22. bölüm · GÖKYÜZÜM
TEK NEFES
Savcı Barış Bey’lerin evinde tam gün çalışmaya başlayalı üç gün olmuştu.
Sakin olsalar da iki çocuğun sorumluluğu beni fazlasıyla geriyordu.
Gerilmemin bir başka sebebi de Barış Bey’in tavırlarıydı. Her sabah evden çıkmadan önce verdiği uyarılar, korkmama ve gerilmeme neden oluyordu.
“Kapının önünde polis olacak. Kimseyle muhatap olma ve kapıyı açma. Çocukları evin önüne dahi çıkarma. Acil bir şey olursa hemen beni ara.”
Bu sabah da uyarılarını yapınca dayanamayarak sordum:
“Barış Bey, korkmam gereken bir durum mu var?” dememle yüzü bir anda değişti.
“Hayır, fakat dediklerime dikkat et,” diyerek kapıyı çekip Arzu Hanım’la birlikte gitti.
Uyarmasına uyarıyordu da, ben fazlasıyla kuşkucu olmaya başlamıştım. Üç gündür sitenin içinden çıktığını gördüğüm orta yaşlı bir kadın, sitenin etrafında koşu yapıyordu.
Kendime saçmalamamam konusunda telkinler vererek Hale’yle oynayıp vakit geçirmeye başladım.
Eve gündelikçi geldiğini biliyordum, fakat arada mutfağı toplamaya başladım.
Saat on olunca Ayberk’in odasına çıkarak ders verirken, Hale’ye yanımda oynaması için oyuncak verdim.
Ancak Hale dört yaşında bir çocuktu ve bu yüzden Ayberk’in dikkatini fazlasıyla dağıtıyordu.Buna bir çare bulmam lazımdı; aklıma Sevda geldi.
Ancak Arzu Hanım’lar kabul etmek istemezdi. Ne olursa olsun sormaya karar vererek Arzu Hanım’ı aradım. Telefon ikinci çalışta açıldı.
“Mine, bir şey mi var?” dedi telaşla.
“Yok, Arzu Hanım, ben sizden bir ricada bulunacaktım,” dedim çekingen bir tavırla.
Kısaca Ayberk’in durumunu paylaşarak, başka birini bulana kadar Sevda’nın yanımda olmasını istediğimi söyledim.
İlk sorduğu şey, “Sevgilisi var mı?” oldu.
Bizi ne zannediyorlardı? Amerikan dizilerindeki gibi çocukları uyutup sevgilisiyle kırıştıran biri gibi mi izlenim bırakmıştım?
Cüneyt abimi ve polis olduğunu, pardon, Polis Asayiş Şube Müdürü olduğunu ve Nevşehir’de görev yaptığını gururla söyledim.
Barış Bey’e danışmadan izin veremeyeceğini söyleyerek telefonu kapattık.
Ayberk’e test hazırlayıp masada bırakarak Hale’yle yemek yedirmek için mutfağa indim.
Önüne ılıttığım mercimek çorbasını içerken telefonumun sesini duyunca yukarı yönelirken,
Ayberk telefonumla aşağı indi.“Gökyüzüm kim, sevgilin mi?” dedi, kalınlaşmaya yeni başlamış sesiyle.Bu çocuk bana hesap mı soruyordu? Yoksa kıskanmış mıydı?
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırırken telefonu meşgule alarak masanın kenarına bıraktım.
“Sen de mi aynısın, Ayberk?” diyerek Hale’nin yanına döndüm.
Telefonum tekrar çalınca heyecanla kalkıp elime aldığımda Arzu Hanım arıyordu.
“Efendim, Arzu Hanım,” derken nefesimi bıraktım.
“Mine, arkadaşını çağırabilirsin. Gelince ben de tanışacağım,” dediğinde teşekkür ederek telefonu kapattım.
Sevda’yı aradım. Uzunca çaldıktan sonra mayışık haliyle açtı.
“Tembel, daha uyuyor musun?” dedim gülerek. Saat neredeyse öğle olmuştu.
“Ne yapayım, kocam uyutmadı akşam. Tövbe ya!” dedi sızlanarak.
“Hazırlanıp yanıma gel hadi. Gelince anlatırım,” diyerek telefonu kapattık. Konum atarak çorbasını bitiren Hale’nin kasesini tezgâha bıraktım.
Kucağıma aldığım Hale’yle birlikte tekrar Ayberk’in odasına çıktım.
Çocuklarla ilgilenirken vakit nasıl geçiyordu, bilmiyorum. Kapı zilinin çalmasıyla çocukları odada bırakarak aşağı indim.
Kapının gözetleme deliğinden baktığımda Sevda’yı görünce kapıyı açtım.
“Mine, kız, bu ne? Güvenlikte kimlik, burada kimlik sorgulaması,” dedi fısıltıyla, kapının önündeki orta yaşlı erkek polisi göstererek.
Elimle içeri girmesini işaret ederek kapıyı kapattım.
“Onların stresini bana sor. Bir şeyler yedin mi?” dedim, spor ayakkabılarını çıkarırken. Başıyla onaylayınca yukarı odaya çıktık.
Odaya girdiğimizde Ayberk ve Hale bize baktı.
“Mine Abla, bu kim? Babamın haberi var mı eve geldiğinden?” dedi Ayberk.
“Asıl sorgulama buradaymış,” dedi Sevda kıkırdarken. Gözlerimle işaret ederek susmasını söyledim.
“Var, Ayberk, ikisinin de haberi var,” diyerek çocuklara döndüm.
“Sevda, sen Hale’yi al, aşağı in. Ben ders çalıştırayım,” dediğimde Hale hızla yanıma gelerek bacaklarımın arkasına saklandı.
Hafifçe arkamı dönerek Hale’yi kucağıma aldım.
“Ben Hale’yle ilgileneyim, sen ders çalıştır. Olur mu, Ayberk?” diyerek ona baktım.
“Olur,” dedi keyifli bir tavırla.
Kucağımda masumca bana bakan Hale’nin yüzüne baktım.“Hale’cim, haklısın, ben de yanından kaçmaya uğraşıyorum ama peşimden geliyor, baksana,” derken kıkırdayarak odadan çıktım.
Merdiven başında arkamı dönerek Sevda’ya baktığımda, dudaklarını sinirle büzmüş, gözleriyle bana küfürler ediyordu.
Sevda saat üçten sonra aşağı inerken merdivenin dibinde karşılaştık.
“Mine Abla, Sevda senden daha eğlenceli,” diyerek arkasından indi Ayberk.
Küçük bir kahkaha attım. Bunu abime kesinlikle söylemeliydim.
Dişli bir rakibi vardı ne de olsa. Kapının anahtarla açılmasıyla olduğum yerde hafifçe irkildim.
