3. bölüm · GÖKYÜZÜM

HARABE KALBİM

Sultan Güven

Gözlerim seni görmek için yaratılmış. Kalbim seni sevmek için. Ben de her şeyimle sevdim.

Gökhan bana bakarken gözlerinde umut parıltıları vardı.

“Bugün müsaitsen bir yerde çay içebilir miyiz?” derken kendinden emin, gayet rahattı. Beklemediğim bu soruyu nasıl cevaplamam gerektiğine karar vermek benim için çok zordu.

Beynim gitmeme kararı almışken, kalbim gitmek için can atıyordu. Savaşı beynim kazandı.

“Bugün müsait değilim,” diyerek saçma cevabımı verdim.

Yüzü bir anda değişti, moralinin bozulduğu sesine yansırken gözlerinin rengi değişmişti.

“Öyle olsun bakalım,” diyerek kaskını takıp motora hızla bindi.
Arkasından şaşkınlıkla bakan arkadaşı, kendini toplayıp Sevda’ya gülümseyerek baktı.

“Görüşürüz, bunları almaya geleceğim.”
Arkadaşıyla motora binip giderken, öfkeli miydi, kırgın mıydı, haline anlam veremeden gitmişti.

Beni düşüncelerimin pençesinden kurtarıp kendi pençeleri arasına alan yine Sevda’ydı.

Başımı arkadaşıma doğru çevirdiğimde gözlerinde sinir fırtınaları esiyordu.
“Senin hiçbir işin yok, neden kabul etmedin?” dedi ellerini beline koyarak.

“Dün tanıştığım biriyle çay içmek zorunda değilim,” dedim umursamazca.

Ellerini açarak sinirle yüzüme baktı.
“Gözlerinle, gözlerime bak bakayım. Evet, zorunda değilsin.”

Bazen beni bu kadar iyi tanımasına sinir oluyorum. Hiçbir duygumu gizleyemiyorum ve bu zayıflığımı çok fena kullanıyor.

Yoğunluk arasında beş dakika boş kaldık, Sevda telefona yapıştı.

“Baba! Okuldan kızlar akşama karaoke kafeye gidelim dediler, biz dükkânı kapatıp oraya geçeriz,” dedi.
...

“Baba, izin alıyorum işte!”
...

“On iki olsa?”
...

“Tamam, on bir.”
...

“Babaların babası, benim kralım, öptüm seni.”

Telefonu kapatarak sırıtan bir şekilde yüzüme baktı.

“Bu akşam gecelere akıyoruz canımcım. Hadi, sen de izin al.”

“Bana da fikrimi sorsaydın olurdu.”

“Ay, ne soracağım ya! Sana kalsa babaannelerle altın gününe gezeriz.”

Okulun veda partisinden sonra kızlarla hiç görüşmemiştik. İyi gelirdi belki.

Annemi arayarak Sevda’nın taktiğini kullandım. Gideceğimi haber verdim. Ve annem, nedense karşı çıkmadı.

Ve bir gün daha geceye kavuştu. Gece, güne hasret.
Dükkânı kapatarak minibüse bindik. Kafeye girdiğimizde içerisi oldukça kalabalıktı. Ortalara yakın bir masada oturan Aysel’i görünce yanına gittik, selamlaşıp oturduk.
Teker teker gelen kızlarla küçücük masada tıkış tıkış olsak da muhabbetimiz güzel olmuştu.

Çok zaman geçmiş gibi, lisenin ilk sınıfından başlayarak anıları tazeledik.
“Sevda, senin Oğuz’u gördüm geçen gün. Babasının meyhanesinde çalışıyordu.

Mübarek sanki holding işletiyor. Beni görünce yanındaki adamlara bir patronluk taslamalar, görmen lazım,” dedi Aysel.
Bütün vücuduyla titreyen Sevda, “Ya, midem kalktı, seninki demeyin şu ucubeye!” dedi yüzünü buruşturarak.

“Sevda’cım!” dedim cıvık cıvık.
“Mine’cim, cımırırım, seni kaşınma!” dedi sinirle. Hep beraber gülüştük.
Sınıfımızın solisti Beyza, “Artık yeter, şarkı söylemek istiyorum,” diyerek kendini sahneye attı. Onu seyretmek için iyice sahneye dönerken yan masada oturan Gökhan Komiser’i gördüm. Daha doğrusu, göz göze geldik.

Beni gördüğüne hiç şaşırmadı. Kim bilir ne zaman geldi ve beni fark etti. Yanında iki kişi daha vardı ama dükkâna gelen arkadaşı Cüneyt yoktu. Gözlerimi yeniden arkadaşlara çevirirken masanın altından Sevda ayağımı dürttü. O da görmüştü anlaşılan.

Beyza’nın iki takıntısı vardı: Biri Sertab Erener, diğeri 70’lerin klasikleri.
Tabii ki Sertab Erener’in 'Bu Böyle' şarkısını söylemeye başladı.
Sahnede bizden çok Gökhan’ın masasına dönerek söylemesine biraz sinir oldum.
İkinci şarkısına geçti.

