5. bölüm / 41
GÖKYÜZÜMSÖZ
Bölümler 41Şu an: SÖZ
- 1 CESARET3.732 kelime
- 2 GÖNÜL TERAZIM3.772 kelime
- 3 HARABE KALBİM3.505 kelime
- 4 CAN KIRIKLARI3.837 kelime
- 5 SÖZ3.827 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 ÖZGÜR KUŞLAR3.519 kelime
- 7 TERCİHLER2.434 kelime
- 8 YENİ HAYAT3.259 kelime
- 9 KÜÇÜK BİR KRİZ2.354 kelime
- 10 DAR SOKAK4.353 kelime
- 11 BİTMEYEN AYRILIKLAR5.122 kelime
- 12 YÜREĞİMİN ÇİÇEĞİ4.650 kelime
- 13 HUZUR4.266 kelime
- 14 KAR TANESİ5.636 kelime
- 15 SEVDAMIN KANATLARI4.448 kelime
- 16 RÜYA3.682 kelime
- 17 GEÇMEYEN ZAMAN3.953 kelime
- 18 BUZDAN ATEŞ4.560 kelime
- 19 VİCDAN KURŞUNU5.482 kelime
- 20 YİNE4.969 kelime
- 21 HASBELKADER4.722 kelime
- 22 TEK NEFES5.145 kelime
- 23 BAYAT POĞAÇA5.533 kelime
- 24 ÇAY4.152 kelime
- 25 ANILARIN KOKUSU4.700 kelime
- 26 PINAR4.637 kelime
- 27 ELÇİ4.153 kelime
- 28 ÖMRÜMÜN SAHİBİ4.720 kelime
- 29 HAYALLER3.399 kelime
- 30 TEK HAYAL4.875 kelime
- 31 YÜREĞİ ÇOCUK4.424 kelime
- 32 TESADÜF4.453 kelime
- 33 NİKÂH4.645 kelime
- 34 EVİM4.387 kelime
- 35 YORGUN4.659 kelime
- 36 ÖZLEMELER4.183 kelime
- 37 VUSLAT 13.004 kelime
- 38 VUSLAT 22.460 kelime
- 39 VUSLAT 31.805 kelime
- 40 BEN BENİM3.142 kelime
- 41 HAYATIMIN HEDİYESİ (FİNAL)1.571 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Mine’den
Bütün şehrin gürültüsü beynimin içinde konser veriyor sanki.Ben sessizlikte kaybolmak istiyorum. Sessiz, yalnız, kendimle baş başa kalmak için uğraşıyorum.
Kalbim; herkesi kucaklamak, özgürce dans etmek, bütün çiçekleri koklamak isteyen bir bahar delisi. Neşeden yerinde durmamak için yemin etmiş. Aklımın ve kalbimin arasında kalan ruhum ve bedenim isyanlarda.
Gökhan’ı görünce bedenimin acısını unuttum.
Cüneyt, yerde duran sağlıkçının yanına gelerek durdu.
“Durumu nasıl?” diye sordu telaşla.
Sağlıkçı, Cüneyt’e bakmadan cevap verdi.
“Bilinci yerinde, hemen götürmemiz gerek!” demesiyle yan kapıyı kapatması bir oldu.
Açık olan arka kapının orada bekleyen Sevda’ya, yanımda gelecekse ön tarafa oturabileceğini, kimlik kartımı biliyorsa yanına almasını söyleyerek kapıları kapattı.
Ne kadar sürdüğünü anlamadığım yoldan sonra hastanenin aciline giriş yaptık. Acil müdahale odasına alarak Sevda’dan kimlik kartını isteyip dışarıda beklemesini söylediler.
Sevda, “Ben buradayım, güzelim,” diyerek gözyaşlarını silerek dışarı çıkarken, içeriye kadın doktor girdi. Yanındaki ambulans hemşiresi elindeki dosyayı uzatarak anlatmaya başladı.
“Mine Arslan, 19 yaşında, araba çarpması sonucu sol kolunda cam kesikleri var. Sol bacağında kemik kırığı olabilir, bilinci yerinde.”
“Geçmiş olsun, ben Doktor Aysun.
Kolunuzda acıyı hissediyor musunuz?”
“Evet, çok yanmaya başladı.”
Acılarım iyice artmış, kıvrandırmaya başlamıştı. Doktor, yanındaki hemşireye anlayamadığım bir şeyler söyleyerek eldivenleri giyerken, hemşire eşarbımı çözüp başımı eliyle hafifçe kaldırarak eşarbı başımın altından çekti ve hiç düşünmeden çöpe attı.
Makasla tuniğimi boynumdan koluma kadar kesmeye başladı. Üstümü tamamen açmış, iç çamaşırım ile duruyordum.
Doktor, arkasındaki hemşireye seslendi.
“Tetanoz yapalım, sağ kolundan.”
Sonra bana baktı.
"Kolunda cam kırıkları var, onları bölgesel anestezi yaparak temizleyelim. Biraz canın yanacak, azıcık sabret, güzelim!”
Gözlerimi kırparak onay verdim, artık konuşamayacağım kadar canım yanmaya başlamıştı.
Ruhen çok acıya sabrettiğim için bedenen de acılara dayanıklıydım. Sesimi çıkarmadan, dişlerimi sıkmaktan çenem acımaya başlamıştı.