Arzu Hanım ne ara gelmişti? Sevda’yla tanıştırınca bir süre konuştular. Arzu Hanım’a, Hale’nin bana alıştığı için Sevda’nın Ayberk’e ders çalıştırabileceğini söyledim.
Kabul ettiğini söyleyerek bir süre sonra biz evden ayrıldık. Havanın güzel olmasıyla oldukça kalabalık sokaklarda, en lüks dükkânların önünden keyifle yürürken aklım başka yerde kalmıştı.
“Sevda!” dedim düşünceli bir tavırla.
“Gökhan yine aradı,” dedim düz bir sesle.
Hiç sesini çıkarmadan yürümeye devam ettik. Bir adım öne geçerek eğilip yüzüne baktım.
“Soru kitapçığını evde mi unuttun?” dedim, hayretler içinde kalmış gibi yaparak.
Eliyle ağzına fermuar çekme işareti yaptı.
“Hemen aklından geçeni sor. Yolda bayılmanla uğraştırma beni, hastane falan,” dedim kıkırdayarak.
“Ay, konuşurum suç, konuşmam suç,” dedi sitem ederek.
“Sana konuşmak yakışıyor, konuş konuş,” dedim gülerek.
Yavaşça sırıtmaya başladı.“Ay, ne konuştunuz, anlat hadi!” dedi en sonunda.
Yolun karşı tarafında gördüğüm dondurmacıya, bileğinden tuttuğum gibi karşıya geçerek dükkânın önündeki son boş masaya oturduk.
“Ne konuştunuz ya!” dedi sabırsızlıkla.
“Açmadım ki,” dedim gülerken.
Fena bozuldu hanım.Dondurma öncesi bir sürü laf yedirdi bana.
Telefonuma gelen mesajı açtığımda Esma’dan gelmişti.
- Yarın teyzemlerle birlikte yemeğe bekliyorum. İtiraz hakkın yok.
- Esma, Sevda gelir, benim kusuruma bakma, olur mu?
- Gökhan Abi’nin daire kapısını dışarıdan kilitlerim, korkma :)))
Bunlar Sevda’yla anlaşmalı mı çalışıyordu? Neden korkacakmışım ki zaten, anlamıyorum?
- Niye korkacağım ondan? Geliyoruz, canım.
- Öptüm, grş :))
Gökhan’ın normal şekilde kapıyı çalıp karşıma çıkmasını beklemiyordum zaten. Olmadık zamanda, olmadık yerde karşıma çıkmasını, anlamadığım şekilde iyi biliyordu.
“Sevda, Esma mesaj attı. Yarın Haydar amcalarla yemeğe gideceğiz,” dedim, telefonu masaya bırakarak.
Ağzında dondurma olduğu için sevincini hızla başını sallayarak gösterdi.
Ardından karşımda oturan Sevda, bir anda gözlerini büyüterek arkama bakmaya başladı.
“Mineee, bak kim geliyor?” dedi sırıtırken.
Kalbimin hızlanmasına engel olamazken donup kalmıştım.
“Yine mi Gökhan geliyor?” dedim, arkaya bakmamak için.
Olur olmaz yerlerde karşıma çıkmasına öyle alışmıştım ki ilk aklıma o geldi.
“Ya, baksana!” diye ısrarına dayanamadım.
Derin bir nefes alarak duruşumu dikleştirip hafifçe arkama döndüm.
Birkaç masa arkamızda Samet ve Gülin el ele tutuşmuş bize doğru geliyorlardı. Oturduğum plastik sandalyenin kollarını tutarak hızla Sevda’ya kızgın bakışlarımı yolladım.
Resmen benimle alay etmişti.“Off, Sevda, ya!” dedim.
Kalabalığın içinde kahkaha atmamak için kendini sıkarak gülerken alayla yüzüme baktı.
“Sen abimi bekliyorsan, ben ne yapayım? ‘Bak kim geliyor,’ dedim. ‘Seninki geliyor,’ demedim ki!” dedi gülerek.
İşaret parmağımı sallayarak, “Bunu da ben yazdım bir yere!” dedim.
Yanımıza gelen Samet ve Gülin selam vererek masaya oturdu.
“Sevda, yine neşen yerinde, bakıyorum,” dedi Gülin gülümseyerek.
“Onun değil ama,” dedi Sevda, bir yandan beni gösterip kahkaha atarak.
“Gökhan abim değil de siz geldiniz diye pek bozuldu, istemeyen hanım!” dedi gülmeye devam ederek.
Evde olsak, şu anda yapacağımı biliyordum ama...
Gözlerini büyüterek heyecanla bana baktı Samet.
“Mine, ne oldu, düğünden sonra barıştınız mı?” dedi.
Erkeklere meraklı olmak hiç yakışmıyor. Özellikle dedikodu meraklısı olmak. Çok konuşmak da yakışmıyor.
Arkamdaki masada oturan gencin çenesi kapanmak bilmedi.
Çok şeyi bilebilirsin, doğruyu da bilebilirsin, fakat söz gümüşse sükût altındır.
Oturduğumuzdan beri o yetmezmiş gibi, şimdi de Samet eklenmişti.
Gözlerimi gülümseyerek bizi izleyen Gülin’e çevirdim.
“Gülin, sen bu kadar meraklı bir erkeğe nasıl sabrediyorsun?” dedim sakince.
Gülin “ay” diyerek yaka silkerken, Samet dik dik bakmaya başlayınca memleketten neden geldiklerini sorarak konuyu değiştirdim.
Gülin’in evindeki sıkı yönetimden kaçıp hasret gidermek için okulu mazeret ederek geldiklerini söylediler.
Bir süre daha beraber oturduktan sonra biz kalktık. Akşam serinliği düşmeye başlasa da havanın nemi nefesimi tıkamaya devam ediyordu.
Sevda’nın yarın Esma’lara giderken ne giyeceğimiz konusuyla geçen yürüyüşün ardından ev sahibimiz
Haydar Amca’yı balkonunda otururken görünce el salladık.
“Yarın saat on gibi gideriz, geç kalmayın, kızlarım,” dedi.
Kızlarım...
“Merak etme, Haydar Amca, sabah içtimasına kaldırır biri,” dedi Sevda sırıtırken.
“Yine çenen düştü, Suzan! Konuşma, yürü eve,” diyerek eve doğru yürüdüm.
Eve çıkar çıkmaz kısa bir duş alarak üstüme rahat bir şeyler giydim.
Neden yarını düşündükçe kalbim hızlanıyordu?
Karşıma çıkmasını engelleyemezdim, fakat onunla konuşmak istemiyordum.
Zaten başkaları da olacağı için çok sıkıntı olmazdı.Cumartesi evde mi olurdu acaba?
Yoksa nöbetçi mi olurdu? Beni neden ilgilendiriyorsa!
