24. bölüm / 41
GÖKYÜZÜMÇAY
Bölümler 41Şu an: ÇAY
- 1 CESARET3.733 kelime
- 2 GÖNÜL TERAZIM3.772 kelime
- 3 HARABE KALBİM3.505 kelime
- 4 CAN KIRIKLARI3.837 kelime
- 5 SÖZ3.827 kelime
- 6 ÖZGÜR KUŞLAR3.519 kelime
- 7 TERCİHLER2.434 kelime
- 8 YENİ HAYAT3.259 kelime
- 9 KÜÇÜK BİR KRİZ2.354 kelime
- 10 DAR SOKAK4.353 kelime
- 11 BİTMEYEN AYRILIKLAR5.122 kelime
- 12 YÜREĞİMİN ÇİÇEĞİ4.650 kelime
- 13 HUZUR4.266 kelime
- 14 KAR TANESİ5.636 kelime
- 15 SEVDAMIN KANATLARI4.448 kelime
- 16 RÜYA3.682 kelime
- 17 GEÇMEYEN ZAMAN3.953 kelime
- 18 BUZDAN ATEŞ4.560 kelime
- 19 VİCDAN KURŞUNU5.482 kelime
- 20 YİNE4.969 kelime
- 21 HASBELKADER4.722 kelime
- 22 TEK NEFES5.145 kelime
- 23 BAYAT POĞAÇA5.533 kelime
- 24 ÇAY4.152 kelime · Okuduğun bölüm
- 25 ANILARIN KOKUSU4.700 kelime
- 26 PINAR4.637 kelime
- 27 ELÇİ4.153 kelime
- 28 ÖMRÜMÜN SAHİBİ4.720 kelime
- 29 HAYALLER3.399 kelime
- 30 TEK HAYAL4.875 kelime
- 31 YÜREĞİ ÇOCUK4.425 kelime
- 32 TESADÜF4.453 kelime
- 33 NİKÂH4.645 kelime
- 34 EVİM4.388 kelime
- 35 YORGUN4.659 kelime
- 36 ÖZLEMELER4.183 kelime
- 37 VUSLAT 13.004 kelime
- 38 VUSLAT 22.460 kelime
- 39 VUSLAT 31.805 kelime
- 40 BEN BENİM3.142 kelime
- 41 HAYATIMIN HEDİYESİ (FİNAL)1.571 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Ama baba!" diyebildim sadece.
"Çıkmayın dedim. Görüşürüz," diyerek telefonu kapattı.
Beni almaya geliyorlardı. Canı yanmış küçük bir çocuk gibi onlara sığınmaya çok ihtiyacım vardı, fakat Gökhan’dan yeniden ayrılmak istemiyordum.
Kaybolmuş, bulunduktan sonra iyi olduğunu gören babasından azar işitmiş bir çocuk gibi hissettim kendimi.
"Sen gidersen ben de durmam burada," dedi Sevda, ne yapacağımı sorgular bakışlarla.
"Okul açılırken yeniden geliriz," dedi.
"Bilmiyorum, gelsinler, konuşuruz," dedim.
Yaşadıklarımı nasıl unutacaktım, içime sinen korkuyu nasıl yenecektim, bilmiyordum.
Tek bildiğim, ailemin şefkatine ve Gökhan’ın sevgisine ihtiyacım olduğuydu.
Kapı bir kez tıklatılıp açıldığında içeriye Gökhan girdi. Elindeki tepside küçük bir termos ve kutu içinde börek vardı. Servis masasını önüme doğru çekerek tepsiyi bıraktı.
"Barış Bey bu saatte imkânları zorlamış. Sana geliyordu bunlar," dedi Gökhan gülümseyerek.
Karton bardaklara hepimize çay doldurup börek kutusunun kapağını açtı. Çelik çatalları hepimize uzatarak yemeye başladık. İştahım kalmamıştı ve yüzüme bakan Gökhan kaşlarını çatarak ikimizin arasında göz gezdirdi.
"Sizin neyiniz var?" dedi düz bir sesle.
"Babam aradı; duymuşlar. Almaya geliyoruz, dedi," dedim sesim düşerek.
Yavaşça elindeki çatalı kutuya doğru indirdi.
"Gidecek misin?" dedi gözlerime bakarak.
"Bir süreliğine gitsem bana da iyi gelir ama okullar açılana kadar göndermek istemeyebilirler," dedim.
Bir müddet gözlerime bakarak, bozulan moraliyle başını eğdi. Elinde tuttuğu çatalı böreğe batırarak gözlerini çatalına sabitledi.
"İnternette görmüşlerdir. Bütün Sakarya haber siteleri yazıyordu, şu anda ulusal basında, " diyerek böreği ağzına attı.
Gözlerimi kocaman açarak ona baktım.
"İnternette mi yazıyor? Asla bırakmazlar burada," dedim üzgün bir halde.
Sevda cebinden telefonu çıkararak karıştırmaya başladı.
"Sakarya Cumhuriyet Başsavcısı Barış Yurtbay’ın kızı H.Y. ve bakıcısı M.A.’yı kaçıran terör örgütüne hava destekli operasyon yapıldı. Terör örgütünün elinden kurtarılan H.Y. ve M.A.’nın durumunun iyi olduğu bildirilirken, iki teröristin ölü ele geçirildiği öğrenildi," diyerek bitiren Sevda’ya baktım.
Ağzımdaki lokmayı zorlukla yuttum.
Terör örgütü... Biz ne büyük bir belanın içine düşmüştük ve kurtulmuştuk.
"İkisini de öldürdüler mi?" dedim şaşkınlık içinde. Ayberk’i acımadan vuran, saatlerce namlunun hedefine beni ve küçücük bir çocuğu tutan adamlar ölmüştü.
