kelime
- 8 YENİ HAYAT3.259 kelime
- 9 KÜÇÜK BİR KRİZ2.354 kelime
- 10 DAR SOKAK4.353 kelime
- 11 BİTMEYEN AYRILIKLAR5.122 kelime
- 12 YÜREĞİMİN ÇİÇEĞİ4.650 kelime
- 13 HUZUR4.266 kelime
- 14 KAR TANESİ5.636 kelime
- 15 SEVDAMIN KANATLARI4.448 kelime
- 16 RÜYA3.682 kelime
- 17 GEÇMEYEN ZAMAN3.953 kelime
- 18 BUZDAN ATEŞ4.560 kelime
- 19 VİCDAN KURŞUNU5.482 kelime
- 20 YİNE4.969 kelime
- 21 HASBELKADER4.722 kelime
- 22 TEK NEFES5.144 kelime
- 23 BAYAT POĞAÇA5.533 kelime
- 24 ÇAY4.152 kelime
- 25 ANILARIN KOKUSU4.701 kelime
- 26 PINAR4.637 kelime
- 27 ELÇİ4.153 kelime
- 28 ÖMRÜMÜN SAHİBİ4.720 kelime
- 29 HAYALLER3.399 kelime
- 30 TEK HAYAL4.875 kelime
- 31 YÜREĞİ ÇOCUK4.424 kelime · Okuduğun bölüm
- 32 TESADÜF4.453 kelime
- 33 NİKÂH4.645 kelime
- 34 EVİM4.387 kelime
- 35 YORGUN4.659 kelime
- 36 ÖZLEMELER4.183 kelime
- 37 VUSLAT 13.004 kelime
- 38 VUSLAT 22.460 kelime
- 39 VUSLAT 31.805 kelime
- 40 BEN BENİM3.142 kelime
- 41 HAYATIMIN HEDİYESİ (FİNAL)1.571 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Siren sesi yüreğimin çığlığının yanında hiç kalırdı.
Yüzümüze vuran ışıklar korkumun köhnelenmiş yerinden çıkması için yol gösterir gibi aydınlatıyordu önümüzü. Dağ gibi arkamda dediğim babam bir hafta dayanabilmişti oğlunun acısına.
Bir telefon yetmişti dağın devrilip yığılmasına. Ne dediler, neden dayanamadı bilmiyorum. Şu anda bildiğim, onu kaybetme korkusu bütün vücudumu esir almış gibi acıtıyordu.
Önümüzden triaj odasına alınan babamla ortadaki bekleme koltuklarına bıraktım kendimi. Bir tarafımda titreyerek ağlayan annem, bir tarafta Gökhan.
Etrafımda bütün tanıdıklarımla endişeli bekleyiş başlamıştı. Kendimi iyi tanımıştım artık. Üzüldüğüm zaman ne bir kelime konuşabiliyordum ne de soğukkanlı olabiliyordum.
Donuyordum sadece, ruhsuz bir heykel gibi dona kalıyordum. Tek yapabildiğim ağlamak. Zamanın en acımasız hâli korkuyla beklenen saatlerdi.
Ne bitiyor ne de korkumuza faydası oluyordu.
Sedyedeki babamla birlikte başı kel erkek doktor çıkarak ilerlemeye başlarken Ali amca önüne geçerek babamın durumunu sordu.
“Orta derecede kriz geçirmiş. Anjiyoya alıyoruz, iyi olacak inşallah,” diyerek babamın arkasından gitti.
Üst katta Kalp Cerrahisi’nin önünde bekledik. Saatlerce konuşmadan sadece dua ederek bekledik.
Bu beklemeler ömrümden çalınan yıllar gibi uzun oldu.
Nihayet içeriden çıkan hemşirenin iyi haberiyle ilk defa nefes aldım sanki.
“Babanız iyi, yarın servise alınacak büyük ihtimalle. Bilgileri doktor size açıklayacaktır.” diyerek gitti.
Cenazenin ardından annem babam kendini toparladı diye sevinirken yine yıkılmıştık.
Kur’an-ı Kerim okundu –haramlar içinde ölene okumak doğru muydu bilmiyorum ama– Ali amcalar, Cüneyt’in anne babası, kayınvalidem, Sevda, Gökhan ve komşularla hep beraber dua edildi.
Babama gelen telefonla odasında yere yığıldığını gören annemle soluğu hastanede almıştık. O telefonda ne dediler, mutlaka öğreneceğim.
Sabahın ışıklarını gözlerime bakan Gökhan’la karşıladım. Her sözü teselli barındıran yüreğinin en üzgün hâlini saklamaya uğraşarak huzur vermek isteyen gözleriyle bakıyordu sadece.
Beni teselli ederken kendi duygularını saklamayı çok iyi başarmıştı. Onları da bir gün anlatırdı bana biliyorum. Birbirimize derman olmayı seçmiştik biz.
“İyi olacak, üzülme artık,” dedi fısıltı tonuyla. Elimde değildi, içime çöreklenmiş korku çıkmak istemiyordu.
Nihayet babamı servise geçirdiklerinde rahat bir nefes aldım. İlk anda kalabalık olmasın diyen doktorla sadece annem girmişti yanına.
On dakika sonra odadan çıkan annem, babamın beni çağırdığını söylediğinde Gökhan’la birlikte girdik içeriye.
Bir yumru oturdu yüreğime. Ağzında kocaman bir maske, işaret parmağında kalp atışlarını takip eden mandal, kolunda serum, göğsünde kablolar.
Gözlerimi yumdum bulanıklaşan görüşümü netleştirmek için. Boğazımı yakan hastane kokusu doldu ciğerlerime. Anılar beynime doluşmaya başlarken daha önce yaşadığım korkunun sahibi mavi gözlerine çevirdim nemlenmiş gözlerimi.
