33. bölüm / 41
GÖKYÜZÜMNİKÂH
Bölümler 41Şu an: NİKÂH
- 1 CESARET3.733 kelime
- 2 GÖNÜL TERAZIM3.772 kelime
- 3 HARABE KALBİM3.505 kelime
- 4 CAN KIRIKLARI3.837 kelime
- 5 SÖZ3.827 kelime
- 6 ÖZGÜR KUŞLAR3.519 kelime
- 7 TERCİHLER2.434 kelime
- 8 YENİ HAYAT3.259 kelime
- 9 KÜÇÜK BİR KRİZ2.354 kelime
- 10 DAR SOKAK4.353 kelime
- 11 BİTMEYEN AYRILIKLAR5.122 kelime
- 12 YÜREĞİMİN ÇİÇEĞİ4.650 kelime
- 13 HUZUR4.266 kelime
- 14 KAR TANESİ5.636 kelime
- 15 SEVDAMIN KANATLARI4.448 kelime
- 16 RÜYA3.682 kelime
- 17 GEÇMEYEN ZAMAN3.953 kelime
- 18 BUZDAN ATEŞ4.560 kelime
- 19 VİCDAN KURŞUNU5.482 kelime
- 20 YİNE4.969 kelime
- 21 HASBELKADER4.722 kelime
- 22 TEK NEFES5.145 kelime
- 23 BAYAT POĞAÇA5.533 kelime
- 24 ÇAY4.152 kelime
- 25 ANILARIN KOKUSU4.700 kelime
- 26 PINAR4.637 kelime
- 27 ELÇİ4.153 kelime
- 28 ÖMRÜMÜN SAHİBİ4.720 kelime
- 29 HAYALLER3.399 kelime
- 30 TEK HAYAL4.875 kelime
- 31 YÜREĞİ ÇOCUK4.425 kelime
- 32 TESADÜF4.453 kelime
- 33 NİKÂH4.645 kelime · Okuduğun bölüm
- 34 EVİM4.388 kelime
- 35 YORGUN4.659 kelime
- 36 ÖZLEMELER4.183 kelime
- 37 VUSLAT 13.004 kelime
- 38 VUSLAT 22.460 kelime
- 39 VUSLAT 31.805 kelime
- 40 BEN BENİM3.142 kelime
- 41 HAYATIMIN HEDİYESİ (FİNAL)1.571 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Besmeleyle başlamalı her işe ki işinizin hayrı olsun.
Her defasında sayısız besmeleyle çevirdim evimin anahtarını. Sevginin bin bir renk tonuyla boyadım duvarları.
Her kapının üstüne huzura açılır yazdım kalbimle. Dışarıdan süzülen güneşle ısıttım gülüşlerinin saçtığı mutluluk çiçeklerini. Sen ben, biz oldu evimizin adı.
Yeni başlıyordu bizim hikâyemiz, bir ömür sürmesi dileğiyle.
Aşağı kattan gelen seslere aldırış etmeden tek kişilik yatağa sığıştık Sevda’yla birlikte.
O kadar yorgunduk ki benim kıskanç sevdiğimle münakaşa edecek hâlim yoktu.
Kızının hamileliğinin tehlikeye girmesi üzerine ev sahibi Büşra Hanım, Şubat ayında evden taşınarak anahtarı bırakıp Ankara’ya gitmişti.
Kendi oturduğu için evin içi lükstü ve sadece boya yaptırarak işimiz bitmişti. Gökhan’ın müsait olduğu zamanlar mobilyamızı beğenmiş ve sipariş vermiştik.
Alt katta mobilyalar kurulurken yerlerini göstermek istesem de Gökhan Bey tarafından üst kata yollanmıştık. Canıma minnet, ben ona her eşyanın yerini değiştirtmeyi bilirdim.
Üç gündür bizimle birlikte olan annem, babam, sarı papatyam ve kayınvalidemle kalan alışveriş işini halletmiştik.
Kayınvalidem, Gökhan’ın itirazlarına rağmen mobilya parasını peşin ödemiş; babam da beğendiğim beyaz eşyanın parasını ödemişti.
Gökhan’ın birikmiş parası olduğu için neredeyse borçsuz evlenecektik. Küçük borçlar olsa bile hallederdik bir şekilde.
Gökhan özellikle bana ek kart çıkartmış ve ne alınması gerekiyorsa çekinmeden kartı kullanmamı istemişti. Ama ben babamdan bile para almaya çekinirken onun parasını nasıl kullanacaktım? Birçok ufak tefek eşya alımını kendi paramla halletmiştim. Kredi kartının ekstresinde hiç borç yazmayınca Gökhan’la güzel bir tartışma yaşamıştık.
Ben onun parasını kullanmaya, o benim de paramla katkı sağlayacağıma alışamayacaktık anlaşılan. Aşağı kattaki gürültüler kesilip kapı sesinin ardından Gökhan’ın tok sesi yankılandı evin boş duvarlarında. Yavaşça kalkıp aşağıya indik.
Hızlı davranacak hâlimiz kalmamıştı ki.
Salona girdiğimde eşyaların yerleşme şekline göz gezdirdim. Fena değildi. Arkamdan gelen Gökhan elinde metreyle cama yaklaştı.
“Güzelim, camların ölçülerini alalım, tüllerin siparişlerini verirsin,” dedi gayet normal hâliyle.
Yanımdan usulca konuşmasını duyduğum Sevda’nın sözüyle kendimi tutamayarak kahkahayı bastım.
“Koskoca Asayiş Şube Müdür Yardımcısı tül ölçüsü alıyor. Her gün yaptığı işmiş gibi.”
Gülerek başımı Sevda’nın omuzuna koyarken o da gülüyordu. Gökhan’ın bize gözlerini devirerek bakması bir oldu.
“Yıllardır yalnız yaşayan bir erkek olarak tülü de düşünürüm, yerdeki halıyı da, mutfaktaki tabağı da. Ama merak etme Suzan, Cüneyt’in hiç anlamadığı işlerdir. Hepsi sana kalacak,” derken o da gülmeye başlamıştı.
“Bildiği iki şey var; mesleği ve çapkınlık,” diyen Sevda’yla hepimiz güldük.
Camın boyunu alıp kâğıda yazdıktan sonra metreyi camın enine çevirerek bana ucundan tutmamı söyledi.
