13. bölüm · GÖKYÜZÜM

HUZUR

Sultan Güven

Bakmayın deniz gibi sakin, sessiz duruşuma. İçimde hırçın Karadeniz gibi fırtınalar kopuyor.

Ruhuma can gelmişti, iyi ki dönmüştüm yuvama.

Odamda beni orkidem karşıladı. Aşkım gibi daha canlı, daha büyümüştü.

Evimde daha huzurluydu yüreğim. Anladım ki yuva, huzur bulduğun yerdi.

Bu ev, bu çatı… Değişmeyecek olan geçmişimin yaşandığı mekân.

Kaderimin kalemini, benim elimle çizeceğim yolun başlangıç noktası.

Sevgisiyle harmanlanmış yemekleri yapan annemin çağırmasıyla hep birlikte masaya oturduk.

Elif sandalyesini benimkine daha çok yaklaştırıp dibime kadar gelmişti.

“Ben yokken resim yaptın mı?” diye sordum merakla.

“On tane yaptım abla,” derken parmaklarıyla beşi gösteriyordu.

“Yemekten sonra hepsini görmek istiyorum,” dedim.

“Tamam. Abla, sen şeyi hatırlıyor musun?” dedi.

“Neyi güzelim?” dedim, kaşlarımı kaldırarak. Merak etmiştim.

“Seninle tanıştığımız günü. Ne gündü ama! Ben hatırlıyorum,” demesiyle hepimiz kahkaha attık.

Yemekten sonra odamıza giderek resimlerini göstermeye başladı. Çizdiği her çizginin hikâyesini bir saat boyunca anlattı.

Özlemimin çokluğundan hiç sıkılmadan dinledim.
Yatağımın kokusunu, odamı ne kadar özlediğimi, yokluğunu yeni anlamıştım.

İki gün anılarımla yürüdük her sokağı. İlk defa evimden, doğup büyüdüğüm şehrimden bu kadar uzakta olmanın etkisiyle tuhaf hissediyordu yüreğim.

Gözlerim sürekli Gökhan’ı aradı yollarda. İlk karşılaştığımız ışıklarda.

Pazar günü Esra ile buluşup gezmiştik.
Artık dönme zamanımız gelmişti.

Terminalden hep birlikte yolcu ettiler. Otobüsle yola çıkınca, doğru düzgün konuşmadığımız Gökhan’la mesajlaştım.
Akşama şubede görevli birinin nişanına gideceğini, hazırlandığını yazmıştı.

Meşgul etmemek için kısa kestim.
Sakarya’ya geldiğimizde saat akşam dokuza geliyordu. Hava oldukça soğuduğu için peteklerini açık bıraktığımız sıcak evimize hızlıca girdik.

Eşyaları yerleştirip kahve yaparak salona geçtik.

Annemi arayıp geldiğimizi haber verdikten sonra Instagram’da dolaşmaya başladım.

Bir saat önce yeni yağmaya başlayan karın resmini atmıştı Gökhan.

-Yüzümüze kış gelse de, gönlümüz bahar, yazıyordu.

“Bana seninle her gün bahar,” dedim resmine sevgiyle bakarak.

Dolaşmaya devam ederken yeni bir gönderi düştü ekrana. Gökhan gitar mı çalıyordu?

Üstelik şarkımı söylüyordu?

Doğru mu görüyorum acaba!

Daha dikkatli baktım. Doğru diyerek gözlerim büyümüştü.

“Sevdaaa, Gökhan’a baksana!” dedim, şaşkınlığımı gizleyemeyerek.

Oturduğu yerden kalkıp yanıma gelerek benim gibi gözlerini büyüttü.

“Vay be! Enişteye gel. Ne maharetliymiş de haberimiz yokmuş!” dedi şaşkınlıkla.

Şarkı söylerken, gelinle damat olduğu belli olan çift ortada dans ederken sürekli Gökhan’ın önüne geçiyorlardı.
Başımı eğerek yan tarafından bakmaya çalışırken kendi hâlime gülmeye başladım.

Koyu mavi takım elbise, içine daha açık mavi düz gömlek giymişti.

Takım elbise ne kadar çok yakışmıştı. Buğulu sesi gönlüme nakış gibi ilmek ilmek işlerken mest olmuştu yüreğim.

Kutsi’den “Aşıklar Şehri”nin nakaratını söylerken sürekli ekrana bakıp hafifçe gülümsemesi benim içindi, hissediyordum.

İkinci kez izlerken, son anda Gökhan’ın başını yan tarafa çevirip kaşlarını çatarak bakmasıyla alt köşede bir kadın bacağı dikkatimi çekti.

Yanına gelen kimdi ki Gökhan’ın kaşlarını çatmasına neden olmuştu?

İçime giren sinsi kıskançlık yine baş kaldırmaya başlayınca, “Öğrenmen gerek,” diye sürekli beynime emir veriyordu.

Videoyu tekrar izlerken, Gökhan’ın yan tarafında duran panoda nişanı olan çiftin isimlerini gördüm. Ali & Burcu’yu Instagram’da aramaya başladım.

Gökhan’la arkadaş olduğu için hiç zor olmamıştı. Açık olan hesabına baktığımda, dans ederken çekilmiş uzun bir video paylaşılmıştı.

Gökhan’ın şarkıyı söylemeye başlamasından itibaren sonuna kadar sabretmesi oldukça zor olan videoda, başını çevirdiği an gelince olduğum yerde doğrularak oturdum.

Resimdeki kısa saçlı kız girdi ekrana.
Kaşlarım, sinirimin ifadesini yansıtmaya başlamıştı.

Elinde mikrofonla şarkının nakarat bölümünde Gökhan’a eşlik etmeye başlayarak gözlerinin içine derin derin bakmaya başlayınca, Gökhan susmuş, başını önüne çevirmişti.