Müdahale odasında ne kadar kaldım bilmiyorum, ama oldukça uzun sürmüştü. Camları temizleyip dikiş attılar.
Kolumda, omuzumdan dirseğime kadar sargı vardı. En sonunda işimiz bitince, hasta bakıcı beni sağ omuzumdan biraz kaldırarak tuniğimi tamamen çıkararak çöpe attı.
Üstüme yeşil bir örtü örterek röntgen odasına gittik. Film çekildikten sonra müşahade odasına götürdüler.
Bacağımın kaval kemiği kırılmış, alçıya alınacağını söylediler. Hasta bakıcı, bu sefer bol pantolonumun sol bacağını neredeyse belime kadar kesti.
Sol bacağımı, ayağımla birlikte dizden bir karış yukarısına kadar alçıya aldılar ve oradan servise çıkaracaklarını söylediler.
Asansörle üç kat çıkarak uzun bir koridorun sonundaki odaya girdiğimizde annem, babam, Sevda, Ali Amca ve Esma Teyze oradaydı.
Annem ve teyzem ağlıyor, babam ve amcamın yüzü ise endişeli olduklarını belli ediyordu. Yatağa geçirmek için kaldıracakları zaman anneme seslendim.
“Anne, üstümdeki örtüyü tut, açılmasın.”
Yavaşça yatağa sırt üstü yatırdılar. Hasta bakıcı, sedye ile odadan çıktı.
Annem yastığımı düzeltip üstüme pikeyi örttü. Elleriyle yüzümü şakaklarımdan aşağıya doğru severek yanaklarımdan öptü.
“Kızım, çok korkuttun bizi, annem.”
“Anne, ağlama, iyiyim ben.”
“Güzel kızım benim, Allah’ım beterinden korudu seni!”
Babam diğer tarafımdan yanıma geldiğinde gözlerinin içi kızarmıştı.
“Daha iyi misin, kızım?”
“İyiyim, baba.”
“Anne, su verir misin?” dedim. Annem telaştan unuttuğunu söyleyince, babam kantinden eksikleri almak için odadan çıktı.
“Anne, üstüme uygun kıyafet ayarlar mısın? Böyle yatmak rahatsız ediyor.”
“Doktorla konuşalım, babanla gider getiririm,” dedi saçımı okşarken.
Kaç yıldır annemin saçımı okşadığını görmemiştim. Kaza sayesinde kızları olduğunu da hatırlamıştı böylece.
Yorgunluktan gözlerimi kapatmıştım. Annem ve Esma Teyze sessizce konuşuyorlardı. Sevda yatağımın kenarına oturmuş, elimi tutuyordu. Yaklaşık on dakika kadar sonra önden babam, hemen arkasından doktor gelerek kolumun durumunu sordu ve hemşireye talimatlar verip gitti.
Kolum biraz acıyor, ayağım iyice ağrımaya başlamıştı.
“Verilmiş sadakanız varmış, kazaya göre çok hafif atlatmışsın,” diyen hemşireye annem, “Üstünü giydirebilir miyim?” dedi.
“Kolu açıkta kalacak şekilde giydirin, sıkıntı olmaz. Ayrıca biraz sonra polis ifadenizi alacak,” diyerek cevap verdi.
Sevda ile göz göze gelince kapıyı işaret ettim.
Ne demek istediğimi anlayarak kaşlarını kaldırdı.
Annem, “Eve gidip bir şeyler alalım,” dedi.
Ali Amca, “Ben sizi götüreyim,” diyerek kapıya yöneldi.
Annem, “Esma’yı da eve bırakırız,” dediğinde, Esma Teyze, “Olur,” diyerek yanıma gelip yanaklarımdan öptü.
Sevda annesine bakarak, “Anne, bana yeşil eşofman takımımı yollar mısın, bir de terlik,” dedi.
“Geçmiş olsun, güzelim, dinlen biraz, yine geliriz,” diyerek Esma Teyze kapıya yöneldi.
Annem, babam, Esma Teyze ve Ali Amca dışarı çıkınca, açık kapıdan elinde tepsiyle hemşire girdi. Serumu takıp içine iki iğne yaptı.
“Geçmiş olsun,” diyerek tepsisiyle odadan çıktı. Yorgunluktan artık gözlerimi açamaz hale gelmiştim.
“Sevda, annemler gelene kadar biraz uyumak istiyorum.”
“Tamam, canım, ben buradayım.”
Karşımda boş olan yatağa oturarak ayakkabılarını çıkarıp uzandı. Gözlerimi daha fazla açık tutamadım. Annemin sesiyle kendime geldiğimde, elinde sol kolu kesilmiş, yeni aldığım lila rengi pijamayla bekliyordu. Uyumak iyi gelmişti.
“Kızım, hadi üstünü giydireyim, çorba getirdim, onu da yediririm.”
Üstümü giydirip, sol bacağını dizinden kesmiş olduğu alt pijamamı da giydirdi.
Bone mi çıkarıp tülbenti atkuyruğu şeklinde bağlayıp işini bitirince, o da ben de yorulmuştuk.
Oldukça zor bir giyinme işinden sonra, üstüme pikeyi örterek annem getirdiği poşetleri toparladı. Giyinme işi bitince annem, babamı ve Ali Amca’yı içeri çağırdı.
“Sevda, saat kaç?”
Kolundaki saate bakarak, “Bire geliyor,” dedi.