Camın kenarına tuttuğum metreyle bana bakışlarla işaret etmesi bir oldu.
“Mine, genişlet bakalım storu. Evin içi görünüyor mu diye düşünmek istemiyorum,” dedi bilmiş bey. Derin bir “ayyh” çekerken on santim daha genişlettiğimde ölçüyü aldı.
“Ayy, minnak bu koltuklara kruvaze tül ne kadar güzel olur değil mi? Ya da zebra stor,” diyen Sevda’ya baktım. Kesinlikle Gökhan’ın inadına konuşuyordu.
“Düz tülden başka model giremez bu eve(!)” diyerek ağırlığını koymuştu amirimiz. Sevda zevkten dört köşe mobilyaları incelerken biz de bütün oda camlarının ölçülerini almıştık.
Birkaç güne beyaz eşyam da gelecekti. İşimiz bittiği için hep beraber bizim eve geçtik. Anahtarımla kapıyı açarak içeriye geçtiğimizde annem kayınvalidemle birlikte akşam yemeğini hazırlamışlar, masaya oturmak için bizi bekliyorlardı.
Ellerimizi yıkayıp masaya otururken Elif, Gökhan’ın yanındaki sandalyeyi çekerek oturdu.
“Nasılsın Elif?” diye sordu Gökhan. “İyiyim, Gökhan Abi benim canım evde çok sıkılıyor, seninle çarşıya gidelim mi?” dedi bıkkınlığını sesine yansıtarak.
“Beraber gideriz,” dedim aralarına girerek.
“Senin okulun var abla. Ben Gökhan Abimle giderim. Gitmişken bana da gelinlik bakarız değil mi?” diye sordu Gökhan’a.
Hepimiz birden gülerken Elif hâlâ Gökhan’a bakıyordu, uyanık.
“Benim işim var. Sen ablanla birlikte çıkarsın, istediğin gelinliği alırsınız, oldu mu?” dedi Gökhan, sanki karşısındaki büyük insanmış gibi ciddiyetiyle.
Neşeyle başını sallayarak yemeğine başlamıştı herkes. Fakat içime düşen şüpheyle kayınvalideme baktım. İstemeyen istemezdi baldızın kıyafetinin de oğlunun almasını. Baldız; beş yaşında baldız diye düşünürken gülesim gelmişti.
“Elif’cim, gelinliğin altına güzel bir ayakkabı da aldır ablana, olur mu!” diyen kayınvalidemle gülümsemem büyümüştü.
Bu kadın benim sevdiğimin annesiydi. Onu yetiştiren iyi insan olmalıydı ki yetiştirdiği evlat da iyi insan olsun. Yemeklerimizi bitirip masadan kalkarken annem Elif’in ellerini yıkamaya gittiği için fırsatı kaçırmamalıydım. Ben nelerin üstesinden geldim, elbet bunun da gelirdim.
“Sağ ol… anne, ayakkabılar için,” dedim gözlerimi kaçırarak. Eminim yüzümde kızarmıştı.
Anne…
İlk defa kayınvalideme anne demiştim. Sadece sevdiğim erkeği doğurduğu için bile sevebilirdim bu kadını.
“Ne demek kızım, çekinmeden çocuk ne isterse al. Saçına toka falan da alırsın. Kız çocuğu giyindirmeyi özledim inan ki,” dediğinde başımı mahcubiyetle salladım.
Üç günden beri bizimle kalan annem, babam ve kayınvalidemden ne kadar gizli yapmaya uğraşsam da namaz kıldığımı ve namahrem konusunda kendime daha dikkat ettiğimi öğrenmişlerdi.
Gökhan’ın yanında başörtümü arkadan bile bağlamıyordum. Çayı demleyen annemin ardından bardakları hazırlayıp çay servisini yaparken babam Gökhan’la düğün salonuyla ilgili sohbet ediyordu. Ben de çayımı alarak tekli koltuğa oturdum.
“Oğlum, biz buradayken bir daha ne zaman gelebilirsiniz?” diye sordu babam.
Oğlum...
Babamın Gökhan’a oğlum demesini duymaya ben doyamayacaktım galiba.
“İşimiz varsa yarın akşam üstü yine geliriz baba. Hayırdır?”
Sevdiğim adamın ağzına baba demek ne kadar da yakışıyordu. Hayranlıkla izledim ikisini de.
“Siz yarın akşam gelin, izninizle dini nikâhınızı kıydıralım,” dedi babam ortaya topu koyarak. Şimdi nereden çıkmıştı nikâh kıymak?
Hepimiz birden şaşkın ve sorgulayıcı baktığımızda anlamıştı babam bakışlarımızın mânâlarını.
“Kızım namazına ve Kur’ân’a daha düşkün olmuşsun. Namahremliğine daha dikkat ediyorsun, farkındayım. Fakat sizin arabada veya evde bile yalnız kalmanız yanlış. Ama evlilik hazırlığı yapıyorsunuz ve mecbur bir araya geliyorsunuz. O yüzden nikâh kıymak en doğrusu olur,” dedi bizim üzerimizde gözlerini gezdirerek.
Aslında doğru söylüyordu. Okuduğum kitaplardan namahrem konusunda hassasiyetleri öğrendikçe içim huzursuz oluyordu. Gökhan bazen unutarak elimi tutmak istiyor, ben de karşılık verirken aklıma geldiğinde kendimi çekiyordum.
Ama doğru olana alışmamız zaman almıştı. Gökhan’a kayan bakışlarımla muzurca gülümsememek için kendini zor tuttuğunu anlamıştım. Nikâh kıyalım ama bu adam rahat durur muydu? Gökhan’a ve bana dikkatle bakan babamın söyleyecek bir sözü daha vardı anlaşılan.
“İkiniz de kendini bilen akıllı ve düğün hazırlığı yapan gençlersiniz. Ben çocuklarıma güveniyorum!” derken vurgulayarak, hepimizin başı öne eğilmişti.
İçimden kahkaha atmak gelirken utancımdan başımı yerden kaldıramadım. Biri çok güzel ayarı almıştı umarım.
“Baba, gelmek sorun değil de önce resmî nikâh yapmamız şart,” dedi Gökhan.
Resmî nikâh elbette yapacaktık ama düğüne yakın düşünmüştük.
