11. bölüm · GÖKYÜZÜM
BİTMEYEN AYRILIKLAR
GÖKHAN'DAN
Saat sabahın dördü. Benim kaçıncı kahvem bilmiyorum.
Kapımı açarak dışarı baktım.
"Ayça herkes hazır mı?"
Gece on ikiden beri yerinden hiç kalkmayan Ayça, bilgisayarın üstünden bakarak cevap verdi.
"Hazır müdürüm, toplantı odasındalar."
Geriye dönerek masanın üzerinden telefonumu ve dosyaları alarak koridorun diğer başında ki toplantı odasına girdim.
İçeride Onur, Mustafa, Ayhan, Tolga ve Aysun vardı.
İçeriye göz gezdirdim.
"Cüneyt Müdürün haberi var mı burada olduğunuzdan!" dedim ortaya.
"Gelmek üzeredir amirim,"dedi Aysun.
Elimde ki dosyaları bırakıp, masanın başındaki sandalyeyi çekerek oturdum.
Odanın kapısını açarak içeriye giren Cüneyt, masanın diğer başında ki sandalyeyi çekerek oturup selam verdi.
"Selam arkadaşlar. Gökhan başlayalım."dedi dosyasını açarken.
"Müdürüm, şüphelinin adı; Kemal Kelaynak." dedim.
Soyadını duyunca herkes güldü. Boğazımı temizleyerek devam ettim.
"Lakabı Kürt Kemal. Şüpheli mekan; Beş yıldızlı otel. Vergisini vermiyor, belgeleri eksik, saygın bir çok müşterisi ve çok sayıda çalışanı var.
Bir kaç kişi hariç, çalışanlar işinde, gücünde insanlar. Otelden bir çalışan ihbarda bulundu.
Kemal, ayın belirli iki gününde ve saatinde düzenli olarak otele gelen uyuşturucu patronlarından biriyle buluştuğu biliniyor.
Patronun adı Cengiz Yıldız. Lakabı Parlak Cengiz. Bir aydır Narkotik Şube içeriden takipte.
Ayrıca otelden, esrar satışı yapılıyor. Kara para aklama, kadın ticareti her pislik var."dedim gözlerimi gezdirirken masanın etrafında ki arkadaşlarıma.
Cüneyt söze girdi:
"Baskını Narkotik şubeyle birlikte yapıyorsunuz. Onlar öncü, siz destek ekipsiniz. Sizin başınız da Gökhan olacak."
Masadakiler hep birlikte "peki müdürüm."dediler.
Cüneyt devam etti:
"Narkotikten emir geldi mi baskın olacak, haber bekliyoruz.
Herkes yeleğini giysin, silahlı oldukları kesin bilgi."
Aysun söz aldı:
"Müdürüm şimdiye kadar niye fark edilmemiş bu otel."dedi.
"Kemal'in daha önce lüks araba galerisini basmışlar. Suç üstü, bir çok adamıyla birlikte esrarla yakalanmış.
Adamları suçu üstlerine almışlar.
Kemal göz altına alınıp, sorgusu dahi yapılmadan serbest kalmış. " dedim.
Sorgu dahi yapılmadan biri serbest kalıyorsa, arkasında sözü geçen kodamanlar var demekti.
Söze Onur girdi: "Nerden verdirmiş emri." dedi.
"Bürokrat amcası ve aşiret ağası olan Milletvekili dostlarından. " dediğim de
Onur gülerek sağa-sola kafa salladı.
Cüneyt devam etti.
"Araba galerisini iflas gösterip bu oteli açmış, taktik değiştirip aynen devam."
Tolga söze girdi:
"Nasıl taktik yani müdürüm?"
"Dikkat çekecek hareketler yapma, namuslu görün, etrafın da kalabalık adamın olmasın.
Ben masumum hakim bey. Köpek halt yemekten vazgeçmez." diyen Cüneyt önündeki dosyasını kapattı.
Mustafa söze girdi:
"Biz suç üstü yaptık, buna rağmen serbest kalırsa." dedi arkasına yaslanarak.
"Olabilir, fakat biz zehir tacirlerine göz yumamayız. Ne kadar engel olursak kârdır." dedim.
Herkes başını sallayarak onay verdi. Dosyayı kapatırken ayağa kalktım.
"Onur, 15 dakika içinde herkes hazır şekilde arabaların yanında beklesin. "dedim.
"Peki müdürüm." derken herkes ayaklandı.
"Gökhan sen kal."diyen Cüneyt'in yanında durarak diğerlerinin çıkarken kapıyı kapatmasını bekledik.
Garip bir durum olduğu duruşundan belliydi.
"Gökhan yanlız konuşmak istedim, İl Emniyet Müdürü Sinan aradı.
Narkotikte köstebek olmasından şüpheleniyorlar. Kemal selam söylemiş. Bu işi kağıt üzerinden kapatın diye."dedi.
Kaşlarımı çatarak havaya kaldırırken, sinirden gülmeye başlayarak yanında durduğum masaya yaslandım.
"Yani selam verelim, çay içelim, ceza yazıp çıkalım öyle mi!" dedim.
"Narkotik Şube müdürü Şaban'la konuştum. Kemal peşinde olduğumuzu biliyor, o yüzden baskını bu geceye çektik."derken içinde ki sıkıntı sesine yansıyordu.
"Kemal peşinde olduğumuzu biliyorsa, suç üstü yakalamak çok zor." dediğim de Cüneyt gülmeye başladı.
"Tedbir alacaktır, fakat orada da olacaktır. Çünkü kendine ve arkasında ki güce fazla güveniyor. O yüzden devam ediyoruz!" dedi.
"Vazgeçmek yok müdürüm." dedim gülerek.
"Dikkat et çocuklar sana emanet, Allah yardımcınız olsun." dediğinde
"Sağolun." diyerek beraber odadan çıkıp odalarımıza gittik.
Çekmecemden silahımı alıp kılıfına koyarak, dolabıma yöneldim.
Çelik yeleğimi giyerek, telsizimi de alıp odadan çıktım. Merdivenlerden inerek arabaların yanına gittiğim de Aysun ve Onur hazır şekilde bekliyorlardı.
Aysun şaşkın şekilde bakıyordu. "Müdürüm yelek giymişsiniz." dedi.
Hiç cevap vermeden ekip minibüsüne yaslanarak cebimden sigara paketini çıkarttım.
Bir dal ağzıma koyarak çakmak ile yakarken Onur bana bakarak:
"Amirim siz bu kadar sigara içmezdiniz, bu ara fazlaya mı kaçıyorsunuz!" dedi.
Kaşlarımı çatarak, sigaramdan çektiğim dumanı havaya üfledim.