Siyah tayt pantolon ve yakası oldukça açık, salaş abiye kazak giymişti.

Gökhan kısa süre bakarak başını çevirse de duygularımın altüst olmasına yetmişti.
Neden onun gözlerine o kadar dikkatle bakmıştı? Onun gözleri benim gökyüzümdü.

Şarkının bitmesiyle herkes alkışlarken, videoyu çeken kişinin “Helal sana Tuğçe!” diye seslenmesiyle adını öğrenmiştim.

Çekim için ortada dans eden çifti takip eden kişinin yan taraftan çekmesiyle, Gökhan’ın sırtı dönük, Tuğçe’yle konuştuğunu görünce yüreğimin dalları kırılmıştı.

İstemediğimi bildiği hâlde, neden bu kadar iş dışında muhatap oluyordu?

Aklım “Sakin ol, yargısız infaz yapma,” derken, kalbim beynime “Sus! Ben haklıyım!” diye bağırıyordu.

Göz görmeyince gönül başka bakışlara sevdalanır mıydı?

Gökhan’a olan güvenimi sorguladı beynim.

“Asla ondan şüphe etmiyorum,” dedi kalbim.

Fakat o kız, Tuğçe Hanım! Sabrımı zorlamaya başlıyordu.

Ona karşı dikkatli olmam gerekiyordu ve aklıma geleni yapmaya karar verdim.

Aramaya “Tuğçe” yazmamla, ortak arkadaştan dolayı hesabı ekrana düştü.
Cüretkâr tavrından dolayı gizli olmasını beklemediğim hesabına ulaşmak kolay olmuştu.

Gönderilerine baktığımda, Gökhan’ın şarkıya başlamasıyla ekranda önce kendini göstermiş, ardından Gökhan’ı çekmişti.

Tekrar kamerayı kendine çevirerek, “Muhteşem şarkı, muhteşem ses. Her şeyiyle muhteşem biri,” deyince muzipçe gülümseyerek ekranı tekrar Gökhan’a çevirmişti.

Buna nasıl cüret ederdi! Bunu yapma hakkını kendinde nasıl bulurdu?

İş saatlerinde iyi görüşüyorlarsa, ya bu cüreti Gökhan’dan aldıysa? Neden bu kadar şüpheye düşüyordu yüreğim?
İkinci gönderi olarak Gökhan’la birlikte sadece şarkı söylediği bölümü paylaşmıştı.

Altına da “Özel biri, özel anlar” yazmıştı.
Sinirim yine beynimi yakarken, vücudum gerilmeye başlamıştı.
Daha fazla dayanamayıp Gökhan’ı aradım.

Uzunca çaldıktan sonra açıldı.
“Efendim canım,” dedi. Oldukça az da olsa arkadan oyun havası sesi geliyordu.
“Nasılsın, Gökhan?” dedim soğuk sesimle.

“Gökhan!”

Anlamıştı bir terslik olduğunu. Bir an sesi çıkmadı.

“İyiyim sevgilim, sen nasılsın? Döndünüz mü?” dedi, hiç bozuntuya vermeyerek.

“Döndük, yarım saat olmadı. Nasıl gidiyor eğlencen? Keyfin yerinde görünüyor!” dedim, iğneleyici konuşarak.

“Sensiz ne kadar güzel olabileceğini düşünüyorsun?” Anlamıştı rahatsız olduğumu, fakat soruma soruyla cevap vermişti.

“Bilmiyorum! Sen söyle,” dedim, bozulan moralimi belli ederek.

“Uzaktan her ne gördüysen inanma. Sadece seni seven kalbime inan,” dedi.

Onun da morali bozulmuştu. Arkadan erkek sesli birinin ona seslenmesiyle, “Kapatmam gerek güzelim, görüşürüz,” dedi.

“Görüşürüz,” dedim ve telefonu kapattım.

Altüst olmuştu bütün duygularım. Ben Gökhan’a güveniyordum, buna rağmen o kızın davranışları huzurumu kaçırıyordu.
Umudu olmasa bu kadar rahat olabilir miydi?

Nasıl bir ikilemdi ki beni içinden çıkılmaz duygulara sürüklüyordu.

Telefonu yanıma koyarak kendime çare arıyordum. Bu ikilemden kurtulmam gerekiyordu.

O kızın cüretkâr tavırlarını görmemem, Gökhan’dan şüphe etmemem lâzımdı.

Sevdaya şüphe düşmeye görsün, insanın içini kurt gibi ince ince kemiriyordu.

Bildirim sesinin gelmesiyle tekrar telefonu elime alıp yeniden Instagram’a girdim.

Gökhan bana, yüreğinin sesini mi duyurmaya çalışıyordu?

Kimseye söyleyemediğimiz sevgi damlalarının tarifiydi şarkılar. Kendini buluşun, yüreğinin sesini haykırışın, ne nidalar yükseliyordu sevgiyle.
🌾🌾🌾🌾🌾🌾
Sevdan kuşlar misali
Gelip kalbime kondu
Ömrüm kışlar gibiydi
Sonsuz bir bahar oldu
Esmer bir akşam vakti
Senle yeniden doğdum
Benden çaldıkları, unut dedikleri
Kaybettiğim kaderi buldum
Dünyanın yükünü yazsalar payıma
Dost düşman bir olup çıksa da yoluma
Vazgeçmem senden yine de
Ben aşkla yürürüm ateşe
Yeter ki sen ellerimden tut
Herkes günaha batmış
Sorsan adı hayatmış
Hala yalansız masum
Bir tek gözlerin kalmış
Esmer bir akşam vakti
Senle yeniden doğdum
Benden çaldıkları, unut dedikleri
Kaybettiğim kaderi buldum
Dünyanın yükünü yazsalar payıma
Dost düşman bir olup çıksa da yoluma
Vazgeçmem senden yine de
Ben aşkla yürürüm ateşe
Yeter ki sen ellerimden tut
(Eylem Aktaş)
🌾🌾🌾🌾🌾🌾🌾🌾
“Gece gözlüme,” demesi, ruhumun kurak topraklarındaki sevgi çiçeklerime çiğ damlası gibi can vermişti.