“O zaman sen resmî nikâh işlemlerini başlat, yarın akşam dini nikâhınızı kıyalım,” dedi babam.
“Sevgi Hanım, sıkıntı olur mu?” dedi babam kayınvalideme.
“Hayır Şükrü Bey, doğrusu budur.”
Çay faslının ardından Gökhan ve Sevgi Annem gitmek için kalktıklarında bardakları toplayarak mutfağa geçtim.
Arkamdan gelen Gökhan’ın kapı başında gördüğümde “Eve gidince ara. Yalnız konuşmamız lazım,” diyerek yanından geçmek istedim. Kapıyı uzun kollarını gererek tutan sevdiğim kenara çekilirken muzurca gülümsedi.
“Kimliğini almam lazım Mine Hanım. Yarın sağlık ocağından sağlık raporu al. Nikâh için lazım. Buyrun; değmeden de geç bakalım. Son kez!” dedi.
Gülümseyerek yanından geçerek kol çantamdan aldığım kimliğimi, vesikalık fotoğrafımı Gökhan’a verip yolcu ettikten sonra mutfağı toparlayıp odama çekildim.
Yatsı namazımı kılarak odamın kapısını kapattım. Üstümü değiştirip yatağıma uzanırken sevdiceğim arıyordu. Onunla konuşmam şarttı fakat yüz yüze konuşmak zordu.
“Efendim.” “Efendiler kurban olsun sana, söyle güzelim.”
Derin bir nefes alarak boğazımı temizledim. Onu kırmadan doğru kelimeleri telaffuz etmeye özen göstermeliydim.
“Canım, nikâh kıyılacak ama senden söz istiyorum.”
“Ne sözü?”
“Daha önceden hani sarılıyorduk ya. Nikâhtan sonra onlardan ileriye gitmek yok.”
“Anlamadım, ileriye gitmek derken?”
“Şey yani öpmek, daha sıkı sarılmak yok. Tamam mı?”
“Öpmek derken nereden öpmek?” dediğinde anlamıştım oyununu.
“Gökhannn!” dedim hafif kızgınmış gibi. Kahkaha attı beyfendi.
“Gözlerimin önüne kızarmış yanaklar geldi,” dedi alayla.
“Evet kızardı, rahat et!”
“Söz güzelim. İçin rahat olsun. Sen istemedikten sonra kıymeti yok ki zaten. Fotoğrafınla idare ederim mecbur.”
Yüreğimin rahatlığı yüzüme yansırken telefonu kapatmak için vedalaşırken seslenmesiyle durakladım.
“Güzelim merak etme, seni öpmem. Çünkü öpmeye başladım mı bir daha bırakamam,” dedi muzurca.
“Hoşça kal,” diyerek hızlıca telefonu yüzüne kapattım. Yanaklarım alev almıştı sanki. Yorgunluktan nasıl uyuduğumu bilmiyorum. Ama sabah hâlâ yorgun kalktığımı iyi biliyorum. Hazırlanarak okul için yola çıktık. Otobüste evime bir çeyiz hazırlamaya karar verdim. Benim yüreğimin çeyizini yapacağım.
Bugün dersim az olduğu için okulda fazla yorulmadan önce sağlık ocağına uğrayarak rapor alıp dönmüştüm evime. Bu tempoya alışmam lazımdı anlaşılan. Evlendikten sonra okuldan gelip evimin keyfini elbet sürecektim.
Hayali bile bu kadar güzelse kendini yaşamak kim bilir ne kadar güzeldi. Fakat şu koşturmaca içinde annemin burada olması büyük nimetti. Yemeğe oturacağım sırada telefona gelen mesajla ekranı açıp baktım.
Gökyüzüm:
– Biz geliyoruz. Karnım aç, seni bile yiyebilirim.
Cüssesine göre yediği yemeklerle göbeğinin olmaması şaşırtıyor. Gerçi sporunu hiç ihmal etmiyordu beyfendi.
Masayı hazırlayarak başıma tülbent almaya giderken kapı zili çaldı. Aceleyle tülbentimi alarak kapıya giderken annem daire kapısının önünde bekliyordu. Yorgunluktan gözlerinin altı çökmüş Gökhan’ı beklemiyordum.
Bir de buraya gelerek daha çok yorulmuştu. İçeri buyur ederek salondaki koltuğun üzerine bıraktı kendini.
Hemen yemeğe çağırarak beraber masaya oturduk. Babam ben gelmeden evden çıkmış ve daha gelmemişti. Gökhan babamı sorarken benim telefonum çaldığı için masadan kalkarak salondaki telefonuma baktım.
“Efendim baba!”
“Kızım, Gökhan geldi mi?”
“Geldiler baba.”
“Tamam, ben misafirle birlikte geliyorum,” dediğinde telefonu kapatarak mutfağa geçtim.
On dakika sürmeden kapı zili çaldığında Gökhan kapıya yöneldi. Babam ve iki adam daha vardı. Salona buyur ettiğimiz adamlarla ben lavaboya gidip abdestimi tazeledim.
Benim ardımdan Gökhan abdest alarak hep birlikte salonda yere oturduk. Genç erkek müezzinmiş, karşımıza oturdu. Ben ve Gökhan yan yana otururken Gökhan’ın yanına diğer genç, benim yanıma babam oturdu.
Müezzin mehir sorduğunda Gökhan yüz gram mehir verdiğini söylediğinde kabul ettik.
Bir söz verdik birbirimize kalpten, ihlasla. Arşa ulaştı kabul etmelerimiz. Ben onun zevcesi, o benim beyim.
Ahirette bile eşim. Gönlümün efendisi. Kalplerimiz ilahi bir bağla bağlanmıştı birbirine artık. Ve o bağ asla kopmayacak. Arşı titretip Allahıma asi olmak yazmasın kaderimizde inşallah.
Nikâhın ardından erkekler salonda muhabbet ederken kahve hazırlayarak götürdüm. Gökhan’ın yüzünün hâli daha da kötü olmuştu. Neyi vardı bu adamın?
Kahvelerini içtikten sonra misafir erkekler gittiler. Babam salonda otururken Gökhan balkona geçti.
Fincanları yıkarken gözümle takip ettiğimde sandalyeye oturarak sigara yaktı. Artık dayanamadım. Fincanları olduğu gibi bırakıp ellerimi kuruladım.