"Fazlaya mı kaçıyorum Onur(!) "diyerek sert biçim de cevap verdim.
"Şey yani amirim, bir sıkıntınız mı var manasında söyledim." diye kekelemeye başladı.
Ben sigarayı değil, aramıza uzak mesafeler giren sevdiğimi içime çektim.
Şaban Müdürle telefonla sürekli irtibat halindeydik.
Diğerlerinin gelmesiyle sigaramı yere atıp söndürünce arabalara doluşarak yola çıktık.
Benim olduğum minibüs önde, destek ekip minibüsü arkada otele beş yüz metre kala minibüsleri açık olan çorba restoranının önünde ki otoparka çekerken narkotik ekibini beklemeye başladık.
Araç telsizini elime alarak uyarılarımı yaptım.
"Gökhan amiriniz konuşuyor; otelde müşteriler var, habersiz çalışanlar var. O yüzden mümkün olduğunca silâh kullanmayacağız, bu konuda çok dikkatli olun.
Fakat kimseyi de gözden kaçırmayın! Herkes sorgulanacak." diyerek telsizi kapatıp yerine koydum.
Kimseye zarar gelmemesini sağlamam gerekiyordu.
"Onur sen beş kişiyi yanına al, arka kapıyı ve yangın merdivenini tutun.
Mustafa sen de mutfak kapısının oraya. Herkes kendine dikkat etsin. Hata istemiyorum." derken sesimde ki kararlılık netti.
Narkotik minibüsünün yanımızdan geçmesiyle telsizden "başlıyoruz." anonsuyla arkalarından giderek, otelin önünde durmamızla hızlıca indik.
Operasyonların en can alıcı noktası, en kısa sürede başlayıp bitirmekti.
Silahımın emniyetini açarak ağzına mermiyi verdim.
Sağ elimde duran silahımı göz hizama getirip, kolumu dışa doğru bükerek, sol avucumun içiyle sağ elimi destekledim.
Seri ve sessiz adımlarla içeriye girdiğimizde ilk hedefimiz olan resepsiyonda ki kıza doğru ilerlerken;
"Olduğun yerde ellerini kaldır."dememle kız ellerini havaya kaldırarak ani hareketle bir adım arkaya gidince yangın alarmı çalmaya başladı.
Sinirim beynime zıplarken "Aysun sen de!"dememle yangın söndürme sistemi çalışınca tavandan yağmur şeklinde yağan suyla ıslanmaya başladık. Bütün sesimle bağırdım.
"Tolga kapat şunu!"
Bir suçlunun kaçmak için en kolay yolu kargaşa çıkarmaktı.
Şaban müdürle aynı hizada kayganlaşan zemine rağmen koşar adım 'MÜDÜR' yazan odaya doğru yöneldik.
Geniş koridorun en sonunda ki Müdür tabelasının olduğu kapıyı Şaban Müdür sağ tarafından açınca,silahımı doğrultarak içeriye daldım.
Yangın söndürme sistemi çalışmayan kralın ofisi gibi döşenmiş odada kimse yoktu.
Masanın arka tarafından ince aynalı vitrin şeklinde kamufle edilmiş kapıyı görünce hızlıca oraya yöneldik.
Kapıdan girince bir adım genişliğin de boşluk, başka bir kapıdan karanlık olan oto parkın yan tarafına çıktığımız da otelden yirmi metre kadar ileriden hızla sağa dönüş yaparak yola çıkan BMV marka siyah arabanın arka ışıklarını görmüştük.
Plakayı okumuştum fakat sahte çıkacağına emindim.
Arkasından koşan Onur silah sıksa da zırhlı olduğu için sekmişti.
Arkasından ne kadar lânet okuyup, küfür etsekte elimizin altından kaçırmıştık. Otoparktan yansıyan loş ışıkta Şaban Müdürle nefes nefese, saçlarımız ve omuzlarımız ıslak, birbirimize bakıyorduk.
Cebimden telefonu çıkartıp fenerini açtım. Arkamı dönerek gizli olan kapıya baktım.
Duvarda; yüksek sarp kayalık üstünde yeşil orman resmedilmişti.
Dışarıdan açılmayan kapıyı açık kalacak şekilde kapatarak baktığım da resimle o kadar iyi kamufle edilmişti ki içeriden çıkmayan göremezdi.
Şaban Müdür yanıma gelerek kapıya bakıp bana döndü:
"Bu kadar güzel yapılmış resim görmemiştim, fakat burada yazık olmuş.
Gökhan yarın sana yeni operasyon için talimat göndereceğim. O köstebeği bulup, ağzı burnunu kırmazsam bana da müdür demesinler."dedi kızgın haliyle.
Kızmamak mümkün değildi ki, onca hazırlık, emek içimizde ki hain yüzünden boşa gitmişti.
İçeriye geri döndüğümüz de müşteriler ve çalışanlar bekleme salonunda toplanmış, kimlik kontrolleri yapılıyordu.
Resepsiyonda ki kızla kelepçelenmiş halde götürülürken göz göze geldik. Bütün nefretimle bakarken ukala şekilde sırıtarak gülüyordu.
"Yakışıklı, kaçırdın mı elinden yazıkk!" diyerek sırnaşınca Aysun "kapa çeneni!" diyerek başını aşağıya bastırarak iteleyerek götürdü.
Operasyonun aramaları sonucun da bir kaç kişi de kullanımlık esrardan başka bir şey çıkmamıştı.
Ne hikmetse birinci katın bütün kameraları da bozuktu. Şubeye geri döndüğümüz de öğle olmuştu.
Raporları imzalayıp Cüneyt'e vererek, dinlenmek için izin istedim. Neredeyse on sekiz saattir burdaydım.
Yorgun olmaya alışkındım, fakat eli boş dönmek moralimi oldukça bozmuştu.
Mine'nin Sakarya'ya gitmesiyle şehirde kendimi ilk defa yanlız hissediyordum.
Cuma günü rutin işlerle uğraşarak akşam olmuştu.
Yine yalnızlığımla baş başa kalacağım evimin kapısını açtığım da içeriden üzerime doğru koşarak birinin geldiğini fark ederek silahıma elimi götürsemde da, Rapunzel saçlarını savura savura gelen prensesim Gökçe'yle neşem yerine gelmişti.
Mutfaktan gelen nefis yemek kokuları evi sarmıştı. Annemin elini öperek sıkıca sarıldım başımın tacı olan kadına.
Sıcak anne yemeği yemeyeli uzun zaman olmuştu. Ailece geçirdiğimiz bir kaç saat sonunda hepimiz yorgun olduğumuz için saat on bire gelirken yatmıştık.