“Anne, Elif sensiz yatmak istemez. Sevda kalsın yanımda, siz gidin hadi.”
“Yapabilecek misiniz?”
“Tabii ki, teyze, gözüm gibi bakarım ona,” dedi Sevda.
“İyi, madem, biz gidelim,” derken hepsi birden ayağa kalktı.
Sevda, odanın kapısından onları yolcu ederek kapıyı kapattı.
Sevda, odanın içindeki banyoda üstünü değiştirince, çıkardığı eşyaları toplayarak yanıma oturdu.
“Sevda, su verir misin? Aslında acıktım.”
“Evet, çorba vardı.”
Yatağı kaldırarak elleriyle çorbayı içirmeye başladı. İlk kaşıkta yüzümü buruşturdum.
“Ya, anne, tarhananın içinde kemik suyunun ne işi var ya!”
Sevda kaşlarını çattı.
“Okula kadar bacağının iyileşmesi lazım, içeceksin.”
Yüzümü buruştura buruştura mecburen bir kase çorbayı içmiştim. Sevda suyu içirirken odanın kapısı tıklandı.
Birbirimize şaşkınlıkla bakarak başımızı salladık.
“Kim geldi bu saatte?” diyerek kapıyı açmak için ilerledi.
Sevda’nın kapıyı açmasıyla kısa bir sessizlik ve kapının kapanma sesini duydum. Sağ tarafıma yattığım için kapı arkamda kalmıştı.
“Sevda, kim gelmiş?”
Birinin içeri girerek yanıma doğru geldiğini anlayınca başımı ayak ucuma çevirdim.
“Gökhan.”
Gözlerine hasret kaldığım. Gökyüzü mü girmişti içeri ki yüreğim sıcacık olmuştu?
“Geçmiş olsun, Mine,” derken gözlerinde endişe ve sanki umut vardı.
“Sağ ol.”
Karşıma geçerek gözlerimizi kırpmadan birbirimize bakıyorduk.
“Otursana.”
Sandalyeyi çekerek yatağın orta kısmına, bir adım mesafeyle oturup kollarını göğsünde birleştirdi.
“Nasılsın, ağrın var mı?”
“Şu anda yok, sadece bitkinlik var.”
“Çok korkuttun beni!” dediğinde gözlerinde bile korkusunu gördüm.
Bu kadar mı yüreğinde yerim vardı? Benim için gerçekten korkmuştu.
“Ben korktum diyemem, çünkü ne olduğunu anlamadım. Rüya görmüş gibiyim,” diyerek saçma cevabımı verdim.
"Biraz gerçeklerden konuşalım mı?”
“Nasıl yani?”
“Bugün başına gelenler bedensel olarak en çok kimin canını yaktı? Senin.”
Konunun nereye varacağını anlamak zor değildi.
“Ve uyuması gereken bir hastayım, konuşmak istemiyorum!”
“Burada benden kaçma imkânın yok. Beni dinleyeceksin!” dediğinde durumumu düşünerek kendime baktım.
Evet, fena yakalandım ama durumuma sevineceğim neredeyse.
“Peki, dinliyorum ve konuyu kapatmak istiyorum.”
“Senin gözlerin, kalbim benimleyken neden saçma düşüncelerin seni yönetmesine izin veriyorsun?”
“Saçma mı? Gökhan…”
“Yine abinin mevzusunu açma, lütfen. Bak, ne haldesin. Abinin kendi hayatının sebebi kendisi ve yanında değil. Peki, sen neden kendini sürekli onun hayatına ortak ediyorsun?”
“Etmiyorum!”
“Ediyorsun!”
“Etmiyorum!” dedim daha sinirlenerek.
“Etmiyorsan sevgilim olmanı istiyorum ve sen de kabul edersin,” dedi bir çırpıda.
Bana sevgilim ol dedi. Demek ne kelime, emir verdi.
“Bana psikolojik baskı yapma!” dedim kaşlarımı çatarak. Sinirlenmemden zevk alıyor diyeceğim neredeyse.
"Mine, ben sadece arkadaşın olmak istiyorum. Dostun olmak istiyorum.”
“Sevgiliden dost olmaz benim…” için diyecektim ki!
“Sevgilim olacaksın yani!” dedi muzip bir gülümsemeyle.
“Öyle bir şey demedim.”
“Ama düşünüyorsun!”
Fena sıkıştırmıştı beni.
“Senin şubede olman gerekmiyor mu?”
“Senin kalbinin bende olduğunun sözünü almadan bir yere gitmiyorum.”
“Bana baskı yapmaktan vazgeç, sadece sinir damarıma basmaya yarar.”
Bir dakika kadar sessiz kaldığımız ortamı yine Gökhan bozdu.
“Peki!”
Ayağa kalktı.
“Senin kalbinde adımın yazılı olduğuna eminim. İstediğin kadar kız, sözlerin kurşun olsa işlemez.”
Ama beni vurmuştu. Tam kalbimin ortasından, üstelik.
“Şunu unutma, yaşadığın hayat senin ve ben senin hayatının içinde olmak istiyorum. Sabah görüşürüz. İyi uykular,” dedi, arkasını döndü ve gitti. Ben sadece bakakaldım.
Yüreğimi de, aklımı da birbirine katarak gitti. Yüreğimdeki acılara ilaç olabilir miydi? Ya ben ona dert olursam? Nasıl bakardım yüzüne? Ben ona yara olurken, benim yaralarımı iyileştir nasıl derdim? Ne vicdanım ne yüreğim buna izin vermezdi.