Üstüme kalın hırka giyerek balkona çıktığımda kapıyı kapattım. Karşısındaki sandalyeye oturarak gözlerine bakarken o sigarasından bir nefes çekti.
“Canım neyin var, çok kötü görünüyorsun?”
“Bir şeyim yok,” diyerek kestirip attı gözlerime dahi bakmadan.
Zoraki bir gülümseme yerleşti yüzüme.
“Benim yanımda sigara içiyorsun, az önce nikâhlandık ve sen mutsuz şekilde düşünüyorsun. Neyin var?”
Gözlerime baktı duygularının parlaklığını yansıtarak.
“Ben senden bir şey gizleyemeyeceğim değil mi!” dediğinde kaşlarımı kaldırarak onu tasdikledim.
“Sevda’ya söyleme; Cüneyt bugün yaralanmış,” dedi kapıyı gözetlerken. Gözlerimi büyütürken korkuyla kalbimi tuttum.
“Neden, durumu nasıl, iyi mi?” dedim telaş içinde.
“Hastanede; iyiymiş, kolundan yaralanmış. Kendisi aradı, geliyorum dedim, istemedi.”
“Ne zamana kadar saklayacağız?”
“Yarın hastaneden çıkarırlar büyük ihtimal, dedi. Muhtemelen on beş gün raporlu olur. Buraya gelecek, kendisi söylesin,” diyerek bir nefes daha çekti sigarasından.
Üzüntüden yüzünün şekli değişmiş sevdiğime baktım. İşlerinin tehlikesini her zaman biliyordum fakat bulunduğu muhitten dolayı fazla aklıma gelmemişti.
Vatan görevi vatanın her noktasında aynıydı.
“Bu işin doğusu batısı yok değil mi? Biz her gün korkuyla mı bekleyeceğiz sizi?” dedim titreyen sesimle birlikte gözlerim dolarken.
Elini uzatıp elimi tutacakken mutfağa giren annemle elini geri çekti.
“Allah’a emanet edip tevekkül edeceksiniz güzelim. Kaderimizde ne varsa onu yaşayacağız. Emekli olup pinekleyen de var, kavgayı ayırırken arada yaralanıp ölen de, araba kovalarken kaza yapıp ölen de. Herkesin kaderi neyse odur.”
Yüreğime oturan sıkıntıyla gözlerimi yola çevirdim. Eski Mine olsaydı çoktan ağlamaya başlamıştı. Ne eski ne yeni olan ben; sevdiğim adamın işiyle yaşamaya alışacaktım fakat bir kenarda o korku pusuda avını bekleyen aslan gibi hep olacaktı.
Biten sigarasını balkondan aşağıya atarken ayağa kalktı.
“Üşüyeceksin, içeriye girelim,” dediğinde sessizce başımı sallayarak yerimden kalkıp içeriye girdik.
Salona geçen Gökhan kapıda dikilip annesine baktı.
“Anne kalkalım, çok yorgunum,” dediğinde annesi hemen kalktı. Kol çantamdan aldığım sağlık raporunu eline verdiğimde gittiler. Odama geçerek kapıyı kapatacakken Sevda içeriye girerek kapıyı kapattı.
“Güzelim neyin var? Abim de kötüydü bu akşam.”
Ne diyecektim ben şimdi arkadaşıma, yalan söylemek asla istemiyordum. Gözlerine bakarken onun yüzünde endişe vardı.
“Şimdi değil Sevda, birkaç gün sonra konuşuruz olur mu?” demekte buldum çareyi. Usulca başını sallayıp odamdan çıktı.
Pijamalarımı giyerek yatağıma uzandım. Ne zormuş sevdiğin insanın kötü haberini almak.
Görümcem Gökçe’yi tebrik etmem gerekiyordu. Abisinin korkusuna rağmen daha tehlikeli şartlarda çalışan bir polisle nişanlandı. Demek ki sevgi her şeyi göze aldırıyormuş. Ölüm, gerçi ölüm değil şehadet haberini almayı bile göze aldırıyormuş.
Yüce Allah’ım dağına göre kar veriyormuş. İki gündür sesi çıkmayan Gökhan’ın yoğun olduğunu bildiğim için ben de arayıp rahatsız etmedim. Nikâh için elbet arardı. Okul çıkışı çarşıya giderek kendime malzeme almayı planlarken fakülteden çıkarak manzara bankta Sevda’yı beklemeye başladım.
Mart ayının biri diğerine tutmadığı günlerden, bugün ılık bir güneş ısıtıyor yüzümü. Gözlerimi kapatıp başımı gökyüzüne çevirdim. Enginliğinde huzuru kokladığım, sıcaklığında umutlarımı ısıttığım semaya açtım gözlerimi.
“Seni bu kadar mutlu eden nedir?” diyen sesle önce beynimde, sonra gülümseme peydah oldu yüzümde.
“Ya ben senden gizli hiç bir şey yapamayacak mıyım?” derken kenara çekildiğimde yanıma oturdu Gökhan. İyice yanıma doğru sokulup kolunu omuzuma atarak kendine doğru çekti.
“Benim eşimin benden gizli iş çevirmeyeceğine eminim. Değil mi güzel eşim benim?” dediğinde kıkırdayarak kolumu beline sardım.
İki koluyla birlikte bana sarılırken başımı yasladım huzur bulduğum göğsüne. Ne kadar özlemişim toprak kokusuna bulanmış teninin kokusunu. Bir müddet sessizce sarılarak özlem giderdik. Kendimi çekerek kıyafetine göz attım. Sivil giyinerek bu saatte neden gelmişti?
“Canım, senin bu saatte burada ne işin var?” dedim gülümseyen mavi harelerine bakarak.
“Emekli maaşımı rahatça kullanabilsin diye, zevcemi resmî nikâh için almaya geldim.”
“Bugün mü?” dedim şaşırarak.
“Biraz hızlı oldu sanki?”
“Bizim de o kadar tanıdığımız olsun artık. Biraz hızlandırmak lazımdı,” dedi eliyle omuzumu sıvazlarken.
“Ooo çifte kumrular buluşmuş. Hayırdır gün ortası?” diyerek gelen Sevda’ya gülümsedik.
