34. bölüm · GÖKYÜZÜM
EVİM
Nisan yağmurları, ruhları kirlenmiş insanların ruhlarını temizlese ne kadar güzel olurdu. Şifasını damlatsın derman arayan yüreklere.
Ilık fakat hızlıca yağan Nisan yağmurunda o kadar ıslandım ki kendimi koruma gereği bile kalmamıştı. Aksine başımı göğe kaldırıp şifa olsun istedim yüzüme, bedenime.
Allah’ım verdiğin her damlaya şükürler olsun. Ilık fakat yağış alarak bitmek üzere olan Nisan ayının sonlarına yaklaşmıştık.
Okul finalleri, ev hazırlıkları derken oldukça yorucu günlerim vardı. Hafta sonu birkaç saat dahi olsa bulduğum fırsatta gelinlik bakmıştım. Aklımda iki model kalmıştı. Biri çok güzel fakat çok pahalıydı. Diğeri daha az pahalı fakat güzeldi. Sonuçta ikisi de pahalıydı ama Gökhan’ın paradan kısmamak için ısrarına dayanamadım.
Gökhan’ın fikrini almak istediğim için bugün okul çıkışı gelip beni alacak ve beraber bakacaktık. Fakültenin bina kapısından çıkarak kantine doğru yürümeye başladığımda arkamdan adımın seslenmesiyle dönüp baktım.
Bu erkek simasını bir yerden tanıyorum diye düşünürken gülümseyerek yaklaşmıştı.
“Hatırladım, Oğuz!” diyerek kendi kendime konuştum fakat Oğuz bunu duymuştu.
“Tam isabet Mine’cim!” diyerek yaklaştı.
Mine’cim...
Oğuz’un sürekli cim’li konuşmalarını da hatırlamıştım. Tam karşıma gelerek yılışık hâliyle gülümsemeyle beni baştan aşağıya süzerken yanından nasıl kaçacağım diye düşünmeye başladım.
Boy ve yüz çehresi olarak oldukça fazla değişime uğramış olsa da dört yıl beraber aynı lisede okumuştuk, dikkatli bakışla tanımıştım.
“Oğuz? Burada ne işin var?” dedim istemsizce. Gerçekten neden buradaydı?
Umarım düşündüğüm sebepten değildi!
“İyiyim Mine’cim, okula geldim!” dedi yarı alaylı şekilde.
Şekil itibarıyla vücudu mutasyona uğramış, dev adam olsa da beyin aynıydı. Gözlerimi devirerek baktım.
“Ben Ferizli’deki MYO’dayım, işim vardı onun için geldim. Sen buradasın, kankan da burada mı okuyor? Kendisini görmek isterim!” dediğinde ne diyeceğimi şaşırdım.
Yok burada değil desem görürse yalanım ortaya çıkardı. Burada desem görüşelim diye ısrar ederdi ki görüşmek isteyeceğim son kişi dahi değildi.
“Güzelim!” diyen tok sesle arkamı döndüğümde kaşlarını birbirine yapıştırmış Gökhan yanımıza geldiğinde anında sıkıca elimi kavradı.
“Mine’cim sevgilin mi var?” demeseydi çok iyi olurdu ama demişti işte patavatsız.
Sinirden rengi değişen Gökhan’dan gözlerimi çevirerek önce ben cevap verdim.
“Sevgilim değil eşim!” dediğimde gururla, yüzünün şaşkınlığı kesinlikle görülmeye değerdi.
“Ben kiminle muhatabım?” diyen Gökhan’a bakmadan kısa bir bakış attım Oğuz’a.
“Oğuz. Mine’cimle liseden arkadaşız. Burada olduğunu bilmiyordum. Karşılaşınca konuşmak istedim.” dedi Oğuz gayet rahat şekilde.
Cimcim Oğuz, canına mı susadın? Artık cim’li konuşmasan ya!
“Konuştunuz, hadi güzelim.” diyerek elimden beni çekelemeye başlayınca ben de ona ayak uydurarak yola doğru yürüdük.
Oğuz ile şaşkınca konuşurken geldiğini fark etmemiştim. Diğer tarafa dolaşıp kapımı açan sevdiceğime gülümseyip yerime oturduğumda elimdeki kitapları arka koltuğa bıraktım.
Arabanın içinde oluşan elektrik, gerilim tellerinin birbirine çarptığı zaman çıkan ses gibi cızırdayacak seviyeye gelmişti.
“Hoş geldin canım. Erkencisin!” derken hafif tebessüm ederek yüzüne baktım. Ne gözlerini yoldan ayırmıştı ne yüzünde tebessümün kırıntısı vardı.
“Şube sakindi, bir yerde otururuz diye düşündüm!” dedi donuk sesiyle.
“O tipsiz seninle nasıl konuşuyor öyle?!”
“Oğuz’un herkesle konuşması öyle. Erkeklere bile canım cicim der!” dedim.
“Yavşak olduğu zaten belli!” dedi.
“Yok ya! Konuşması cıvık biraz!”
Sinirli bir nefes üflemesi konuşmasa bile içindeki duyguları belli etmeye yetmişti. O anda aklıma gelen düşünceyle hızla telefonumu çantamdan çıkardım. İsminin üzerine tıklayarak açılmasını bekledim.
“Mine’cim nasılsın canımcım?” dediğinde gözlerimi devirdim.
“Nerdesin Suzan’cım? Oğuz yani uyuzu görünce seni unuttum.”
“Bende ne güzel unutmuştum, nerden çıkmış şimdi, üstelik burada? Allah'ın cezası sünepe.”
“Ferizli’deymiş, işi varmışmış, boş ver onu, Gökhan ile gelinliği almaya gidiyorum,” dediğimde yan tarafımdan gelen homurtuları duymamazlıktan geldim.