Cumartesi günü mesaisine şubeye gitmek için evden çıkarken Gökçe motorla gezmek istediğini söyleyerek kıyafetimi istemişti.
Yanlız başına gezmesini istemediğim için, gezdirme işini izinli olan Cüneyt'e havale etmiştim.
Akşam eve döndüğüm de annem büyük aile toplantısını başlatmıştı.
Cüneyt, kız kardeşi, teyzem, Esra ve annesi hep birlikte oturmuş olmayan gelinleri ve damatları çekiştiriyorlardı.
Telefona gelen mesaj sesiyle elime alıp sigara içmek için balkona giderken, Cüneyt'e işaret ederek onu da çağırdım.
Mutfakta çay hazırlayan Esra ve Gökçe'nin yanından geçerek balkona çıktık.
Cam dibinde ki masanın yanından karşılıklı olarak sandalyeleri çekerek oturduğumuz da mesajlara girerek Mine'nin gönderdiği mesajı okuduğum da kahkaha sesime sokak yankılanmıştı.
Karşımda oturan Cüneyt'e bakarken daha çok gülesim geliyordu.
"Ne var bu kadar bana bakarak gülüyorsun?" diyen Cüneyt'e daha çok güldüm.
"Geçmiş olsun bacım, Sevda seni parçalayacak!" dedim.
"Bana bacım deme, ayrıca niyeymiş!" dedi şaşırırken.
"Gökçe'yle olan resmini görmüş, krizlere girmiş." dedim gülmeye devam ederek.
Derin bir offf çekerek sigarayı yaktığı çakmağı masaya attı.
"Yok arkadaş, kesin birinin bedduası var bende. Kıskançlığın zirvesindekiler, hep mi beni bulur!" dedi sinirle elini masaya vururken.
Konuşmalarımızı duyan kızlar mutfaktan çıkarak ellerinde ki çayları önümüze koyarak yanımıza oturdular.
Esra gülmekten yerinde duramazken, Gökçe gülümseyerek gözlerini dikmiş bana bakıyordu.
"Bedduası değil, Onur'un duası kabul oldu."dedim restoranda ettiği duayı hatırlatarak.
"Ne duaymış," diye söylenerek sigarasından içmeye devam ederken, ben Mine'yle mesajlaşıyordum.
Telefonu masaya bırakarak sigaramı içerken, gözlerim bana gülümseyerek bakan Gökçe'ye kaydı.
"Ne oldu prenses, bana niye öyle bakıyorsun?" dedim göz kırparak.
"Abi sen biriyle mi görüşüyorsun?" dedi.
Yüzüme daha çok yayılan gülümseme ve gururla "evet görüşüyorum abicim."dedim.
Benim ne diyeceğimi bekleyen boşboğaz Esra lafa atladı.
"Ne görüşmesi Gökçe, ikisi de sırılsıklam aşık." dedi gülerek.
Olduğu yerden bir anda kalkan Gökçe boynuma sarılıp, yanağımdan sıkıca öpüp geri çekilirken yüzüme takılan saçlarını elleriyle geri savurdu. Ellerini göğüs hizasında iki yana açarak:
"Nihayet be abi, çok sevindim, çok çok sevindim." diyerek tekrar kalkıp elleriyle yüzümü tutup, diğer yanağımdan öperek yerine oturdu.
"O kız kendine aşık ettiyse, ülkenin en çirkini, en kötüsü bile olsa, yine de onu çok severim.
Şimdiden bayıldım ben bu kıza!"derken Esra'ya baktı.
Bakışının nedenini anlayan Esra eliyle önce beni işaret etti.
"Bunun ki Mine, bunun ki Sevda. Samimi arkadaşlar. Ayrıca ikisi de güzel kızlar. Hele Mine tam manken" dedi.
Cüneyt tatlı kızmayla lafa girdi: "Sevda'nın neyi varmış!"
"Varmış değil, yokmuş(!). Boyu yok boyu.
Senin sırık boyunun yanında çocuk gibi kalıyor." diyerek kahkaha atan Esra'ya Cüneyt sinirle bakarken:
"Uğraşma Sevda'yla acısını fena çıkartırım."dedi.
"Hiimm adı gibi kendi de zariftir eminim, Mine yengem." dedi kasılarak Gökçe.
Yenge...
"Ne yengesi abisi, daha çok var."dedim.
"Amaaa olma ihtimali de yüzde doksan dokuz, belliii."dedi uzatarak.
Bu kız tuzağa düşürüp ağzımdan laf almasını çok iyi biliyordu.
Annemin çağırmasıyla ikisi de içeri geçince konu kapanmıştı.
Yoksa saatlerce bitmezdi sorgulaması. Ertesi günü annemlerin gitmesiyle yine yanlızlığımla baş başa kalmıştım.
Buzdolabını tıka basa yemek dolduran annem, bu kadar yemeği tek başıma bitirebileceğimi düşünmüştü galiba.
Mine'nin gidişini işimle unutmaya çalışarak, izin günümü sabırsızlıkla bekliyordum.
Sabah şubeye giderken Cüneyt aradı.
"Gökhan, Sinan Müdür çağırdı. Direk merkez emniyete geç ben de geliyorum." dediğin de ortalığın karıştığını anlamıştım.
"Hakkımızda hayırlısı bakalım." diye kendimce söylenerek derin nefes verdim. Arabayı İl Emniyet Binasına doğru çevirdim.
Sinan Müdürün odasının kapısına geldiğim de Cüneyt arkamdan seslenerek yanıma geldi. Kapıya tıklayarak bekledik.
İçeriden 'gel' sesiyle Cüneyt önden, ben arkadan içeriye girip selam verdik.
Derin bir nefes veren Sinan Müdür, çoğu beyazlamış saçlarını karıştırarak sandalyesine oturunca cüssesinden sandalye görünmüyordu.
"Oturun çocuklar."demesiyle masasının önünde ki karşılıklı deri koltuklara oturduk.
Cüneyt Sinan müdürden önce söze başladı.
"Müdürüm sıkıntı nedir?" dedi.
Sinan müdür yeniden derin bir nefes vererek çekmeceyi açıp içinden iki tane kâğıt çıkarıp bize uzattı.
Kâğıtları elimize alıp okuduğum da şaşkınlıktan sinirden gülmeye başladık.
"Ya müdürüm, buraya geleli bir yıl oldu. Ben mecburî şark görevimi de yaptım. Nasıl benim tayinim çıkar, üstelik on gün içinde."dedim.
"Kürt Kemal yine resmi gücün arkasına saklandı korkak köpek gibi, belgeler bakanlıktan imzalı. Şu anda benim yapabileceğim bir şey yok maalesef."dedi.
Cüneyt gülse de sinirden kızarmıştı.