Bir anda bakıp anlamak istemeyerek gözlerini kaçırdı.
Rengi solmuş, dudakları bile beyazlamış babamı gördüğümde yine tutamadım gözyaşlarımı.
Elini tuttuğumda biraz zorlanarak da olsa gözlerini açtı.
“Koca kızım, korkma, iyiyim.” dedi zorla olsa da konuşurken gülümsemeye çalışarak.
“Çok korkuttun bizi baba.” dedim bir elimle gözyaşımı silerek.
“Telefonda size ne dediler, fenalaştınız?” diye soran Gökhan’a baktım. Ben de merak ediyordum fakat şimdi zamanı değildi.
“Gökhan, şimdi zamanı mı?” diye uyarırken beni dinlemeden babama baktı. Anlamıştı babam Gökhan’ın neden sorduğunu ki cevap verdi.
“Mine, bizi yalnız bırak biraz,” demesine gözlerimi büyüterek baktım. İtiraz ederek “Senin kızın benim, benden ne saklayacaksın?” diye sormak vardı ama şimdi onun da sırası değildi.
Memnun olmamış tavırla başımı hafifçe sallayarak odadan çıkarak kapıyı kapattım. Kapı önünde bekleyen herkes benim gibi şaşkın şekilde yüzüme bakıyordu.
“Bakmayın öyle, babam çıkmamı istedi.” diyerek ayakta duran Sevda’nın yanına giderek sırtımı duvara yasladım.
Babam kızı olan benimle değil de üç kere yan yana geldiği damadıyla konuşmak istediyse durum neydi, öğrenmem lazımdı!
Beş dakika sonra odadan çıkan Gökhan kapıyı açık bırakıp yanıma geldi.
“Ne dedi babam?” dedim yüzüne bakarak. Gözlerini kaçırdı, önemsiz bir şeymiş gibi başını salladı. Zaten neden soruyorsam.
Babamın yanına giren Ali amcalar ve annemle boşalan oturaklara oturduk. Omuzumdan sarılan Gökhan ile kucağına uzanıp uyumak geldi içimden.
O kadar yorgundum ki! Ruhum ayrı, bedenim ayrı yorgundu. Gökhan’ın huzur veren kokusunu soluyarak günlerce hiç kalkmadan uyuyabilecek kadar yorgun.
Hastane kokusu artık nefes alamaz duruma getirdiğinde hava almak isteyerek kantine inip dışarıda biraz hava aldık.
Üşümeye başladığımda içeriye girip boş masada oturduk sessizce. Ne konuşulurdu ki şimdi?
Alnımı avuç içime dayayarak kolumu masanın üstüne bıraktım. Allah’ım sınavımızdan kazanarak çıkmayı nasip et dedim binlerce kez.
Her şey, acı, zorluk üst üste geliyordu.
Masadan kalkan Gökhan montunu giyerek bana baktı.
“Güzelim, benim işim var. Siz yukarı çıkın, işim bitince geleceğim.” dediğinde gözlerimi kapatarak nefes verdim.
“Canım, babam sana ne söyledi?” dediğimde yine gözlerini kaçırarak “Görüşürüz.” diyerek arkasını döndü.
“Mine, bunlar damat-kayınpeder fena ittifak kurmuşlar baksana,” dedi Sevda.
Yeniden bize dönen Gökhan: “Kötü mü olsaydık? Daha ne istiyorsunuz?!” dediğinde Sevda sustum der gibi eliyle ağzını kapattı.
Arkasından baktım sadece. Elbet meydana çıkacaktı.
Sevda’yla birlikte yeniden yukarı çıktığımızda babam biraz daha iyi görünüyordu. Ali amcalar, Azmi amcalar da kayınvalidemi alarak herkes evine gitti.
Daha iyiydi babam çok şükür. Saatler sonra gelen Gökhan’la odada beklerken annem telefonla konuşmak için dışarı çıktı.
“Mine kızım!” diye bana bakan babamın yanına yaklaştım. Bir şey mi istediğini soracakken: “Gökhan sen de gel oğlum.” dedi babam.
Oğlum...
Biri babaya hasret, biri hayırlı bir evlada. Ne kadar çok isterdim babam ve Gökhan’ın en içten hâlleriyle baba-oğul gibi olmasını.
“Oğlum, sen ne düşünüyorsun bilmiyorum. İmkânın nedir onu da bilmiyorum ama senden en yakın zamanda düğünü yapmanı istiyorum.” dedi babam.
Düğün mü?...
Şaşkınlıkla çattığım kaşlarımı kaldırdım.
“Baba, ne düğünü? Senin iyileşmen daha önemli!” dedim Gökhan’ın konuşmasına müsaade etmeden. Anlamsız şekilde bana bakan Gökhan bakışlarını tekrar babama çevirdi.
“Kızım, sen istedin yüzük taktınız. Ben de ölmeden senin yuva kurduğunu görmek istiyorum.” dedi sanki son vasiyetini eden hastalar gibi.
“Ya baba, konuşma öyle lütfen ölüm falan...” dedim itiraz ederek.
Babam beni duymuyordu bile.
“Oğlum, biliyorum bencilce olacak. Ama bana bir şey olursa Elif’i ve annesini ayakta tutacak olan Mine’nin yanında olduğunu görmek istiyorum. İçim rahat gözlerimi ancak öyle kapatabilirim.” dedi nefesini düzgün almaya çalışarak.
Gözlerimi büyüterek daha çok korktuğumu belli etmek istedim. Bu arada hiç tepki vermeden bizi dinleyen Gökhan’a gitti bakışlarım.
Kollarını göğsünde bağlamış hâliyle biraz kıpırdadı olduğu yerde. Düz bakışlar hâlindeki yüzüne ve mimiklerine anlam veremedim.
Boğaz temizlemesiyle ciddi konuşmaya başlayacağını işaret ederken dikkatle baktım ona.