“Ayy Oğuz değil uyuz herif. Sizi görünce usulca durağa geçtim. Eve gidiyorum şimdi.”
“Geçen hafta beğendiğim gelinlikçiye gel, beraber döneriz.”
“Ay yok romantik anlarınızı görmek istemiyorum. Size aşklı bakışmalar canım.” dedi gülerken.
Vedalaşarak kapattığımda yüzü hâlâ gergin olan sevdiceğime bakarak elini iki elimin içine aldım.
“Sen damatlığını ne yaptın canım?”
“İnternet’e baktım, burada ki mağazada beğendiğim model varmış. Gelinlik işinden sonra ona bakarız,” derken kelimeler ağzından zoraki çıkmıştı.
“Tamam bakarız,” dedim sakince. Uyuz Oğuz’un yüzünden sevdiceğim ile aramı açmaya niyetim yoktu. Bana sormadığı sürece açıklama yapmaya da niyetimde yoktu.
Arabayı otoparka bırakarak mağazaya doğru yürümeye başladık. Kolunu omuzuma atıp sıkıca kendine doğru çektiğinde gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
Evet bütün Çark Caddesi anlamıştı nişanlı olduğumuzu. Elimi beline sararak karşılık verdim. Gökhan kontrol manyağı değildi emindim fakat insanların bazı olgunlukları zamanında yaşaması daha doğru olduğunu anladım.
İlk sevdiği, ilk sevgilisiydim. Bu her zaman hoşuma gitse de bazı noktalarda zorluyordu maalesef. Bazı sevgileri, acıları zamanında yaşayıp olgunluğunu almış olmak benim için de iyi olurdu, onun için de.
Ele ele girdiğimiz mağazanın üst katına çıktığımızda görevli bayan karşıladı bizi.
“Hoş geldiniz.” dedi sıcacık bir tebessümle.
“Hoş bulduk. Geçenlerde baktığım iki gelinliği tekrar deneyip birini alacağız.”
“Tabii ki, isterseniz prova salonuna alayım ikinizi. Başını açarak rahatça denersin.” dediğinde onu takip ettik.
Koridorun sağ tarafında olan salona bizi alarak rahat olmamızı söyleyerek gelinlikleri almaya gitti.
Trençkotumu ve kol çantamı çıkararak askılığa astım. Gökhan yanına bıraktığı ceketiyle ikili koltuğa oturdu.
Eşarbımı çözerek sadece bonem ile salonu inceledim bir müddet. İkili ve tekli koltuklar tam karşısında oldukça geniş boy aynası vardı. Elinde gelinlikle gelen genç bayan bana seslenerek yan odaya çağırdı.
Arkasından giderek askıların olduğu biraz daha küçük odaya girdim. Astığı gelinlik fiyatı daha uygun olan ama daha çok beğendiğim gelinlikti.
Kapıyı kapatarak çıktığında üstümdeki eşyaları çıkararak gelinliği giydim. Arkasının fermuarını kapatarak eteklerimi düzeltip koridora çıktığımda bayan biraz daha üstümü düzelterek yan odaya yönlendirdi.
Kapıdan içeri girdiğimde kalbimin atışlarını kontrol etmek zordu. Eşimdi, sevdiğimdi fakat karşısında fazla heyecanlanmıştım.
Eteklerimden başlayarak beni yukarı doğru gözleriyle süzerken yine yanaklarım kızarmıştı.
“Muhteşem... gelinlik.” dedi sadece.
Etrafımda bir tur dönerek aynada kendimi inceledim. Üstüme tam oturmuş, oldukça güzel durmuştu.
“Beyfendi nişanlınıza maşallah. Manken gibi uzun boylu ve esmer tenine çok yakıştı.” dedi kadın.
Gülümserken başıyla onayladı Gökhan.
“Ben diğer beğendiğinizi getireyim deneyin, kararınızı verirsiniz.” diyen kadın odadan çıktığında arkamdaki Gökhan’a döndüm.
“Nasıl görünüyor canım?”
Gözüyle beni tekrar süzerken iç çekti.
“Büyüleyici!”
Kadın tekrar gelip beni çağırdığında yan odaya geçerek gelinliği çıkardım. Diğerini giydiğimde düğmelerini kapatmak için bayanı odaya aldım. Uzun bir düğme kapatma sonrası eteklerimi düzeltip “Kaç yıldır gelinlik satarım, bu kadar yakışanı gördüğüm sayılıdır. Maşallah çok güzel oldunuz. Nişanlınız bayılacak.” dedi beni süzerken.
Kibarca teşekkür ederek kapıya yönelip yan odaya geçtim. Gökhan’ın şaşkın ördek bakışlarına gülesim gelse de gülmedim.
Aynanın karşısına geçerek kendime baktım. Gelinlik parasının hakkını veriyordu ama bu kadar çok para vermeye gerek var mıydı?
Gökhan’ın neredeyse üç aylık alın teriyle kazandığı parayı yarım gün giyeceğim elbiseye vermek bence israftan başka bir şey değildi. Bu gelinlik olsa bile israftı.
“Ben sizi baş başa bırakayım, rahatça karar verin.” diyen bayanla düşüncelerimin içinden çıkarak bana şaşkınlıkla bakmaya devam eden sevdiğime döndüm.
Kadın çıkarken kapıyı çektiğinde Gökhan yavaşça yerinden kalkarak tam önümde durdu. Işıl ışıl parlayan mavi harelerine eklediği tebessümüyle iki tarafımdan uzandığı başımdaki bonemi usulca çıkararak koltuğun üzerine bıraktı.
Göğsüne yaklaşan yüzümün yanından nefesini hissederken genzime doldurduğu toprak kokusu heyecanımla birlikte başımı döndürdü.