İki dakika sonra Sevda içeri girip kapının oradaki dolaptan elinde telefonumla geri geldi.
Telefonumu karıştırırken ne yapmak istediğini anlamak istercesine ona bakıyordum. Telefonu bana uzattı. Mesajlarımı açmış, kayıtlı olmayan bir numaradan gelen mesajı gösterdi.
“Numaramı kaydet, artık araya kimsenin girmesini istemiyorum. İyi geceler. Gökhan.”
Mesajı okumayı bitirince gözlerim Sevda’ya döndü. Karşımda sırıtarak oturuyordu.
“Mine’m, Gökhan dükkânın oraya geldiğinde perişan olduğunu ben gördüm. Seni seviyor, sen de seviyorsun. Artık sıkma kendini, her şey olacağına varır, bir dene en azından.”
“Bilmiyorum, Sevda.”
“Sen bu gidişle başıma kalacaksın ama, ben biliyorum,” dedi kıkırdayarak.
“Işığı kapat, Sevda, uyumak istiyorum.”
Yorgunluktan hemen uykuya dalmıştım. Gözlerimi açmaya çalışırken Sevda’nın karşımda uyuduğunu gördüm. O kadar susamıştım ki ağzım kurumuştu.
Başucumdaki dolabın üstüne baktığımda suyu göremedim.
“Sevda, Sevda.”
“Hı, canım, bir şey mi istiyorsun?”
Top atsan uyanmayan kızın tedirgin uyuduğu belliydi.
“Burada su yok, çok susadım.”
Hemen kalkıp suyumu içirip aynı hızla yerine yattı, uyudu. Suyu içip gözlerimi yumdum, ama uykum dağılmıştı.
Gökhan iyice aklımı karıştırıyordu. Abimin utancını ben çekiyordum.
Ya benim duygularım, ya onun duyguları? Bu benim kalbim ve yaşadığım hayatsa, bana hiçbir iyiliği dokunmamış olan abimin beni yönetmesine izin veriyordum.
O, kendi tercihiyle dört duvar arasında hapisken, ben kalbimin etrafına duvar örüyordum.
Bugün bana daha kötü bir şey olsaydı, Ayaz ne kadar üzülecekti? Benim kıymetimi bilmeyen biri için kendimi bu kadar üzmeye değer miydi? Kendime bile söylemeye çekindiğim hislerimi neden bastırarak canımı yakıyordum?
Gerçi bir türlü duygularımı bastıramıyordum. Kalbim haykırdı bütün vücuduma: Acıyla zehirlenmeyi bırak, aşk panzehir olsun her şeyine.
Ne okumuştum: “Bugün başkaları için kendi hayatından yaptığın fedakârlıklar, yarın keşkelerin olur.”
Kalbimin ritmini değiştiren adama, yarın keşkelerimde en büyük yeri mi ayırmalıydım?
Üstelik sebebi Ayaz iken.
Büyük bir aydınlanma yaşayan ben, yanımdaki dolabın üstünden telefonumu alarak mesajlara girdim.
Gökhan’ın numarasını “Gökyüzüm” olarak kaydettim. Telefonu yerine koyarken hemşire elinde serumla içeri girdi.
Serumu değiştirip tekrar çıktı.
Kalbimde kanat varmış, bedenimden uçup gidecekmiş gibi hızla atmaya başlamış, içime huzur gelmişti. Yeniden uykuya daldım.
Kapının sesine gözlerimi açtığımda, yirmi beş yaşlarında, benden biraz kısa, sarıya çalan düz saçlı, yeşil gözlü, güzel bir hemşire gülerek başucuma geldi. Gece gelen değildi.
“Adım Esra, bugün ben buradayım. Bir şeye ihtiyacın olursa bankonun orada olurum,” dedi.
“Teşekkür ederim,” dedim tebessümle cevap vererek.
Sesimize Sevda uyanmış, kısık gözlerle bize bakıyordu. Esra, dikkatle Sevda’ya baktıktan sonra serumumu çıkararak elinde gitti. Çok candan ve gülerek konuşmasına şaşırmıştım. Yüreği güzel ve işini severek yapan biri herhalde, diye düşündüm.
Saate bakmak için telefonu elime aldığımda saat dokuza geliyordu. Heyecanla mesajlara girip Gökhan’ı buldum. Uzunca ne yazsam diye düşündüm, en iyisi tek kelime yeterli geldi.
“Hayatıma hoş geldin, günaydın :)”
Elim neredeyse titreyecek kadar heyecanlı, iki dakika kadar elimde telefon bekledim. Mesajı görmeyince telefonu kapatarak dolabın üstüne koydum.
“Sabah kahvaltı getirdiler ama uyuyorsun diye almadım. Kantinden ne istersin?” dedi Sevda üstünü düzeltirken.
“İki tane zeytinli poğaça ile çay yeter,” dedim. Hiçbir şey yiyecek halim yoktu.
Sevda saçını, üstünü düzeltip kapıya doğru dönünce kapı açıldı. Dün akşam gelen doktor önde, arkasında Esra hemşire elinde tepsiyle içeri girdi. Onları gören Sevda beklemeye başladı.
“Günaydın, Mine Hanım, nasılsınız?” dedi yorgun haline rağmen güler yüzüyle.