“Elif’i, Mine’yi ve eşinizi merak etmeyin. Onlar güçlü kadınlar ama hep yanlarında olacağım. Ayrıca; bunca yıl sonra yeni sahip olmuşken bir yere gitmeye niyetlenme... Baba...” dedi zorla da olsa çıkan kelimelerle.
Baba...
Onun için yıllar sonra çok zor olmalıydı birine baba demek ama Gökhan babama “baba” demişti.
Babamı kaybetme korkusuyla biraz da olsa anlamıştım onun baba hasretini. O acısını bile doğru düzgün hissedememişti. Babaya hasretti, baba demeye hasretti sevdiğim koskoca adam.
Küçük bir çocuk gibi babası olsun istiyordu. Yarım kalmış hayalleri vardı belki. Ah çocuk gönüllü gökyüzüm benim. Hâlâ yüreğinin çocuk masumluğu taşıması ne büyük nimet.
“Orasını Allah bilir oğlum. Gördük, bu işler sırayla değil, kimin gideceği belli olmuyor.” dedi babam gözleri parıldarken.
Gökhan’ın verdiği güvenle mutlu olmuştu demek ki.
“Aranızda konuşun, en yakın zamanda yapın düğünü. Ne istiyorsanız, nasıl olmasını istiyorsanız öyle olsun.” diyen babama tam naz yapacakken aklıma gelenle Gökhan’a baktım.
Ben üç yıl var diye diretirken düğünü yapın diyordu babam. En yakın zamanda üstelik. İşte şimdi itiraz edecek bahanem kalmamıştı.
Babam yuva kurduğumu görmek istiyordu ki ona itiraz edemezdim. Onun istediği her şeyi yapabilecek kıvamdaydım şu anda ve en çok mutlu olanın gözlerindeki parlamaları gördüm.
Arada düğünümüz kaynamıştı iyi mi! Annemin içeri girmesiyle elinde pijama takımı olduğunu gördüm. Babam hastane önlüğüyle duruyordu hâlâ. Biz dışarıya çıkarken kapıyı kapattık.
Önce benim kabullenmem gerekiyordu. Bütün hayallerim, planlarım alt üst olmuştu!
İkimiz koltuğa otururken omuzundan sarılıp kendine doğru çekti Gökhan.
“Her şerde bir hayır vardır güzelim.” dedi sakin kalmaya çalışarak. Yoksa içinden halay çektiğini iyi biliyordum.
“Senin de ekmeğine yağ sürdü,” dedim biraz sitemli konuşarak.
Resmen dört ayak üstüne düşmüştü. Küçük bir tebessümle dudağının kenarını kıvırdı muzurca.
“Dualarım kabul oldu sadece,” dedi yüzüme doğru eğilerek. Hafif sinirle üfleyerek kendimi çektim.
“Resmen babam beni tepsi içinde sana sundu ya!” dedim sitemkâr hâlimle.
“Hııı evet, en son Adapazarı’na giderken ‘düğün gününe çok mu var’ demiştin!?” dedi hafif alaylı sesiyle.
“Öfff tamam, yine senin istediğin oldu. Doya doya mutlu ol,” dedim iyice kızmaya başlayarak. Yeniden burnumun dibine doğru eğilip sırıttı.
“Tabii ki daha iyi şartlarda konuşulmasını isterdim ama mutluluğumu sen bile engelleyemezsin güzelim,” dedi ve kendini geri çekti.
Kollarımı göğsümde bağlayıp sırtımı koltuğa iyice yasladım. Odadan çıkan annem elinde poşetle yanımıza geldi.
“Kızım, siz eve gidin hadi. Hem gelen olur hem Elif’i eve getir artık,” dediğinde başımı sallayarak babama veda ettik ve eve doğru yola koyulduk.
.......
Babamın çayını önüne bırakarak ben de kendi çayımla karşısındaki koltuğa oturdum. Aklıma gelen geçmişle gülümseyerek babama baktım.
“Bir çay vermeden gittin demezsin bari!” dedim biraz nazlı, biraz imalı.
Bıyık altından gülümseyerek başını salladı babam. Krizin üstünden bir hafta geçmiş ve babam üç günün sonunda eve dönmüştü. Baş sağlığının ardından şimdi de geçmiş olsun ziyaretleri ile resmen pert olmuştum.
Gökhan ertesi günü mecbur dönüş yapmıştı. Annesi bir müddet daha memlekette kalacağı için düğün günü konusunu Adapazarı’na dönünce konuşmaya karar vermiştik.
Gökhan önce müdürüyle konuşarak yıllık izinini ayarlaması gerekiyordu. Ve ben çok sevdiğim işimden ayrılmak zorunda kalmıştım.
Eve gelen gidenden ziyade babamı hasta hâliyle bırakmak istemedim çünkü okul için mecbur dönecektim ve büyük ihtimal okullar kapanınca yazın düğünüm olacaktı.
Artık düğünüm olacağını kabullenmiş ve gün sayma evresine geçmiştim. Gökhan’la konuşacak ne kadar çok konumuz vardı. Düğün mü nikâh mı, ayrıca evi nereden tutacaktık, ben okula nasıl gidip gelecektim, balayına nereye gidecektik, vs vs vs...
Balayı düşüncesiyle yine yanaklarım kızarmıştı. Allah’ım her şeyin hayırlısını ver demekten başka bir şey gelmiyordu elimden.
Yorgun bacaklarımı sürüyerek yatağa bıraktım kendimi. Ahh bu nasıl bir yorgunluktur Allah’ım. Gözlerimi zoraki açsam da telefonu alıp mesajlara girdim. Niyetim sevdiğime iyi geceler mesajı atıp uyumaktı ama ondan gelmiş mesajla gülümsedim.
Gökyüzüm:
-Güzelim, Azmi amcadan salonlara bakmasını istemiştim.