"Müdürüm, bu belge imzalı olarak buraya geldiyse siz bir şey yapamazsınız.
Fakat hakkımı da Kürt Kemal'e yedirmem. Elimden geleni ardıma koymam ve itiraz da edeceğim." dedi sinirden yükselen sesiyle.
"Çocuklar hemen dilekçenizi yazdırın, imzalayayım. Fakat buraya geri gelmeniz imkânsız.
Belki Doğu harici bir yer olabilir. Oda en az on ay sürer." dedi bizi desteklediğini belli eden sesiyle.
"İzninizle müdürüm." diyerek ayağa kalkan Cüneyt'in peşinden ben de kalktım.
Odadan çıkarak itiraz dilekçesi yazıp ilgili bölüme bırakarak arabaya kadar hiç bir şey konuşmadan gelmiştik.
Arabaya yaslanarak sigara yakınca, yanıma gelen Cüneyt'te sigarasını yakıp bana döndü.
"Lanet olsun ya. Anca düzenimi kurmuştum. Biz ülke için uğraşırken, şerefsizler bizimle uğraşıyor." dedi.
"Offf. Zamansız ayrılıklar mahvetti bizi. Şimdi Mine'ye nasıl diyeceğim senden daha da uzağa gideceğim diye!" dedim içimde ki buruklukla.
"Bir de işin o tarafı var." diyerek elinde ki kâğıda tekrar baktı.
"Hay lanet olsun size; iki gün yol izni, perşembe sabahı iş mi olur lan, nasıl bir şerefsiz lan bu Kemal!" diyerek sinirle sigarasını yere attı.
"Cüneyt İç İşleri Bakanlığında ki Mehmet abiyi arasan ya.
Bakalım neler yapabilecek. Hiç olmazsa Sakarya, komşu illeri neresi olursa olsun atsın bizi yeter." derken ben de biten sigaramı yere attım.
"Şubeye dönelim arayacağım zaten." diyerek kaskını takıp motora oturdu.
Cüneyt'in siniri motorla ani kalkış yapıp, hız yapmasından belliydi.
Ne kadar uğraşsakta olmamıştı. Sadece iki gün olan yol iznini dört güne çıkarabilmiştik. İki günde resmi işlemler ve eşyalarımızı toparlayarak hazırlanmakla geçmişti.
Perşembe sabahı yola çıksak, Kars'a rahat yolculuk yapabilirdik.
Fakat Mine'yle daha fazla vakit geçirmek için yola çıkma işini perşembe akşamına bıraktık.
Çarşamba günü Sakarya'ya gidince fakülteye geçerek çıkış kapısında Mine'yi beklemeye başladım.
Bir süre bekleyip çıkmayınca kapıdan çıkan genç bir erkeğe bölümün son dersi ne zaman biter diye sordum.
Dersin bittiğini söyleyince etrafa bakmaya başladım. Önce kafeteryaya, sonra banklara bakarken aşağıya doğru bir tane daha bank olduğunu ve bir kızın oturduğunu görünce o tarafa yöneldim.
Sapanca gölüne karşı tek başına oturmuş, telefona bakıyordu. Sert rüzgârın savurduğu eşarbını seyretttim bir süre.
"Ah gökyüzüm çabuk geçse zaman, kaybolsam yine gözlerinde." deyince kalbimi okşamıştı sanki.
Beni bu kadar mi özlemişti.
"Belki de o kadar beklemene gerek yoktur." dediğim de bir anda dura kaldı.
"Sesli mi düşündüm!" dedi kendi kendine.
Haline gülesim gelse de "evet" dedim sakince.
Başını kaldırıp, gece gözlerinde parlayan yıldızları gördüğüm de bütün dertlerim uçup gitmişti.
Sarıldım sıkıca çiçekler kadar narin bedenine.
Kalsak böylece saatlerce, unutsam dünyam da ki bütün dertlerimi.
Sapanca gölünün kenarında yemek yerken ev sahibinin araması aklımı karıştırmıştı.
Hangi ev sahibi bu kadar ilgilenirdi kiracısıyla. Bu ilginin altında neler gizliydi.
Kuşkular içimi kemirse de Mine'yi üzmemek için sesimi çıkarmadım.
Çok güzel geçen saatlerin sonun da eve bırakmak için sokağı sorunca aldığım cevaba sinirlenmiştim.
"Gökhan, evin önüne girme, durağın orda indir bizi." dedi.
Yine ev sahibi çıkmıştı karşıma. İçimden kendime sürekli sakin ol telkini verirken, sesime yansıtmam gerekiyordu.
"Durakla evin arası ne kadar." diye sordum normal tonda bir sesle.
Kızdığımı anlasa da, sorumu duyunca yüzü asıldı.
"Bir sokak var, duraktan binanın çatısı görünüyor." dedi normal bir ses tonuyla.
"Olmaz bu saatte, göster sokağı kapıda inersiniz." derken sesim daha kararlı çıkmıştı.
Sokağı tarif edip binanın önünde durdum.
"Görüşürüz canım."diyerek aşağıya inerken gözlerinde ki bakışlara anlam verememiştim.
Arabanın önünden düz devam ederek beş-altı bina ileriden kapıyı açarak girince beni oyuna getirmesi aklımı allak bullak etmişti.
Ben onu evinin önüne bırakmak isterken, o benim isteğimi değil, ev sahibinin isteğini tercih etmişti.
Neden bu kadar önemsiyordu ev sahibini. Altmış yaşında ki insanlar olsa da benden daha mı kıymetliydi.
Sinirle yola çıkarak bilmediğim yollardan hızla geçtim.
Cüneyt'in arka taraftan bağırmasıyla kendime geldim.
"Gökhannn, yavaşla ya. Bir dur ön tarafa geleceğim. " deyince sağa geçerek lastikleri yakan frenle durdum. Arka taraftan inerek, benim kapımı açtı.
"Yan tarafa geç, hemen!" deyince sinirle şoför koltuğundan, yan koltuğa geçtim.
Yola devam eden Cüneyt ileride ki göbekten tam ters yöne dönerek ilerledi.
"Nereye böyle." dedim sinirimi ondan çıkarmak istercesine.
"Çarşıya otele. Yanlış yola girdin haberin yok." dedi aynı sinirle.
Burnumdan solumaya başlamıştım.
"Beni nasıl oyuna getirir, bunu bana nasıl yapar!"dedim içimde ki öfkeyi dışarı vurarak.
"Sen biraz sakinleş, otelde konuşacağız." dedi emir veren ses tonuyla.
Merkezde kalacağımız otelin oto parkına arabayı bırakıp, biraz yürümek istedim.