Koluma doğru eğilerek yaralarımı görmek için yavaşça bandajları söktü.
“Gayet iyi durumdalar. Esra, ilaç sürüp tekrar kapatsın. Benim için sıkıntı yok, bugün taburcu olabilirsiniz.
Bir hafta boyunca her gün acile gelerek pansuman yaptırın, size ilaç da yazacağım, onları da düzenli kullanın. Bir hafta sonra tekrar yaralarını görelim.”
“Peki, teşekkür ederim.”
Doktor çıkınca Sevda da kantine gitti. Esra, bir yandan pansuman yaparken bir yandan kazanın nasıl olduğunu, ailemi, okulumu sordu.
İlaç sürüp tekrar bandajlaması neredeyse on dakikayı bulmuştu. Kesiklerimi bandajlayarak yeniden kapattı.
“Elin çok hafifmiş, hiç anlamadım.”
“Öyle derler, görüşürüz.”
Esra kapıyı açarak dışarı çıkınca, odaya elinde küçük köpük tabak, karton bardakta çay ve kese kâğıdıyla Sevda girdi.
Yatağımı biraz kaldırarak rahatça çayımı içmiştim, fakat karton bardakta çay kesinlikle olmuyordu. Poğaçamdan bir ısırık alırken kapı çaldı.
Sevda “Gel!” deyince içeri elinde kocaman bir mavi orkideyle yeni yetme bir çocuk girdi. Yanlış odaya geldiğini düşünmeye başlarken çocuk bana baktı.
“Mine Arslan,” dediğinde şaşkınlıkla cevap verdim.
“Evet, benim.”
“Şuraya bir imza atın, lütfen,” diyerek kâğıdı uzattı. Kimden geldiğini merak etmekten sabırsızca, benim yerime Sevda imza atınca çocuk, “Geçmiş olsun,” diyerek dışarı çıktı.
Sevda telaşla üstündeki kartı alıp bana verdi. İçimden okuyunca, yüzümdeki tebessümü gören Sevda yerinde tepinmeye başladı.
“Ya, kızım, kimden, söylesene! Çatlayacağım şimdi,” dedi gözlerini pörtleterek.
Gülümseyerek kartı ona uzattım. Sesli olarak tane tane okumaya başladı.
“Gece kadar karanlık gözlerine, sabah güneşi gibi umut olmak istiyorum. Günaydın.”
“Eee, kimden bu, isim yazmıyor,” dedi şaşkınlıkla kartı çevirerek.
“Sen daha uyanamadın, kafa çalışmıyor. Senden hiç beklemezdim,” dedim gülümsemeyle başımı sallarken.
Şaşkınlıkla kaşları çatık düşünen Sevda’nın gözleri yavaş yavaş büyümeye başladı.
“Yoksa Gökhan’dan mı?”
Bütün gözlerinin beyazı görünecek kadar açmış, bana bakıyordu. Başımı sallayarak onay verdim.
“Sen teklifini kabul mü ettin?”
Tekrar başımı sallayarak gülümsedim.
“Oh be, nihayet! Oh ya, hayatın akışına bırak biraz kendini, sen de mutlu ol ya. Aferin enişteme be, sonunda seni ikna etti ya! Ayy, artık Cüneyt’i görebilirim yani,” dedi daha çok sevinerek.
“Senin derdin o zaten, ben değilim ki, Suzan,” dedim şakayla sitem ederek.
“Hiç de bile, minnak! Ahh, Cüneyt, Cüneyt, hazır ol, sevgilim olmana az kaldı.”
Zıplayarak tekrar yatağa oturdu. Hâline gülerken aklıma sabah attığım mesaj geldi. Telefonu elime alıp mesaja baktım. Görmüş ama cevap yazmamıştı. Cevabını çiçekle vermiş, içimde ilk günden sevgi fırtınalarını koparmıştı.
Tekrar kapı açıldı, Esra içeri girdi. Kolumdan kelebeği çıkarıp, evde kullanmam gereken ilaç reçetesini bıraktı.
Telefonu çalan Sevda konuşarak dışarı çıktı. Esra arkasından bakarken artık değişik bir durum olduğunu anlamıştım.
“Esra, sen neden bize farklı davranıyorsun ve neden Sevda’ya dikkatli bakıyorsun?” dememe şaşırmamış, gülmeye başlamıştı.
“Yani, akıllı olduğunu biliyordum!”
“Anlamadım?”
"Cüneyt’le ben teyze çocuklarıyız. Dün akşam önce Cüneyt, sonra Gökhan Abi aradı. Gökhan Abi sana iyi bakmamı, Cüneyt de Sevda’yı iyi gözlemlememi söyledi. Kendisi oldukça çapkın olduğu için sevgilisi olacak kızı önce gözlemler. Evlenmek mi, eğlenmek mi isteyen diye. Evlenme niyetli kızsa uzak durur,” dediğinde hem şaşırmış hem de kızmıştım.
“O zaman ona söyle, Sevda eğlencelik de değil, evlenmelik de değil. Sevda ciddi ilişki istiyor ama daha okulu var, evlenmeyi düşünmez,” diyerek uyarımı yaptım. Başka bir şey dikkatimi çekti.
“İyi de, sen Cüneyt hakkında fazla açık olmadın mı?” dedim gözlerinin içine bakarak.