Gönderinin altına, “Yüreğim kadar yakın, yollar kadar uzak can taneme,” yazmıştı.
Sevdiğim, canım, her şeyim, bana olan aşkını herkese ilan mı etmişti!

Onun kadar cesur olmayı ne kadar çok isterdim.

Tekrar tekrar, gözlerinde gördüğüm sevda yıldızlarını izledim.

“Senin yüreğine çiçekler açtıran gece gözlü; tüm yıldızlar seninle olsun,” yazıp yanına kalp bırakan kız kardeşi Gökçe’ydi.

Telefonu çaldığı için yanımdan uzun süre önce ayrılmış olan Sevda, odasından yanıma doğru gelirken:

“Hey yavrum hey! Görümceye gel, görümceye!” diyerek yüksek sesle söylerken gülerek yanıma oturdu.

İkimiz birlikte gülsek de yazdığı tuhaf hissettirmişti.
Gurur değildi, hoşuma gitmişti ama biraz da utanmıştım.

“Ay, kıyamam gelin hanım, yanakları elma olmuş,” diyerek kahkaha atan Sevda’ya bakarak elimi yanaklarıma götürdüm. Fazla sıcaktı.

“Üf Sevda, sus ya!” dedim gülerek.

Gökhan’ı yeniden aramam gerek diye sürekli söyleyen iç sesimi dinlemeye karar verdim.

Yeniden aradım, uzun uzun çalmasına rağmen açılmadı.

Kırılmış mıydı bana? Niye açmamıştı? Kırılsa benim için şarkı söylemezdi! Kırıldığını belirtmek için mi söylemişti?
Aklımda deli sorular birbirini döverken ayağa kalkarak odama geçtim.

Saat on bire geliyordu ve ben çok yorgundum. Fakat Gökhan’la konuşmadan içim rahat etmeyecekti.

Yeniden aradım, telefonu kapalıydı. Mesaj attım:

-Şarkı için teşekkür ederim. Sesin, söyleyişin, şarkı, hepsi çok çok güzeldi. Seni seviyorum bir tanem, yazarak gönderdim.

Şarjının bitmiş olabileceğine kendimi inandırmaya çalışarak uykuya daldım.

Sabah alarmın çalmasıyla gözlerimi açıp cama doğru baktım.

Perdenin altından ahengini yansıtan güneşle içim ısınmıştı.

Olduğum yerden telefona uzanarak mesajlara girdim.

Gökyüzüm:
-Şarkılar gönlümün dili olsaydı, sana binlerce şarkı söylerdim. Seni seviyorum can tanem.

Odamın içinde açmış bahar çiçeklerinin kokusu geldi burnuma. Yüreğimde esen ılık sevda yelleri bedenimi sardı.

Sabah güneşinin sıcaklığı yüzümü ısıtırken, kalbim sevda ateşiyle kor olmuştu.

Mutlu sabah kahvaltısından kalkıp okul yollarında bir hafta geçmişti.

Akşam yemeğinde aldığım kararı açtım Sevda’ya:

“Sevda, ben çalışmaya başlamak istiyorum. AVM’de ilanlar görmüştüm, başvuru yapacağım,” dedim.

Suratını astı, bana bakarak.
“Ya, evde tek başıma sıkılırım, çalışmasan olmaz mı?” dedi.

“Aslında olur, ama Ayaz harçlığının kesilmesinden şikayet etmişti. Babamın canını sıkmasını istemiyorum. Ben kendi ayaklarımın üzerinde durabilirim,” dedim, kararlı olduğumu belli ederek.

“Of, tamam, ben de çalışırım o zaman. Ne yapayım evde tek başıma? Başvurulara beraber bakalım,” dedi, şikâyet edercesine.

“Olur, sen bilirsin,” dedim.

Masayı toparlayıp odama geçtim. Bina kapısının zilinin çalmasıyla odalarımızın kapısından çıkarak birbirimize baktık Sevda’yla.
Salonun camını açarak aşağıya bakıp seslendim:

“Kim o?”

Başını kaldırarak ses veren Esma’ydı. Camı kapatarak kapıyı açmasını söyledim. Hızlıca merdivenleri çıkarak kapıya geldi Esma.

Üçümüz de mutlu olmuştuk.

Salona geçerek sarılma sonrası karşılıklı oturduk.

“Erken geldin Esma,” dedim.

“Niye geldiğimi size anlatmak için sabahı bekleyemedim kızlar. Size bir teklifim var,” deyince Sevda’yla birbirimize baktık.

“Merak ettim, söyle çabuk,” dedi Sevda.

“Sözlüm Emre’nin kuzeni var, burada oturuyor. İlerideki AVM’de erkek giyim üzerine büyük bir firmanın şubesini açma kararı almış. Eleman alacaklar.

Tecrübeli olduğum için Emre beni söylemiş, şube müdürü olarak. Ben de sizi söyledim, eleman olarak. Ne dersiniz?” dedi sevinçle.

Şaşırmıştık, işe girmeyi düşünürken iş ayağımıza gelmişti.
“Olur, ama okul saatimize uyacak mı?” dedim.

“Gündüz için ayrı eleman olacak zaten. Sizin okul dışında, yarı zamanlı akşamları çalışırsınız, ücretiniz de ona göre ayarlanacak,” dedi.
“Saatler uyarsa olur,” dedim, fikrimi söyleyerek.