Başımın arkasından dağınık topuz yaparak topladığım saçımın tokasını dikkatlice çekerek belime gelen saçlarımı özgür bıraktı.
Siyah, gür saçlarımı narin bir çiçek tutar gibi düzeltip başımın iki yanına ayırarak, bütün gücüyle koklarken gözlerinde kayboldu ruhum.
Kalbim deli tay gibi koşup, yüzüm akşam güneşi kızıllığına boyanırken yüzümü iki elinin arasına alarak alnıma uzun bir buse bıraktı. Alnım değil, bütün vücudumu yakan dudaklarının sıcaklığında ayakta durmakta zorlandım.
Ellerimle iki kolundan tuttuğumda beni kendine doğru çekerek huzur yastığı göğsüne bastırdı. Onun da kalbinin sesini hissettim tüm yüreğimde.
“Bu kadar güzelliği kendimden kıskanmak üzereyim. Nazar edeceğim diye bakmaya korkuyorum.” dedi usulca.
“Bırak gözlerini dilediği gibi baksın.” dedim kendimi usulca çekerken.
Bu sözü utangaçlıktan yüzü kızaran ben söylemiştim değil mi? Yüzünde peyda olan gülümsemesi benim söylediğimin kanıtıdır. Biraz sıcak mı olmuştu burası? En iyisi kendimi geri çekmekti ve aynaya baktım tekrar.
“Bunu alıyorsun güzelim.” dedi emri vaki ses tonuyla.
“Almam canım, bu kadar çok para vermeye değmez. Buna verdiğimiz parayla bir yetimhanedeki bütün çocukları giydiririm. Diğerini beğenmedin mi?” dedim aynı kararlı ses tonumla.
“Beğendim ama onun etekleri çok geniş ve kabarık, sana rahat yaklaşamam,” dedi muzurca gülümseyerek.
Bu adam beni utandırmaktan zevk alıyordu ya!
Gözlerimi kısarak bir müddet bakıp salonun kapısına yöneldim eteklerimi toplayarak. Kapıyı açarak koridora başımı uzattıp yardımcı olması için bayanı çağırdım.
Dakika sürmeden gelerek yan odaya geçtik. Sırtımdaki düğmelerimi açıp yalnız bırakarak odadan çıktı. Üstüme tunik gömleğimi giyip üstümü düzelttim.
Gelinliği elime alarak koridora çıktığımda beni bekleyen bayana uzattım.
“Ben diğer gelinliği almak istiyorum. Onu hazırlayın lütfen. Onun üstüne türban ve duvağı beğendiğim çiçeği de istiyorum.” dediğimde peki diyen kadınla ayrılarak ben salona geçtim.
Gözlerimle saç tokamı ararken ayağa kalkan Gökhan’a tokamı sordum. Uzun bacaklarıyla birkaç adımda yanıma gelerek arkama geçti.
Nazikçe topladığı saçlarımı okşayarak elini çekti. Koltuğun üstünde gördüğüm bonemle hızla oraya yönelerek Gökhan’dan uzaklaştım. Bu adam şu anda fazla cesaretliydi ve yakın olmak daha zor oluyordu.
Eşarbımı bağladığımda bizimle ilgilenen bayan yanımıza gelerek gelinliğin hazır olduğunu söyledi.
Trençkotumu alarak girişteki danışma bölümünde Gökhan gelinliğin ödemesini kart ile yaptı. Kılıflanarak hazırlanan gelinliği alarak çıktık. Ben gelinliğin altına ayakkabı bakmak için bir mağazaya girdiğimde Gökhan gelinliği arabaya bırakmak için ayrıldı. Mağazada sakince ayakkabılara bakarken arkamdan gelen sesle gözlerimi yumdum.
“Mine’cim Sakarya oldukça küçükmüş değil mi?” derken arkamda kalan Oğuz’a döndüm.
“Oğuz bana cim’li konuşmanı istemiyorum,” dedim tek kaşımı kaldırarak.
Yüzüne alaylı bir tebessüm yerleşti.
“Sevgilin mi kızıyor?”
“Eşim Oğuz eşim! Ayrıca zamanında sevmediğim gibi hâlâ sevmiyorum cıvıklığını. Hatta hiç muhatap olmayalım,” diyerek usulca yanından ayrılarak arka bölümdeki ayakkabılara bakmaya başladım.
Canımı sıkmaya yetmişti bir kere. Mağazadan çıkarak önünde beklemeye başladığımda iki dakika sürmeden Gökhan gelmişti. Elini sıkıca kavrayarak damatlık bakacağımız mağazaya yöneldik.
Genç bir erkeğin ilgilenmesiyle Gökhan beğendiği damatlığı gösterdi. Üst kata çıktığımızda verdiği takım elbiseyi giyerek kabinden çıkan Gökhan’a bakışlarım çivi gibi çakıldı. Bu kadar seksi yani yakışıklı olmak zorunda mıydı? Alt dudağımı ısırarak baştan ayağına doğru süzdüm eşimi!
“Nasıl oldum güzelim?” diyen eşimin gözlerine baktım.
“Filinta gibi! Fazla yakıştı!” derken iç çekerek muzurca gülümsedi.
Ayakkabılarımızı beğenip işlerimizi bitirdiğimizde kafeye girerek bir şeyler atıştırdık. Kahvemizi söylerken merdivenlerden gelen Oğuz’u fark ettiğimde umursamazca başımı çevirdim. Oğuz’a bakma sırası Gökhan’a gelmişti fakat bakışlarının manası hiç hoşuma gitmemişti.
Bize en uzak masaya oturan Oğuz’dan bakışlarını bana çeviren Gökhan beklediğim soruyu yöneltti.
“Bu herif lisede sana mı asıldı?”