Onu tekrar görmek acılarımı tazelerken, neden bir yanım görmek istiyordu?
Rahatlamam gerekiyordu ve çareyi resim yapmakta buldum.
Yüksek bir dağın yamacında açan kardelen çizmek geçti içimden.
Karakalem de olsa kardelenin güzelliği başkaydı.SabahSabah erkenden kalkarak üstüme ne giyeceğime karar verdim.
Kahvaltı hazırlamak için mutfağa geçtiğimde aceleyle çay demleyip kahvaltılıkları çıkarırken hanım, güzellik uykusundan anca kalkmıştı.
İki yumurtadan omlet yaparak elimde tabakla masaya oturdum. Çayları dolduran Sevda, bardağımı önüme bırakırken fıldır fıldır bakan gözleri yine aklından neler geçtiğini anlatmak istiyordu.
“Bana bak, Suzan. Sakın orada, Gökhan’ın yanında patavatsızlık yapma, fena bozuşuruz!” dedim, gözlerimle korkutmaya çalışarak.
Korkacağını düşünmem zaten yanlıştı.
“He, yani abim gelecek, eminsin!” dedi sırıtırken.
Yüz şeklim değişirken gözlerimi devirdim.
“Hayır, nereden emin olacağım ki? Ama gelmese iyi eder,” dedim, ekmekten bir parça koparırken.
“Abimi göreceğimizi nerden çıkardın?” dedi aynı sırıtmayla.
“Karşı dairede oturduğu için, karşılaşırız belki diye,” dedim iğneleyici bir şekilde.
“He, yani karşılaşmayı umuyorsun?” dedi bu sefer.
“Hayır, ummuyorum, istemiyorum, ama susmanı çok istiyorum,” dedim sinirle.
Beni kızdırmaktan mutlu olduğunun ifadesi kahkahasını attı hanım.
“Beni sinir etmekten ne zevk alıyorsun, anlamıyorum ki,” dedim sinirle.
“Ah, onun tadını bir bilsen,” dedi gülerek bana bakarken.
Başımı iki yana sallayıp bıkkınlıkla yüzüne baktım ve bir daha bakmadan kahvaltımı yaptım.
Beraber masayı topladıktan sonra hazırlanmak için odama geçtim.
Neden gidiyorum İzmit’e?
Sadece Esma’nın davetine icabet etmek için mi?
Yoksa ondan kaçtığımı düşünmemesi için mi?Bu sorular, gözlerimi sabitleyerek baktığım elbisemin üzerinde yazmıyordu, ama beynimi kazıyordu.
Neden gidiyorum?
Gururum cevap verdi beynime.
Beni sağlıklı ve güzel görmesini, onun ayrılmasıyla yıkılmadığımı, beni yarı yolda bırakmasını affetmediğimi bilmesini istiyordum.
Ne şekilde karşıma çıkacağını anlamak mümkün değilken, ne olursa olsun karşısında dik duracaktım.
Bu yüzden pastel sarısı, üstünde zambak çiçekleri olan tiril tiril bir elbise giydim.
Üstüne, çiçeğin yapraklarıyla uyumlu yeşil bir şal bağladım.
Kot pantolon ve kısa kollu penye giymiş olan Sevda da odasından çıkınca kapıya yöneldim.Sandalet ayakkabılarımı giydiğimde aşağı indik.
Haydar Amca şaşırtmıştı beni. Her yere giderken özenle giyinir, tıraşsız çıkmaz, parfümünü de sürerdi.
Üstünde normal bir penye, iki günlük sakalları vardı.
“Haydar Amca, sen böyle mi gideceksin?” dedim, üstündeki penyeyi göstererek.
“Kızım, hiç keyfim yok. Hanımın hatırı için gidiyorum işte,” dedi, arabanın şoför koltuğuna oturarak.
Sessizce geçen yolun ardından İzmit’e giriş yaptığımızda mideme ağrılar girmeye başladı.
Sakinleşmek için camın uğultuyla dolan havasından derin nefesler aldım.
Gözlerim şehir merkezinde dolanırken, Sevda’nın imalı şekilde Haydar Amca’yı çağırmasıyla başımı ona çevirdim.
“Haydar Amca! Biraz yavaş gider misin? Biri camdan dışarı düşecek yoksa!” dedi, gülüp yan gözle beni süzerken.
“Nasıl yani, anlamadım,” dedi Haydar Amca, dikiz aynasından bakarak.
“Boş ver, amca, sen yoluna bak, patavatsız konuşuyor işte,” dedim hafif sinirle, gözlerine bakarken.
Yeniden başımı yola çevirdim. Eve yaklaştıkça kalbimin hızlanmasına engel olamazken, midemde uçmaya başlayan kelebeklere de sinir oluyordum artık.
Ona yaklaşırken heyecan benliğimi bu kadar ele geçirmemeliydi.
Esma’nın evinin önüne geldiğimizde kalbim yerinden çıkmaya çalışır gibiydi. Arabadan inerken bakışlarımı kaçırarak Gökhan’ın evinin camına hiç bakmadan, fakat ağır hareketlerle bina kapısının önüne gittim.
Ondan kaçtığımı fark etmesi, içimdeki ikilemi de fark etmesini sağlardı.
Daire ziline basarak beklerken diğerleri de yanıma gelmişti.
Kapının otomatiği açılınca hep beraber yukarı çıktık. Onun daire kapısının önünde hiç ayakkabı yoktu.
İşte miydi acaba?
Esma, Emre ve Esma’nın anne babası karşıladı bizi.
Kapıdan girişte en sona ben kalmıştım ve merdivenlerden gelen tok ayak sesiyle istemsizce arkama baktım.
Orta yaşlı bir erkek yanımdan geçerek üst kata devam etti.
Bu günü heyecandan kalp krizi geçirmeden bitirsem iyi olurdu.
Karşılama sonunda kadınlar günlük oturma odasına, erkekler misafir odasına geçti.Kapının tekrar çalmasıyla Esma kalkarak kapıyı açtı.
Esma’nın kınasında tanıştığım kuzeni Nihal ve annesi gelmişti.
Nihal ve Esma’yla hasret giderip biraz sohbet ettikten sonra, muhabbet eden kadınları odada bırakıp misafir odasındaki yemek masasını hazırlamaya başladık.
Masaya yemek takımını dizerken, mutfaktaki Sevda’nın telefonu çalınca konuşup kapatarak kapıdan bana baktı.
“Mine, annen kaç kere aramış, telefonun nerede?” dedi.
“Bilmem, çantamdadır herhalde,” diyerek portmantoya yöneldim.
Kol çantamı alarak içine baktığımda yoktu. Evde hiç elime almamıştım.
Muhtemelen arabada kalmıştı. Tekrar misafir odasına yöneldim.