-On beş gün sonrasına salonu ayarladık.
-Hazırlan.
Neyyy!...
“Yok artık yaa!” dedim telefonun ekranına bakarken konuşarak.
Ne on beş günü ya...
Yok mesajla falan uğraşamazdım. Direkt aradım ateşi yine yükselmiş Gökhan beyi.
Dört beş defa çalan telefonu uyku mahmuru sesiyle açmıştı. Bir adamın ses tonunun her evresi bu kadar karizmatik olmak zorunda mıydı?
“Güzelim!” demişti ama uyumuş olabileceğini düşünmediğim için pişman olmuştum.
“Yaa canım, uyandırdım seni. Kusura bakma,” dedim mahcup hâlimle.
“Rüyalarımda seni görürken sesini de duymuş oldum işte. Ne oldu söyle güzelim,” dedi sakince.
Niye aradığım aklıma gelince birden sinir basıncımda yükseldi.
“Gökhan, on beş gün sonra düğün ne demek ya! Tamam babam yapın dedi ama adam hasta yatağından kalksın hele. Olmaz, iptal et salonu.” dedim emri vaki konuşarak. Sakince bir nefes bıraktı.
“Ne yapayım güzelim, rüyalarımda rahat dursan ben de acele etmezdim,” dedi muzurca bir sesle. Ne rüyasından bahsediyordu bu adam.
“Ne rüyası canım, ne alakası var salonla?” dedim şaşkın ördek hâlimle.
Birkaç saniyelik sessizliği muzurca sesi bozdu.
“Şimdi söylemeyeyim güzelim. Düğünden sonra bizzat yaşayarak anlatacağım,” dediğinde beynimdeki utanç volkanı patlayıp yanaklarıma lavlar yürürken ne demek istediğini idrak ettim.
Şapşal, cahil ben duyduğum cevapla kendime küfürler ettim.
Olamazdı böyle bir utanç yaa!
“Güzelim?” dediğinde kekeleyerek cevap vermeye çalıştım.
“Ol- olmaz Gökhan, iptal et şeyi sa-salonu. Ayrıca ben de evleneceğim, bana da sorsan mı diyorum,” dedim ne diyeceğimi bilemeden.
“Off tamam güzelim ya! Sadece şansımı denemek istedim.” dedi küçük bir kıkırtıyla birlikte.
Sinirle gözlerimi devirip nefes verdim.
“Sen uykuna devam et Gökhan. Görüşürüz,” diyerek sinirle telefonu yüzüne kapattım.
Allah’ın dediği olurdu, hayırlısı böyleymiş ama bu sefer benim dediğim olacaktı.
Umarım...
Kul hesap yaparken kader gülermiş, olmazdı bu sefer inşallah.
Sabah yine Elif’in ağlama sesiyle açtım gözlerimi. Yarım gözlerimle yatağında oturan Elif’e bakarak ellerimi havaya kaldırdım.
“Allah’ım benim çocuğum sessiz sakince uyuyan ve uyanan bir çocuk olsun lütfen. Ya sabır, ya sabır!” diyerek yatağımdan kalkıp kucağıma alarak mutfağa geçtim.
Yarım bardak suyu içip salona koşarak gitti. Çay suyu koyarak odama gidip üstümü değiştim. Bugün eşofmanla takılmayı düşünüyordum ve umarım misafir gelmezdi.
Telefonumun çalmaya başlamasıyla elime alıp baktım.
Can abim:
“Efendim abi!” dedim.
Ayaz yaşarken Cüneyt’e içtenlikle abi dediğimde Ayaz için hiç canım yanmazdı fakat şu anda içim cız etti. Allah kalbimi biliyordu, onunla abi-kardeş gibi güzelce ayrılamadığımız için üzülüyordum. Kader...
“Müsait misin kardeşim?”
“Evet abi, hayırdır.”
“Mine, Sevda’ya evlenme teklif edeceğim. Yarın sen herhangi bir kafeye götürüp beni beklermişsiniz?”
Duyduğum sözle Sevda gibi yerimde tepinesim geldi.
“Abi gerçekten mi? Ayy çok sevindim. Hangi kafe olduğu önemli mi?” dedim gözümün önünden geçen kafelerin resimleriyle.
“Yok abisi, güzel bir yer olsun yeter. Bir şey belli etmek yok tamam mı?”
“Tabii ki. Saat üç gibi uygun mu senin için?”
“Uygun abisi. Kafenin adını mesaj at bana,” dediğinde onaylayarak neşeyle kapattım.
Can dostum evlenme teklifi alacaktı. Kendi adıma sevinmiş kadar mutlu olmuştum. Biri can arkadaşım, diğeri abim yerine koyduğum yüreği sıcacık adam.
Bütün gün düşünerek plan yaparken gülmüştüm. Annem ve babam kaç defa fark etse de umurumda değildi. Artık Sevda’ya haber verme vaktiydi.
-Suzan, yarın dışarı çıkalım mı? Evde çok sıkıldım artık.
Yazarak yolladığımda hemen gördü. Yine telefonla oynuyordu büyük ihtimal.
-Ne iyi olur minnak ya. Annemin elinden kaçır beni ne olur.
Gelen cevapla güldüm. Esma teyze Sevda’yı bulmuşken her güne ayrı misafir çağırıyordu.
-Yarın dükkânın önünde buluşalım saat iki’de.
-Günler sonra dışarıya çıkmanın şerefine güzel giyin.
-Okey. Grs.
-Grs.
Ahhh heyecandan yarını iple çekmeye başlayarak salona geçtim.
Kendi evlilik teklifim aniden ve habersiz olduğu için heyecanlanmaya fırsatım olmadı.
Kafenin merdivenlerini çıkarak en güzel yere bakındım. Köşe koltuk ve ortada ahşap masa olan köşeyi gözüme kestirip Sevda’yı peşimden sürükleyerek karşılıklı oturduk.