Gökhan elimi tutarak ayağa kalkınca ben de kalktım.
“Nikâhımız var abisi! Hadi gidelim,” dediğinde yolun karşı tarafında duran arabasına doğru yürüdük ve arabaya oturduk.
Kemerlerimizi takarken Sevda soru sıralamasına başlamıştı.
“Yıldırım nikâhı diye mi başvuru yaptın abi? Senin şahidin dizilerdeki gibi oradan geçen biri mi olacak? Abi iki defa mı evlilik yıl dönümü kutlaması yapacaksın? İkisini de unutmazsın değil mi?”
Hiç cevap vermeyi beklemeden sürekli sorduğu soruların ardından bir anda sustuğunda Gökhan başını ön cama doğru uzatarak havaya baktı.
“Bugün de hava güneşli ama soru yağmuru yağıyor sanki(!)” dediğinde kahkahayla güldüm.
Şimdi de mızmızlanmasını dinleyerek nihayet eve gelmiştik. Hızla arabadan indiğimde Gökhan yöneldiği bagajı açarak içinden askıda bir kıyafet, karton çanta çıkararak bana uzattı.
“Nikâh kıyafetin güzelim,” diyerek bana uzattığında mahcubiyetle gülümsedim.
“Niye zahmet ettin canım, bir sürü kıyafetim var, giyerdim birini.”
“Bu da kırk numara ayakkabıların,” diyerek çantayı uzattığında imalı bakışlarımı yolladım sırıtan gözlerine.
“Kendi ayaklarına bak kırk beş numara!”
“Hadi saatimiz geliyor, oyalanma,”
dediğinde eve yönelip bahçeye girdik.
Annemin açtığı daire kapısından içeriye girip direkt odama geçerek kapıyı kapattım. Önce montumu ve tunik kazağımla pantolonumu çıkarıp kenara koydum.
Elbise kılıfını açtığımda sade, düz, ekru renginde uzun elbise çok asil görünüyordu. Hemen giyinerek şalımı çözüp ayakkabı çantasının içinden çıkan ekru renk eşarbımı güzelce bağladım.
Elbiseme en uygun kaşe mantomu dolaptan alarak dışarıya çıktım. Sevda hazırlanmış aynanın karşısında makyaj yaparken gözünün önüne geçtim.
“Suzan! Makyajımı sen yapar mısın?” dedim.
Allığına bastırdığı fırçasıyla birlikte duraksayarak bana baktı.
“Ben Suzan diye birini tanımıyorum!” dedi sert sesiyle.
Gözlerimi devirerek tekrar yüzüne bakarken allığını yüzüne sürmekle meşguldü.
“Sevgili nedimem, makyajımı yapar mısın lütfen?” dediğimde kıkırdayarak düşünceli şekilde yüzüme baktı.
Çantasından çıkardığı gül kurusu renginde farla başlayarak aynı tonda rujla bitirdiğinde aynada kendime baktım. Gayet iyi olmuştu.
Salonun kapısının önünde dikilmiş bana bakan anneme gülümseyerek gidip sıkıca sarıldım.
“Gelin olmuş gidiyorsun,” diye şarkı mırıldanan babama da sarıldım sıkı sıkı.
Küçük el çantamı alarak hep beraber evden çıkarak arabanın yanına indiğimizde Gökhan kibarca kapımı açtı.
“Buyrun kalbimin sultanı!” dedi fısıltı tonunda.
“Teşekkür ederim beyfendim!”
Evinden çıkan İlknur Teyze de bize doğru geldiğine göre onun da haberi vardı. Babam Haydar Amca’nın arabasını önceden ayarlandığına göre ona yönelerek arkamızdan bizi takip etmeye başladılar.
Heyecan ve muhabbet içinde geçen yolculuğun ardından İzmit Evlendirme Dairesi’nin önünde durduğunda gördüğüm insanlara gülümseyerek arabadan kendim indim.
Nikâh salonunun önünde Gökçe, Sevgi Annem, Esma ve Emre bizi bekliyordu.
Önce Sevgi Annem’in elini öptüğümde onun da gözleri nemlenmiş halde, bana sıkı sıkı sarıldı.
“Bugünü çok bekledim, iyi ki de seni beklemişim. Çok mutlu olun yavrularım,” dedi en içten sesiyle.
“İnşallah anneciğim, hep beraber mutlu olalım.”
“Gelin hanım yalnız kalmış, şuna bak erkek tarafı dolmuş burası,” diyen sesle arkama döndüğümde Cüneyt Abim tek kolunu açmış Sevda’ya sarılıyordu.
Önce gülümserken kolu aklıma geldiğinde buruk bir gülümseme oluştu yüzümde. Herkesle sarılarak sıra bana geldiğinde uzaktan sarıldım.
Montunun boş olan kolunu cebine sokarak çok belli etmese de Sevda’dan kaçmamıştı. Önce boş olan montun kolunu sıkıp boş olduğunu anlayınca montun fermuarını açtı.
Yüzünü göremesem de sesinden anlamıştım içindeki korkuyu.
“Koluna ne oldu Cüneyt?”
“Küçük bir kaza geçirdim, bir şeyim yok, üzülme. Hadi nikâh kıyalım artık,” diyerek Sevda’nın elini tutup çekelemeye başladı.
Kolunu uzatan Gökhan’ın koluna girerek nikâh salonuna geçtik. Altın varaklı beyaz masanın büyük sandalyesini çektiğinde oturarak ellerimi masanın üzerinde birleştirdim.
Şu an bu kadar heyecanlı olmayı beklemiyordum. Bu sefer heyecandan astım krizine girmezdim umarım ki fısfısımı yanıma almamıştım.
“Cüneyt, eğer gereksiz bir şaka yaparsan; nikâh memuru kızar ve giderse hastanelerden yoğun bakım beğenirsin, haberin olsun!” dedi gayet ciddi hâliyle Gökhan.
Sırıtarak bakan abim dedi ki, “Ah kızmayacağına emin olsam, hayatta kaçırmazdım ama…”
Sandalyesini çekerek yanıma kibarca oturan Gökhan’ın ışıl ışıl parlayan mavi hareleriyle buluştu gözlerim. Küçük kelebek misali heyecandan deli divane uçan bir kalbim vardı benim.