“Haydar Amca, arabanın anahtarını verir misin? Telefonum arabada kalmış galiba,” dediğimde yanındaki sehpadan anahtarı alarak uzattı.
Arabadan o kadar aceleyle inmiştim ki aklıma dahi gelmemişti.
Daire kapısına gittiğimde, kapının baskısına tutarak gözetleme deliğinden baktığımı gören Esma gülerek yanıma geldi.
“Üzgünüm, evde yok, sabah işe giderken karşılaştık,” dedi kıkırdayarak.
“Off, Esma, sen de başlama lütfen,” diyerek kapıyı açtım.
Madem yoktu, rahatça sandaletlerimi giyerek aşağı indim.
Arabanın arka kapısını kaldırım tarafından açtığımda telefonu koltuğun üstünden alarak kapıyı kapattım.
Telefonun ekranını açarken eve doğru yürümeye başladım. Annem beş kere aramıştı.
Arama saatlerine bakarken bir adım atmamla birine çarpınca başımı kaldırıp “Kusura bakmayın,” demeye çalıştım, fakat sözüm ağzımın içinde kayboldu.
Pırıl pırıl gülen masmavi gözlerin içinde, midemde uçuşan kelebeklerin yansımasını gördüm. Sesimi çıkarmadan başımı önüme eğerken kokusunu içime çekmemek için nefes almadım.
Üstündeki üniforma mı çok güzeldi, yoksa ona mı bu kadar yakışıyordu? Onu görev başında görmeyeli uzun zaman olmuştu.
“Her kusur bu kadar güzel olsa, daha ne isterim,” dedi neşeyle.
Bir dakika daha durursam kendimi toplamak kolay olmayacaktı.
Başımı eğerek yanından geçmek için bir adım attım. Uzun bacaklarıyla santimlemesi, önüme geçmek için yetmişti.
Sağ elinde karton çanta içinde küçük hediye paketleri olduğunu gördüm.
Diğer tarafa tekrar adım attım, tekrar önüme geçti.Başımı kaldırarak sinirle yüzüne baktığımda, gözlerinin gülüşüne yüzü de eklenmişti.
Bir de gülüyor!
“Hoş geldin, Mine’m,” dedi.
Sesimi dahi çıkarmadan başımı çevirip yan tarafa adım atınca yeniden önüme geçti.
Burnumdan verdiğim sinirli nefesle gözlerine baktım.
“Önümden çekil!” dedim, dişlerimin arasından tıslar gibi.
“Tabii, Mine’m,” diyerek yan tarafa geçip boş eliyle yol gösterdi.
Çekilmesi için illa kızmamı mı bekliyordu? Sevda’yla anlaşmalı mıydılar bugün?
Hızlı adımlarla bina kapısına yönelip daire ziline bastım.
Bu kapıyı neden açık bırakmamıştım ki!
Elimi çekmemle koluma sürtünüp elindeki anahtarla açtığı kapıdan içeri geçip, eliyle yine yol gösterdi.
“Buyrun, küçük hanım!”
Küçük hanımmış!Nefesime rağmen hızlı adımlarla merdivenleri çıkarken, bütün benliğimle arkamda olduğunu biliyordum.
Daire kapısından başını çıkaran Sevda, kocaman yeşil gözlerini açmış bize bakıyordu.
Telâşla ayakkabılarımı çıkararak, sırıtmaya başlayan Sevda’nın gözlerine bakışlar atıp içeri geçtim.
“Abicim, nasılsın?” diyerek Sevda’nın sarıldığını görsem de, daire kapısının tam karşısındaki mutfağa girdim.
“İyiyim, güzelim,” dedi.
İçeriye de girecek hali yoktu ya!Daire kapısı görünmediği için kendimi tezgâha yaslayıp, yüzüme elimle yelpaze yaptım.
Merdivenleri hızlı çıkarken iyice sıcak olmuştu. Mesajları kontrol etmeye başlasam da kimseden mesaj yoktu.
Olsa da dikkatimi veremiyordum ki.
“Sadece senin için,” demesine anlam verememiştim.
Teşekkür eden Sevda, içeri davet etti.Gökhan’ın sesini duyan Emre odadan çıkarak kapıya gitti.
“Gökhan, hoş geldin, masa hazır, gel yemek yiyelim,” dedi.
Yok artık, Emre!
“Sağ ol, Emre, ama ben Haydar Amcaları görmek istiyorum,” dedi Gökhan.
İçeriye girmek için güzel bahaneydi.
Yağcı, ne olacak...
“Tabii, gel, ne demek,” dedi Emre ve ikisi birlikte mutfağın bitişiğindeki misafir salonuna girdiler.
Mutfak masasının sandalyesine oturarak sakin kalmak için derin nefes aldım.
Heyecanımı bastırmak için masanın üzerindeki sürahiden su doldurup içtim. Çok da faydalı olmamıştı aslında.
Sağ taraftan küçük koridorun ortasında, günlük oturma odasındaki İlknur Teyze sesleri duyup misafir salonuna geçmişti.
İlknur Teyze de, Haydar Amca da o kadar içten “Hoş geldin, oğlum,” demişlerdi ki!
“Esma, Gökhan oğluma tabak getirin,” diyen Haydar Amca’ya ilk defa kızdım.
Sen de mi, Haydar Amca? Masada Haydar Amca kesinlikle rahat durmazdı.
Nasıl oturacaktım o masaya?
“Benim ellerimi yıkamam lazım,” diyen Gökhan’a, “Abi, gel, göstereyim,” diyen Sevda önden, arkasından Gökhan lavaboya geçti.
Gökhan’ın tekrar salona geçmesiyle herkes oraya giderken ben mutfakta hapis kalmıştım sanki.
Bir anda içeri giren Esma’nın kuzeni Nihal, heyecan ve yüzünde tebessümle bana baktı.
“Mine, Sevda’nın burada görev yapan abisi mi var? Sevgilisi var mı, sen bilirsin?” diye soruları fısıltıyla sıralarken, ne diyeceğimi şaşırarak yüzüne bakıyordum.
Ona neydi, canım! Bu kadar açık sözlü olunmaz ki!
Esma’nın, Nihal ve beni masaya çağırmasıyla cevap vermekten kurtulsam da mecburen odaya geçtim.
Harika! Bir oturma düzeni ayarlamışlardı. Masanın bir başından erkekler, diğer başından kadınlar oturmuştu.
Gökhan’ın yanında Sevda vardı ve Sevda’nın yanı boştu. Bir de Gökhan’ın karşı sandalyesi vardı, boş olan. Sevda’nın yanına oturmak için adım atarken vazgeçip Gökhan’ın karşısındaki sandalyeye yöneldim ve oturdum.