Çark caddesinin ışıklı fakat sessiz sokağında yürüyerek sakinleşmeye çalıştım.
"Gökhan yorgunum, artık otele gidip dinlenelim, düş önüme." derken yine emri vaki konuşmuştu.
"Artık müdürüm değilsin, bana emir verme!" dedim sinirimi ondan çıkarmak istemeyerek.
"Abinim lan senin, düş önüme dedim!" dedi bana dik dik bakarak.
"Abiymiş(!)
"Abiymiş! İki ayla abilik taslama bana!" dedim.
Kararlı bakışlarına oflayarak geri dönüp hiç konuşmadan otele yürüdük.
İki kişilik, iki yataklı, dört yıldızlı bir otelde oda ayarlamıştım.
Arabadan küçük valizleri alarak odaya çıktık. Valizi açıp havlu ve baksır alarak banyoya girdim. Sakinleşmek için sıcak duş yine şifa gibi gelmişti.
Banyodan çıktığımda Cüneyt yatmaya hazırlanmış, yatağında oturmuş telefonla uğraşıyordu. Telefonu karnının üstüne koyarak bana baktı.
"Nasılsın, sinirin geçti mi?" dedi.
"Daha iyiyim," derken bir yandan siyah kısa kollu penyemi ve eşofmanımı giydim.
"Gökhan, sen Mine’ye güveniyor musun?" dediğinde sorusunun amacını anlamamıştım.
"Tabii ki güveniyorum," dedim.
"Peki, bu akşam neden evin önüne bırakmakta ısrar ettin?" deyince sorusunun amacını anlamıştım.
Yatağımın üstüne oturarak elime aldığım baş havlusuyla saçlarımı kurulamaya başladım.
"Ben Mine’ye güveniyorum! Fakat hiç tanımadığı şehirde, gecenin bu saatinde sokaklara güvenmiyorum. İtini kopuğunu sana da anlatmaya gerek yok, değil mi!" dedim sözlerimin üstüne basa basa.
"Gökhan, bu akşam bıraktın, yarın akşam ve dört sene boyunca o kızlar burada yalnız yaşayacaksa senin tavrın hiçbir anlam ifade etmiyor," dedi kararlı ses tonuyla.
"Biliyorum be! Ben yanındayken hadi karanlık sokaklarda rahatça gidin mi diyecektim? Neymiş, ev sahibi istemiyormuş! Onlar da kafamı ayrı karıştırıyor zaten. Zırt pırt arayıp duruyorlar!" dedim, yeniden yükselmeye başlayan sinirimle elimdeki havluyu yatağın ayak ucuna fırlattım.
Sözümü bitirmemle Cüneyt’in kahkaha atması bir oldu.
"Kız, sen altmış yaşındaki insanları mı kıskandın!" deyince yüzümü buruşturdum.
"Ne kıskanacağım ya! Bana kız deme, sinirimi senden çıkarırım bak!" dedim, işaret parmağımı yüzüne doğru uzatarak.
Yeniden kahkaha atan Cüneyt bir yandan bana bakıyordu.
"Bizim cesaret ödüllü müdür yardımcımızı Mine ayaküstü uyuttu resmen," deyince sinirden ben de gülmeye başladım.
"Zeki olduğu duruşundan belli," dedi gülmeye devam ederek.
Telefona gelen mesaj sesiyle yatağın başucundaki komodine koyduğum telefonu elime alıp mesajlara girdim.
Can tanem:
"Canım, sabah dokuzda dersim var, sabah yedi buçukta bizi alır mısınız? Beraber kahvaltı yaparız."
Derin bir "off" çekerek telefonu yatağın üstüne attım.
Telefonunu yeniden alan Cüneyt dik dik bana bakıyordu.
"Şurada sayılı saatlerimiz var, daha yediğimiz tekmeyi anlatamadık. Üzme kızı, güzelce cevap ver. Biz yarın gideriz, o kız burada yaşayacak. Zorda bırakma," dedi.
"Niye hep haklı çıkıyorsun?" dedim.
"Çünkü kızlar konusunda senden kat kat tecrübeliyim," dedi gururla. Telefonu tekrar elime alarak mesaj attım.
"Tamam güzelim, durağın oradan alırız."
Yaptığını onaylamasam da benim yüzümden üzülmesi yüreğimi yakıp kavuruyordu.
Yatakta bir saate yakın davranışını düşündüm. Evet, zeki biriydi.
Ben onu esen rüzgârdan bile korumak istiyordum.
Gökçe genç kız olunca aldığı kararların arkasında dik durmuş, düşüncelerine saygı duymamı bana öğretmişti.
Mine’nin kararlarına da saygı duymalıydım.
Kahvaltıya börekçiye girince içerisinin sıcak ortamına bayılmıştım. Tezgâhın önünde börek bakarken yanımdaki sürekli hareket eden kıza, çalışanlardan biri mi diyerek baktım.
Kızın yılışık bir gülümsemeyle "Merhaba," demesiyle asıl amacını anlamıştım, fakat konuşmamıza Cüneyt’in de bize doğru bakması hiç iyi olmamıştı.
Kızın yanımızdan uzaklaşmasıyla fısıltıyla Cüneyt’e seslendim:
"Çaktırmadan bizimkilere baksana, inşallah görmemişlerdir!" dedim.
Cebinde bir şey arar gibi yapıp kızlara göz atan Cüneyt fısıltıyla cevap verdi:
"Silahlara dikkat ediyoruz, kızı da bizi de vurabilirler!" deyince kendime engel olamadan kahkaha attım.
"Benimki arabada, sen kendine dikkat et."
Cüneyt bana bakarak yutkundu.
Açlıktan karnım zil çalarken bir lokma börekten sonra Mine, börekleri boğazıma dizmişti.
Mine ve Sevda’yı fakülteye bırakıp hediye bakmak için yeniden çarşıya indik.
İlk önce bir yere girip kahvaltı yaptık.
Dolaşırken vitrin camında gözüme takılan dijital resim çerçevesini beğenerek hazırlattım.
Çarşıyı gezerek vakit geçirmeye çalışsak da erkenden fakültenin önünde beklemeye başladık.
Sapanca Gölü’nü seyrederken yanıma birinin geldiğini anlayınca sadece başımı çevirdim.
Sabah börekçide gördüğümüz, onun yüzünden Mine’nin sinirli haliyle muhatap olduğum sarışın kız yanıma gelerek aynı yılışıklıkla karşıma dikildi.
"Merhaba, sabahta karşılaşmıştık. Seni burada görmek güzel," dedi.
"Benim -bizim için seni görmek hiçbir şey ifade etmiyor," dedim hâline gülerek.