"Ölmüş"onlar için hafif olurdu. Gebermişler.
Silahın soğukluğuyla ensemden vücuduma dağıldığını yeniden hissettim ve titredim.
Bu korkuyu kolay kolay atlatamayacaktım galiba.
Gökhan’ın mavi gözlerine kasırga gibi hızla karanlık çöktü. Neden olduğunu anlamadığım, şimşekler çakan gözlerinde kopan fırtınaların sebebini aradım fakat bulamadım.
Gözlerini derin bakışlarla böreğe çevirip sertçe çatalını batırdı.
"Öldürdüm," dedi buz gibi sesiyle.
Öldürdüm...
Gözlerinde gördüğümde, karşımda gerilmiş bedenin sahibi benim sevdiğim Gökhan değildi.
Duygularını kapatmış, işinin bu olduğunu söyleyen biri vardı orada; öfke vardı, fakat pişmanlığın zerresi yoktu.
Onun sesindeki soğukluk bütün bedenimi sardı. Gözlerindeki insanı tanımaya uğraştım fakat olmadı. İlk defa görüyordu gözlerim onu.
"Güzelim, çayını iç," dedi soğuk sesi ve gözleriyle işaret ederek.
Ona ne sormam gerektiğini bilseydim, sorardım. Ne söylemem gerektiğini bilseydim, söylerdim. Bütün yönergeleri kapanmıştı beynimin.
Tek hissettiğim, kalbimin atış hızından inip kalkan göğsümdü.
Çatalını tekrar böreğe batırarak ağzımın önüne getirdi Gökhan.
"Güzelim, ağzını aç," dedi zoraki sırıtarak.
Zorla ağzımı açtığımda böreği ağzıma verip çatalını çekti. Hiçbir şey olmamış gibi çayını içmeye devam etti. Gökhan’ın telefonunun çalmasıyla cebinden çıkarıp ekrana baktı.
"Efendim, Cüneyt Müdürüm," dedi.
......
"Tamam, açtım," diyerek sırıtmaya başladı.
"Mine!" diyen abimdi.
"Efendim, abi," dedim sesimi normalleştirmeye çalışarak.
"Geçmiş olsun, iyi misin?"
"İyiyim, iyiyim, abi, sağ ol."
"İyi, iyi. Mine, bir daha polis binasının önünden dahi geçmeni yasaklıyorum. Kızım, bu ne? Bizden çok bizimle muhatap oluyorsun," dedi şaka yaptığını belli ederek.
Zorla da olsa güldüm.
"Abi, fena alıştım. Bundan sonra istesem de uzak duramam," dedim gülerek.
"Sakın! Bir daha görmeyeyim," dedi şakayla karışık.
"Aloo! Sen kime azar çekiyorsun?!" dedi kızar gibi Gökhan.
"Senin hesabını ayrı düreceğim. Uzak dur kız kardeşimden," dedi ciddi ciddi.
"Yok ya, sıkıysa uzak tut," dedi alayla.
O kadar ciddi konuşuyorlardı ki, acaba yine kavga mı ettiler diye içimden geçirdim.
"Uzak dur dedim. Sen git yeni güzelinle eğlen! Onunla tanışmaya geleceğim," dediğinde ne demek istediğini anlamaya çalıştım.
Fakat Sevda anlamaya çalışmadı.
"Abi, yeni güzelin ne demek? Bende tanışacağım ne demek, Cüneyt?" diye ince bir cırlama savurdu ikisine.
"Hay senin ağzına... gereksiz herif!" diye bir sinir savurdu Gökhan telefona bakarak.
"Eee, sen anlat, Gökhan, görüşürüz," diye telefonu kapattı Cüneyt.
"Kaçma, Cüneyt!" dedi Sevda, duyabilecekmiş gibi.
"Kızlar, yeni motor aldım, onun için dedi güzelin diye. Vallahi başka bir şey değil," dedi Gökhan, ikimizin arasında başıyla mekik dokuyarak.
Bize izah etme telaşına gülesim gelse de dudaklarımı birbirine bastırarak engel oldum.
Sevda elinde telefonuyla sinirle dışarıya çıktı. Cüneyt o kadar çabuk kurtulamayacaktı anlaşılan.
"Sen motor mu aldın?" dedim Gökhan’a bakarak. Başını sallayarak onayladı.
"İzmit-Adapazarı arası kırk beş dakikadan yirmi dakikaya kadar inebiliyor," dedi sırıtarak.
Önümdeki servis masasını çekerek karşı duvarın dibine bıraktı. Yanıma geldiğinde bel hizamda, yatağın kenarına yarım şekilde oturdu.
Başımda geriye kayan tülbenti önüme doğru çekerek saçlarımı kapatırken, gözlerime mühürledi gözlerini.
"Eğer ilk karşılaştığımızda saçlarını görseydim, onlara âşık olurdum," dedi gülümseyerek.
İstemsizce gözlerimi başıma çevirdim, saçlarımı görebilecekmişim gibi.
"İlk defa gördüm ve sana anca bu kadar siyah ve güzel saç yakışırdı," dedi elimi iki elinin arasına alarak.
Yine kayboldum gözlerinde. Siyah saçlarında, gülümseyen yüzünde.
Ben senin ayrılığını bile severken, vuslatına kalbim nasıl dayansın ey adam.
Boğazını temizlemesi ve yüzünün aldığı şekil, ciddi bir konuşma olacağının habercisiydi.
"Güzelim! Artık sana söz vermek, tutamadığım için özür dilemek istemiyorum. Yaptıklarımın telafisi de yok. Sana bütün yaşattıklarımı unutturmak için fırsat istiyorum. Fakat bu akşam olanlardan nemalanarak olsun istemiyorum. Senin kalbinden geldiği için olsun istiyorum. Benim yeniden sevgilim olur musun?" dedi.