Nihal de Sevda’nın yanındaki sandalyeye oturdu mecburen. Yemekle birlikte Haydar Amca ve Esma’nın babasının Gökhan’la, yarısı soru olarak muhabbet etmesi, Gökhan’ın daha rahat davranmasına sebep oluyordu.
Başımı ve gözlerimi önüme eğmekten boynum ağrımaya başlamıştı. Aceleyle yemeğimi bitirerek masadan kalktım ve tabağımla mutfağa geçtim.
Arkamdan Gökhan’ın “Ellerinize sağlık,” diyerek lavaboya geçtiğini gördüm. Tabağımı akıtarak makineye yerleştirip sandalyeye yeniden otururken Gökhan ani bir hareketle mutfağa girip kapıyı sessizce kapattı.
İçeride o kadar insan varken bile cesaretine şaşırmamıştım artık. Hiç yüzüne bakmadan telefonumla ilgilendim.
“Bir bardak su verir misin, Mine’m?” dedi usulca.
Durumu uzatmaması için sinirli bir nefes vererek telefonumu masanın üzerine bırakıp yerimden kalktım.
Birkaç saniye sert bakışlarla gözlerine bakıp önce dolaptan bir bardak ve buzdolabından elime aldığım şişeden bardağa su doldurdum.
Bardağı altından tutarak uzattım.“Sen üstüne güzel bir soğuk su iç. Sonra da uğurlar ola,” dedim düz bir sesle, vurgulayarak.
Bardağın altındaki elime elini değdirip bardağı aldı. Yüzüne kondurduğu muzur gülümsemesiyle dudaklarının kenarlarını kıvırmayı da unutmamıştı.
Elimdeki şişeyi tekrar dolaba koydum.Dışarı çıkmak için adım attığımda yine önüme geçerek bütün vücudunu gözümün içine sokmuş, toprak kokusunu ciğerlerime üflemişti adeta.
“Elinden zehir olsa içerim,” diyerek tek dikişte soğuk suyu içti.
Boş bardağı bütün eliyle kavrayıp bana uzatırken kaçamak bakış attığım gözlerinde yine muzur gülümsemesi yayılmıştı.İşaret ve orta parmağımı bardağın içinden tutarak eline değmeden bardağı aldım, arkamı dönerek makinaya koydum.
“Teşekkür ederim. Allah’ım seni sevene, seni bağışlasın,” dedi tane tane vurgulayarak.
Gözlerine baktım, yüreğimin altlarda kalan siniriyle.
"Sevene bağışlasın; sevmeyenle işim olmaz!"
Yüzüne vurdum sözün ağırlığıyla. Benim canımı nasıl yaktığını, biraz olsun anlasın diye.
Bütün neşesi uçup gitti.
"Mine..." devamını dinlemeden mutfaktan çıkarak günlük oturma odasına geçtim.
“Esma, ellerinize sağlık. Benim işe dönmem lazım, öğle saati bitmek üzere,” dediğinde Haydar Amca ve Emre yolcu ettiler.
Beş dakika süren mutfak konuşması, kalbimin bir günlük atışını attırmaya yetmişti.
Derin nefesler alarak salona geçip masayı toplamaya yardım ettim.
Topladığım tabakları mutfağa götürdüğümde elinde bardaklarla arkamdan gelen Nihal yanıma yaklaştı.
“Mine, özür dilerim. Sevda abi deyince benim aklıma gelmedi,” dedi fısıltıyla.
“Önemli değil, Nihal. Biz ayrıyız zaten,” dedim tabakları musluğun dibinde akıtırken.
“Ne olursa olsun, kusura bakma olur mu?” dedi mahcup bir samimiyetle.
Hafifçe tebessüm ederek başımı sallayıp tabakları makineye yerleştirdim.
Bilmiyordu kız, Gökhan’ın dikkat çekmemesi mümkün değilken özür dileyince neden kızacaktım ki!
Çay ve kahve keyiflerimizi yaptıktan sonra biz Esma’nın yatak odasına geçtik.
“Mine, eniştemin keyfi yok herhalde. Masada sessizce oturdu. Şaşkınlığımı hâlâ atamadım,” dedi.
“Gelirken hiç keyfim yok demişti. Ama ben de şaşkınım,” dedim.Esma laptopundan önce düğün videosunu açtı.
Video Esma’nın evden çıkışıyla başladığı için dikkatle izlemeye başladım. Herkesin gözü Esma ve Emre’ye bakarken ben arkalarda Gökhan’ı aradım.
Emre ve Esma salona girerken arkalarından kendimi gördüm. Birkaç kişi arkamdaki Gökhan’ı da. Esma’ların ortada dans etmeye başlamasıyla uzun süre ikimizi de görmemiştim.
Hastane ve gölün kenarındaki konuşmadan sonra düğün sonunda varmıştım sadece.
O gün yaşadığım konuşmalar bir bir zihnimde canlanmaya başladı. Gökhan’ın benden ayrılması konusunda o gün ve bugünkü düşüncelerim arasında dağlar kadar fark vardı.
O gün kırgın ve kızgındım. Bugün sadece kızgınım. Kırgınlığımı yüreğimden sökmek hiç kolay olmamıştı. Benim için benden vazgeçmiş olması bitirmişti kırgınlığımı.
Düğün görüntülerinin bitmesinin ardından balayında çektiği resimleri gösterince hayranlıkla bakmıştık.Uzunca süre kıkırdayarak ettiğimiz muhabbetin sonunda tekrar oturma odasına geçtik.
Haydar Amca odaya gelerek İlknur Teyze’yi çağırdı.
“Hanım, keyfim yok. Saat dörde geliyor, trafiğe takılmadan gidelim hadi,” dediğinde İlknur Teyze, “Tamam,” diyerek ayaklandı.
Biz de kalkıp hep beraber kapıya yöneldik.Tekrar karşıma çıkmayı denk getiremezdi herhalde.
Vedalaşmanın ardından arabaya oturup yola çıktık.Sessiz kalmalarından hayretler içinde kaldığım iki kişinin başı çekeni konuştu.
“Haydar Amca, senden bugün çok güzel performans beklemiştim. Böyle fırsat kaçarmıydı ya!” dedi bana doğru kahkaha atarak.
“Ben de senden böyle sessizlik beklemezdim, hayretler içindeyim,” dedim abartılı bir şekilde.
“Ustam varken bana düşmezdi. Abim sadece bana ne getirmiş acaba?” dedi hanım.
Yan tarafına koyduğu karton çantanın içinden üstteki uzun, küçük paketi çıkararak açtı.Kutusunda küçük sarı gövdesi olan kordonlu ince ve deri bir saat vardı.
“Abimin zevkine bakar mısın?” diyerek saati önce benim gözüme soktu, sonra İlknur Teyze’ye gösterdi.