“Yok canım Sevda’ya asıldı. Sevda istemedi o ısrar etti sonuç; bütün okulun önünde Sevda’nın azabına uğrayınca uzaklaştı.” diyerek kısık sesle kahkaha attım.
“Uzakta kalsın asabımı bozmasın. Soyadı ne bunun?” diyen Gökhan’a boş ver manasında elimi salladım.
“Soyadı ne?”
Dudaklarımı buruşturup üfleyerek cevap verdim.
“Oğuz Soykan”
Başını düşünceli şekilde sallayarak bakışlarını bana çevirdi. Yine GBT araştırması hazırdı galiba.
Kahvelerimizin ardından kafeden çıkarak arabaya gittik. Arabayı çalıştırıp yola çıktığında başımı omuzuna koyarak gözlerimi kapattım.
Burnuma dolan toprak kokusu yüreğimdeki alevleri harlarken kendimi tartım. Benim içim böyle bülbül gibi cıvıldarken, onun yüreği nasıldı? Galiba uzak durmak daha mantıklıydı. Kendimi yavaşça çekerek koltuğa arkamı yasladım.
O benim nikâhlı eşim olsa bile her şeyin doğru olduğu zaman vardı.
Eve beraber çıkınca kapıda karşılayan Sevda’nın gelinliği görme merakıyla birlikte kılıfından çıkartarak gardırobumun yan tarafına astım. Yeşil gözlerini pörtleterek seyreden Sevda’ya sarıldım.
“Daha güzelleri senin olsun, öyle bakma,” dedim.
Biraz dinlenip Sevda’nın yaptığı kahvelerimizi içerken Sevda sorularını sıralamaya başlamıştı yine.
“Abi Gökçe’nin düğünü ne zaman?”
“Bilmiyorum kendileri karar verecekler tabii ki fakat acele etmelerinin gereği yok.”
Konuşmasında sanki bir şeyler sezmiştim.
“Bizim acelemiz neydi Gökhan! Gökçe işinde, yaşı yirmi beşi geçmiş. Önlerinde beklemeleri için bir engel yok!”
Elindeki fincanla bir anda duraksayarak bana baktı.
“Abisi var önünde beklesin Yiğit bey!”
Sevda’yla birlikte kıkırdarken kahvesini yudumladı.
“İyi de önce onlar sözlendi. Hem onun şartları sana göre daha zor. Mümkün olan ilk fırsatta düğünü yapsınlar bence,” dedi Sevda.
“Siz Gökçe olmadan üçlü ittifak mı kurdunuz, bizim mi haberimiz yok,” dedi konuşmasındaki imayla birlikte.
Sevda’yla gülmeye başlarken kendi kendine cık cık yapıyordu. Kahvesini bitirirken çalan telefonunu açtı. Şubeden aradıklarını konuşmasından anladığımda yerimden kalkarak fincanları toplayıp mutfağa geçtim.
Tezgâhın üstüne bırakarak odama geçerek üstümü değiştim. Rahat eşofmanlarımdan giyip salona tekrar geçtiğimde Gökhan salonda yoktu.
Sigara içmeye balkona çıkmış olabileceğini düşünerek o tarafa yöneldim ve doğru tahmindi. Kapıyı açmak için elimi uzatırken arkası dönük olsa da sinirli bir konuşma yaptığı belliydi. İçeriye dönerek konuşmasının bitmesini bekledim.
Oyalanmak için kahve fincanlarını yıkamaya başladım. Bir yandan işimi yaparken bir yandan Gökhan’ı gözlemledim.
Telefonu kapatarak ellerini sinirle saçlarından geçirdi. Islak olan ellerimi havluya kurulayıp balkona çıktım. Beni görerek başını çevirirken bir yandan cebinden sigara paketini çıkardı.
Yine bir şeylerin ters gittiği aşikârdı. Sandalyeyi çekerek otururken karşıma oturmasını işaret ettim. Balkonun benden en uzak köşesine giderek sigarasını içmeye devam etti.
Sakince bitirmesini beklerken balkonunda otaran İlknur teyzeye el salladım. Yeşil elbiselerini giyen ağaçlardan köşesi görünen balkonunda yalnız başına oturmasını üzülerek izliyordum çoğu zaman.
“Ben gidiyorum güzelim,” diyen Gökhan’la ona yönelirken ayağa kalktım.
“Canım sıkıntın nedir konuşalım lütfen,” dediğimde balkonun kapısını açarak içeriye yürümeye devam etti.
“İş ile alakalı güzelim. Milletin derdiyle senin canını sıkmaya niyetim yok. Dikkat et kendine,” diyerek daire kapısını açtı.
Spor ayakkabılarını giyerken kollarını dayadığı kapıdan bana doğru eğilerek muzurca gülümsedi.
“Her görüşümde daha güzel olmaktan vazgeç, sabrımı zorluyorsun güzelim,” derken göz kırptı.
Çapkın.
“Güle güle canım,” diyerek gülümsedim.
Odasına kapanmış Sevda’ya hiç seslenmeden odama geçerek biraz ders çalışmam gerekiyordu. Kendi işlerimden derslerimi biraz ihmal etmeye başlamıştım ve Gökhan altta ders bırakmamı kesinlikle istemiyordu. Ki ben de evlendiğim günleri ders çalışarak geçirmeyi hiç düşünmüyordum.
GÖKHAN’DAN
Gönlüm kamaştı güzelliğinin ışığından. Sen peri kızı; Leyla saçlarının içinden ay gibi parlayan yüzünün sıcaklığında kavruldu ellerim, dudaklarım, bütün bedenim. Mecnun oldum karşında, Leyla’m oldun kalbimde. Dizlerimin bağlarını çözdü müjganının bir teliyle.
Bu kadar güzel olması kalbimin bir kez daha âşık olmasına sebepti. Kalbim havalarda gezerken beynim yanında olmamı emrediyordu.