"Adım Berrin. Bir yerde oturup konuşuruz, beni seveceğinize eminim," dediğinde seviyesini yerlere indirmişti.
Seviyesiz kızlarla oldukça fazla muhatap olmuştum. O yüzden kalbimin en ücra köşesine işlemişti Mine’nin gururlu duruşu.
Kalbimin her zerresini sahiplenen Mine’den sonra kapatmıştım kalbimin tüm kapılarını.
"Pekâlâ. Senin anlaman için açıklayayım. Biz kahvaltıyı sevdiğimiz kızlarla yaptık. Senin yosmalığın bize işlemez. Onun için şimdi uzaklaş," dememle suratı bir karış asıldı.
Sinirle soluyarak uzaklaşırken arkama dönmemle Mine’nin geldiğini gördüm.
Sabahki sinirini tekrar görmek istemediğim için ona gülümseyerek baktım.
"Güzelim, geldin mi?" dedim.
Fırtına kopan gözlerinde bir anda güneş açmıştı.
"Geldim, sevgilim," dedi.
Cüneyt’i çağırıp "Abi," dediğinde kalbim acımıştı. Ayaz’ın varlığı sadece üzmüştü onun narin kalbini.
Restorana gittiğimizde ellerimle ona yemek yapmak, onun mutluluğunu görmek her şeye bedeldi.
Yaşadığım sürece birkaç kez yaşadığım zor anlarımdan biriydi, gideceğimizi söyledikten sonraki üzüntülü hali.
Yüreğimin sahibi, uğruna dünyayı karşıma alacağım kadının gözyaşlarına neden olan Kemal!
Elbet bulacağım seni, her damla gözyaşının hesabını vereceksin inleyerek.
Ondan uzaklaşmak, onu ağlarken görmek damarlarımdaki kanın kurumuş gibi acı veriyordu bedenime.
Buna rağmen güçlü durmalıydım karşısında, güç vermeliydim ona.
Sarıldım kollarımın arasında küçük, sonsuz genişlikteki gece gözlüme.
"Senin gözyaşların kalbime saplanan birer kurşun, beni böyle yaralı gönderme. Ağlamak yok artık," dediğimde başıyla onay verdi, ağlamamak için.
Başlamıştı, ne zaman biteceği belli olmayan ayrılık vakti.
Öfkemi, üzüntümü, onun için duyduğum korkularımı, hasretimi yüklendim kalbime, benimle birlikte geliyorlardı vakitsiz bir yolculuğa.
Yaklaşık on sekiz saatlik yolculuğun sonunda Kars’a gelmiştim.
Cüneyt’i Ardahan’a bırakana kadar arabayı değişmeli kullanmıştık.
Cumartesi sabahı yolda uyuduğum bir saatlik uykuyla yeni görev yerim Kars Asayiş Şube Müdürlüğü’nün önünde durdum.
Biraz binayı ve etrafını incelerken sabah ayazı yüzüme vururken içim titremişti.
Kendi kendime havayla konuştum:
"Biraz soğuk karşılama olmadı mı?"
Deri ceketimin önünü kapatarak kapıdan içeriye girerken nöbetteki arkadaşla tanışarak kimlik gösterip içeriye girdim.
Sivil kıyafetle dikkat çekmeden içeriye göz gezdirince kapının karşısındaki masada oturan siyah küt saçlı, kumral, orta boylu, yeni mezun olduğu belli olan memur hanımı gördüm.
Başını masaya eğmiş, önündeki dosyaya bir şeyler yazıyordu.
"Merhaba," dediğimde başını kaldırıp bana baktı.
"Merhaba, nasıl yardımcı olabilirim?" dedi.
"Adım Gökhan Bozbey," dedim rütbemi belli etmek istercesine.
Bir anda şaşırarak ayağa kalktı.
"Hoş geldiniz, amirim. Adım Tuğçe Şahin. Nasıl yardımcı olabilirim?"
"Önce odamı görmek istiyorum, sonra ben sana söylerim," dedim yorgunluğun verdiği donuk sesle.
"Peki, odanız bu tarafta," diyerek masanın arka tarafından ileriye doğru ikinci odanın kapısını açtı.
İçeriye girerek odaya göz gezdirdim. Yeni masa ve dolap, bilgisayar, masanın önünde karşılıklı deri koltuklar ve orta sehpa vardı.
Uğruna hiç tereddüt etmeden her yere gideceğim, kanımın son damlasına kadar feda edeceğim nazlı bayrağım ve sırma saçlı, mavi gözlü liderim...
"Tamam Tuğçe, sen çıkabilirsin," dediğimde dışarı çıkmasıyla kapıyı arkasından kapattım.
Koltuğa kendimi bırakıp başımı yasladım. Gözlerim kapanmakta ısrar ediyordu.
Oturduğum yerde gözlerimi kapatarak on beş dakika kadar uyudum.
Telefonun çalmasıyla uyandığımda göz kapaklarım hafiflemiş şekilde telefona baktım.
Narkotik’ten Şaban Müdür arıyordu.
"Efendim, müdürüm."
"Günaydın Gökhan, nasılsın?" deyince hafif sesle güldüm.
"Uykusuz ve yorgun. Buna rağmen mutluyum," dedim.
"Güzel, daha çok mutlu olman için bir haber vereyim. Köstebeği bulduk, hastanede pansumandan sonra savcılığa gidecek," dedi.
"Ellerinize sağlık, müdürüm. Kimmiş?"
"Deli Murat," deyince hiç ummadığım biri olduğu için şaşırmıştım.
"Operasyonu yapacaksınız, değil mi?"
"Tabii ki. Sonucu ne olursa olsun yapacağız," dedi.
"Kemal’i aldığınızda bana haber verin lütfen. Onunla görülecek hesabım var," dedim.
"Onunla görülecek çok hesabımız var."
"Yolunuz açık olsun, müdürüm."
"Sağ ol, Gökhan, görüşürüz."
"Görüşürüz, müdürüm," diyerek telefonu içim rahatlamış şekilde kapattım.
Artık rahatça çalışabilirdim. Önümdeki bilgisayarı açarak şubede görevli arkadaşların listesine baktım.
Yirmi beş görevli vardı. Listedeki isimleri sırayla okurken bir ismi okuyunca önce şaşırmış, sonra içimde küllendi sandığım ateş yine canlanmıştı.
Şubenin telefonunu açtım.
"Tuğçe, burada görevli arkadaşların hepsi nerede?" dedim.
"Amirim, çoğu dışarıda görevde," dedi.
"Mesai saatinin sonunda şubede olanlarla toplantı odasında görüşmek istiyorum. Toplanınca haber ver," diyerek telefonu kapattım.
Öğlen yemeğini tost ve çayla geçiştirdim. Akşam saatine kadar dosyaları incelemekle geçmişti.