Saati kutusuna koyarak dikdörtgen, biraz daha büyük fakat ince olan ikinci paketi de açtı.Karton kapağının üstünde tek yaprak resimi olan defter vardı.
Kapağını açtığında düz, krem rengi ilk sayfada el yazısıyla yazılmış notu okumak için başımı yaklaştırdım.
—Yüreğinden damlayan sevgi tomurcukları, yeşerip çiçek bahçelerine dönüşsün bu kağıtlarda. Yaz, yaz ki hiçbir çiçeğin tek bir yaprağı bile solmadan yaşasın mürekkep damlalarıyla.—
Ajanın gönlünü yapmayı da unutmamıştı. Abiymiş! Hediyelerini toparlayan Sevda’ya bakmayı bırakıp başımı ön tarafa çevirdim.
Merkezin içinden geçerken sesi çıkmayan Haydar Amca’nın sağ elini uyuşmuş gibi salladığını gördüm.
“Haydar Amca, kolun mu ağrıyor?” dedim koltukların arasından eğilip. Ondan önce İlknur Teyze bana doğru biraz dönerek söze girdi.
“Dünden beri kolu ağırıyor. Kaç kere doktora gidelim dedim, dinlemedi beni. Dün gece ağrıdan uyuyamadı,” dedi sitemle kızarak.
Bakışlarımı tekrar çevirdim.
“Haydar Amca, bak babam da aynı şekilde ağrıyla kalp krizi geçirmiş. Yol üstünde özel hastane olması lazım, hadi uğrayalım,” dedim omuzuna elimi koyarak.
“Ya dün ağır kaldırdım, ondan oluyor. Özel hastane bizi iki saat çıkarmaz. Gerek yok,” derken sağ avucunu sıkıp açtı birkaç kere.
“Haydar Amca, içimiz rahat olur ama. Abdestim bozulacak diye mi korkuyorsun?” dedi başını uzatan Sevda.
“Ya kızım, onun için değil. Şimdi film, kan tahlili, bilmem ne; saatler alır. Eve gidelim, dinlenirim,” dedi halsiz haliyle.
Sessizce onu takip ederken sağ elini yumup sol eliyle vites değiştirdiğini gördüm. Sesi çıkmasa da ağrısının çok zorladığı belliydi.
“Haydar Amca, kızın olarak bir şey istedim. Bizi kırma, bak önümüzde hastane, lütfen uğrayalım,” dedim ikna etmeye çalışarak.
Offlamayla karışık derin bir nefes verdi.
“İyi bakalım, sizi kırmayayım,” dedi elini tekrar sallayarak.
Sağ taraftan hastane önüne ayrılan yan yola girdi. Büyük alışveriş merkezinin önünden geçerek hastaneye yaklaştık.
Ben koltukların arasından hastaneyi takip ederken araba iyice yavaşlamıştı. Sağ tarafta taksi durağının önündeki kasiste arabanın durduğunu ve Haydar Amca’nın başının direksiyona yavaşça düştüğünü gördüm.
“Haydar, ne oldu?” diyerek İlknur Teyze telaşla omuzundan tutup arkasına doğru yasladı.
Dışarıdan gelen trafik savaşının içinde Haydar Amca’dan “Pöh” diye çıkan bir nefes sesi kapladı arabanın içini
.Tek nefes...
Ve yılları devirmiş İlknur Teyze’nin “Yardım edin!” çığlıkları başladı.
Biz ne olduğunu İlknur Teyze’nin imdatlarından anlamaya çalışırken önünde durduğumuz taksi durağından birkaç erkek geldi yardıma.
Hepimiz arabadan inerek Haydar Amca’yı arka koltuğa yatırdık.
İlknur Teyze yanına oturarak kucağına başını aldı.Genç bir erkek şoför koltuğuna oturarak hızla hastaneye doğru gitti.
Biz ne olduğunu anlamaya çalışırken orta yaşlı adam bize seslenerek taksiye oturdu.
“Kızlar, gelin, hastaneye götüreyim sizi,” dediğinde hızla arabaya oturduk. İki dakikaya hastanenin acilinde aldık soluğu.
Haydar Amca’yı triyaj odasına almışlardı. İlknur Teyze ellerini yüzüne kapatmış, yine sesini kimseye duyurmadan feryatlarını paylaştı acilde olan az kişiyle.
Ortadaki bekleme alanına oturmadan direkt kendini dışarıdaki banklardan birine attı.
Arkasından takip ettik onu.
Bacaklarımın titremesine rağmen olduğum yerde dönüp durdum.
Babam kalp krizi geçirdiğinde çocuk sayılırdım. İnsan nasıl teselli edilir, kötüyü düşünmemesi için nasıl umut verilir, bilmiyorum ki!
İlknur Teyze’nin sessiz feryatlarını dinledim bir süre.
“Haydar, beni yalnız mı bırakacaksın? Dünden beri sana doktora gidelim dedim, dinlemedin beni,” nidalarını savurdu gökyüzüne.
Başıma giren ağrı ve sıkışmaya başlayan nefesimle birlikte vücudum da titremeye başlamıştı.
Soğuk kanlı biri olmama rağmen ne tek kelime çıktı ağzımdan, ne yanına gidebildim.
Ne demem gerekiyordu, nasıl davranmam gerekiyordu?
Beynim olanları idrak etmeye çalışırken başkasına nasıl destek olacaktım?
En çok şu anda desteğe ihtiyacı vardı İlknur Teyze’nin. Yetim çocuk gibi, bizden başka kimsesi yoktu ki yanında.
Sanırım Sevda bu konuda benden daha cesurdu. Hem gözyaşlarını siliyor hem “Kötüyü düşünme,” diye teselli veriyordu.
İlknur Teyze’nin cevabı hep aynı oldu.“Haydar öldü kızım, neyi kötü düşünmeyeyim,” dedi ağlayarak.
“Ama İlknur Teyze, masaj yapıyorlar, öldü diye düşünme,” dese de Sevda, İlknur Teyze başını sağa sola hızla sallayarak itiraz etti.
“Kızım, ben ellerimde kaç kişinin öldüğünü gördüm. Biliyorum, Haydar öldü, öldü,” dedi elinin parmak uçlarını bir arada tutarak.
Ben inanmadım İlknur Teyze’nin düşüncesinin doğru olduğuna. İnanmak istemedim, itiraz ettim bütün kalbimle.
Sevda bir ara uzaklaşarak Esma’ya durumu haber verdi. Karşıda Haydar Amca’nın arabasına yaslanmış genç çocuğa gitti gözlerim.
Taksi durağından Haydar Amca’yı hastaneye getirendi. Endişeyle olduğu yerde dönüp dururken bekliyordu işte. Vicdanlıydı demek ki!