Benim can dostum, kardeşim Sevda’m; Gökhan’ın can dostu, kardeşi Cüneyt’ti şahitlerimiz. Oldukça genç bir kız olan nikâh memuru gelerek sandalyesine oturdu.
Önündeki hayatların resmî şahidi; kâğıtların çetelesini açarak resimlerimizin olduğu sayfayı açtığında ikimize baktı en içten gülümsemesiyle.
Ben Şükrü kızı Mine Arslan; sevdiğim adam Hüseyin oğlu Gökhan Bozbey…
Bir kez daha “Evet” dedik bütün yüreğimizle. Bir kalem vardı defterin üzerinde mürekkebiyle hayatlarımızı değiştiren, bir de kaderin kalemi vardı hayatlarımıza yön veren.
Ben onun acısına bile razıyken nerelere getirmişti kader bizi…
Her an’ına bin şükür…
Ben Şükrü kızı, Gökhan eşi Mine Bozbey… Babamın kızı, onun eşi olmaktan her zaman onur duyacağım.
Sabır, her sabrın sonu selamet olurdu elbet. Yüce Yaradan’ım kendine açılan elleri boş çevirmezdi ki zamanını en iyi kendisi bilirdi.
Ayağa kalkarak aldım kırmızı defteri. Bu defter yeşil renginde olmalıydı ki herkesin umudu gibi canlı olsun.
Yüzümü narin ve sıcak ellerinin arasına alarak alnımdan öpen eşim, sevdiğim, hayat arkadaşım; bu dünyam, ahiretim, iki cihanda da ayırmasın Rabbim bizi.
Nemli gözlerle bize bakan kardeşimle sarıldık sevgiyle. Ağlayan annemlerin ellerini öptük saygıyla.
Her şeylerim benim, iyi ki hayatımın parçası olduklarımdı onlar benim. Nikâh çıkışı bol bol resim çekinerek en güzel anılarımızın arasındaki yerini almıştı.
Gökhan’ın hep birlikte yemeğe gidelim teklifini babam kibarca geri çevirip sadece gençler olarak gitmemizi istediler.
Babamlar İlknur Teyze’yi de alarak Gökhan’ın evine gidip bizi bekleyeceklerini söylediler.
Arabalara doluşarak yola çıktığımızda nereye gittiğimizi sordum.
“Sevgili eşim, bizi nereye götürüyor acaba?”
“Maşukiye’ye gidiyoruz. Çok meth ettiler, gidelim bakalım.”
“Hayret, sürpriz yok mu?!” dedim hafif alaylı konuşarak.
“Nikâhları yaptık, artık benden sürpriz hediye falan bekleme. Oh be, özüme döndüm,” derken gayet ciddiydi.
Beni kızdırmak için yine laf oyunları oynuyordu. Madem öyle olsun böyle.
“Bence de artık rahatlığı özledim,” dedim gayet ciddi hâlimle. Bir anda benim ciddiliğimi süzerek başını yola çevirdi.
İçimden kahkahalar atarken etrafı izlemeye başladım. Yeşil örtüsünden yoksun olsa da birçok renk vardı soğuğun grisi dallarında ağaçların.
Buralar baharda ve yazın eminim çok güzel olurdu. Küçük bir dere kenarında ahşap yapılı balık lokantasında aldık sıcak havayı.
Cam kenarındaki iki masayı birleştirerek oturduğumuz garsona alabalık siparişi verdi Gökhan.
“Cüneyt, nerede kaza yaptın, nasıl oldu?” diyen Sevda’yla bakışlarımızın odağı olmuştu.
Bir anda gülümsemesini kaybeden abim gözlerini kaçırarak Gökhan’a baktı.
“Aşkım, kaza yaptım derken iş kazası, kolumdan yaralandım sadece,” dedi.
Sesinin tonundan sakin olmasını söylemek istediği o kadar aşikârdı ki.
“Ne! Nerede, niye bizim haberimiz yok?” diyerek sitemle söylendi Sevda.
“Ya Sevda, büyütülecek bir şey değil, önemli olsa zaten haberiniz olurdu. Önemli olan onun sayesinde raporlu olup günlerce yanında kalabileceğim. Keyfine bak!” diyerek omuzundan sarıldı abim.
Sevda’nın yüzü yüreği gibi allak bullak olmuştu.
Yanımda oturan Gökçe’ye dönerek, “Cesaretini tebrik ediyorum Gökçe. Ben bu kadar rahat olmasına karşın korkarken sen nasıl dayanıyorsun?” dediğimde buruk bir tebessüm yerleşti yüzüne.
“Onu üniformalı gördüğüm zaman duyduğum gurur ve vatan sevgisiyle korkumu yeniyorum Mine. Sonra Allah’ıma emanet ediyorum. Beni sevdiğini ve geri dönmek için kendine daha çok dikkat edeceğini de biliyorum. Gerisi kaderimiz,” dediğinde derin bir nefes bırakan Gökhan’a çevirdim bakışlarımı.
Benim koca yürekli adamım kardeşini kıskanmıştı galiba.
“Bıcırığım, sen bunlara biraz ders ver. Sen alışıksın ne de olsa!” diyen Cüneyt Abimle hepimiz gülmemek için kendimizi zor tutuyorduk.
“Sensin bıcırık, Yiğit duymasın seni döver!” dedi muzurca bir gülümsemeyle Gökçe.
“Yok ya” der gibi bakış atan abime karşılık Gökhan girdi araya.
“Valla ben bile kendimi küçücük hissettim kuzen. Kendine fazla güvenme!”
Muhabbet devam ederken masaya gelen alabalıklarla yemeğe başlamıştık. İçimizde en hızlı yiyen Esma’ydı.
Göbeği belli olmaya başlamıştı artık. Enfes bir yemek sonrası lavaboya girerek ellerimi iyice yıkadım. Yanımda dikilen Esma’nın karnına tutarak okşadım.
“Küçük Esma, teyzeciğim ah seni nasıl merakla bekliyoruz!” dedim okşarken.
“Aramızda kalsın, iyi ki bu Sevda teyzenden uzak olacaksın,” dediğimde yüzünü buruşturarak Esma’nın karnını okşamaya başladı.
“Miniğim, bakma sen bu ağır ablaya! Büyüyünce zaten bir sürü yükün olacak, sen bana benze ki hayat çekilir olsun,” dediğinde Esma kahkaha attı.