Kendinden emin olsa da mimiklerinde küçük korkular vardı. Cevabımı bekliyordu ve biraz burnunu sürtmek iyi olurdu.
Fazlasıyla hak etmişti.
"Seninle yeniden sevgili olmam, Gökhan," dedim gayet ciddi. Gözlerine ve yüzüne çöken yıkılışı gördüm.
"Mine, biliyorum, seni yine üzmemden korkuyorsun. Yanında üzdüm, ayrılmak istedim, üzdüm. Uzak dursam da başına bela açıyorum. Engel olamıyorum ama ölene kadar ne olursa olsun yanında olacağım.
Bana son kez şans ver, lütfen," dedi bütün ciddiyetiyle.
"Olmaz, Gökhan."
"Mine, hakkım yok ama istersen düşün. Ne kadar istersen beklerim. Kabul etmen için ne istersen yaparım," dedi ciddi tavırla.
"Her şeyi yapar mısın gerçekten?"
"Her şey derken; mesleği bırak, deme. O hariç ne istersen yaparım," dedi kıvranarak.
"Benimle çay içersen kabul ederim," dedim sırıtarak.
Şaşkınlıkla kalkan kaşlarıyla "Çay," dedi.
"Evet, çay," derken kendimi tutamayarak gülmeye başladım.
Biraz daha bakmaya devam ederken nihayet anlamıştı.
"Bunu hak ettim. Dönüşün muhteşem oldu. Sakinleştirici sana fazla gelmiş," dedi gözlerini tavana çevirerek.
Daha çok güldüm. Asabi bir gülüşle dudaklarını ısırarak başını sağa sola salladı.
"Mine, yatalım artık," diye söylenerek odaya dalan Sevda’yla yine kendimize geldik.
"Ah, pardon ya!" diyerek umursamazca sırıttı hanım. Elini çeken Gökhan, ayağa kalkıp deri koltuğa oturarak ayaklarını yatağımın alt demirlerine uzattı.
"Sevda, sen koltukta yat, burası bana yeter," dedi cam altındaki iki kişilik deri koltuğu göstererek.
Spor ayakkabılarını çıkaran Sevda, koltuğun ucundaki pikeyi açarak anında uzandı. Benden çok yorgunmuş gibi iki dakika sürmeden uyudu hanım.
"Orada uyuyabilecek misin?" diye sordum Gökhan’a yastığımı düzeltirken.
"Alışkınım ben, uyurum. İyi uykular sana, güzelim," dedi gözlerini yumarak.
Tekrar gözlerini açarak oturduğu yerde dikleşti.
"Işıktan rahatsız oluyorsan kapatayım?" dedi. Odanın kararması düşüncesi bile içime tedirginlik vermeye yetmişti.
"Hayır, kalsın."
"Gökhan!" dedim.
"Şubelerde karşılaşma ve hastanelerde sevgili olmaktan vazgeçmemiz lazım," dedim halimize gülerek.
O da gülmeye başlarken başını koltuğun arkasına yasladı. Ellerini karnının üstünde birbirine bağlarken tek gözünü kapattı.
"Bir dahaki karşılaşmada sen kitapçıda gezerken ben sana kazayla çarparım. Elindeki kitabı düşürürsün ve alırken yine âşık olurum," dedi gülümseyerek.
"Elimde hangi kitap olsun?" dedim gülümserken.
"Öyle bir şey olamaz. Çünkü bir daha ayrılık ve barış karşılaşması olmayacak. Bu son," dedi göz kırparak.
Umarım bir daha bunları yaşamayız, canım.
Zor açtığım gözlerimi uykuya teslim ettim. Korkuyla açtığım gözlerimi odanın içinde gezdirdim. Hâlâ geceydi. Sevda’nın yine bacakları ayrı yerlerde uyuyordu. Kâbus görüp görmediğimi anlamadım ama yüreğim korkudan atışları hızlanmıştı. Derin nefes alarak yan tarafıma dönerken Gökhan gözlerini açtı.
Anında toparlanıp peçete alarak alnımdaki teri sildi.
"Kâbus mu gördün yine?" dedi diğer eliyle elimi tutarak.
"Bilmiyorum ama korkarak uyandım," dedim.
"Merak etme, ben yanındayım," diyerek koltuğu yatağın yanına tamamen dayayıp elimi tutarak başını yasladı.
Elinin sıcaklığı içime huzur verirken hafifleyen yüreğimle yeniden uyudum. Gözlerimi açtığımda Gökhan odada yoktu. Koltuk olduğu yerde dururken kapı açılarak içeriye yemek servisi yapan bayan girdi.
"Mine Hanım, kahvaltı saati," dedi gülümseyerek.
Üç kişilik kahvaltı tabağını bırakıp gitti.
Karşımdaki koltukta sırtüstü uyuyan Sevda’ya baktım. Çağırmadan uyanmayacaktı. Aklıma gelen düşünceyle boğazımı temizledim ve kalın bir ses takındım.
"Aşkım, sevgilim, Sevda, ben geldim," dedim yüksek sesle.
"Aşkım, beş dakika daha," diyerek arkasını döndü.
"Abisi, senin hemşire hanımın ne kadar güzelmiş, harikasınız hanımefendi," dedim yeniden yüksek sesle.
Yerinde kıpırdanıp başını tavana doğru çevirdi önce.
"Cüneyt!" diyerek arkasını hızla dönmeye niyet edince koltuktan kıçının üstüne düştü.
Kocaman bir kahkaha attım. Gözlerimi açtığımda dirseklerinin üzerinde durmuş, burnundan soluduğu siniriyle bana bakıyordu.
"Ben de yazmıştım, dondurmacıda hatırlarsan," dedim gülmeye devam ederek.
Kapı açılarak elinde termosla Gökhan girdi. Sevda’ya bakarak başında dikildi.