Tuğçe’nin kapıyı tıklayarak içeri girmesiyle başımı bilgisayardan kaldırdım.
"Amirim, arkadaşlar sizi bekliyor," dedi.
Masamdan kalkarak toplantı salonuna yürüdüm. Açık olan kapıdan girdiğimde on beş kişiye yakın görevli arkadaşlarla biraz bakıştık.
"Merhaba. Adım Gökhan Bozbey, Şube Müdür Yardımcısıyım. Bundan sonra hep beraber azimle çalışmaya devam edeceğiz. Şimdi tanışalım," dediğimde sesim gayet resmî çıkmıştı.
En önden başlayarak hepsi isimlerini söyleyerek hoş geldiniz derken bir yandan el sıkışıyorduk.
En sona kalan, gözleri hüzünlenmiş şekilde bana bakan kişiye elimi uzatıp tokalaşarak hiçbir şey demeden sıkıca sarıldık.
"Nasılsın, Mustafa Abi?" dediğimde buruk bir gülümsemeyle yüzüme baktı.
"İyiyim, Gökhan, Amirim... Hoş geldin."
"Hoş bulduk, abi," dedim çatallaşan sesimle. Yeniden arkamda kalanlara döndüm. Oldukça sert ve kesin, yüksek ses tonuyla konuşmaya başladım:
"Ne kadar uyum içinde olursak o kadar güzel işler başarırız. Görev saatleri içinde fazla samimiyet, gevşeme istemem. Hata istemem. Hepinize teşekkür ederim," dediğimde odadan çıkmaya başladılar.
Ben toplantı masasının yanından sandalye çekerek oturunca Mustafa Abi de sandalyeyi çekerek karşıma oturdu.
"Nasılsın, abi? İzini kaybettirdin, hâlini hatrını sormak için bile izin vermedin bize," dedim biraz kırgınlığımı belli ederek.
"Böylesi daha iyiydi, Gökhan Amirim."
"Bırak amiri, abimsin sen benim," dedim vurgulayarak. Hafifçe gülümsedi.
Yürek yarasını deşmek istemesem de sormadan edemedim.
"Aslan parçam nasıl?" derken benim de içim acımıştı.
"Daha iyi. Psikiyatrik tedavi devam ediyor. Sekizinci sınıfa gidiyor, aklı fikri derste," dedi.
"Yapar benim koçum, başarır."
"Sen buralara geldin, ilk görev yerin mi?"
Güldüm.
"Yok, abi. İkinci görev yerim ve aramızda kalsın, sürüldük," dediğimde gülmeye başladı.
"Kimin arı kovanına mermi sıktın?"
"Şerefsiz dolu, hangisi olduğu ne fark eder!" dedim gülümseyerek.
Sandalyesini arkaya iterek ayağa kalkınca ben de kalktım.
"Hanım bekliyor, bu sefer böyle olsun. Yine konuşuruz," deyince sıkıca yeniden sarıldık.
"Sen de hâlâ bir şey yok mu? Beton Gökhan," dedi kaşlarını çatarak gülümseyerek.
"Var, abi, var. Betonu kırdı, dağıttı, kum etti," derken yüzüm olabildiğince gülümsüyordu.
"Helal olsun gelinime."
Gelinime...
"Sana da böylesi yakışır," dedi gülümserken koluma vurarak.
Beraber odadan çıkarak ben odama, o kapıya yöneldi.
"Tuğçe, ben çıkıyorum, misafirhane nerede?" diye sordum.
"Amirim, arka kapıdan çıkın, sokağın sonunda. Ön taraftan yol yok oraya. Ben de orada kalıyorum," dedi.
"Tamam," diyerek odama geçtim. Bilgisayarı kapatıp şubeden ayrıldım.
Misafirhaneye girişimi yaptırıp arabadan valizlerimi alarak odama çıktım. Oda gayet güzel görünüyordu.
Valizi açarak pijamalarımı aldım. Valizleri yerleştirme işini sonraya bırakarak duşa girdim. Sıcak duş yorgunluğumun yarısını almıştı.
Saçlarımı tek elimle kurularken diğer elime telefonu alarak Mine’ye mesaj attım:
"Güzelim, misafirhaneye geldim. Çok yorgunum, yarın rahatça konuşuruz."
Pijamalarımı giyerek yatağa girmemle uykuya dalmam arasında dakika yoktu neredeyse.
Sabah telefona gelen mesaj sesiyle uyandığımda alarm da çalmaya başlamıştı.
Yattığım yerden telefonu alarak mesajlara girdim.
Can tanem:
"Günaydın, sevgilim. Yeni yerinde her şey gönlünce olsun."
Yazdığı her kelime yüreğimde sevgisini bir üst seviyeye çıkartıyordu.
"Günaydın, sevgilim. Gönlümde sen oldukça, bana her yer sen."
"Seni seviyorum, canım."
"Ben seni hak etmek için ne yaptım ki?"
"Beni ben yapmak için çabaladın. Ben seninle ben oldum. Benimle birlikte kalbim de seni buldu."
"Seni seviyorum, güzelim."
İnsana imtihan olarak özlemek yeter!
Bir şehri,
Bir sesi,
Bir nefesi.
(Cahit Zarifoğlu)
Ya da seni!
&&&&&
MİNE'DEN
Mavi, bir renkten daha fazlası bence...
Sonu olmayan bir gökyüzü,
Umut dolu bir deniz...
(Cemal Süreya)
Gökhan’dan daha da uzaklaşmak beni altüst etmişti. Artık kendimi toparlamalıydım. Derslerime odaklanarak aklımı meşgul etmeye karar verdim.
Hafta sonu gelmiş, uzun saatler çalıştığım derslere ara vermiştim. Mutfağa giderek iki fincan Türk kahvesi yaptım.
Hava soğuk fakat güneşliydi. Üstüme kalın siyah hırkamı giyerek Sevda’yı balkona çağırdım.
Kahvelerimizi yudumlarken ev sahibinin bahçe kapısından genç bir kızın elinde küçük valizle içeri girmesi dikkatimizi çekmişti.
Balkondan içeri girince görüşümüzden çıkmıştı.
Kahveleri içip içeri geçtiğimizde telefonum çaldı.
Elime aldığımda, "İlknur Teyze arıyor," dedim Sevda’ya bakarak.
"Efendim, İlknur Teyze."
...
"Olur, geliriz, beş dakikaya," diyerek telefonu kapattım. Sevda’ya bakarak:
"İlknur Teyze etli sarma yapmış, yemeğe çağırıyor. Gelen yeğeniymiş, onunla da tanışacakmışız," dedim.