Elini yanımıza getiren Gökçe eğilerek, “Bebeğim, sen annene benze lütfen, bunların bebekleri benzesin kendine,” dediğinde Sevda kahkaha attı.
“Görümce vurdu ve gol oldu,” dedi.
Aklıma gelmesiyle fırsatı bulduğum için Sevda’ya seslendim.
“Sevda, Cüneyt Abime söyler misin; namahrem olduğu için artık tokalaşmak ve sarılmak istemiyorum. Hatta nikâhlı kadınım artık. Daha dikkat etmem lazım. Gücenmesin bana.”
Başını sallayarak onaylayan Sevda yeniden Esma’nın karnını sevmeye başladı.
“İstediğiniz zaman Allah’ım size de nasip eder inşallah,” diyen Esma’yla duygulu bir sarılma sonunda ayrılarak masaya döndük.
Erkekler dışarıya çıkmış sigara içiyorlardı. Biz sandalyelerimize otururken Sevda dışarı çıkarak Cüneyt’i konuşmak için kenara çekerken Emre ve Gökhan içeriye girdi.
Gökhan’ın yanıma gelmesi ilk değildi, ama artık heyecanı, mutluluğu, özlemin şekli bile değişmişti. Ben onu ahiretimde bile isteyecek kadar sevdim.
GÖKHAN’DAN
“Bu dünyanın güzelliğini seninle bulduysam, ahiretimin cennetinde seninle olmaktan başka ne isterim.”
Yüzündeki memnuniyet ifadesi için her şeyimi vermeye hazırken ondan uzak durmak çok zor olsa da onun için değerdi.
Odadan çıkmak için ikimiz de ayağa kalktık. Aklıma gelenle onu kızdırmak çok güzel olacaktı.
“Bir erkek ne kadar ibadet ederse cennette o kadar çok huri verilirmiş. Ben de inşallah girdiğim zaman kaç tane verirler acaba?” dememle ateş saçan gözlerini bana çevirmesi bir oldu.
“Hiç vermezler, bekleme boş yere!” dedi sinirli hâliyle.
“Sana kızmak bile çok yakışıyor,” derken elimi yanağına tutmak için kaldırırken az önce konuştuklarımız aklıma gelince elimi geri çektim. Ondan uzaklaşmak gerçekten çok zor olacaktı.
“Kızmadım, ibadetini Allah için yapman gerek,” dedi hışımla önümden mutfağa doğru yürürken. Kalbimde ve yüzümdeki memnun kalmış gülümsememi görmüyor olsa da ben çok mutluydum.
“Hı hı, kızmadın güzelim!”
Her hâliyle gönlümün sarayının sultanı olmasını iyi biliyordu gece gözlüm. Onun her hâliyle ilki olmayı bildiğim hâlde ahiretimin yoldaşı olmaya çalışmasını nasıl yok sayardım.
Bu yalan dünyamın öğretmeni ondan başka kimse olsun istemiyordum. Onun bahar çiçeklerini kıskandıran kokusunu deli gibi özlesem de ona duyduğum saygı ve sevgiyle bana her istediğini yaptıracak durumdaydı.
Mobilyacılar eşyaları yerleştirirken çalan telefonuma bakarak açtım.
“Söyle kuzen!”
“Yaa kuzen! Ulan senden kaçmaya çalıştıkça burnumda bitiyorsun,” dedi bıkkınlıkla.
“Mis gibi işte, kokla,” dedim kahkahayla.
“Dosya için aradım. Nasıl gidiyor?” dedi.
“İyi, hepsini toplayacağız gibi görünüyor. Bu akşam son adresler belli olacak. Sende nasıl?”
“Bende işler gitgide büyüyor. Baskının sonucunda göreceğiz bataklığın büyüklüğünü.”
“Dikkat et kendine kuzen. Anca bulmuşum seni. Allah’a emanet ol.”
“Sağ ol, sen de.”
Mobilyacılar işlerini bitirmiş, gitmek için aletlerini topladılar. Gönül sarayımızı ilmek ilmek işlemek, onu dolanırken görmek gözlerimin aydınlığıydı.
Babasının nikâh kıydıralım demesi hoşuma gitmişti. Unutarak dokunduğumuz her hareketimizde rahatsız oluyordu.
Ben onun cenneti olmak isterken o benim cennetimin anahtarı olmaya gönül vermişti.
Cennet kadar isterim seni ey güzel. Tek duamsın Rabbimden. Kader kalemi bir sayfada yazdı adımızı. Yan yana, can cana. Gökhan’ın zevcesi Mine.
Şükürler sayıkladım içimden sayısızca.
Yıllarca savrulduğum okyanuslardan ilk ve son limanımdı benim.
Sevdiğim, evimin kadını. Yuvamızı yuva eden kuşum, her gün yüreğimin uçarak yanına geleceği kumrum.
Sakarya ve iş arasında gidip gelmek çok yorsa da ikisine de severek gidiyordum.
İşler o kadar karışıktı ki her gün daha çok arap saçına dönüyordu. Zaten ne zaman düzgün olmuştu ki şimdi karışık olsun.
Arı kovanına çomak sokmam gerektiğini belirten, çökertmek için iki aydır yaptığımız hazırlıklarla emeğimizin karşılığını almak için hazır bekliyorduk.
“Merkez konuşuyor. Operasyona başlıyoruz, araca ateş etmek yok.”
Telsiz anonsundan gelen emirle birlikte yarım saattir önümüzde takip ettiğimiz küçük kasa kamyon, iki aracı sollayarak önünü keserek durdurduk.
Araçtan hızla inerken silahlarımızı doğrulttuğumuz araç hızla kaçmak için manevra yaptı. Gaza bastığı anda bizim aracın arkasından çıkarak önünü kesmek isteyen komiser Hüseyin Abiye çarparak önümüze savurması bir oldu.
Ayaklarımızın altına düşen adam kendinden geçerken telsizi elime alarak anons geçtim.
“Merkez, bilinen adrese acil ambulans ve destek, memur yaralandı, acil ambulans,” derken Emrah’ı Hüseyin Abinin başında bırakarak kaçan aracın peşinden gitmek için araca bindik.