Onu kendimden dahi korumak isterken dış dünyanın pisliklerinden nasıl koruyacaktım.
Tahminim adım adım doğru çıkıyordu.
Müdürümün araması biraz daha bataklığa yaklaştığımızı haber veriyordu.
Ne kadar yanında kalmak için dakikaları saysam da bu kâbusun bitmesi gerekiyordu.
Evden çıkarak arabama bindiğimde İzmit’e doğru yola çıktım. Gecenin saat onu olsa bile ilk önce şubeye uğrayarak müdürün odasına yöneldim. Açık olan kapıyı tıklayarak içeriye girdim.
“Gel Gökhan,” dedi Ömer Müdür.
“Müdürüm nedir durum?” dediğimde beni bilgisayarın başına çağırdı.
Mobese kayıtlarından aldıkları görüntüleri izletti.
“Gökhan çelik yeleksiz dolaşmanı istemiyorum. Kendine iki kere dikkat edeceksin. Nişanlın hâlâ tehlike altında değil fakat onu da korumamız şart,” dediğinde masanın önündeki koltuğa çökerek ellerimle boynumu ovaladım.
“Müdürüm Başsavcı Barış Beyle konuşurum koruma kararı çıkartmak sorun değil fakat daha ne kadar beklemek zorundayım?”
“En fazla bir hafta Gökhan, diğer illerden birkaçı kaldı haber gelecektir. Endişelenme kimseye bir şey olmayacak.”
“Ben sadece nişanlım ve arkadaşı için endişeliyim Müdürüm.”
“Gökhan istersen sonucu alana kadar onların yanında kal, işe oradan gidip gelirsin,” demesiyle aklımdan geçeni okumuş gibiydi.
“Müdürüm iyi olur. Saatleri biraz esnetirsem sıkıntı olmaz değil mi?”
“Olmaz hayırlısı ile atlatalım şunu, düğünden sonra acısını çıkartırım senden merak etme,” dedi bıyık altından gülerken.
“İzninizle Müdürüm, eve gidip biraz eşya hazırlayayım.” dediğimde selam vererek odasından ve şubeden ayrıldım.
Direkt evime giderek birkaç parça kıyafet, battaniye ve yastık ayarlayarak poşetleri kapının yanına bıraktım.
Evlendikten sonra oturacağımız evde kalmaya niyetliydim ve büyük eşyalar dışında doğru dürüst eşyamız yoktu. İkinci poşeti koyarken merdivenlerden gelen kalabalık seslere önce kapının dürbün deliğinden baktım. Emre’yi görmüştüm sadece ve kapıyı açtığımda Esma ve annesi de yanındaydı.
“Emre hayırdır?” dediğimde elindeki çantaları kaldırarak bana gösterdi.
“Biz doğurmaya gidiyoruz.” dedi telaşlı şekilde.
“Seninki de dokuz aylık oldu mu, sende mi doğuracaksın Emre?” dediğimde Esma ve annesi de gülmeye başladı.
“Gül bakalım sen de göreceğiz Gökhan bey!” diyerek önden hızla merdivenleri inmeye başladı.
“Adamın aklı gitmiş, seni de bıraktı burada yardım edeyim,” derken koluna giren annesiyle birlikte bana baktı.
“İyiyim Gökhan abi annemle inerim. Sağ ol,” diyerek merdivenlerden inmeye başladılar.
“Ne denir bilmiyorum Esma, hayırlıysa gelin inşallah.” diyebildim sadece.
Kapıyı kapatarak içeriye girip pijamalarımı giyerek yatağıma uzandım. Kanatsız perimi camdan fanusun içinde her kötülükten saklayabilir miydim?
Peri kızı gibi süzülürken yüzü aklıma geldiğinde gülümsedi yüreğim. Allah’ın izniyle Allah’a emanettir sevdiğim. Ondan iyi güvencemiz mi vardı ki?
Sabah ola hayrola inşallah diyerek uykuya gittim.
Sabah kalkıp işe gitmek için hazırlandım. Kapının yanına bıraktığım eşyaları elime doldurarak arabaya yerleştirip işe doğru yola çıktım. Gözüm sürekli dikiz aynasından beni takip eden beyaz Sedan arabadaydı. Kimseyi tehlikeye atmak istemediğim için yoluma devam ettim.
Savcı Barış Beyi arayarak kızlara koruma için uzunca konuştuk. Bugün içinde kararın çıkmasını sağlamak için uğraşacağını söyleyerek kapattık.
Şubeye girdiğimde memurlardan biri yanıma gelerek müdürün beni çağırdığını söylediğinde müdürün odasına doğru yöneldim. Kapıyı tıklayarak içeriye girip selam verdim.
“Gökhan Bursa’dan haber geldi, orası tamam. Bu akşam sen akşam karanlığında şubeden çıkıyorsun ve tenha olan ilk yerde arkandan alıyoruz adamları. Yeleğin muhakkak üstünde olsun,” dedi.
“Tamam Müdürüm.” diyerek en azından benim etrafımdaki insanlara bir zarar gelmesini engellemek içimi rahatlatmıştı.
Bütün günü operasyon hazırlıkları, toplantı ve belgelerle boğuşmakla geçmişti. Dolabımdan aldığım yeleğimi giyerek üstüme deri ceketimi giydim.
Eski ben olsam yeleksiz rahatlıkla giderdim. Düğünüme bu kadar az zaman kalmışken Mine’yi üzmeyi asla düşünmezdim. Artık ben evli bir adam sayılırdım yahu.
Sorumluluklarım vardı. Ben tedbirimi alayım takdir Allah’ındı artık.
Silahımı kontrol edip belime koyarak anahtarı alıp dışarıya yöneldim. Binanın önünde beni bekleyen ekip arkadaşlarım sakince işaretimle arabalarına binerek önden çıktılar.