“Bence de olur,” dedi Sevda da gülerek.
“Tamamdır bu iş, çok sevindim. Şube yeri ayarlansın, ben size haber veririm. Bundan sonra buralıyım artık. Teyzem de sevinecek, benim kadar,” dedi, ellerini çırparak.

“Bir kahveyle kutlayalım,” diyerek yerinden kalktı Sevda.

Hoş sohbetle geçmişti akşam. İlk anneme haber verdim. Başta itiraz etse de “Sen bilirsin,” demişti en son.
Gökhan’ı aradım, ikinci çalışta açtı telefonu.

“Efendim güzelim,” derken sesinin tonu daha hoş geliyordu.

“Nasılsın canım?” dedim neşeyle.
“İyiyim, sen nasılsın? Sesin neşeli geliyor,” dedi.

“Evet. İşe girmeye karar verdik Sevda’yla. Esma da bize iş teklifiyle geldi. Sana haber vermek istedim,” dedim, içimdeki mutluluğu yansıtarak.

“İşe mi başlayacaksın? Hayırlı olsun şimdiden,” dedi kesin konuşarak
.
“Teşekkür ederim canım.”

“Nasıl bir iş yeri, çalışacağınız yer?” demesi, beklediğim bir soruydu.

“Erkek giyim mağazası. Okul saatlerinin dışında, yarı zamanlı çalışacağız. Beraber gittiğimiz AVM’de,” dedim.

İçini rahatlatmaktı istediğim.
“Güzelim, yarı zamanlı demek, sen akşam saatinde çalışacaksın ve gece onda kapanıyor AVM’ler.

Kış günü geç saatlerde yollar tenha olur,” derken sesinin neşesi gitmişti.
“Canım benim, üçümüz birlikte çalışacağız, bakarız başımızın çaresine. Sen merak etme beni,” dedim.

“Güzelim, ben senin her zaman arkandayım. Ama içim rahat değil, başka iş baksan,” dedi.

Rahatsızlığını sesinin tonundan anlamıştım.

“Canım, ben arkadaşlarımla çalışmaktan çok mutlu olacağım. Gerekirse eve taksi tutar, geliriz. Yanımda olduğunu bilmek benim için çok önemli,” dedim.

Derin bir nefes verdi.

“Benim içim huzursuz olacak ama, lütfen başka iş bak.” Ses tonu kızgınlığa doğru gidiyordu artık.

“Hayır Gökhan, ben arkadaşlarımla çalışmak istiyorum,” dedim, kararlı olduğumu anlaması için.

“Ne söylersem söyleyeyim, vazgeçmeyeceksin, değil mi?” dedi, yumuşayan sesiyle.

“Hayır, vazgeçmeyeceğim.”
“Pekâlâ güzelim. Sen nasıl istiyorsan öyle olsun. Çok yorma kendini,” dedi, beni düşündüğünü belli ederek.

“Ne gerekirse yapacağız, iş sonuçta. Canım benim, ne zaman geleceksin yanıma? İyice kış gelmeden görüşseydik bir kez daha,” dedim.

“Bilmiyorum. Müdür yeni geldiği için bu aralar çıkamıyorum. İlk fırsatta ben de gelmek istiyorum.

Gözlerindeki yıldızlara dokunmayı özledim bir tanem,” dedi.

Yüzümde oluşan sevda tebessümüyle cevap verdim gönlümün can suyuna:
“Yıldızların ışığı sensin, ışığımı özledim bir tanem.”

Her cümlesinde sevda yelleri esen muhabbetimizin ardından kapattık telefonu.

Bir hafta sonunda Esma’nın sözlüsü Emre gelmişti. Esma, yoğun geçen birkaç günün ardından sözlüsünü bizimle tanıştırmak için çalışacağımız AVM’de buluşmaya karar vermiştik.

Cafenin balkon kısmına oturan Esma ve Emre’nin yanına oturarak kahve siparişi verdik.

İş konusu açıldığında Emre şartları anlattı.

Sevda söze girdi:
“Emre Bey, bizim kırtasiye dükkânımız var. Dört yıl orada Mine’yle beraber biz işlettik. Esnaflık nasıl yapılır, biliyoruz. Tek sorun kıyafet olması. O konuda da biz kendimize güveniyoruz,” dedi, kendinden emin hâliyle.

“Ben Esma’ya güveniyorum. O söylediyse zaten sıkıntı yok demektir,” demesiyle telefonu çaldı.

Telefonu “kuzen” diye sürekli konuşarak oturduğumuz yeri tarif ederek kapattı.
“Sizinle tanışmak için patronunuz olan kuzenim geliyor,” dedi Emre, bize bakarak.

Benim arkamda kalan kapıdan yanımıza geldi.

Emre ve Esma’yla sarılarak bana el uzatınca ben de el uzattım.
“Merhaba, ben Erkan,” derken gözleri Sevda ve benim aramda mekik dokuyordu.

Sevda’yla da tokalaşarak masada Emre’nin yanına oturdu.
Benim boyumdan biraz uzun, yeşil gözlü, kumral, kahverengi saçlı ve oldukça bakımlı, otuzlu yaşlarda görünen biriydi.

Takım elbisesinin kalitesi beş metre uzaktan kendini belli ediyordu.
İş şartlarını konuşarak sohbet etmeye başladık. İkimiz hakkında oldukça çok soru sorması canımı sıkmaya başlamıştı.

Cebinden sigara paketini çıkararak önce bize uzattı. Kısaca “Kullanmıyorum,” diyerek geri çevirdim.
Kendisi bir sigara yakıp dumanının bana doğru gelmesi son nokta olmuştu.