Yüzüne muzip bir gülümseme yayıldı Esra’nın.
“Geçen yıl yeni bir erkek arkadaşım vardı, sırf bana inat olsun diye trafik cezasından gözaltına aldırdı. Çocuk, kuzenim olduğunu anlayınca o saatte terk etti beni,” dedi kızarak.
“İntikam diyorsun yani.”
Başını sallayarak ikimiz de gülmeye başlarken Sevda içeri girdi.
“Oh, muhabbetiniz bol olsun,” dedi elini sallayarak.
Esra’ya telefonumun rehberini açarak uzattım.
“Telefon numaranı yazar mısın?”
Numarayı yazarak telefonu bana uzatırken, “Mesaj at bana, numaranı kaydedeyim. İstediğin zaman arayabilirsin.”
“Tamam, uzun süre evde olacağım gibi görünüyor. Eve gelirsen kahve içip rahatça konuşuruz.”
“Olur, ilk fırsatta gelirim.”
“İlgine teşekkür ederim, görüşürüz.”
Esra odadan çıkınca gözlerim Sevda’ya kaydı, yüzündeki şekli anlamıştım.
“Suzan, kıskandın mı?”
“Hayır, canım, ne kıskanacağım? Bir saat önce gördüğün biriyle fazla samimi olmanı saçma buldum. Bu arada, Hatice Teyzeler aradı, ‘Bir şey lazım mı?’ dedi.
Ben de ‘Yok, taburcu olacak zaten,’ dedim. ‘Almaya geliyoruz o zaman,’ dedi.”
Sevda eşyalarımı toplayınca sadece poğaçaları yiyip evde kahvaltı yapmaya karar verdik.
Aklıma gelmesiyle telefonumu elime alıp Gökhan’a mesaj attım.
-Çiçek için teşekkür ederim. Çok güzel, ayrıca taburcu oluyorum.
Anında görüp cevap yazmaya başladı.
-Hemen çıkıyor musun?”
-Annemler gelecek, yarım saati bulur.
Telefonu kapatıp önüme bakınca Sevda bacağıma bakarak sırıtmaya başladı.
“Enişteme söyleyeyim de şuraya kocaman bir kalp yapsın,” dedi bacağımdaki alçıyı göstererek.
Gözlerimi devirerek yüzüne baktım.
“İnternete yazalım, uzaylılar da öğrensin, tam olsun,” dedim.
“Eve gidelim ya, Elif’i özledim, cimcimeyi bayadır görmedim,” dedi.
Annemleri beklemeye başlarken Sevda yatağa yaslanarak oturup telefonuyla ilgilenmeye başladı. Ben de telefonumu açarak Instagram’da gezinmeye başladım.
Gökhan, gece saat üçte yaptığı paylaşımda yıldızlarla dolu bir gökyüzü resminin üstüne, “Her anına bin şükür,” yazmıştı.
İlk önce istek atıp gönderisini beğendim. Benim için yazmıştı, benim için.
Gelen mesajlara bakmaya başladığımda okul arkadaşlarımdan, akrabalarımdan oldukça fazla sayıda geçmiş olsun mesajı gelmişti.
Şu anda hepsine “Sağ olun” mesajıyla cevap vermeye kalksam öğle olurdu.
Koluma yorgunluk gelince telefonu kapatarak dolabın üstüne bıraktım.
Annemleri beklerken biraz uyumak istedim. Kapının tıklatılmasına Sevda olduğu yerden “Gel!” deyince kapı açıldı.
Gökhan, üniformalı haliyle içeri girip karşıma geçerken büyülenmiştim. Yakışmak ne kelime, muhteşem görünüyordu. İsteyerek baştan aşağı süzdüm onu. Ahh, çok yakışıklı görünüyordu.
Kazadan olmadı, fakat heyecandan şu anda ölebilirdim.
“Hoş geldin, e-abi,” dediğinde bana dönerek, “Ben dışarıdayım, canım,” diyerek kapı önüne çıkıp kapıyı da kapattı Sevda.
Ayakta duran Gökhan, sandalyeyi alarak yüz yüze gelecek şekilde önüme oturdu. Ayıltıcı serum istiyorum diye bağırmamak için kendimi zor tutuyordum.
“Mine, daha iyi misin?” dedi bütün gülümsemesiyle.
“İyiyim, çiçek için teşekkür ederim, çok güzel,” dedim heyecanımı saklamaya çalışarak.
"Senin kadar değil,” dedi tek kaşını kaldırırken.
İstemsizce gülümseyerek, benden ayırmadığı gözlerinin içinde kaybolmuştum. Boğazını temizledi.
“Mine, bir daha benden uzaklaşma. Kimsenin ikimize müdahale etmesine izin vermem. Kimsenin seni üzmesine izin vermem, senin saçının teline zarar gelmesine izin vermem.
Ne zaman ihtiyacın olursa nefesin kadar yakınında olacağım,” dediğinde kararlı olduğunu gözlerinde gördüm.
Allah’ım, doğru mu duyuyordum? Bana bu kadar mı değer veriyordu?
“Kimsenin bizim aramıza girmesine izin vermeyeceğim,” dedim aynı kararlılıkla. Özellikle Ayaz’ın beni, bizi etkilemesine asla izin vermeyecektim.
“Her zaman yanındayım, söz, güzelim, söz.”