"Tamam, gidelim," deyince üstüm müsait olduğu için anahtarı alarak çıktık.
İlknur Teyze’nin kapısını tıklayınca kapıyı yeğeni olan misafir açtı.
Gülümseyerek kenara çekilip, "Hoş geldiniz," derken biz de spor ayakkabılarımızı çıkararak içeri, balkonun yanındaki odaya geçtik.
Cam dibinde yemek masası hazırlanmıştı. Masanın karşısındaki ikili koltuğa otururken mutfaktan elinde kaşıklarla gelen İlknur Teyze bizi görünce gülmeye başladı.
"Hoş geldiniz, kızlarım. İlk gün gördük sizi, bir daha yoksunuz," dedi.
Elindeki kaşıkları tabakların yanına düzenli olarak yerleştirirken elinde büyük tencereyle gelen misafir kız, tencereyi masanın başına, altlığın üstüne bıraktı.
"Esma, suyu da getir, eniştene de seslen, teyzesi," dedi kapıyı işaret ederek.
Kızla birlikte Haydar Amca da gelmişti odaya.
"Kızlarım, hoş geldiniz," dedi gözlerindeki mutlulukla.
"Hoş bulduk, Haydar Amca," dedik ikimiz birden.
İlknur Teyze’nin çağırmasıyla hep birlikte masaya oturduk.
"Artık tanışmak istiyorum, ben Mine," dedim elimdeki tabağı uzatırken.
Gülümsedik ikimiz de.
"Ben Esma, bu güzel kadın benim teyzem olur," dedi.
"Ben de Sevda. Annemin adı da Esma, annemin yerine sarılabilir miyim sana?" dedi normal bir sesle. Hayret, kıskanmamıştı, hatta sarılmak istemesine gülmemek için yanaklarımı ısırdım.
Karşıma oturan Esma’yı biraz inceledim.
Yeşil gözlü, doğal sarı, kökünden ucuna kadar uzun kıvırcık saçlı, kumral tenli, Sevda boylarında çok güzel bir kızdı.
Elindeki tektaş dikkatimi çekti.
"Sen sözlü müsin?" dedim sürekli gülümseyen yüzüne bakarak.
"Evet, bir ay önce sözlendim," dediğinde çorbasından kaşık alan Haydar Amca, bıyık altından sessizce gülüyordu.
Sandalyesine oturan Esma, bunu fark ederek o da gülmeye başladı.
Yan yana oturduğumuz Sevda’yla birbirimize bakarak ne olduğunu anlamaya çalışıyorduk.
"Enişte, yaptığın muzırlıklar aklına geldi, değil mi?" dedi Esma tatlı bir kızgınlıkla.
Haydar Amca alçak sesle gülmeye başladı.
Ne olduğunu bilmeden gülümserken Sevda lafa atladı:
"Ne yaptı ki?" dedi merakla.
"Ne yapmadı ki! Sözlüm Emre’yle çıkmaya başladık, ‘İlla getir, tanışayım,’ dedi. Emre geldi, çocuğu kapıda elinde bıçakla karşıladı. İstemeye geldikleri akşam da; bizde âdettir, ‘Veriyoruz’ kelimesini evin en büyüğü söyler, sonra baba söyler. Bu muzır eniştem tuttu, ‘Vermiyorum,’ dedi," dedi tatlı tatlı kızarken Haydar Amca’ya bakarak.
"Arada olanları anlatmıyorum bile."
Benim gibi Sevda’nın da dikkatinden kaçmayan sözü duyunca ortaya bombayı bıraktı:
"Ya Mine, bak, boş yere üzdün Gökhan eniştemi. Haydar Amca kızmıyormuş, baksana," demesiyle masanın altından bütün kuvvetimle ayağına bastım.
"Ahhh!" diye inleyerek yüzünü buruşturdu.
Haydar Amca bize değişik fakat gülümseyerek bakarken Esma bir an duraksayarak söze girdi:
"Teyze, muzır eniştem bu kızlara ne yaptı?" dedi.
Ben utancımdan kıpkırmızı kesilmiş, sesimi çıkarmadan otururken İlknur Teyze gülmeye başladı.
"Yok, daha bir şey yapmadı. Kızlar geleli neredeyse bir ay oldu. Geldikleri gün gördük, bir de şimdi," dedi.
Ayağının acısı az gelmiş olacak ki Sevda yeniden lafa atladı:
"Ya, dedi ki, ‘Erkek arkadaş getirirseniz hiç iyi olmaz, getirmeyin,’ dedi. Fakat yeğeninin sevgilisini kabul etmişsin, Haydar Amca!" dediğinde utancımdan masanın altına giresim geldi.
Alçak sesle Sevda’ya bakarak kızdım:
"Sevda, sus ya!"
Masaya oturduktan sonra ilk defa konuşan Haydar Amca:
"Eve getirmeyin derken ciddiydim. Ailenizin yanında da bizim eve getirin, tanışırız demek istemedim. İlk fırsatta getirin, tanışalım," dedi.
"Şimdi mi söylüyorsun, Haydar Amca, yaaa! Onlar gittiler ki, ne zaman gelirler belli değil," dedi Sevda çocukça üzgün sesiyle.
Bu kızın patavatsızlığı ya beni öldürecek ya da ben onu öldüreceğim.
"Mine, biraz anlat bakalım, kimdir, nedir bu oğlanlar? Sizi hak ediyorlar mı?" dedi bana bakarak.
Yüzüm kızarsa da artık olan olmuştu. Utana sıkıla mecbur anlatacaktım.
"Polisler, Haydar Amca, ikisi de. Tayinleri çıktı, benimki Gökhan Kars’a, Sevda’nınki Cüneyt de Ardahan Çıldır’a gitti, birkaç gün önce," dedim.
"Hıh, tüh, kaçırmışız. Polis olmaları iyi insan, size değer veren biri olacak demek değil," dedi ellerini masanın üzerinde birleştirerek.
"Beş dakika konuşmamız yeterli benim için, neyse, geldikleri zaman görüşelim, bunu unutma," dedi.
"Peki, Haydar Amca," dedim gülümseyerek.
İçim rahatlamıştı, saklamayacağım, aradıklarında yalan söylemeyeceğim için böylesi daha iyi olmuştu.
Yemeklerimiz bitmiş, Esma ve Sevda’yla birlikte masayı toplarken telefonum çalmaya başlayınca girişte sandalyenin üstüne bıraktığım hırkamın cebinden alarak ekrana baktım.
Gördüğüm isimle sanki başımdan aşağı kaynar sular döküldü.
Sana iyi gelen insanlar olsun hayatında,
Sana saygı duyan, seni destekleyen ve en önemlisi seni anlayan.