“Esma, biz kalkalım artık, siz muhabbetinize devam edin. Sonra görüşürüz,” diyerek çantamı alıp ayağa kalktım.

Sevda’yla birlikte Erkan da ayaklanarak:
“Ben sizi evinize bırakayım,” demesi şaşırtmıştı.

“Teşekkür ederim, fakat bizim özel bir işimiz var. Kendimiz gideriz,” dediğimde Sevda’nın pot kırmaması için dua ediyordum.

Yüzü bir anda değişen Erkan’ın tekrar elini uzatmasına, havada boş kalmasını sağlayarak cevap vermiştim.

Alt kata indiğimizde Sevda koluma girerek yüzüme baktı.

“Mine, böyle cıvık bir patronla işimiz zor olacak,” dedi, başını sağa sola sallayarak.

“Mesafemi koyarım, patron-çalışan oluruz. Yok öyle canım cicim muhabbetleri,” dedim, fikrimi söyleyerek
.
“Aynen de Mine, ben daha bizimkilere de Cüneyt’e de bir şey demedim. Patronu hiç duymasınlar, evden başımızı dışarı çıkartmazlar,” dedi, alt dudağını ısırarak.

“Sakın! Gökhan, ‘Eve bırakayım,’ dediğini duyarsa eyvahlar olsun,” dedim, başımı sallayarak.

Eve geldiğimiz gibi Sevda üstünü değiştirerek telefonuyla odasına geçerken, ben salona geçerek televizyonu açtım.

Yarım saat sonunda Sevda, ayaklarını vura vura, suratı asılmış şekilde gelerek hışımla yanıma oturdu.

“Ne oldu, bu suratın hâli ne?” desem de cevapların beklediği gibi olmadığını anlamıştım.

“Babam izin vermedi, ‘Sen derslerine kafa yor, parayı düşünme,’ dedi. Cüneyt de erkek giyim olmasını istemedi. Başka iş bakacakmışım!” dedi sinirle.

“Sevda, sen bilirsin, fakat Esma’ya olur dedin. Ne yapacaksın?” dedim.
“Babamı nasıl ikna edeceğimi biliyorum, o kolay. Cüneyt zor olacak.”
“Babanı nasıl ikna edeceksin?” dedim, merakımı belli ederek.

Yine yüzüne masum kedi bakışlarını yerleştirdi.

Gülmeye başladım:
“Ne kadar fenasın ya!” deyince beraber güldük.

“Mağaza ayarlansın, ben yine konuşurum, hallederiz,” dedi, elini sallayarak.

Esma, bir hafta sonra sözlüsünü yolcu ederek evine gitmişti. Teyzesiyle kalacağı için eşya alarak geri gelecekti.

Üç gün sonunda Esma da gelerek mağazayı düzenlemeye başlamıştık.
Mağaza tamamen hazır olunca cumartesi günü açılış yaparak müşteri kabul etmeye başlayacaktık.

Perşembe akşamına kadar Erkan çok kısa süreli olarak uğramıştı. Dışarıda işlerinin yoğunluğundan yanımızda durmaya fırsatı olmuyordu.

Perşembe akşamı son hazırlıkları yaparken Erkan da gelmişti.
“Esma, yarın sadece sen gelirsin, organizasyon şirketi gelecek. Kızlar dinlensin, hafta sonu çok yorulacaklar.
Kızlar, ayrıca Instagram’da benim adıma mağazanın hesabı var. Beğenirseniz iyi olur. Adımızı bir an önce geniş çevreye duyurmamız lazım,” dediğinde başımı sallayarak onay verdim.

Cuma günü okuldan sonra eve dönmüştük. Sevda, iş konusunu konuşmak için odasına çekilmişti.
Yorgunluktan bacaklarımı duvardan yukarıya dikerek uzanmıştım.

Bacaklarım uyuşmaya başlayınca yerimden kalkarak kanepeye geçip orada uzandım.

Sevda, meşhur oflamasıyla birlikte yanıma geldi.

“Ne oldu?” diye sordum, tuhaf şekle girmiş yüzüne bakarak.
Gülmeye başladı.

“Ya, sinirden gülesim geliyor. Babama, ‘Ben işe gireceğim,’ diye ısrar ettim. O ne derse beğenirsin: ‘İlla işe girmek istiyorsan gir, ben de yolladığım paranın yarısını keserim. Sen yazın çalışırken, ben de senden ayırdığım parayla sevgili eşimle ikinci balayına giderim,’ dedi bana ya,” dedi, şikâyet edercesine.

Sevda’nın izin almasına rağmen şikâyet etmesine gülmeye başladım.
“Cüneyt ne dedi?” diye sordum.

“Cüneyt, ‘Orada çalışmana izin vermiyorum,’ dedi. Ben de, ‘Senden izin istemiyorum ki, haber veriyorum,’ dedim. Kızdı, telefonu yüzüme kapattı,” derken omuzlarını silkti.

“Acısını çok kötü çıkartacağım, içim rahat. Yarın bismillah, işe gidiyoruz,” dedi sevinçle.

Yorgunluktan nasıl uyuduğumu bilmiyorum. Alarmın çalmasıyla hızlıca kalkarak hazırlandım.
Ayağımın rahat ettiği siyah kısa botlarımı giyerek aşağıya inip Esma’yla birlikte yola çıktık.

Mağazaya gittiğimizde Erkan gelmiş, kasanın arkasında bilgisayarda uğraşıyordu.
Mağazanın girişi ve içerisi oldukça güzel süslenmişti.

Açılış saat on ikide yapılacaktı. Son hazırlıkları yaparak, üstümü mağazanın adını taşıyan siyah lacoste penye ve keten pantolonla değiştirdim.
Saat on ikiye gelirken oldukça kalabalık olmaya başlamıştı.