İlknur Teyze’nin hızla ayaklanarak içeriye yönelmesinin ardından titreyen bacaklarımla acilin içine girdik. Elinden gelse triyaj odasına girip yalvaracaktı.
Gencecik bir kadın doktor çıktı triyaj odasından.Birkaç kelam edip arkasından, “Elimizden geleni yapıyoruz,” diyerek yeniden içeriye girdi.
Sıkışan nefesimin üstüne hastanenin ilaç kokusu genzimi yakarken dayanamadım. Can ne kadar tatlıymış.
Acilin giriş kapısının yan tarafındaki banka oturdum. Sessizce fakat yaşlarım dinmeden ağladım.
Her şeyde hıçkırarak ağlarken neden katılaşmıştı yüreğim?
Gökhan’ın vurulmasından sonra “Her şeye ağlamayacağım,” dedim de bu her şey değildi ki.
İki araba birden durdu önümde.Esma arabadan indiğinde acıyla baktık birbirimize. Esma’nın evindeki akrabaların hepsi telaşla inerek içeriye girdiler.
Sevda’nın seslenmesiyle yerimden kalkarak onunla birlikte içeriye girdim. Odadan çıkan o gencecik doktor kızın etrafında toplandığımızda varla yok arası sesiyle bir şey söyledi.
Esma’yla birbirimize baktık, ne dedi der gibi. Kimse anlamamıştı dediğini.
Emre, “Ne dediniz, anlamadık?” dedi.
“Prosedürde kalp masajı yapmak otuz dakikadır. Kırk beş dakika uğraştık ama... Hastanızı kaybettik, üzgünüm!” dedi zorla çıkan sesiyle.
Ama...
Ölüm bu kadar basitti işte.
Bir o kadar da zor.
Tek nefes...
“Sizi kırmayayım,” oldu son sözü.
İnsanoğlu böyleydi işte. Kimi kimseyi kırmamak için son nefesinde dahi çabalar, kimiyse her nefesinde kalbinin zifirini kusardı insanların üstüne.
Yine oturdum uzaktaki banka. İçimden şöyle bağıra bağıra, ağıtlar yakarak ağlamak gelse de sessizce gözyaşlarımı sildim sadece.
Neden bu kadar donmuştum, ben de anlamıyorum. Haydar Amca’nın yürekten “Kızım,” dediği kızı; onun için bu kadar mı ağlayacaktı?
Sol tarafıma oturan bedene çevirdim başımı. Üniformasıyla aynı renk gözlerindeki kara bulutların yağmurlarını akıtan Gökhan’dı.
İlk defa onu yorgun ve ağlarken gördüm. Ne kadar çok isterdim her şeyi unutup göğsünde ağlamayı. Sarılarak acımı dindirmeye çalışmasını.
Kollarımı göğsümde bağlayarak karşıdaki Haydar Amca’nın arabasına sabitledim gözlerimi.
Taksici genç, feryatlardan anlamıştı vefat ettiğini; gözyaşlarını silerek otopark çıkışına doğru yürümeye başladı.
İnsan her şeyi yaşayarak tecrübe etmesi gerekliymiş. Ve ben gözümün önünde ölümün olgunluğunu almıştım biraz önce.
“Öz amcam olsa onu bu kadar severdim. ‘Kızım’ derken yeni bir kızım kopuyordu yüreğinden. Son sözü ‘Sizi kırmayayım’ oldu, biliyor musun?” dedim çatallanmış sesimle.
Yaşlarının ıslattığı yüzüne bakamadım; dayanamayacaktım, biliyorum. Haydar Amca’nın acısının yanında ondan uzak durmak için mücadele etmek çok zordu yüreğime.
“On üç yıldır hasret kaldığım oğlum sözünün sevgisini hissettirdi bana. İlk ve en büyük hatam neydi, biliyor musun? Babam öldürüldüğünde hıçkırarak ağlamamak. İçindeki acıyı yok saymak için kendini sıkma, Mine. Yoksa ömür boyu canını daha çok yakacak,” dedi sakince fakat çatallanmış sesiyle Gökhan.
Yaşların boncuk gibi sıralandığı gözleriyle buluştu gözlerim. Her zaman yaptığım fakat az önce yapamadığım şekilde hıçkırarak ağlamaya başladım.
Dizlerimin üstüne dirseklerimi dayayarak ellerimle yüzümü kapatarak yüreğimin acısını topladım avuçlarıma.
İnsanların acıyarak bakmasını umursamadan bıraktım bütün sesimi. Sağ koluyla omuzumdan sarılarak kendine doğru çekmek istedi.
Omuzumla kolunu itekledim.En zayıf anımda kalbimi yeniden doldurmasını istemedim. Her zerresi ilaç gibi gelecekti bedenime. Bu ilaca bağımlı olmaktan çok korktum.
Daha sıkı sarılarak zorla kendine doğru çekti bedenimi. Bıraktım öfkemi; yüreğim acırken onunla daha fazla mücadele edecek gücüm kalmamıştı artık.
Yüreğimiz gibi akşam karanlığı çökmüştü üzerimize. Hastanenin ışıl ışıl görüntüsüne baktım.Kimileri için umut ışığıydı, kimilerine parlayan bir karanlık.
Olduğumuz yerde hiç konuşmadan, uzaklaştırdığım bedenimizle sadece ağlayarak ne kadar kaldık, bilmiyorum.
Belki iki saat. Sevda’nın yanıma gelerek dizlerimin önünde çömelmesiyle kaldırdım başımı. Acıdan kan çanağına dönmüş gözlerimiz buluştu.
“Cenaze hazır, hadi gidiyoruz,” dedi yaşlarını silerek.
Cenaze hazır!
Biz birkaç saat önce güldük onunla. Konuştuk, yemek yedik. Ne demek cenaze hazır? Yarabbim, sen bize sabır ve akıl ver, dedim sessizce.
Yaşam da, ölüm de ondan gelendi. Acısı zor olsa da başım gözüm üstüne.
“Nasıl gideceksiniz?” diye sordu Gökhan.
“Haydar Amca’nın arabasıyla Esma’nın babası götürecek,” dedi Sevda zorla çıkan sesiyle.
Ben ayağa kalkınca Gökhan da ayaklandı.
“Dikkat edin kendinize,” diyerek zorla çıkan sesiyle Sevda’yı kolunun altına alarak omuzundan sardı.
Cevap vermeden arabaya doğru yürüdüm. Esma ve Nihal’in koluna girdiği İlknur Teyze ön koltuğa oturtulurken kendini kontrol etmek isterken sadece sabır duası çıkıyordu ağzından. Hiçbirimizin canı onun kadar yanamazdı.
Eşini, sevdiğini, hayat arkadaşını kaybetmişti. Birkaç saat önce neşeyle konuştuğumuz araba şu anda cenaze arabası olmuştu.