Güzelim… Allah’ım, bunları ben mi yaşıyordum, biz mi yaşıyorduk? Bu nasıl bir heyecandır? Kanatlanıp uçacağım buradan. Onun da gözleri mutluluktan parlıyordu. Benim kadar heyecanlı olduğunu görebiliyordum.
“Şimdi evde kalacaksın, seni nasıl göreceğim?” dedi.
Biraz düşününce doktorun söylediğini hatırladım.
“Bir hafta boyunca her gün acile pansumana geleceğim, fırsatı bulurum, görüşürüz. Senin işinden fırsat olacak mı?”
“Senin için bütün fırsatları yakalarım,” dedi dudağının kenarını kıvırarak.
Kapının tıklayarak açılmasıyla Sevda içeri seslendi.
“Annenler hastaneye girdi, haberiniz olsun,” dedi ve kapıyı tekrar dışarıdan kapattı.
Gökhan, “İlk fırsatta seni görmek istiyorum, kendine dikkat et, güzelim,” diyerek ayağa kalktı.
“Görüşürüz, güle güle.”
Güzelim… Sanırım bu sözü her duyduğumda heyecanlanacağım.
Gökhan odadan çıkarken geniş omuzları muhteşem görünüyordu. İlk defa bir erkeği bu kadar çekici buluyordum ve bakıyordum.
“Allah’ım, sen affet, ne olur, sen affet,” diye içimden sürekli sayıkladım.
Beş dakika kadar sonra annemler ve Sevda içeri girdi. Annem ve babam yanaklarımdan öperek sarıldık.
“Babacım, işlemleri yaptır da çıkalım, lütfen,” dedim devam eden heyecanımı saklamaya çalışarak.
“Tamam, kızım, çıkalım. Ne güzel çiçek bu, kimden geldi?” dediğinde babam masumca çiçeğe bakıyordu.
Sevda’nın heyecanla “eniştemden” dememesi için gözlerimi ona çevirdim. Sevda ile göz göze geldik.
“Ben aldım, Şükrü Amca,” dediğinde rahat nefes aldım.
Sevda, komodinin üstünde duran not kâğıdını fark ederek yavaşça alıp cebine koydu.
Çıkış işlemlerinin ardından taksiyle eve geldik. Beni odama kadar taşıyan babam nefes nefese kalmıştı.
“Koca kızım benim, kaç senedir kucağıma almadım seni, ne kadar ağır olmuşsun!” dedi nefes nefese.
“Ya, baba, çok ağır değilim, sadece 65 kiloyum.”
Babam, yatağıma oturacağım şekilde bıraktığında derin bir nefes alıp bıraktı.
“65 miş, en az 85,” dedi şikayet eder gibi.
“Baba, ya, hayır, değilim. Ama kucağında taşımanı çok özlemişim,” dedim sırıtarak.
“Ben de, güzelim, benim,” dedi gülümsemeyle.
Yanaklarımızdan öperek yavaşça sarıldık. Babam dinlenmem için odadan çıkarken, annem eşyalarımı yerleştirdi.
“Anne, Elif yukarıda mı?”
“Evet, alırım şimdi.”
“Mine Hanım, çiçeğinizi nereye bırakayım? Şurası nasıl, sürekli gözünün önünde olur,” dedi dolabımı göstererek.
“Bırakın, Sevda Hanım.”
Gökhan’ın yolladığı orkideyi yatağımın karşısındaki çekmeceli dolabın üstüne bıraktı.
“Anne, biz doğru dürüst kahvaltı yapamadık, çok açız.”
“Hemen hazırlarım bir şeyler. İstediğin bir şey var mı?”
“Çay olsun da yanında ne olursa yerim.”
Annem mutfağa, Sevda lavaboya gidince kapı zilinin çaldığını duydum. Biraz sonra Elif’in “Abla!” diye koşarak odaya girmesiyle beni görünce kapıda dona kaldı.
Halimden korktuğunu anlamıştım.
“Sarı papatyam, korkma, gel yanıma, özledim seni,” dedim cesaret vermeye çalışarak.
Çekinerek birkaç adım atıp yanıma biraz yaklaştı.
“Sana ne oldu, abla? Bacağındaki şey ne?” dedi parmağıyla işaret ederek.
“Korkma, gel yanıma, anlatayım sana, bir de öpücük ver,” dedim elimi uzatarak.
Biraz daha yanaşarak yanağından öpmeme izin verdi.
“Hani sen koşarken düştün mü, dizlerin acıyor ya? Bana da araba hızlı giderken çarptı, bacağımı biraz acıttığı için alçıya aldılar. Böyle olunca daha çabuk iyileşir, üstelik bunun üstüne senin adını yazabiliriz,” dedim.
Elimle kapı tıklatır gibi alçıya hafifçe vurdum.
“Sen de dokun, bak, korkma,” dedim elimi alçıda sürterek.
Çekinerek de olsa alçıya elini sürdü.
“Ooo, çok sertmiş bu şey. Resim yapabilir miyim?” dediğinde fındık burnunu sıktım.
Gülmeye başlarken Sevda kapıdan içeri girdi.
"Ayy, Elif! Çok özledim seni, ablam, gel bir sarılayım sana,” derken kollarını açarak Elif’e doğru bir adım attı.
Elif bir an bakıp, ciddi haliyle elini sallamaya başladı.
“Eyvaah, eyvah, geldi başımızın belası.”