Esma’nın sözlüsü Emre’nin ailesi, Erkan’ın ailesi de gelmişti.
Özellikle Erkan’ın annesi, kendini beğenmiş tavrıyla dikkatleri üzerine çekmeyi başarıyordu. Ortalıkta oğlunu öve öve gezerken, Erkan’ın bu kadar laubali hareketleri normal gelmeye başlamıştı.

Açılışın ardından oldukça yoğun bir gün geçirmiştik. Akşam mağazayı kapatmadan önce, ilk iş günümüzün hatırası olarak hep birlikte fotoğraf çektirdik.

Haydar Amca’yı kapıda görünce yanına gittim.
“Hoş geldin, Haydar Amca,” dedim.
“Hoş bulduk, kızım. Çalışacağınız yeri bir kontrol edeyim dedim. Sen işine bak, ben dolaşayım,” dedi gülerek.
Yanımda gezerken kıyafetlerden çok Erkan’a ve çalışan elemanlara dikkat ediyordu.

“Ah, Haydar Amca, Gökhan seni tanısa kanka olursunuz,” diyen iç sesimle birlikte usulca güldüm.
Haydar Amca, Esma’yla bizi bekleyerek eve bırakmıştı. Yorgunluktan kendimizi nereye atacağımızı şaşırmıştık.

Pijamalarımı giyerek yatağa uzanıp telefonu karıştırmaya başladım.
Tanımadığım numaradan gelen mesaja baktığımda, mağazada çekilmiş fotoğrafımız gönderilmişti.
“Çok güzel görünüyorsun,” yazan mesajı okuyunca Erkan’dan geldiğine emin oldum. Cevap vermeden telefonu kapattım.

İlk fırsatta konuşarak mesafemi koymam gerekiyordu.
Pazartesi günü okuldan doğrudan mağazaya geçmiştik. Üstümü değiştirip reyonların arasında iş yapmaya başladım.

Esma yanıma gelerek kasaya gelmemi söylediğinde, beraber kasaya yöneldik.
“Mine, sana özel bir kargo var,” dedi gülümseyerek.
Beklediğim kargo yoktu.

“Benim siparişim yok ki, ne kargosu!” dedim.

Elinde kocaman, karışık çiçek buketiyle bekleyen elemanı görünce şaşkınlığım iyice artmıştı.

Esma gülümseyerek, “Sana gelmiş,” dedi.

“Mine Arslan siz misiniz?” diye soran yirmili yaşlardaki gence, “Evet, benim,” diyerek cevap verdim.
“Şuraya imza atın lütfen,” diyerek elindeki kâğıdı uzattı.

Arka taraflardan gelen Sevda’nın gözleri kocaman açılmıştı.
İmzayı atarak çiçeği kucağıma alıp üzerindeki kartı açtım.

Karşımda dikilen Sevda, Erkan’a duyurmak ister gibi yüksek sesle söylendi:

“Karta gerek var mı, canım? Gökhan eniştem yine inceliğini gösterdi. Kimin sevgilisi ya!” derken, benim yüzüm sevdamın aynası gibi parlıyordu.
Yüreğimde uçan kelebeklerin kanatlarından esen rüzgâr, sevdamın ateşini körüklerken aşktan başım dönmeye başlamıştı.

“Kendine dikkat et.
Seni bana sevdirene emanetsin.
Seni seviyorum, güzelim.
Gökhan”

Kartı kapatırken gözüm kasada duran Erkan’a kaydı. Yüzü sirke satıyor tabiri şu an onun için söylenmiş gibiydi.
İçimdeki Mine halay çekerken, yüzümdeki gülümsemeyle kartı cebime koyarak çiçek buketini arka taraftaki çalışanlara ait odaya bıraktım.

Erkan’ın ısrarla fotoğraf çekilip Instagram’da paylaşmak istediğini söyleyince itiraz edemedik. Hep beraber çekilip fotoğrafın altına “Birlikte çok güzeliz” yazıp etiketleyerek paylaştı.

Mağazanın kapanma saati geldiğinde, Erkan Esma’ya eve bırakmak için ısrar ediyordu.

Esma birkaç kez itiraz etse de sonunda tamam demişti. Otoparka gittiğimizde önden Erkan, arkasından biz yürüyorduk.

Uzakta görünen son model kırmızı BMW’yi fark etmemle, Erkan’ın kapılarını açması bir oldu.

“Kızlar, bu benim bebeğim. Hadi, sizi biraz gezdirelim,” demesiyle Sevda’yla gözlerimizi devirerek birbirimize baktık.
Arabanın ön tarafına Esma, biz de arka tarafa oturduk.

Oturduğumuz andan itibaren Erkan’ın dikiz aynasından sırıtarak bakması iyice sinirlerimi bozmaya başlamıştı. Ana yola çıkarak beş dakika geçmeden telefonum çaldı, çantamdan çıkardım.

Gökyüzüm yazısını görünce açmamayı istesem de mecburen açtım.

“Efendim, canım.”

“Nasılsın, güzelim?”

“Çok iyiyim, canım.”

“Nerdesin, eve gittiniz mi?” demesiyle ne diyeceğimi düşünmeye başladım.

Gökhan’ın en son bilmesini istediğim şey, Erkan’ın bizi eve bıraktığını öğrenmesiydi.

“Yoldayız, canım, geldik sayılır,” dememle dikiz aynasından bakan Erkan’ın yüksek sesle:
“Mine’cim, hangi sokaktan döneceğiz?” demesi bir oldu.

Araba kullanmasa, iç sesimin “Kafasını cama vur” tavsiyesini seve seve uygulardım.

Gökhan’ın suskunluğu, duyduğunun kanıtıydı.

Durumu anlayan Esma hemen cevap vererek sokağı tarif etti.