Esma’nın babasının şoför koltuğuna oturmasıyla yola çıkarken uzaktan bize bakan Gökhan’ı gördüm.
Elleriyle gözyaşlarını silerek yürümeye başladı. Yolda İlknur Teyze’nin ağlaması doldurdu arabayı. Ben ve Sevda sessizce ağlamaya devam etmiştik.
Eve nasıl geldik, ne zaman geldik, farkında değildim. Yol boyunca bütün gün Haydar Amca’yla olan konuşmalarımızı düşünmüştüm sadece.
Kulaklarımda yankılanan sesi uzun süre hafızamdan çıkmayacaktı.Adam canıyla uğraşıyordu demek ki; masada bize takılmadan sadece yemeğini yemişti.
Son rızık mı diyorlardı ona?Arabadan indiğimizde Esma’lar ve diğer akrabaları da geldiler arkamızdan.
Ne çok seveni varmış, benim bilmediğim. Sokak baştan başa arabayla dolmuştu. Bize karşı olduğu gibi herkese karşı aynı merhametle davranırdı.
Çocuğu yoktu fakat insan biriktirmişti hayatında. Onu tanıyalı yıl olmamıştı fakat ne kadar çok sevdirmişti kendini. Bu kadar çok geleni olmasına şaşırmamak gerekiyordu.
En son cenaze arabası yanaştı kapıya. İlknur Teyze’nin en yüksek çıkan sesini o anda duydum.
“Gel beyim, gel. Son kez misafir edeyim seni evinde,” dedi.
Halimize en çok komşular şaşırmıştı. Sabah evden ayakları üstünde çıkan adam cenaze arabasıyla gelmişti.
Etraftaki birçok komşu kadın bana ve Sevda’ya sordular neler olduğunu. İsmen bilmesem de simaen çoğunu tanıyordum artık.
Tabutu sırtlayan adamlar eve girmek isteyince İlknur Teyze balkona koyulmasını istedi.
İğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık kadınlar kenarlara çekilmeye çalışarak tabutu getiren adamlara yol verdiler.
Yakıştıramadım, konduramadım fakat acı gerçek tabutun içinde, evin balkonunda, yemek yediğimiz masanın üzerindeydi işte.
İlknur Teyze’nin nidası, ağlayan herkesin boğazından hıçkırarak kopmasına sebep oldu.
“Ne yapalım Haydar Bey; Yüce Allah’ım tabutunu taşıyacak bir evlat vermedi, ne yapalım,” dedi tabutu okşayarak.
Şunu da iyi anlamıştım ki birinin ölüm acısını yüreğinizde ne kadar hissettiğiniz, onun kalbinde karşılık bulan sevginizle ölçülüyordu.
Sevgi terazisine koyduğunuz saygı ve sevgi küpü, ölümün acı ağırlığıyla birlikte size kalıyordu.
Bu ağırlık omuzlarınızla birlikte yüreğinize çöküyordu. Sevda’nın babasına haber vermesiyle babamlarla birlikte sabaha karşı gelmişlerdi.
Gördüğüm az cenaze olsa da sanırım gördüğüm en kalabalık cenaze, pazar gününün etkisiyle Haydar Amca’nınki olarak kalacaktı.
Gökhan’ı gelir diye düşündüm fakat gelmedi. Ya da ben görmeden gelip gitmişti.
Adapazarı’nın cenaze kültüründe gördüğüm bir davranışa hayran olmuştum. Komşular tencereler dolusu yemek getirdiler.
Doğuda olduğu gibi cenaze sahibi gelenlere yemek ikram etme telaşına girmiyordu. Gerçi sadece uzaktan gelenler yemek yediler. Yakın olanlar “Zahmet vermeyelim,” diyerek nazikçe itiraz ediyorlardı.
Evin içinde fazla duramadım. Sıcak olan hava kalabalıkla nefes almama engel olmuştu.
Daha fazla dayanamayıp evime çıkarak balkondan izledim gelen gideni. Oturduğum sandalyeden kolumu balkon demirine koyarak seyrettim her gün balkonunda oturan insanın tabutunu.
Hayat karşıma daha neler sunacaktı kim bilir?
Öğle ezanıyla birlikte cenazeyi kaldırdılar. Bir keresinde Haydar Amca laf arası, “Cenazemizde hizmet edecek çocuğumuz da yok,” demişti.
Fakat cenazesinde İlknur Teyze’nin ve kendi yeğenleri öyle güzel iş yapmışlardı ki çocuksuz olduğunu hiç belli etmemişlerdi.
Bizim binanın alt ve üst katının sahibi olan yeğenleri de gelmişlerdi cenazeye. Ayak üstü tanışıp ilgilenmedim onlarla.
Öğleden sonra babamları yolcu ettiğimizde eve çıkarak biraz uzandık. İki gün içinde ne kadar çok şey yaşamıştım.
İzmit’e gidişimiz, Gökhan’ın yaptığı muzurluklar, geri dönüşte gözümün önünde bir yaşamın sona erişi,
Gökhan’ı ilk defa içtenlikle ağlarken görmem, cenaze telaşı. Yaşayacağım günler içinde daha kaç kere bir saate sığan mutluluk ve acı vardı kim bilir!
Üç akşam erkeklerle birlikte, yedinci akşam olana kadar sadece kadınlar kendi aralarında Kur’an-ı Kerim okuyarak bitirmişlerdi.
Cenazenin üstünden bir hafta geçmişti. Biz pazartesi günü mecbur işimize dönmüştük. Sevda ders verdikten sonra beni beklemeyerek İlknur Teyze’nin yanına dönüyordu.
Esma ve Nihal’in annesi yanında kalmışlardı ama başsağlığına geleni hâlâ bitmemişti.Bir haftadır Gökhan’dan da ses çıkmamıştı.
Ne aramış ne mesaj atmıştı. Telefonumu kaçıncı kontrol ettiğimi bilmiyordum ve gururum yine sesini çıkarmaya başladı.
“Seviyorsun onu değil mi? Verdiği onca acıya rağmen aramasını neden bekleyesin?”
Seviyor muydum bilmiyorum fakat tek bildiğim artık kızgın değildim. Yaptığının pişmanlığını fazlasıyla yaşadığına adım gibi emindim.
O gün yüzüme muzurca bakışından biraz sonra ölüm haberini alsaydım, ona ters davrandığım için ömür boyu pişman olacağıma da emindim.
Sevdiğiniz insanın ölümünü görünce gözünüzde çok değerli olan şeyler bile beş para etmez duruma düşüyor.
Ya da en çok kızdığınız duruma karşı yumuşuyorsunuz. Ölüm herkesin her davranışını yüzüne vuran, yaşayacağı tek acı gerçekti.