"Abisi, hayırdır? Koltuk fazla mı yumuşak geldi?" dedi eliyle gösterirken. Daha çok gülerken gözümden gelen yaşı sildim.
"Hı, abi! Rahat battı bana! Allah Allah be!" diyerek sinirle yerinden kalktı. Yerdeki pikeyi katlayarak koltuğun kenarına bıraktı. Kahvaltımızı yaptığımızda daha iyiydim artık. Gücüm yerine gelmişti ve hastaneden çıkmak istesem de ailemi beklemek zorundaydım.
"Canım, Ayberk de bu hastanede mi? Onu görmek istiyorum," dedim servis masasını önümden çekerken.
"Alt katta, güzelim, gidelim şimdi," dedi. Yataktan yavaşça kalkarak kapıya doğru yürümeye başladık. Bacağım çok acımasa da sektiriyordu. Gökhan’ın koluna girerek bir kat aşağıya indiğimizde odalardan ikinci kapıyı çalarak girdik. Koltukta Hale’ye kahvaltı yaptırmaya uğraşan Arzu Hanım’ı gördüm önce.
Perişan hali sadece gözlerinden bile belli oluyordu.
Yatakta uyuyan Ayberk’e baktım bir süre. Barış Bey odada yoktu.
"Mine, yanına gelmeye fırsat bulamadım, kusura bakma, canım," diyerek kucağındaki Hale’yi kalktığı koltuğa oturttu.
Ayberk’in yatağının yanında durup sarılırken, o beni kollarının arasında sıkıca sarıldı.
"Mine, sana çok şey borçluyuz. Hakkını nasıl öderiz, bilmiyorum," dedi benden bir adım uzaklaşırken.
"Bana borcunuz falan yok, Arzu Hanım. Kimin çocuğu olsa aynı şeyi yine yapardım," dedim.
"Mine abla," diyerek sesini duyduğum Ayberk’in yanına gittim.
Saçlarını severek bir süre konuştuk. Telefonum çaldığında babam arıyordu. Hangi hastanede olduğumuzu sorduğunda, evimin yakınındaki özel hastaneyi tarif ettim. Telefonu kapattığımda Barış Bey içeriye girdi.
"Mine, savcılığa gelerek Sevda’yla birlikte ifade vermen gerekiyor. Beraber gidebiliriz," dedi.
"Barış Bey, babamlar geliyor, onları burada beklemem gerek. Biz onlarla birlikte geliriz," dedim.
"Sen bilirsin, Mine, fakat geç kalmayın," dedi.
Koltukta oturan Hale’yi kucağıma alıp önce yanaklarından öptüm. Omuzuma başını koyması ruhuma şifa gibi geliyordu. Bu küçük beden, terör denen kâbusu yaşamıştı.
Büyükler savaşı bile dürüstçe yapmazken, barışın kıymetini sadece çocuklar biliyor.
Gökhan’ın anlamadığım bir hisle bana bakması bittiğinde, gidebileceğimizi söylediğinde odama yöneldik.
Koltukta oturan Sevda yine telefonuyla meşguldü.
"Sevda, Mine’ye kıyafet alıp gelmemiz lazım. Savcılığa pijamayla gidecek değil ya," dedi Gökhan.
Evden hangi kıyafeti getireceğini tarif ettim. Sevda odadan çıktığında Gökhan kapıyı kapatıp yanıma geldi.
"Güzelim, döndüğümde babanlar gelmiş olursa ben yakınında olacağım. Savcılığa da geleceğim," dedi.
"Tamam, canım," dedim yatağa yeniden yatarak.
Gökhan ve Sevda gidince yapacak bir şey bulamadım. Biraz daha uyumaktan başka ne yapabilirdim şu anda?
Gözlerimi zorla da olsa yumup uykuya daldım. Kulağıma dolan ince sesle gözlerimi açtım.
Başucuma yaklaşan sarı papatyam, kardeşim Elif’ti.
Yatağımda oturarak kucağıma aldım sarı papatyamı. Annem elindeki çantaları koltuğun üzerine bırakıp yanıma geldiğinde, boş kalan kolumla anneme sarıldım.
Annemin ardından babamla sarıldım.
"Nasılsın, kızım?" dedi babam.
"İyiyim, babacım. Hoş geldiniz," dedim.
"Pek hoş bir duruma gelmedik, Mine. İfade verdin mi?" dedi sert sesiyle.
İkisinin de hâlâ kızgınlıkları geçmemişti anlaşılan.
"Hayır, vermedim, sizi bekledik. Sevda bana kıyafet almaya eve gitti. Beraber savcılığa gideceğiz," dediğimde yorgunlukla soluyan babam kendini koltukta boş kalan yere bıraktı.
"Abla, ben seni çok özledim. Babam bana kuş aldı, biliyor musun? Beraber konuşuyoruz. Ben ona nasıl uçtuğunu soruyorum, o da bana neler yaptığımı soruyor," dedi gülümseyerek.
"Senin boyun uzamış, güzelim. Saçların da uzamış," dedim kıvırcık saçlarını elimle okşarken.
Başını sallayarak kucağımdan indi. Kapının tıklatılıp açılmasıyla Sevda elinde karton çantalarla içeriye girdi.
"Hoş geldiniz, Şükrü Amca. Elif, sana bir sarılayım, gel," dedi çantaları koltuğun yan tarafına bırakarak.
"Yok, Sevda Abla, ben sarılmak istemiyorum. Uzak dur, lütfen," dedi eliyle dur işareti yaparak. Anında kızgınlığa bürünen Sevda’nın yüz şekline gülmeye başladım.
"Mine, üstünü değiştir, hadi," diyerek odanın kapısına doğru yürüdü babam. Yataktan kalktığımda Sevda çantalardan birini bana uzattı. İçine göz ucuyla baktığımda etiketi gördüm.