“Müsait değilsin galiba, sonra görüşürüz,” diyen Gökhan, sinirini saklamaya çalışsa da sesinin tonu değişmişti.

“Biraz sonra seni ararım, canım, görüşürüz,” diyerek telefonu kapattım.
Aklımda sadece tek bir şey vardı: Erkan’ı bunu yaptığına nasıl pişman ederim?

Aklıma gelen fikirle yüzümde muzip bir gülümseme peyda oldu.

Sokağımıza girince Haydar Amca’ların evinin önünde durdu. Kucağıma aldığım çiçek buketiyle kapıyı açarak çıktım.

Arkama hiç bakmadan arabanın kapısını bütün gücümle kapatırken araba sallanmıştı. Erkan’ın içeriden, Elif’inki gibi cırlama sesi geldi:
“Yavaşşş! Bebeğimin kapısı öyle kapatılır mı?” dedi.

Omzuma taktığım önü çivili kol çantamı arabanın kapısına çarpacak şekilde, olduğum yerde 90 derece ön cama doğru döndüm.

“Bir şey mi dediniz, Erkan Bey!” dediğimde yüzünün rengi arabanın kırmızısıyla aynı tondaydı.

Gözlerime sinirli şekilde bakarken cevap vermesini beklemeden, tekrar kol çantamı çarparak arabanın arka tarafından evimizin kapısına yöneldim.

Hızlıca yanımızdan ayrılınca hep beraber kahkaha attık.

“Ya kızlar, Erkan böyle şımarıktır. Emre’yle hiç benzemezler, kusura bakmayın, bu kadar yapacağını düşünmemiştim. Ama Mine, canını alsaydın da arabasına el sürmeseydin,” diyerek daha çok güldük.

“Rahat dursun, yoksa arabasını çizerim, eh, kazayla,” dedim gülerek.
Eve girip üstümüzü değiştirdik. Bir bardak su alarak odama geçerken Sevda yanıma geldi.

“Kızım, sen var ya, benden de psikopat çıktın. Nereden aklına geldi!” dedi, ellerini beline koyarak.

“Ay kızlar, bu benim bebeğim. Hadi sizi gezdirelim biraz,” dedim, kinayeli bir şekilde sesimi incelterek.

“Ukala, züppe! Yarın ona ben bir ayar vereyim de görsün o, hangi sokaktan gireceğini. Gökhan’la konuşmam lazım,” dedim sinirle.

“İşin zor, hadi kolay gelsin,” diyerek ellerini salladı. Yatağıma uzanarak Gökhan’ı aradım, açmadı.

Offlayarak mesaj yazdım:
“Çiçek için teşekkür ederim. Çok çok güzel.

Bir çiçeğin yaprağına sevdamı yazacak olsaydım, senin için çiçek tarlaları ekerdim.

Seni seviyorum, canım.”
Yorgunluktan mesajı görüp görmediğini bekleyecek hâlim yoktu.
Telefonu kapatarak anında uykuya daldım.

Sabah kalkarak hazırlanıp aşağıya indiğimizde Esma montunu giyerek hızlıca yanımıza geldi.

Bahçe kapısını kapatınca olduğu yerde durarak elindeki araba anahtarını salladı.

“Kızlar, bakın bende ne var!” dedi gülümseyerek.

Sevda benden önce lafa atladı:
“Erkan yedek arabasının anahtarını mı verdi, bebeğini bundan korumak için?” demesiyle sabah sabah sokakta hep birlikte kahkaha attık.

“Manyak Sevda! Haydar eniştem, bundan sonra işe arabayla gidip gelin, dedi,” dedi gülerken.

Kapıda hiç araba görmemiştim.
“Haydar Amca’nın arabası mı var? Niye hiç görmedim?” dedim, düşüncemi belli ederek.

Esma eliyle tam karşımızdaki altı garajlı binayı gösterdi.

“Araba oradaki garajda. Eniştem ayda bir kere ya kullanır ya kullanmaz! Onun için orada tutuyor arabayı. Siz kullanın bari, olduğu yerde çürüyecek, dedi,” dedi, ilerlemeye başlayarak.

Garajı elimizle açarak arabayı çıkardı Esma. Gayet güzel de kullanıyordu.

“Şimdi sizi okula bırakayım, oradan ben işe. Siz işe otobüsle gelseniz olur mu? Çıkamam uzun süreli, her gün iş sonuçta,” dedi Esma, dikiz aynasından bize bakarak.

“Esma, bugün böyle olsun ama bir daha sen bizi okula bırakma. Doğrudan sen işe git, biz otobüsle gideriz. Gece beraber döneriz, iyi olur,” dedim, daha mantıklı gelen düşünceyle.

“İşe geldiniz mi konuşuruz,” dedi Esma, okula doğru yol alırken. Okulun ardından yeniden işe gittik.

Kapıdan içeriye girdiğimde Erkan kasanın başında ayakta dikilirken bana ters bir bakış attı. Gözlerini tekrar işine çevirdi.

Yanına giderek ellerimi kasanın üstüne koydum.

“Erkan Bey, sizinle iki dakika konuşabilir miyiz?” deyince yüzüme dikkatle baktı.
Olduğu yerde duruşunu daha da dikleştirerek ellerini cebine soktu.
“Söyle, Mine.”

Adımla seslenmesi sinirlerimi germeye başlamıştı.

“Erkan Bey!” dedim, “Bey”i vurgulayarak.

“Sizi bir kez uyaracağım. Bana ve Sevda’ya hareketlerinizi ve konuşmalarınızı seviyeli tutun. Asla çalışan-patron seviyesinden öteye geçmek istemiyoruz.