Ben kahkahayı patlatırken Sevda çocuk gibi cırladı.
“Sarı cadı, gel buraya, ne demek başımızın belası?”
Sevda’nın yanından hızlıca koşarak dışarı çıkarken, Sevda yakalamak istese de elini bile süremedi, peşinden koşarak dışarı çıktı.
Keyfim yerine bile gelmişti. Annem elinde kahvaltı tepsisi, Sevda da küçük balkon masamızı getirip yanıma koydular. Sevda tekrar gidip çay fincanlarımızla geri geldi. İkimiz de öyle acıkmıştık ki hiç konuşmadan kahvaltıyı bitirmiştik.
“Sevda, dükkân ne âlemde?”
“Hiç haberim yok. Annem mesaj atmıştı, eve geçince geliriz diye, sorarız,” dedi lokmasını ağzına tıkarak.
Komşular, uzaktan birkaç akraba ziyaretiyle neredeyse akşamüstü olmuştu. Son kapı çalınmasına Esma Teyze’yle Ali Amca geldi. Hepsi birden yanıma gelince Elif’in yatağına sırayla oturdular.
“Ali Amca, dükkân ne durumda?”
“Bir şey yok, kızım. Sabah camını taktırdım, sonra şubeden çağırdılar, oraya gittim,” dedi rahat haliyle.
Şube adını duyunca yüreğim hızlı atmaya başladı, bundan sonra da atacaktı galiba.
“Seni niye çağırdılar ki?” dedim heyecanımı saklamaya çalışarak.
Dükkân sahibi olarak şikayetçi misiniz diye çağırmışlar, değilim dedim.”
“İyi yaptın, amca.”
“Şükrü Abi, Mine, size bir şey söylemem gerek. Şubede taksici çocuğu gördüm. Size gelerek özür dilemek istediğini ama tepkinizden çekindiğini söyledi. Benim aracı olmamı isteyerek telefon numaramı aldı.”
Babam bir bana, bir Ali Amca’ya baktı.
“Çocuk nasıl biri, anladın mı?” diye sordu.
Ali Amca cevap verdi.
“Çocuk ehliyeti yeni almış, babası yokmuş, annesiyle yaşıyormuş. Hem okuyup hem çalışıyormuş. İşyeri kapanınca dün sabah takside çalışmaya başlamış. İlk gün heyecanı herhalde, cahil çocuk. Müşteri de ‘Geç kalıyorum’ diye ısrar edince olanlar olmuş,” dedi başını sallayarak.
Babamdan önce söze ben girdim.
“Olacakla öleceğin önüne geçilmezmiş, amca. Kazadır, oldu. Fakat içi rahat edecekse gelsin,” dedim.
Babam da başıyla beni tasdikledi.
“Sabah on gibi şubeye gittim, çocuk, şube müdür yardımcısının odasına önümden girmiş. Adı Gökhan’mış müdürün.
Girdim, çocuğu gözleriyle dövecek neredeyse. Çocuk durumunu anlatmaya başlayınca yumuşadı. Ne zaman başı daralsa kendine gelmesini söyledi.”
Babam kaşlarını çatarak bakmaya başladı.
“Müdürün derdi neymiş, o kadar kızıyor?” dedi.
“Anlamadım ki, ama sonra söylediklerinde samimiydi,” dedi Ali Amca.
Ali Amca’nın anlattığı şube kısmını heyecanla dinlemiş, Sevda’yla sürekli birbirimize bakmıştık. Heyecandan bir şey dememek için kendimi zor tutmuştum.
Sevda araya girdi.
“Baba, ben iki üç gün burada kalmak istiyorum, sen idare edebilir misin?”
“Mecbur ederiz. Bu kadar çabuk ayrılmanızı beklemiyordum yani, fakat alışacağım, mecbur!” dedi manidar ama gülümseyerek. Şaka söylediğini anlamıştım.
“Üzgünüm, amca, isteyerek yalnız bırakmadım seni.”
Hepimiz gülümserken Ali Amca, “Artık kalkalım,” dedi.
Sevda’ya, “İyi bak Mine kızıma,” diyerek sarılıp çıktılar.
Sevda, annesinin getirdiği çantadan temiz eşofman alarak üstünü değiştirmek için banyoya gitti.
Telefonumu elime aldığımda Esra’ya mesaj atacağım aklıma geldi. Rehbere girip mesaj yazdım.
“Esra, ben Mine. Sevda üç gün yanımda kalacak. İstersen buradayken gel, istersen gidince gel. Beklerim.”
Oradan çıkıp Gökhan’ın mesajlarına girdim. Sabah attığı mesajları tekrar okurken kalbim deli gibi çarpmaya başlamıştı.
“Nasılsın?”
Yok, ya, böyle başlanır mı? Sildim.
Nasıl başlasam? Canım, olur mu? Onun kadar cesaretli değilim, olmaz. Off.
Doğru dürüst bir erkek arkadaşım olmadığına ilk defa pişman olmuştum.
“Nasılsın?”
Gece nöbetinden çıktığı için uyuyor olabilir mi diye, mesajı gönderdikten sonra aklıma geldi. Mesajın beklemede olduğunu görünce oradan çıkarak Instagram’a girdim. Gökyüzünün doğayla birleşmiş bir resmini bularak üstüne yazı yazıp paylaştım:
Her anına bin şükür.
Bölüm etkileşimi