"Sevda, sen yeni kıyafet mi aldın? Evden getirseydin," dedim kaşlarımı çatarak.
"Sorgulama, hadi üstünü değiştir," dedi elini sallayarak. Odanın içindeki banyoya girip çantayı kancaya astım.
Pudra rengi tunik gömlek, mavi bol pantolonu giyerek son olarak pudra rengi şalı bağladım.
Banyodan çıktığımda Sevda çantasıyla içeriye girdi. Beş dakika sürmeden altında kot pantolon, üstünde spor kesim kısa kollu gömlek giyinmiş olarak dışarı çıktı.
Odadan çıkarak hep beraber aşağıya indik. Park yerinde Sevda’ların arabasını gördüğümde yanına gittik. Bagajına çantalarımızı koyup Sevda, ben ve Elif arka koltuğa oturduk.
Yanıma oturan Sevda bacağımdan dürttüğünde bakışlarımı ona çevirdim. Gözleriyle hafifçe dışarıyı işaret ettiğinde bakışlarımı camdan dışarıya çevirdim. İki araba ötemizde siyah kaskının vizörünü açmış, mavi gözleriyle bize bakıyordu.
Gülümsemek için dudaklarımı birbirine bastırıp başımı öne çevirdim. Annemin dikkatle beni izlediğine emindim. Babam arabayı çalıştırıp yola çıktığımızda Elif’in seslenmesiyle ona döndüm.
"Abla, babam dedi ki; ablanı alıp eve döneceğiz," dedi.
"Evet, güzelim, gideceğiz," dedim.
"Sonra annem de dedi ki; Mine okula burada devam etsin. Orada okumasına gerek yok," dediğinde gözlerimi açarak bakışlarımı ön koltukta oturan anneme çevirdim.
"Hayır, anne. Ben okulumu değiştirmeyeceğim," dedim kararlı bir şekilde.
"Bunu evde konuşuruz," dedi annem.
"Konuşacak bir durum yok, anne. Okulumu değiştirmeyeceğim," dedim daha ciddi bir sesle. Sevda’yla birbirimize bakarak başımı cama çevirdim.
Ben buraya gelmek için o kadar mücadele etmişken, şimdi geri dönmeyecektim. Yine mücadele ederdim, gerekirse ailemi karşıma alırdım ama kararımdan vazgeçmeyecektim.
Adliyeyi karşımızda gördüğümde Gökhan hızla yanımızdan geçerek gitti. Arabayı park edip hep beraber kontrolden geçerek içeriye girdik.
Kontrol yapan polise Savcı Barış Bey’in bizi beklediğini söylediğimde önümüze geçerek yol göstermeye başladı.
Üst kata çıkıp koridorun sonundaki “Başsavcı” yazan odanın kapısını tıkladı.
İçeriden gelen sesle kapıyı açarak bizim geldiğimizi söylediğinde Barış Bey yanımıza geldi. Yanımda duran babama el uzatarak kendini tanıttı. Annemle başıyla selamlaşıp gülümseyerek Elif’e baktı.
"Merhaba, küçük hanım," dedi Elif’e.
"Size de merhaba. İşinizi çabuk bitirin, ablamla birlikte eve gideceğiz," dedi bilmiş haliyle. Kaşlarını şaşkınlıkla kaldıran Barış Bey babama döndü.
"İsterseniz siz eve gidin. Önce Sevda’nın, sonra Mine’nin ifadesini alacaklar, akşama kalabiliriz," dedi.
"Akşama mı? Biz bu akşam Mine’yle birlikte geri dönmeyi planlıyorduk."
"Yapabileceğim bir şey yok, yarına sarkmaz umarım," dedi Barış Bey.
Sıkıntıyla nefesini üfleyen babam ne yapacağını düşünmeye başladı.
"Babacım, siz annemle bizim eve gidin, işimiz bittiğinde ben ararım seni," dedim yumuşak sesimle. Memnun olmamış ama mecbur kalmış haliyle anneme baktı.
"Tamam, hadi, biraz dinlenirim, İlknur Hanım’ı da görürüz," dedi.
Sevda kol çantasından evin anahtarını çıkarıp anneme uzattı. Odasından telefonunu alarak çıkan Barış Bey’i takip ederek başka bir savcının odasına girdik.
Genç, güzel ve işinin hakkını verdiğini belli eden kadın savcıya Barış Bey birçok direktif vererek odadan ayrıldı.
Önce Sevda’nın ifadesini vermesi bir saatin sonunda bittiğinde çay molası vereceğimizi söyledi.
Telefonu açarak çay isteyip cep telefonunu alıp Savcı Barış Bey’i arayıp mola verdiğimizi söyledi.
İki dakika sonra Barış Bey önde, Gökhan arkasında içeriye girdiler. Savcı Hanım koltuğundan kalkarak yan tarafındaki sandalyeyi çekip masanın yanına oturdu.
Savcı Hanım iki çay daha ekleyerek telefonu kapattı.
İki kişilik küçük koltuğun yanımda boş olan yerine Gökhan oturup arkasına yaslanırken ellerini dizlerinin üstüne koydu.
"Barış Bey, terör örgütü bizi neden kaçırdı?" dedim kararlı sesimle.
Artık bazı gerçekleri öğrenmenin vakti gelmişti. Bir dakika kadar kararlılığımı ölçmek için gözlerime baktı. Deri koltuktaki oturuşunu biraz daha toparlayıp kollarını masanın üzerine koydu.
"Mine, sekiz aydır biz örgütü takipteyiz. Altı aydır her baskın yapıldığında, her yapılanmalarına zarar verdiğimizde tehdit edildim. Ne kadar çok engel olsak da maalesef Sakarya onların yuvası gibi olmuş artık.