Dün akşam yaptığınız hareketin ikincisi olursa, kendinize başka eleman bakmaya başlayın,” derken kararlılığımı ve kızgınlığımı rahatça ortaya koymuştum.

Hiç sesini çıkarmadan dikkatle bana bakarken arkamı dönerek eleman odasına yöneldim.

Gün boyu benimle ve Sevda’yla hiç muhatap olmadan geçmişti. Akşam olunca Haydar Amca’nın arabasıyla eve dönüş yoluna geçtik.

Gökhan beni aramamıştı, rahatça konuşmak için akşamı beklemeye karar vermiştim.

Eve dönüşün ardından üstümü değiştirip yemek yedik. Odama çekilerek Gökhan’ı aradım. Uzunca çaldıktan sonra açıldı.

“Efendim.” Güzelim dememesi, tepkisini anlamama yetmişti.

“Nasılsın, canım?” dedim, çekingen hâlimle.

“İyi olmaya çalışıyorum, fakat bazı şeyler huzurumu bozuyor.”

Sözünün altındaki manayı anlamamak mümkün değildi.

“Patronumuz biraz seviyesini bilmiyor. Ama yerini net bir şekilde belirttim.”
Açıklama yapmak zorunda değildim, fakat aklında soru işareti kalsın istemiyordum.

“Demek belirttin. Yeniden cüret etmeyeceğine emin misin?” diye sorması kalbimi acıtmıştı.

“Edemez. Açıkça uyardım kendisini,” dedim, vurgulayarak.

“Ben emin değilim, Mine. Seviyesini bilmeyen adamın yanında çalışmana izin vermiyorum,” dediğinde kırgınlıktan kızgınlık boyutuna uçmuştum adeta.
Cüneyt’le aynı düşüncede olması şaşırtmamıştı.

“Ben senden izin istemiyorum, Gökhan. Çalışmaya devam edeceğim, bunu kabul et artık,” dedim, yükselmeye başlayan sesimle.

“O zaman sana işinde mutluluklar, Mine. Orada çalıştığın sürece ben…”

Ben…

Doğru mu duymuştum? Şaşkınlıktan ağzım açık, karşımda duran duvara sabit şekilde bakıyordum.

“Gökhan, sen beni kendinle tehdit mi ediyorsun? Ya, ya ben sana yanındaki kızdan dolayı böyle bir şey söylesem, ne düşünürsün?”

Kekeleyerek konuşurken kızgınlık, kırgınlık birbirine karışmış, kalbimin atışını değiştirmişti.

“Benim işimi kıyaslama, Mine. Sen işini değiştirebilirsin!” derken üstü kapalı, istediğini yapmam için emir veriyordu.

“Biri seviyesizleşti diye işimi değiştirmeyeceğim. Öyle seviyesizler her yerde var. Ben kendimi biliyorum, kendime de güveniyorum. Fakat anlaşılan senin bana karşı güven sorunun var,” dediğimde dolan göz pınarlarım akmaya başlamıştı.

Bir süre sessizlik konuşuyordu aramızda. Artık konuşmanın daha da kötüleşmesi, sevgimizi içinden çıkılmaz bir yola sürüklerdi.

“Mine, ben sana güveniyorum. Başkalarına güvenmiyorum, bunu niye anlamıyorsun?” diyerek hatasını düzeltmeye çalışsa da söz ağızdan çıkmıştı.

“Sen güvenme konusunda kendini dinle, karar ver, ondan sonra görüşürüz, Gökhan. Kapatmam gerek,” diyerek telefonu kapattım.

Yatağıma kendimi atarak yüzümü yastığa gömüp uzun süre hıçkırarak ağladım.

Ey yüreği yaralı kalbim.
Sevdan en güçsüz yerinden
Yaramı aldı.
Bırak kanasın yaran.
Yarayı açan da saracak olan da aynı kişi.

Ben ona Haydar Amca’nın arabasını verdiğini, rahatça gidip gelebileceğimizi söylemek için sabırsızlanırken, o bana neler söylemişti?

“Beni kendinle tehdit edip istediğini yapmana izin vermeyeceğim, Gökhan. Bir defa verirsem, her zaman aynı yola başvuracaksın. Bu hakkı senin eline vermeyeceğim,” diye kendi kendime söylenirken, yine gözlerim yaş pınarlarıyla birlikte gülen resimlerimize bakıyordu.

“Bilmem ki nasıl anlatsam;
Nasıl, nasıl, size derdimi!
Bir dert ki yürekler acısı,
Bir dert ki düşman başına.
Gönül yarası desem...
Değil!
Ekmek parası desem...
Değil!
Bir dert ki...
Dayanılır şey değil.”
(Orhan Veli)

Sabah olunca kalktım, hazırlanıp okula gittim. Okul sonrası işe gittim. Çıkış saati gelince eve geldim.
Günlerce aynı şeyleri tekrarladım. Bunları yapan bedenimdi, ruhum cansız, kalbim zoraki atıyor, aklım dursun istiyordum.

Son sözleri aklıma geldikçe canım acıyor. Yüreğim iğne batar gibi en ince yerinden yanıyor.

Nasıl bitecek bu acı? Çaresini bilen var mı?

Bilen varsa söylesin! Yüreğim sevdasında boğulurken ölüyorum.
Aynı, yine aynı geçiyor günler. Ne kadar zaman oldu konuşmuyoruz, onu bile bilmiyordum. Kaç defa aramak için elim telefona gitti, bilmiyordum.

Gururum; beni ben yapan, bu yüzden kış gibi soğuk günler geçirten gururum. Ben nasıl baş edeceğim seninle?
Artık dayanamıyorum! Zaman geçtikçe alışırım desem de dayanamıyorum.

Bekliyorum
Öyle bir havada gel ki,
Vazgeçmek mümkün olmasın.
(Orhan Veli)