“Kartal! Uç abi, şerefsizle görülecek hesabımız var,” diye bağırırken son sürat yol almaya başladık.
Şehir merkezine doğru kaçmaya başlayan aracı takip etmeye çalışırken kamyonun kontrolünü kaybederek çarptığı araba savrularak bariyerlere çarptı. Gözlerimizin önünde devrilen araba yola doğru savrulurken dağıldı.
Kartal’ın aniden frene basmasıyla çarpmamak için son anda durduk.
Neler olmuştu bir dakika içinde? Hızla akan film şeridi gibiydi her şey.
Kamyonet ayrı savrulurken indiğimizde bizim aracın önündeki küçücük bedene baktım. Üç yaşlarında erkek çocuk, yüzü kan içinde ağlayınca ne yapacağımı şaşırdım.
Bunca yıllık polisim, ilk defa böyle bir olayla karşılaştım. Önce kucağıma almak istedim ama iç kanaması olabilir diye vazgeçtim.
Başka bir arabadan inen bir kadın çocuğun yanına çömelirken on metre kadar ileride cılız da olsa bir bağırma sesi geldiğinde o tarafa yönelirken telsizden ikinci anons geçtim.
“Merkez, İzmit girişi ışıklar mevkiine acil ambulans. Yaralı bebek ve aile var, acil ambulans.”
Koşar adımla sese doğru gittiğimde genç bir kadın yüz üstü yatarken “Hamzaaa!” diye yarım ağlamayla yarım acıyla inlemenin arasında ismini sayıklıyordu.
“Bebeğin iyi, sakin ol, ambulans geliyor,” desem de beni anlamıyordu.
Korkudan girdiği şokun arasında beni anlaması hiç kolay olmayacaktı. Benim içimdeki korku ve telaşla ilk defa ellerimin titrediğini hissettim.
Ne kadar sakin ve soğukkanlı olmanın eğitimini almış olsak, yıllarca öyle davransak da biz de bir insandık.
Etten ve kemikten, yaratılmış, yüreğinin bir noktasında insanlık olan bir vatan severdik. Kartal ve arkadan gelen vatandaşlar arabanın içinde sıkışan şoförü çıkarmaya uğraşırken yeniden bebeğin yanına gittim.
O hâliyle ayağa kalkmaya çalışınca dayanamayarak dikkatlice kucağıma aldım. Annesinin yanına götürerek görebileceği şekilde önüne oturturken soğuk asfaltın üstündeydi ikisi de.
Etrafa bakınırken üstümdeki montu çıkarmaya karar verdim. Bebeğin yanında duran kadın elinde küçük iki tane battaniyeyle geldiğinde birine bebeği sarıp diğerini annenin üstüne örttü.
Ambulans sirenini duyduğumuz hâlde bir türlü gelmiyordu. Yine kahrolası trafik sıkışıklığına takılmıştı muhakkak.
En nihayetinde gelen ambulansa ilk önce bebeği alırken diğer sağlık personeli annenin başına eğildi.
Onların sarf ettiği çabanın arasında Mine’nin ve çocuğumun olduğunu düşünmek bile bütün yüreğimi sıkıştırılmış gibi hissetmeme yetmişti.
Ben olmayan çocuğumun acısını düşünmekten korkarken ya yaşayanlar nasıldı? Hele ki küçücük bedenleri toprağa koymak. Allah’ım kimseye evlat acısı göstermesin.
Bizim yaptığımız operasyonun tamamen şekil değiştirmesiyle olay yerinden ayrılarak hastaneye gitmiştik.
Sırayla gelen ambulanslardan ikisi de bizden kaçan ve kazayı yaptıran adamlara aitti. Onlara üzüldüm diyemem. İçkili araba kullanmak, yasa dışı işler yapmak, neredeyse bir ailenin dağılmasına sebep olan vicdansızlara üzülecek vicdanım kalmamıştı benim.
Aradan geçen saatlerin ardından şubeye gittiğimde yorgun bedenimi koltuğuma bırakırken telefonum çaldı.
Bugün gördüğüm acı ve korku az gelmişti bana. Zaten geldi mi üst üste gelirdi.
Cüneyt’in yaralandım demesi neredeyse çöküşüm olmuştu. Bütün yorgunluğumu umursamadan yanına gitmeyi teklif etsem de kabul etmedi.
Artık dayanamayan başıma giren ağrıdan ilaç içerek kurtulmayı denedim. Ya yüreğimin ağrısı; onun tek ilacı vücut bulmuş hâliyle beni dini nikâh için bekliyordu.
İşlemleri bitirip yorgun şekilde eve gittim. Kısa bir duşun ardından yemek yemeden annemle yola çıktık.
Bazen akıllı bir kadınla evlenmek doğru mu diye düşünüyorum? Hayatımın hiçbir anını ondan saklamanın mümkün olmayacağı aşikârdı.
Ben onunla yüreğimin her zerre hissini paylaşmaya razıydım. Zira artık benim zevcem, ahiretimin yoldaşı vardı yanımda. Onun utanmalarını ayrı seviyorum.
Kızaran yanaklarla daha da güzelleşiyorsun güzelim.
Bir yağmur tanesi gibi saf, duru güzelliğini nakış eyledim gönlüme.
Gece karanlığı gözlerinde kaybolurken kendimi gördüm dolunaya âşık hâlimle.
Gece gibi karanlık hayatımdan koparıp baharın en güzel hâline beni salan, kadınım, sevdiğim artık yerde ve gökte eşimdi.
Resmî nikâh arasında basmak için ayağımı ararken masa altında ayağını dolandırmaktan en sonunda vazgeçti.
Ayaklarımı birbirine kenetleyip sandalyenin altında bükerek havaya kaldırdım. Ayağıma basmana ne gerek var güzelim.
Sözün başım üstüne. Düğüne kadar biraz benim isteklerim olsun, sonrası senin olsun.
Rapunzel saçlı prensesim Gökçe’nin nişanlısı için “gururum” demesiyle bana bakan gözlerle buluştu gözlerim.
Gözlerinde gördüğüm gurur, onu da mesleğimi de daha çok sevmenin nedenleriydi.
Duyduğum en güzel sözlerden biri düştü aklıma.
“Sevdiğim ve vatanım; ben ikinizi de eşit sevdim.
”
Bölüm etkileşimi