Bitiremiyoruz.
Sığınmacıların aralarına saklanmaları en büyük engelimiz. Sürekli baskınlar yapılması ve başlarındaki adama bir adım kaldığının farkındaydılar. Tedbirleri artırmam gerekirdi," dedi kızgınlıkla nefesini bırakırken.
"Kapıdaki polis nasıl oldu?" dedim aklıma geldiğinde.
"Ameliyatı iyi geçmiş, yoğun bakımda. Doktorlar uzun bir tedaviyle umutlu olduklarını söylediler. Hepiniz için elimden geleni yapmak boynumun borcu, Mine."
Barış Bey’in anlattıkları, polisin durumu gerilmeme neden olmuştu.
Sanırım sakinleştiricinin etkisi de geçmeye başlamıştı. Çaylarımız bittiğinde Barış Bey, Sevda’ya isterse odasında bekleyebileceğini söyledi.
"Sağ olun, Barış Bey, ben arkadaşımın yanında kalacağım," dedi.
Yüzüne bakıp gülümsedim.
"Savcım, sorun teşkil etmeyecekse ben de kalmak istiyorum," dedi Gökhan. Sorun olmayacağını söyleyen Barış Bey odadan çıkarken kapıyı kapattı.
Savcı Hanım’ın “Yeniden başlayalım” ikazının ardından sorularına cevap vermeye başladım. İlk defa kapıya gelişlerini, son kez gelişleriyle ağzımı kapatıp enseme silah dayamalarını tek tek, kelime kelime, ağır harflerle yeniden anlattım.
Tutamadığım gözyaşlarıma ve ellerimin titremesine engel olamadan anlatırken, her anı yeniden yaşadım. Gökhan, yanımda olduğunu daha çok belli etmek istercesine elimi sıkıca tutsa da korkularım bütün vücudumu yeniden rehin almıştı.
Astımım tetiklendiğinde nefesimin sıkıştığını fark eden Gökhan araya girdi.
“Savcı Hanım, astımı başladı. Biraz ara verseniz, dışarıya çıkarsak iyi olur,” dediğinde,
“Tabii ki,” diyerek yanıtladı. Gökhan kolumdan kaldırarak dışarıya doğru yürümeye başladık. Bina kapısından çıkıp en yakın banka oturduk.
Sevda kol çantasındaki su şişesini çıkarıp bana uzattı. Alıp birkaç yudum içtim. Temiz havayı derin derin içime çekip nefesimi düzene koymaya uğraştım. İyi gelmişti.
Yirmi dakika kadar hiç konuşmadan oturduk. Ağlamam kesilmişti ve biraz daha sakinleşmiştim. Bir an önce bitmesini istemeye başlamıştım.
Ayağa kalkıp içeriye yavaşça yürümeye başladığımda onlar da arkamdan geldiler. Savcı Hanım’ın odasının kapısını tıklatarak girip hepimiz aynı yerimize oturduk. İfade vermeye yeniden başladığımda daha sakin olsam da bu fazla sürmedi.
Elimi tutan Gökhan’ın elinin titrediğini fark ettim. Hışımla yanımdan kalkarak cam kenarına gidip dışarıya bakmaya başladı. Birkaç dakika sonra bana yüzünü dönüp cam kenarına yaslandı.
Yaşlanmaya başlayan gözlerime rağmen, nemlenen gözlerindeki öfkeyi gördüm. Ben anlattıkça bedeninin gerildiğini görmemek imkânsızdı. Derin nefesler alıp sürekli dudaklarını ısırıyordu.
Elimi, kolumu nereye koyacağımı bilemeden gözyaşlarımı silmeye devam ettim.
Karşımdaki koltukta ağlayan Sevda, kol çantasından selpak çıkarıp birini bana uzattı, diğerini kendine aldı. Son arabada yaşadığım boğuşmanın her anını iki defa anlatırken iyice yorulmuştum artık. Nihayet bitirdiğimizde saat neredeyse beşe geliyordu.
Savcı Hanım, Barış Bey’i arayarak bitirdiğimizi söyledi. Belgeleri imzaladıktan sonra odadan çıktığımızda Barış Bey elinde benim kol çantamla yanımıza geldi.
Çantamı elime alırken teşekkür ettim.
“Mine, bir daha gelmen gerektiğinde ben sana haber veririm. Rahatça evinde dinlen, kızım. Biz de evden taşınıyoruz,” dedi.
“Neden?” dedi Sevda.
“Çocuklarımı o korkuyu yaşadıkları eve bir daha sokamam. Arzu izin aldı. Zaten yakında adli tatil başlayacak. Arzu’yu annesine götüreceğim, biraz kafası dağılır,” dedi Barış Bey.
“Sizi evinize bıraktırayım,” diyerek telefonunu çıkarıp birini aradı. Kapıda bizi karşılamasını ve evimize bırakmasını söyledi. Adliyenin kapısına indiğimizde elimi tutan Gökhan, yan taraftaki banka doğru çekti. Hep beraber yan yana oturduğumuzda biraz bana doğru döndü.
“Güzelim, memlekette iyice dinlen ama fazla kalma, olur mu?” dedi.
Gülümseyerek baktım. “Bir ay sonra dönerim herhalde,” dedim. Kaşlarını kaldırarak gözlerini büyüttü Gökhan.
“Bir ay mı? Yapma, güzelim, ya!” dediğinde gülümsedim.
Gözlerini kapatarak burnundan soludu.
“Sen Sevda’yla huy mu değiştirdin?” dedi parmağıyla göstererek.
Gökhan’ın arkasından kafasını uzatan Sevda bize baktı.
“Ay, abi, ne yapayım onun ağır abla huyunu? Bana benzemeye uğraşıyor,” dedi çemkirir gibi.