Bir kenarı cam, bir kenarı duvar olan masada cam kenarına oturarak Sevda’yı merdivenleri görmeyecek şekilde oturmak zorunda bıraktım.
Montlarımızı çıkartarak iyice yerleştiğimizde artık bekleme zamanıydı. Sevda heyecanla benim düğünümden konuşmaya başlayınca zaten oyalamak kolay olmuştu.
Yanımıza gelen garsona kahvelerimizi söyleyerek yeniden bana döndü.
Elçi kahvelerini de görürüz inşallah canım.
Beş dakika sonra garson gelerek kahvelerimizi bırakarak gitti.
Keyifle içmeye başladığımızda görüş açıma abim girdi. Uzun boylu fiziğine spor giyim tarzıyla çok yakışıklı olmuştu yine.
Tebessüm eden yüzüyle bana göz kırparak Sevda’nın arkasına yaklaştı. Elindeki deri kaplı hesap defterinin üzerinde kapağı açılmış tek taş yüzük kutusuyla birlikte kendini göstermeden Sevda’nın önüne bıraktı.
“Kahvelerinizin hesabı hanımefendi.”
Bir anda önündeki kutuya bakarak yeşilin parladığı gözlerini olabildiğince büyüttü.
“Bu ne ya?” derken arkasına doğru dönerek başını kaldırdı.
“Cüneyt!” derken bir abime bir yüzüğe baktı.
Abim Sevda’nın önüne gelerek koltuğun kenarını tutan elini nazikçe eline aldı. Olduğu yerde diz çökerek Sevda’nın gözlerine hapsetti gözlerini.
Diz çöktü yaaa!
“Bahar gözlüm, bahar kokulum, ömrümü yüreğinin çiçek bahçesinde geçirmek istiyorum.” dedi yüreğinin en güzel tonuyla. Sevda’nın bir karış açtığı ağızla nefes almadan sabitlemişti gözlerini.
“Tek aşkım, Sevda’m benimle evlenir misin?” dediğinde arkadaşımın yüzündeki şaşkınlık mutlulukla gülümsemeye dönmüş, gözleri baharın parlak güneşi gibi parlıyordu.
“Evet aşkım evet.” diyerek boynuna atıldığında ikisi de ayağa kalkarak sıkıca sarıldılar.
Yanımıza gelen garson konfetiyi patlatırken abim kutuyu alarak yüzüğü parmağına taktı. Fakat yüzük oldukça büyük gelerek parmağından çıkınca orta parmağa takarak sorunu çözdü abim.
Benim inanamadığım abimin diz çökmesiydi. Tabularını yıkmıştı sevdiği için. Diğer masalardaki birkaç kişinin ve garsonların alkışlamasıyla yan yana oturduklarında omuzundan sarılarak şakağından öptü.
Yüzlerindeki mutluluk her şeye değerdi. İkisine de elimi uzatıp birer ellerini tuttum.
“Ömrünüz uzun ve güzel olsun.” dedim yüreğimden kopan kelimelerle. İnsan canı bildiği insanların mutluluğunu istemeliydi. Ben kendim kadar onlar için de isterdim mutluluğu.
“Aklıma ne geldi biliyor musun Sevda? Biz evlensek ve ayrı şehirlerde yaşasak da kuzen oldukları için görüşme vaktimiz daha çok olacak.” dedim ikisine birden bakarken. Sevda gözlerini devirerek eliyle Cüneyt’i gösterdi.
“Yani ikisi de kusura bakmasın, bir tane ablam var, onunla görüşmemi engelleyemezler.” dedi kendinden emin şekilde.
Abim yüzünü vay canına der gibi aşağıya yukarıya salladı.
“Evet abicim, çekeceğin çileye hazır ol,” dememle Sevda’nın gözlerini kısarak sinirli bakışları buldu beni. Öpücük atarak sırıttım arkadaşıma.
En güzel mutluluk sohbetiyle geçen zamanın arasında Sevda’nın telefonu çalmasıyla cebinden çıkararak ekrana bakarak açtı.
“Efendim anne.”
...................
“Anne, Cüneyt geldi de bir saat sonra gelsem olur mu?” dedi en kibar hâliyle.
Yalaka dedim ama içimden.
Kaşlarını çatarak Cüneyt’e baktı.
“Tamam anne, bir saat sonra geliyorum.” diyerek kapatırken kaşları hâlâ çatık duruyordu.
“Cüneyt, anneme geldiğini söylediğimde ‘He, kendisi de geldi yani!’ dedi imalı imalı, ne oluyor?” dedi merakın en yeşil hâline bürünmüş gözlerle.
Abimin gözleri fıldır fıldır dönerek kaçarken ağzında bir şeyler geveledi.
“Evde seni sürpriz bekliyor aşkım, ondandır.” dedi.
Sürpriz...
Gözleri meraktan şaşkınlığa dönen Sevda’nın otuz iki dişi birden göstererek sırıttı.
“Ayy aşkım, ne sürprizi ya söylesene.” dedi en mıyışık hâliyle. Önce kaşlarını kaldırarak cevap verdi abim.
“Olmaz, eve gidince öğrenirsin,” dediğinde Sevda pes ederek sessizleşti.
Evine bıraktığımız Sevda’ya el sallayarak abimle bizim eve doğru yola çıktık.
“Abi, aslında evlenme teklifi yapmanı bekliyordum ama diz çökmeni hiç beklemiyordum,” dedim gülümseyerek.
Bir anlık bana bakarak yola çevirdi gözlerini.
“Yani Sevda’nın triplerini yememek için gönlü olsun dedim. Yoksa kapıdan çevirirdi bizi,” dedi düşünceli şekilde.
Sürprizin ne olduğunu merak etsem de irdelemek istemediğim için sustum.