Gece çöken puslu havayla birlikte yol alırken ruhumda bedenimde gerilmişti.
Bir kilometre sonra arkamda beliren arabayla telsizden anons geçtim.
“Arkamdalar siyah Doblo arabayla.” dedim.
Adapazarı yönüne dönerek sakince ilerledim. İzmit’in merkezinden çıktığımda artık bu oyunu bitirmenin zamanı gelmişti.
“Başlıyoruz, kendinize dikkat edin,” diyerek tali yolda ani bir manevrayla arabayı kenara çektim.
Arkama yaklaşarak yavaşlayan arabayla birlikte ekip arkadaşlarım arabayı sıkıştırmış, araçtan inerek içeridekileri çıkarmak için mücadele ediyorlardı.
Kulakları sağır eden tabanca sesinin ardından önümdeki Rıza abinin silahının ateşlenmesi bir oldu. Ekip arkadaşlarımın bağırarak hızlı çekim film gibi hareket etmesinin arasında yerde yatan Rıdvan’ı fark ettim.
Telsizden ambulans anonsu geçen başka biriyle Rıdvan’ın yanına koştum. Montunu hızla açarak ellerimle vücudunda yara aramaya başladım. Elimin değdiği çelik yeleği görünce bir an içim rahatlasa da gözlerini açmayan Rıdvan’da vücudunun diğer yerlerinde yara aramaya başladım. Yok başka bir yerinde yoktu iyide neden baygındı hâlâ?
Yanıma çömelerek yeleğinin üstünde elini gezdiren Rıza abinin konuşmasıyla ona baktım.
“Şerefsiz tam kalbine ateş etmiş. Kalp krizi geçirebilir!” dedi ve hızla yeleğini çıkardı.
Ağzını açarak parmağıyla dilini kontrol edip “sıkıntı yok” dedi. Kurşun yeleğine saplanmıştı fakat yakın mesafeden ateş edildiği için kalp ritmini muhtemelen bozmuştu.
Nihayet uzaktan olsa da gelen ambulans sesiyle rahatlamıştık. Hemen müdahale edilip hızlıca ambulansa koyuldu ve hastaneye doğru yola çıktı.
Bir müddet arkasından öylece ışıkları izledim. Kaç arkadaşım, meslektaşım gözümün önünde pamuk ipliğine bağlanarak hayata tutunmaya çalıştı bilmiyorum.
Yarabbim sen üç aylık kızına bağışla diyerek dua etmekten başka bir şey gelmedi elimden.
Etrafımdaki insanlar için rahatlama düşüncesi biraz erken olmuştu maalesef. Beni takip eden aracın gebermiş olan şoförün haricindeki adamı ekip arabasına koyarlarken gördüğüm gibi arabanın içini kendim aramaya başladım.
Ve ölü adamın cebinde telefonu çalmaya başladı. Montunun cebinde bulduğum telefonu alıp ekrana baktım.
ÇAYLAK arıyordu.
Telefonu açıp sessizce dinlerken birkaç saniyelik sessizlik sonunda telefon kapandı.
Geri arama yapsam da telefon çoktan imha edilmişti anlaşılan.
Etrafı ekip arkadaşlarıma bırakarak müdürümle telefon konuşması sonucunda yarın raporlarımı yazabileceğim için olay yerinden ayrılarak Adapazarı yoluna giriş yaptım.
Yol boyunca radyo dinleyerek olayın etkisini üzerimden atmaya çalıştım. İlk önce Mine ile yaşayacağımız eve eşyalarımı çıkararak bıraktım.
Arabayı olduğu yerde bırakarak yoldan aldığım börekleri elime alarak Mine’nin evine yürüdüm. Kapının önünden telefon ederek kapıyı açmasını istedim.
Zile bastığım takdirde vakitsiz geldiğim için korkabilirlerdi. Kapının açılmasıyla yukarıya çıktığımda karşımda sarı tweety pijamalı bir Mine çıkmasını beklemiyordum. İstemsizce gülerken gözlerini devirerek eliyle içeriye girmem için işaret etti.
“Sanırım Sylvester ben oluyorum. Seni yiyebilirim. Karnımın aç olduğu doğrudur,” dedim elimdeki poşeti göstererek. Elimden aldığı poşetle mutfağa geçerek çaydanlığı ocağa koydu.
“Canım hoş geldin fakat bu saatte hayırdır?” dedi. En zor soruyu sormuştu sanki. Doğruyu söyleyerek korkmasını istemiyordum ama yalan söylemek de istemiyordum. Birkaç dakika düşününce kaşlarını çatmış olarak onu görmemi sağlayacak şekilde önüme geçti.
“Evet sessiz kaldıkça gerçekleri saklayacağını düşünüyorum. Canım neler oluyor yine?” dedi kendinden emin şekilde.
“Kombi bozuldu güzelim hem ev soğudu banyo yapınca hasta olmak istemedim,” dedim gözlerimi kaçırarak.
“Kars’ta görev yapmış sen, İzmit’in Nisan soğuğunda mı hasta olacaksın?!” dedi kaşlarını kaldırarak.
“Bir hafta servis gelmezmiş onu mu bekleyeceğim. Evimize geldim kalmak için,” dedim üstüne basa basa konuyu değiştirerek.
“Evimizde kullanman için battaniye vereyim.”
“Yok gülüm ben eşyamı getirdim. Salonda yatar uyurum.”
“Yatak odasında rahatça yat canım. Koltuk üstlerinde kendini neden yoracaksın,” dedi börekleri tabağa koyarken.
“Sensiz o yatağa yatmak koltukta uyumaktan daha zor,” dediğimde kızarmış yanaklarla bir anlık bana baktı.