“Sanırım burada ayrılıyoruz,” diyerek sarıldı Gökhan. Kollarımı beline sardım.
“Aloo, ayıp ayıp! Adliyenin önündesiniz, millet size bakıyor,” dedi Sevda.
“Kıskanç,” dedim hiç duruşumu bozmadan.
Genzime dolan toprak kokusunu ne kadar özlediğimi yeni anladım. Kollarının arasında biraz yüreğimi dinlendirmek istedim. Eninde sonunda olacak olan ayrılık için ayağa kalktık.
Sevda’ya sarılarak ayrıldığında, bizi bekleyen son model arabaya bindik. Araba hareket ederken olduğu yerde duran Gökhan cebinden sigara çıkarmıştı.
&&&&&&-
Hep böyle çocuksu mu bakar senin gözlerin?
Hep böyle içinde uzak bir ışık mı yanar?
Bakışlarında beni dinlendiren bir şey var;
Kıyısındaymış gibi en sakin denizlerin...
Ümit Yaşar Oğuzcan
GÖKHAN’DAN
Sokak lambalarının ışığında uçuşan böceklere daldı gözlerim. Sıcak havanın tadını bir onlar çıkarıyordu, bir de keyifle akşam yürüyüşü yapan insanlar.
Akşam kızıllığının ahenkli batışını izlediğim balkonda, paketteki son sigaramı yaktım.
Boğazlarımı yakan zifirin artık bir önemi yoktu.
Mutfak masasında bıraktığım telefonuma düşen mesajlara bakmak zorunda olmak bile içimi sıkıyordu.
Sigaramın son nefesini çekip, dolmuş küllüğe sıkıştırarak söndürmeye çalıştım.
Ağzımdaki acılığı gidermek için mutfağa girip bir bardak su içtim.
Elime aldığım telefonun mesajlar kısmına girdiğimde, son mesajın Mine’den geldiğini görünce heyecanla açtım.
-Hale’yle beni kaçırdılar. Ayberk evde yaralı. İzmit’e doğru gidiyoruz.
Okuduğumun doğruluğuna inanmak için tekrar okuyup altındaki konuma baktım.
Mine, bu konuda şaka yapacak son insandı. Kalbimin atışları hızlanırken Mine’nin numarasını aradım; telefon kapalıydı.
Barış Bey’in söylediği “Sürekli tehdit alıyorum” sözü aklıma gelince, motor ceketimi giyip evden çıkmam bir dakikamı almamıştı. Motorun marşını çevirirken telefonum çaldı, hemen elime aldım.
“Barış Bey-” derken sözümü kesti.
“Gökhan, Mine’yle Hale’yi kaçırdılar. Senin bölgene girdikleri için senden hava desteği çıkarmanı istiyorum. Ben Özel Harekât’la birlikte Mine’nin attığı konuma doğru gidiyorum. Onlara daha yakınsın, Gökhan. Benden önce ulaşmalısın,” dedi nefes almadan.
“Hava desteğini tamam bilin. Onları bulacağım, merak etmeyin,” diyerek telefonu kapattım. Kocaeli İl Emniyet Müdürü’nü arayarak helikopter desteği istedim. Mine’nin attığı konumu ona göndererek yer tespitini kolaylaştıracaktım. Telefonu moturun tutucusuna taktım ve navigasyonu açtım. Kaskımı takarak yola çıktım.
Mine’nin bana ihtiyacı vardı, ilk defa beni çağırmıştı. Onun yanında olmamam için ölü olmam gerekirdi.
Arabaların arasından geçerken hız göstergesine son baktığımda iki yüze geliyordu. Şehir merkezinden tali yola saptığımda, trafiğin olmamasıyla gaza daha da yüklendim. Köylere ayrılan dörtyola eldiğim de, Barış Bey yeniden aradı.
“Nerdesin, Gökhan?”
“Yaklaşıyorum, Barış Bey.”
“Mine yeni konum attı, onu gönderiyorum. Biz de yaklaştık sayılır,” diyerek telefonu kapattık.
Mesajlara gelen yeni konuma bakarak yer tahmin etmeye çalıştım. Buraya yeni gelmiş olmak, gece vakti olması ve köylerin jandarma bölgesi olması büyük bir dezavantajdı. Yeniden yola çıktığımda, köylerden yukarıya doğru ilerlerken üstümden geçen helikopteri gördüm ve onu takip etmeye başladım.
Köylerden iyice uzaklaşıp buğday tarlalarının olduğu çayırlık alana geldiğimde, helikopterin bir yerde dönmeye başlamasıyla onların yerini tespit ettiğini anladım.
Tarla yolundan asfalt yola çıktığımda gazı kökleyip, karanlık bir tünelde nereye gittiğimi bilmeden yol aldım.
Tek bildiğim, Mine’nin karanlıkta olduğu ve bana ihtiyacı olduğuydu. Nihayet minibüsü görmemle, helikopter tam karşına iniş yaparken araç mecburi olarak durdu.
On metre mesafe kala motordan.
Önce kaskımı, sonra belimdeki silahımı çıkarıp yaklaşmaya başladım. Minibüsün şoför koltuğunda oturan adam, helikopterden inen Özel harekat polisinin “Teslim ol” çağrısına aldırmadan öylece bakıyordu.
Sağ elini oynatması, tetiğe basmam için yeterli oldu. Camda ve alnının ortasında delik oluşan adam umurumda değildi.
Mine ve Hale minibüsün arkasında olmalıydı.
Arkamdan gelen Savcı Barış beye baktım.
“Savcım, bu eşkıyanın ifadesi gerekli mi?” dedim arabayı işaret ederek.
Gözlerinden ateşler çıkan Savcı bana baktı.
“Lağım faresinin ağzının kokusuna gerek yok,” dedi.