Akşam soğuğunda koşar adımlarla çıktım evin merdivenlerini. El sallayarak abimin gitmesiyle kapıyı anahtarımla açarak eve girdim. Montumu ve şalımı çözerek üstümü değişip salona geçtim.
Koltukta battaniye altında dinlenen babamın yanağından öperek selamladım.
“Neredeydin kızım bu saate kadar?” dedi gülümseyerek.
Sanırım durumu anlatmanın sıkıntısı olmazdı.
“Sevda’yla kafede oturduk babacım. Sonra Cüneyt abim geldi, Sevda’ya evlenme teklif etti, biraz onunla birlikte oturduk,” dedim tebessüm ederek. Düşünceli şekilde başını salladı.
“Azmi bey dün Ali’yi aramış; ‘Hafta sonu hayırlı bir ziyarette bulunmak istiyoruz’ demiş,” dedi.
Ağzım açık kaldı.
Can dostumu can abime istemeye geleceklerdi.
Ne büyük mutluluk Allah’ım.
“Ali amca ne demiş baba?”
“Kızımla konuşayım, haber veririm demiş. Aslında Ali de' yüzük takılsa iyi olur' dedi. Sizin düğününüzde sürekli bir arada olacaklar, millete karşı sevgilisi yerine sözlüsü derim, kafam rahat eder dedi,” dedi babam.
Abimin aceleyle evlilik teklifi yapmasının nedeni bundandı demek. İstemeye gelecekler ve evlilik teklifi olmadan Sevda kapıyı yüzümüze kapatır demesi de. Küçük bir kıkırtıyla karşı koltuğa geçip oturduğumda çalan telefonumla elime aldım; tabii ki Sevda arıyordu.
“Efendim Suzan.”
“Minnak, bu abini bir elime geçireyim parçalayacağım. ‘Evde seni sürpriz bekliyor aşkım’ " dedi ince sesiyle taklit yaparak.
“Babası istemeye geleceğiz demiş, onun için alelacele teklif yaptı şerefsiz,” dedi kızgın hâliyle.
Yüzünün hâlini görmesem de şeklini gayet iyi tahmin ediyorum.
Kendimi tutmak mümkün değildi ve kahkahayı bastım.
“Gülme minnak!” dedi sinirini benden çıkarmak ister gibi.
“Olsun Suzan, bizim düğünde çekinmeden rahat olursunuz işte,” dedim gülmemin arasında.
“Aslında evet ya! Neyse işim var, elçilerim gelecek, hazırlık yapmam lazım. Annemle plan yapalım, beraber hazırlanacağız tabii,” dediğinde telefonu kapattık.
Sevgi, umut dolu bir yuvanın temelleri kuruluyordu yine. Sevgiyle birleşen çatının temeli de sağlam olmasını ve bütün hayatları boyunca devam etmesini diledim kalbimden.
Bir yıl önce Cüneyt abim ilk dükkâna gelip şeffaf dosya isterken o anda deseydi ki; “Ben seninle evlenmek istiyorum.” Sevda onu lafla değil eliyle döver, dükkândan dışarı atardı ve ben üç gün gülerdim herhalde.
Ne benim can dostum ne de abim evlilik ilişkisi aramadıkları bariz belliyken bu akşam içerisi Sevda’yı istemeye gelen insanlarla doluydu.
Beni istemeye gelen aynı takım, Cüneyt’in bir amcası ve bir de halası vardı. Uzunca mutfağı arşınlayan can dostumu süzdüm alıcı gözüyle.
Uzun kollu üstü dar, belden altı volan açılan düz pudra rengi elbiseyle çok güzel görünüyordu.
Yanıma geldiğinde dayanamayarak önüne geçerek boynuna sarıldım. Neye uğradığını şaşırarak biraz sonra sıkıca sarıldı bana.
“Çok mutlu olun Sevda’m, çok mutlu olun inşallah,” dedim en yürekten dua eder gibi.
“Sağ ol canım ya. İnşallah siz de çok mutlu olun.”
Kapıyı açan Esma teyze bize nemli gözlerle bakarak “Kahveleri yapın kızlarım,” diyerek kapıyı kapatıp gitti.
İçerideki insanları tahminen sayarak cezveleri ocağa koyarken kahve makinesini ayarlayan can dostuma baktım.
Heyecanlı bir çocuk, evlenme hazırlığı yapan bir genç kız olgunluğu vardı yüzünde. Abimin fincanına kahveyi boşaltarak arkadaşıma uzattım.
“Tek bir kişiye tek bir kahve yaparsın, kırk yıllık değil ömürlük olur,” dedim tebessüm ederek.
Duygulu gözlerini kapatıp açarak gülümsedi can dostum.
Ehh intikam almadan olur mu! Ama sudan beklediği tuzu kahvesine koyduğum için güldüm. Önden Sevda erkeklere kahveleri dağıtırken ben arkasından kadınlara kahveleri dağıttım.
Çiğdem’in yanına oturunca önce özlediğim mavi gözlere bir hasret topu atarak sonra abime çevirdim bakışlarımı.
Abim usulca Gökhan’a bir şey dediğinde ikisi de gülmemek için kendini zor tutarken abim rahatça kahvesini yudumladı.
Ve bingo! O nasıl bir yüz buruşturmaktır mübarek. Gözleri önce Sevda’ya sonra bana dönünce kahkaha atmamak için dudaklarımı ısırdım.
Sessizce içilen kahvelerin ardından kızımızı resmen istediler. Babam da benim sözümde duygulanmıştı ama Ali amca gözyaşlarını içine akıttığını ayan ediyordu.
Onun tek evladıydı Sevda. Onun düşüncesi en az yirmi beş yaşından sonra evlendirmekti ama gönül ferman dinlemedi işte.