Küçük bir tebessüm yerleşen yüzünü buzdolabına dönerek kahvaltılık çıkardı. Çayları doldurarak önüme bardağı bırakırken gözlerini kaçırmaya devam etti. En tatlı hâline gülesim gelirken onu takip ettim gözlerimle.
“Ya Gökhan karnının aç olduğunu sanıyordum!” derken çay bardağını önüne bırakarak sandalyeye oturdu.
“Önce gönlüm elma yanaklarınla doysun. Karnım da doyar elbet.”
“Ya Gökhan sen beni utandırmaktan zevk mi alıyorsun?”
“Çoook,” dedim bütün rahatlığımla.
“İyi vazgeç artık.”
“Neden?”
“Utanıyor olabilir miyim?” dedi biraz imalı sesiyle birlikte gözlerime bakarak.
“Seninle ilk çıkmaya başladığımız zaman çok rahattın, içinden geleni söylüyordun. Şimdi utangaçlıktan konuşamıyoruz. Neden?” diyerek konuyu ona çevirdim.
Bir müddet manalı gözlerle gözlerime baktı. Yüzünü önündeki bardağına doğru indirerek konuşmaya başlamadan yine yanakları kızardı.
“Çünkü o zaman sen sadece sevgini gösterdin. Şimdi ise erkek istekleriyle yaklaşıyorsun,” dedi ağzından zorla çıkan kelimelerle.
Arzularımın oldukça farkındaydı. Onun utangaçlığı onu daha çok arzulamama sebep oluyordu.
“Güzelim evet seni çok arzuluyorum çünkü seni seviyorum. Ama sen böyle utangaç olmaya devam edersen biz gerçek anlamda nasıl eş olacağız! Senin kabuğunu kırmak için yardım etmeye çalışıyorum.”
Gözleri benim ve çay bardağının arasında gidip gelirken yüzünün kızarması daha çok artmıştı.
“Konuşmadan zamanı gelince yaşamaya bıraksak bazı şeyleri,” dediğinde kalbimin yerinden çıkmaması için derin bir nefes aldım.
“Neleri yaşayacağız güzelim!” dediğimde dudaklarını büzerek işaret parmağıyla kapıyı gösterdi.
“Ya Gökhan! Yemeğini ye şimdi çıkarım mutfaktan,” diyerek kendince tehdit etmişti.
Gülerek onu süzerken o getirdiğim börekten yemeye başladı. Utangaçlık konusunu en azından açıklığa kavuşturmuştuk. Artık düğünü beklememiz gerekiyordu.
“Amasya elmam benim. Senin yanaklarını yerim,” dediğimde çatalla börek alıp bana doğru uzattı.
“Börek ye canım börek,” derken ağzıma tepti.
Aklıma gelen Sevda’yla bir anda durakladım.
Konuştuklarımızı umarım duymamıştı.
“Sevda nerede?” diye sorduğumda bakışlarımın manasını anlamıştı Mine.
“Ders çalışmaktan çok yorgundu erkenden yattı,” dedi tebessüm ederek.
“Güzelim okul bitene kadar sizi ben bırakacağım,” dedim çayımdan yudum almadan önce.
Gözleriyle beni sorgulaması yeniden başlamıştı.
“Neden?” dedi kısaca.
“Çünkü burada kalacağım ve okul yolumun üstü. Zaten önümüzdeki yıllarda aynı olacağı için şimdiden alıştırma yapmış oluruz,” dedim.
Başını iki yana usulca sallayarak durumdan hoşnut olmadığını belli etti.
“Bakalım sakladığın ne zaman ortaya çıkacak, göreceğiz,” dedi ve önündeki yemeğe döndü.
Benim bu kadından bir şey saklama gibi lüksüm olmayacaktı. Gözlerimle bile çapkınlık yapmaya kalksam herhalde anında ensemden yakalardı. Gerçi öyle bir niyetim asla yoktu gönlümde olmayanı gözlerim de görmezdi, benim göz aydınlığım sadece oydu.
Salonda birer bardak keyif çayı içtikten sonra eve gitmek için ayağa kalktım.
“Eve gelip eşyalarını yerleştirmemi ister misin?” dedi.
“Gerek yok çok bir şey getirmedim zaten,” derken yanıma yaklaşan Mine’ye ani bir hareketle belinden yakalayarak kendime doğru çektim. İncecik belini sardım bütün sabrımla.
“Evimizde her eşyada senin elinin izini olmasını çok istiyorum. Senin kokunun sinmesini istiyorum. Seninle yaşayacağımız günleri sabırsızlıkla bekliyorum,” dediğimde kendini teslim etmişçesine sarıldı.
Saçlarını koklayıp usulca yanağından öperken ince, cırlak sesle kendimize gelmiştik.
“Allah’ım şunlara bak ya aile evi burası alooo! Kapıyı kapatın bari azmanlar,” diyen Sevda bir eliyle gözlerini kapatmış yavaş yavaş bize doğru geliyordu.
“Sen odandan niye sessizce çıkıyorsun?” dediğimde gözlerini açarak ellerini beline koyarak bize baktı.
“Burası benim yaşadığım ev ve senin bu saatte gelebileceğini rüyamda görmedim abicim. Su içmeye kalktım ay rahatsız ettim kusura bakmayın(!)” dedi dudaklarını büzerek.
Mine’den ayrılarak daire kapısına giderek açıp ayakkabılarımı giydim.
“Kapınızı güzel kilitleyin, sabah çıkarken ara,” diyerek evimize yöneldim.
Mine ve Sevda’yı okula bırakarak İzmit yoluna döndüğümde artık arkamda kimse olmaması rahatlatmıştı. Sabah evden çıkmadan Savcı Barış Beyi arayarak korumanın ne zaman geleceğini sormuş ve yarın sabah olacağını öğrenmiştim.