Bagaj kapağını açan polisin iki adım geri çekilmesiyle, arabaların ışıkları içeriyi aydınlattı.
Mine’nin eli, açılan kapıyla dışarı sarktı. Bilinçsiz şekilde kapı dibinde yatan Mine’yi gördüğümde, o şerefsizin tüm vücudunu mermiyle doldurmak istedim.
Hain şerefsiz, koltukların dibine sinmiş, kucağındaki Hale’nin başına susturucu takılmış silahını dayamıştı. Barış Bey’in öfke saçan nefes alışlarını rahatlıkla duyuyordum.
“Yaklaşırsanız çocuk ölür,” dedi şerefsiz.
Barış Bey, doğrulttuğu silahı indirerek iki adım yaklaştı.
“Çocuğa zarar vermezsen, seninle pazarlık yaparız,” derken ben ve iki polis daha Barış Bey’e doğru yaklaştık.
“İndirin silahlarınızı!” diye tehdit etmeye devam eden şerefsiz, olduğu yerde kıpırdamaya başladı. Bütün sesiyle ağlayan Hale’yi iyice önüne çekip kendine siper etti.
Barış Bey’in işaretiyle silahları indirirken, adam bir anda Hale’yi kucağından hafifçe uzaklaştırıp aşağı bakmaya başladı. Bu sırada silahın namlusunu Hale’den biraz uzaklaştırmıştı.
Silahımı yeniden doğrultup alnının ortasından vurdum. İstemsizce çektiği tetikle silahından çıkan kurşun, minibüsün yan tarafına saplandı.
Elinden kurtulan Hale bize doğru yürümeye başlayınca, Barış Bey hızla atılarak kızını kucağına aldı. Silahımı belime koyarak Mine’nin yanına gittim.
Şurada kalp krizinden ölebilirdim. Korkuyla parmağımı boğazına koyarak kalp atışlarını dinledim.
“Şükürler olsun, Yarabbi,” dedim Barış Bey’e bakarken nefes vererek.
Pantolonundaki kanı fark ettiğimde hızla paçasını yukarı sıyırdım. Baldırını kurşun sıyırmıştı.
Mine’yi uyandırmak için başını elime aldığımda, Barış Bey endişe ile ona bakıyordu.
“Mine, gözlerini aç. Mine’m, yalvarırım gözlerini aç,” derken saçlarını okşamaya başladım.
Gözlerini açmasıyla “Hale!” diyerek elimden kurtulmaya çalıştı.
Ne kadar güçlü bir kadın olsa da, o kadar narin bir yüreği vardı.
“Hale iyi!” diyerek onu sakinleştirmeye çalıştım.
"Hale iyi, babasının kucağında, güvendesiniz, bitti Mine'm!"
Ellerimin arasında çırpınışı yüreğimi yakarken, kendime kahırlar okudum. Barış Bey’in yanında çalışmasına sebep olmasaydım, bu korkuyu yaşamayacaktı.
Yine yaşadıklarının sebebi bendim. Ne yapsam olmuyordu.
Yanında olmak, uzak durmak, güvende olmasını istesem de bir şekilde ona zarar veriyordum.
Ama bir daha asla ondan uzak durmayacağım. Ne olursa olsun yanında olacağım. Hastanede yanında olduğum sürece, sadece güvende olduğunu düşünerek onunla ilgilenmem gereken duygularımın ortaya çıkmasına izin verdim.
Hastane odasında, o ışıkların içinde uyumaya çalışırken, sürekli sayıklaması ve inlemesiyle, ellerimde can çekişen küçük bir serçe gibi hissettim.
Evden çıkıp bize ulaşana kadar hangi korku dağlarını tırmanmaya çalıştı?
Üstelik kucağında küçük bir bedenle. O bagaj kapağı açıldığında dışarı sarkan elinin görüntüsü, ona her baktığımda gözümün önünden gitmiyor.
Orada onu ölmüş bulsaydım, o şerefsizden bunun acısını nasıl çıkarırdım, bilmiyorum.
“Düşünme,” dedim defalarca kendime.
“Yaşıyor, yanında, elini tutuyorsun.” Gururuna âşık olduğum kadın, senin benden bile güçlü iradeni bu akşam gördüm ve bir kez daha doğru kişiye âşık olduğumu anladım.
Ama sen doğru kişiye mi âşık olmuştun?
Ailesinin onu alıp götürmesini hiç istemesem de, evine gitmek ona iyi gelecekti.
Savcının odasında ifade verirken, olayın her anını yeniden yaşadığını gözlerinde gördüm. Ellerinin titremesi kalbime jilet kesikleri atarken, elimden bir şey gelmemesiyle kendimi acizliğin doruğunda hissettim.
İçimde yanan cehennem ateşine, bunu ona yaşatanların hepsini tek tek elimle atmak istedim.
Sıkıca sarılıp, “Bütün korkularını bana ver, sadece seni ne kadar sevdiğimi düşün,” demek istedim.
Dününü hafızasından silmek, korkularını yüreğinden sökmek istedim. Sarıldım sıkıca, kokusunu çektim zifir karası olmuş ciğerlerime, bahar getirsin diye.
Onları eve yolcu ettim. Yeni aldığım sigara paketini çıkarıp bir tane yaktım. Gece yarısı olmadan, balkonumda boşalttığım küllük yeniden dolmuştu.
Gözümde bir damla uyku olmadığı halde, yarın bütün günü olayın raporunu yazarak geçireceğim için kendimi yatağa bıraktım.
Aklımdaki karışık düşüncelerin içinde, sadece onu rüyamda görmeyi umarak gözlerimi yumdum.
Değil mi ki kavuşmalarımız topal, ayrılıklarımız koşar adım.
CAHİT ZARİFOĞLU
Instagram hesabım: benerguvan_
Bölüm etkileşimi