İkisinin de yüzü kızarmış hâlde yüzükleri takılırken bir Esma teyze ağladı bir de ben. Kız kardeşimi vermiştim çünkü. Bir nevi almıştım da ama vermek fikri daha ağır basıyordu ki benim gibi biri ağlamadan bu akşamı kapatması mümkün değildi.
Yüzük merasiminin ardından en güzel resimleri çekerek hatıralarımızın arasına ekledik bütün sevgimizle.
Evlat sermaye, torun sermayenin kârıdır demişler. Daha o evrelere gelmemiştik ama anne babamın, kayınvalidemin yüzüne mutlu bir burukluk yansıyordu. Aileler ne kadar mutlu olarak evlatlarının mutluluğunu görmek isteseler de sanırım bir yanda da büyüdüklerini kabullenmek mecburiyetinde kalmanın burukluğu vardı.
Dün akşamki sözün ardından bugün bizim evde düğün günü kararlaştırma toplantısı vardı. Gökhan’la dün akşam Sevda’larda konuşarak Gökhan’ın yıllık izin durumuna göre yirmi iki Temmuz günü olmasına karar vermiştik.
Evet, tanışmamızın ikinci yıldönümünde düğünümüz olacaktı inşallah. Kararı bize bıraksalar da hem Gökhan’ın hem benim büyüklere olan saygımızdan onların fikri de önemliydi.
Azmi amca, kayınvalidem, Cüneyt, Gökhan ve biz olarak büyük toplantı başlamıştı. İlk önce Gökhan söze girerek bizim temmuza istediğimizi fakat önemli olan konunun düğün mü nikâh mı olacağını sordu babama.
Saygılı koca yürekli sevdiğim benim. Kendisinin hayalinin düğün olduğunu, cenaze ve hastalıktan dolayı nikâh isterlerse kabul edeceğini söyledi.
Babama haram şekilde ölen hayırsız oğlunun yasını sürmeyi teklif ediyordu yaklaşık altı ay daha.
“Köpeğin hatırı yoksa sahibinin vardır” demişler ya, onun gibi.
Babam ise nasıl isterse öyle yapmasını vurgulayarak tekrar söyledi Gökhan’a. Annemin yüzünün şeklinden anlamıştım düşüncelerini ama umurumda değildi. Beni sevmeyen, saygı duymayan Ayaz için sevdiğimin hayallerinden vazgeçmesine izin vermezdim.
Asıl önemli olan konulardan biri de evi nereden tutacağımız ve benim okula gidip gelmem sorunu.
“Baba, ben evi Sakarya’dan tutmayı ve işe oradan gidip gelmeyi düşünüyorum. Mine’nin İzmit’lerden beri her gün otobüslerde yolculuk yapmasını istemiyorum. Ben arabayla ya da motorla gidip gelirim,” dediğinde bu fikrini ilk defa duymuştum.
Yine beni önceliğine almıştı sevdiğim. Gönlümün şeker gibi erimemesi mümkün değildi tabii.
“Baştan söyleyeyim, Sevda’yı yalnız başına bırakmanızı istemiyorum. Siz nereye o oraya. Ona göre ev bakın, onun için artı kira ödenecekse ben öderim,” diyen abime baktım gururla.
Onun da derdi sözlüsünün yalnız kalmasıymış. Onu sahiplenmesi, uzaklardan beri korumak istemesinin gururuyla baktım gözlerine.
Acaba kayınvalidem ne düşünür diye ona çevirdim bakışlarımı. Gökçe evlendikten sonra bizim yanımıza gelecekti büyük ihtimal. İstemeye bilirdi.
“Merak etme teyzeciğim, ona göre ev bakarlar hem Gökhan nöbete kaldı mı Mine yalnız başına kalmamış olur,” diyen kayınvalidemin sözüyle herkesin yüzünde gülümseme oldu.
Düğünü ve kınayı memleketimizde yapmayı, fakat mobilya, gelinlik dahil bütün hazırlıkları Sakarya’da yapmayı planladık. Memleketteki düğün ve kına için salonlarla Azmi amca ve babam ilgileneceklerdi.
En son konuşan annemin sözüyle kala kalmıştım. Hiç beklemediğim bir düşünceyle şaşırtmıştı beni.
“Sevgi hanım, sizin zaten uzak mesafeyle düğün için oldukça fazla masrafınız olacak. Çocukların bütün beyaz eşyalarını biz alırız. Kızımın mutfak eşyasını, çeyizini zaten liseye giderken ben kendi parasıyla hazırlamıştım,” dediğinde babamın yüzündeki mutluluk dünyalara değerdi.
Sanırım bu fikri annem kendi düşünüp paylaşmıştı.
“Sizin de evladınızdır, hevesiniz vardır, itiraz etmeyeceğim Hatice hanım,” diyen kayınvalidemdi. Nazar edecektim bu kaynanaları neredeyse. Siz ne güzel anlaştınız böyle ya!
Saatine bakan Gökhan ile herkes ayaklandı. Kayınvalidem ve Azmi amcalar evlerine, Gökhan’la birlikte Sevda’yı da alarak Sakarya’ya dönme vaktimiz gelmişti.
Babam için birkaç gün okula gitmeyerek kaldığımız memlekette söz işinin araya girmesiyle bir hafta kalmıştık ve artık gitmemiz gerekliydi.
Hazırlanarak anne babamı bolca öpüp Sevda’yı alarak yola çıktık. Allah’ım uzun yol düşüncesi ve ben yorgunluktan iyice bitmiştim artık. Kendimi uyuma pozisyonuna hazırlarken sevdiğimin kolumdan dürtmesiyle ona baktım.
“Güzelim, konuşmamız gereken o kadar çok konumuz varken sen uyumayı mı planlıyorsun?” dedi.
“Konuşuruz hayatım, daha beş aydan fazla var. Şimdi uykum var. Zaten ne kaldı geriye konuşulacak?” dedim ve güzelce uyku pozisyonuna geçerek gözlerimi yumdum.