Düşünceler içinde biten yolun sonunda şubeye girerek müdürün odasına yöneldim.
İçeriden gelen seslerle biraz beklediğimde kapı açılarak Müdür ve Rıza abiyi selamlayarak Rıdvan’ın son durumunu sordum.
Daha iyi olduğunu ve taburcu olduğunu söyledi. Gece boyu iki defa telefonla arayarak sormuş ve durumun iyi olduğunu öğrenmiştim. Hayırlısıyla bunu atlatmıştık. Aklım sadece Mine’de kalmıştı.
Öğleye kadar dün akşamın raporunu hazırladım. Raporu müdürün odasına götürdüğümde kapıyı tıklayarak açtım.
“Gel Gökhan şimdi seni çağıracaktım. Şunları izle ve bunun kim olduğunu bana söyle,” diyerek bilgisayarın ekranını gösterdi.
Masanın arkasına dolanarak ekrana baktığımda okulun içinde yürüyen Mine’yi ve arkasından mesafe bırakarak takip eden adamı gördüm.
“Şerefsiz! Müdürüm bu Mine’nin liseden arkadaşı-tanıştığı. Bir haftadır falan sık sık karşısına çıkıyor,” demiştim fakat sinir beynimi yakmıştı.
Elimle yüzümü ovalarken müdürün sorusuyla ona döndüm.
“Bence bu seni takip edenlerle bağlantılı. Sürekli telefonla kısa konuşmalar yapıyor,” dediğinde bütün parçalar yerine oturmuştu.
“Müdürüm benim Adapazarı’na gitmem lazım. Artık Mine’yi yalnız bırakamam,” dedim endişeyle.
“Ben Emniyet Müdürüyle konuşayım, hemen takibe alarak içeriye alalım. Sen gidebilirsin,” dediğinde selam vererek odama gidip arabanın anahtarını aldım.
Hızlıca çıktığım yolun nasıl uzadığını bilmiyorum. Sürekli telefonla arayarak ulaşmaya çalıştım fakat sürekli telefona ulaşılamadı sesini duydum. Son çare Sevda’yı aradım o da cevap vermemekte ısrar ediyordu.
O şerefsizin Mine’ye yakınlaştığını düşündükçe gaz pedalına bastığımı fark etmedim bile. Bütün kırmızı ışıklar bana karşı mı duruyordu. Sanırım Adapazarı’na geliş süremin rekorunu kırmıştım. Arabayı park ederek fakülteye doğru yürürken ortalıkta çok az öğrenci vardı.
Benim gözlerim Mine’yi ararken, üniformayla dolaştığım için bana bakan gençler umurumda bile değildi. Cebimden çıkardığım telefonumla Mine’yi aradım fakat telefonu kapalıydı.
İnşallah derstedir diye dualar ederek Sevda’yı aradım.
“Efendim abi.”
“Mine derste mi?”
Ani sorum karşısında biraz şaşırarak sessizliğe büründü.
“Sevda Mine derste mi acil.”
“Yok abi onun dersi iptal edilince eve gitmek için durağa doğru gitti.”
“Ne zaman?”
“On dakika önce. Otobüstedir,” dediğinde telefonu kapatarak arabaya doğru koşmaya başladım.
Hızlıca çıktığım yolda önüme çıkan arabaları sollarken bol bol korna ve küfür yediğime eminim.
Fakülteden otobüs yoluna girerek, gelirken karşılaştığım otobüsü aramaya başladım. Oradaydı işte; durağa yanaşarak yolcu indirdi.
İnenlerin Mine ve Oğuz olması bütün vücudumu gererken hızla durağın yakınında durdum. Otobüs ilerleyerek devam etti. Ani fren sesime bana doğru bakan Oğuz anlamıştı ve Mine’nin kolundan çekerek belinden çıkardığı silahı ona doğrulttu.
Hızlıca arabadan inerek silahımı çektim. Beş metre arayla bütün nefretimizle birbirimize bakarken şaşkınlıktan ne yapacağını bilemeyen Mine ile göz göze geldik.
Şu anda onu alnının ortasından vururdum fakat Mine’ye çok yakındı ve onun korkusu ona yeterdi. Ya da ters bir hareketi ile Mine’ye zarar verebilirdi.
“Hemen Mine’yi bırak!” dedim kararlı fakat yavaşça adım atarak.
“Çok beklersin! Hanginizi vurursam canı daha çok yanar?” demesiyle kendimi kontrol etmekte zorlanıyorum.
“Hemen Mine’yi bırak, senin işin benimle! Onu bırak!”
“Onunla değildi ama Ayaz’ın yüzünden cezasını o çekecek. Sen fazladan belasın,” dediğinde Mine’nin bakışları ona döndü.
“Ne! Ne Ayaz’ı, o öldü!” dedi Mine kekeleyerek.
“Zaten onun gebermesi yüzünden bütün planlarım bozuldu. Elli milyon liradan etti beni şerefsiz. Baban ayrı şerefsiz. Hemen ispiyonlamış damadına!” derken başını Mine’ye çevirince ona doğru adım atarak elindeki silaha uzandım.
İki el silah sesinin ardından o şerefsizi kalbinden vurdum. Kulaklarımda yankılanan Mine’nin çığlığıyla gözlerimi daha fazla açık tutamadım. Rüya gibi gördüğüm ve duyduğum seslerle yavaş yavaş kendime geldim. Başımda Mine ağlarken ellerinin titrediğini görebildim.
Senin saçının teline gelecek her kötülük benim ölümüm güzelim. Ben bir vatanı sevdim bir de seni. Hayat bu kadar acı verici olmamalıydı. Senin gözlerinden akan kan, kalbimden akan gözyaşlarımdı.