Kulaklarıma dolan sitemli, birazcık da sinirli sesiyle yankılandı beynim.
“Ohoo işimiz var bu ablanla Sevda. İlknur teyzeye söyleyin aynı mahalleden ev bulmamız lazım. Balayına nereye gideceğiz, rezervasyon yapmamız lazım. Mobilya nasıl istiyorsun, gelinliğe yavaş yavaş bakman lazım anca halledersin. Damat-” derken sinirle gözlerimi açarak lafını kestim.
“Ayy tamam, uykum falan kalmadı,” dediğinde Sevda’nın ince kahkahası doldurdu arabayı.
Beni kızdırıp keyfimi kaçırmasına atarlanan bir Mine vardı artık. Madem öyle o zaman böyle olsun Gökhan bey.
“Düğünüm var, masrafım var. Ben yeniden iş arayacağım.” dedim kararlı bir ses tonumla. Anında gözleri bana ateşler saçarak baktı.
Gülmemek için kendimi zorla tutarken önüme bakmaya devam ettim.
“Yarabbim sen bana sabır ver! Düğününüzle ve okulunuzla ilgilenin Mine hanım! Çalışmaya fırsatın olmayacak. Derslerden geri kalarak alta ders bırakma lütfen. Bitsin şu okul,” derken yüzünün rengi oldukça kırmızıya döndü.
Kahkaha atarak gülmek vardı ama bozuntuya vermek istemediğim için ciddiyetimi bozmadan yola bakmaya devam ettim.
“Neden aynı mahalleden ev bakıyoruz?” dedim zorla çıkan sesimle.
“Herkes sizi tanıyor, sakin iyi bir mahalle. İçim rahat olur işteyken. Üstelik size bir büyük lazım, İlknur teyzeye yakın olmak iyidir,” dedi bilmiş hâliyle.
Hayatımızı yaşayacağımız her adımı bana göre ayarlayıp bütün fedakârlıkları kendi üstleniyordu sevdiğim.
“Balayına nereyi düşünüyorsun?” dedim soğuk ses tonumla. Az önce kızgın boğa gibi kızaran adam bir anda kedi gibi masumluğa büründü.
“Ben Marmaris Kızkumu diye düşündüm. Sen nereyi istiyorsun güzelim?” dedi yumuşacık olmuş sesiyle.
“Fark etmez aslında, balayı olmasa da olur,” dedim dışımdan düz sesimle, içimden kahkahalar atarak. Derin bir of çekerek tribime üfledi.
“Ya siz evlenmeden evlilik kavgalarına mı başladınız?” diyen Sevda’ya çevirdim keskin bakışlarımı.
Kendini düşünsündü o. Ne kavgalar bekliyordu abimi kim bilir.
Batmakta olan bir avuç kış güneşinin sıcaklığına bıraktım bakışlarımı. Arabanın hızıyla düşüncelerim de orantılı akarken başımı cama yasladım.
Benim ne eşyada, ne evin lüksünde, ne düğünün şaşasında, ne de lüks otellerde balayında hevesim vardı. Tek istediğim sevdiğimle mutlu, huzurlu bir yuva kurmak, Allah’ın razı olacağı evlatlarım olsun istiyordum. Çok mu şey istiyordu bu yorgun yüreğim.
Ailesinin evinde huzur bulamadan büyümüş genç kız, yüreğinin istediklerinde fazlaya mı kaçmıştı? Değildi yarabbim değildi. Sadece huzurlu bir yuva istiyordum.
Nam olsun kâr olmasın aklıyla geleceğini dahi düğün için borca hacizleyip yıllarca borç ödemek bana göre saçmalık. İnsan mutluluğunu yaşayamıyor ve borç bitmeden boşanan çiftleri gördüm ben.
Az olsun öz olsun, mutluluğum olsun başka bir şey istemiyorum yarabbim. Yeni evliliğin güzel günlerini borç stresi altında çalışıp harcayamam.
Başımı çevirerek düşünceli sevdiğime baktım. Onun geniş omuzlarında nice yükler varken ben de yük ekleyemem.
Sevgimizle yelken olur, bütün rüzgârlarla daha da güçlenerek el ele ilerleriz biz.
Biz ne fırtınalardan geçip geldik, rüzgâr ne ki! Sol elimle bacağının üstünde duran elini kavrayıp başımı omuzuna koydum bütün huzurumla.
Küçük bir gülümsemesini fark etsem de hiçbir şey söylemeden elimi iyice kavrayarak kendine yaklaştırdı bedenimi. Evet şimdi huzurla uyuyabilirdim işte.
“Şişşt, alo aile var burada!” diyen Suzan’ın sesiyle olduğum yerde kıpırdanıp gözlerimi yumdum.
Ayyy yok böyle de vites değiştirmek için elimi sürekli sallaması ile de uyuyamıyorum ki! Kendimi Gökhan’dan kurtarıp yerime güzelce yerleşerek gözlerimi kapattım.
Onun toprak kokusu ciğerlerime bahar getirmek için hücum ederken huzurla uyumak ne güzel bir his...
Yaşım yirmi bir fakat ruhum kırk yaşındaki kadar gün geçirdi.
Hayatın bana verdiği bütün zorluklarını görmüşken kalbimin odalarını sahiplenen gökyüzünü severek bilmediğim bütün zorlu yollarda gitmeye razıyım.
Gözümün gördüğü şu bulanık görüntü gibi geçen zorluklara razıyım. Elbet bizim de zorlu sınavlarımız da güzel günlerimiz de olacaktı. Ne yaşadığın kadar ne kadar sabır ve şükür ettiğinde önemliydi bu hayatta.
Sen bize kalp kırıklığı ve isyan düşüncesi verme yarabbim.
Bölüm etkileşimi