**Gel birer çocuk olalım, o günden başlayalım
Gözlerimiz buluşsun, ilk kez bakışalım
Ne dün ne de yarın kalsın, biz yeniden doğalım
İlk söz dudağında, olsun benim adım
Olur ya, kalbinde yer bulur da
Yerleşirim yıllarca, seversin sonunda
Olur ya, evet dersin aşkıma
Şeytana uyarsın da, olmaz mı olur ya**
Yalın - Olur Ya

Bu sırada kendime engel olamayarak Gökhan’a baktım. Yine göz göze geldik.
Fazla mı cesaretliydi? Şıpsevdi miydi, anlayamadım.

Birkaç kere karşılaşıp bir çay içtiysek, bu ısrar beni ancak sinir ederdi. Ama ilk defa bu ısrara kızamıyorum. Beynim “Niye bakıyor?” dese de kalbim hep bakmasını istiyor.

Beyza alkışlar arasında sahneden inerken başka bir erkek sahneye çıktı.
Beyza masaya otururken, “Ya, yan masada oturan çocuğun gözlerine düşecektim resmen. O nasıl gözler öyle, maşallah maşallah!” dedi ballandıra ballandıra.

“Düştün zaten Beyza, herkes gördü. O kadar yakışıklı çocuğun kalbi boş olmaz. Allah sahibine bağışlasın,” diyerek lafı soktu Sevda.

“Bi’ şansımı denesem mi?” dedi Beyza.
Sevda, “Yakın zamanda tekrar toplanmak gerek,” diyerek laf kalabalığı yapıp dikkatlerini dağıttı.

Saatin on bire yaklaştığını görünce Sevda’yı dürterek ayağa kalktım. Gökhan Amir ve arkadaşları gitmişti.
Kızlarla vedalaşıp masadan ayrıldık.

Dışarı çıkarak eve doğru yöneleceğimiz anda, hemen yanımızdaki duvarın dibinde bekleyen Gökhan’ı gördük. Bize doğru hareket ederken elindeki sigarayı yere attı.

“Mine Hanım, iki dakika konuşabilir miyiz?” dedi.

Sevda, “Ben seni ilerde…”

Sözünü bitirmeden ben sözünü kestim.
“Konuşmak istemiyorum, Gökhan Bey. İyi geceler,” diyerek bir adım attım.

“Mine Hanım! Seninle konuşabilmek için sebep uydurup şubeye mi götüreyim? Lütfen, sadece iki dakika.”

Ben cevap vermeden Sevda söze atladı.

“Babam gelmek üzere, uzaklaşsanız iyi olur.”

Gökhan, biraz kızarak, biraz şansına tükürür gibi bir yüz ifadesiyle uzaklaşmaya başladı. Dört adım öteye anca gitmişti ki Ali Amca’nın arabasını gördük.

Abimin durumunu bilirken beni anlamasını beklemiştim. Onunla her karşılaşmamız bana utanç verecekti. Bilerek bile olmasa imalı bir sözü hem beni utandırırdı hem de alınırdım. Ailemden yana kalbim yeterince kırılmıştı. Bir de onun eklenmesini kaldıramazdım.

Beynim “Haklısın” derken, kalbim acıyordu. “Yapma kalbim, harap etme kendini, onu da kendini de üzme.”
Bir gün daha başladı, hayat telaşı adıyla. Kimine göre eğlenceli, kimine göre zorlu, kimine de boş geçen günler.

Benimki çok karışıktı. Maddi açıdan huzurluyum. Ailem açısından, eh işte, iyi olduğumuz günlere şükür. Geleceğim konusunda umutsuz bir gün. Aşk konusunda aklımın, kalbimi öldürdüğü bir gün.
Müşterilerle oyalanırken yine akşamüstü olmuştu. Ali Amca’nın geldiğini kapıdan bize seslenince fark ettik. “Kızlar, gelin bir konuşalım,” dediğinde dışarı çıkarak hep beraber masaya oturduk.

“Mine, üniversite için ne düşünüyorsun, söyle kızım,” dedi.
“Babamlar şehir dışında okutmak istemiyor, mecbur buradan bir bölüm yazacağım,” dedim yenilmiş halimle.

“Sen nereyi istiyorsun?”

“Sakarya Güzel Sanatlar istiyorum amca, puanım da yetiyor.”

“Mine kızım, ben sana bir teklif sunayım, karar senin. Sakarya’yı beraber yazın, oradan iki odalı bir ev tutarım, size beraber kalırsınız. Kirayı, faturaları düşünme, her masrafınız benden,” derken elini masaya koydu.
Olduğu yerde neredeyse zıplayan, ağzı açık kalan Sevda, kolumdan tutarak beni salladı.

“Mine, ne olur gidelim, ne olur, ne olur,” diye çocukça konuşan Sevda’yı Ali Amca kızdırmaya hazırdı.

“Mine kızım, beraber gidin, yoksa bu çocuğu ben hiçbir yere yollayamam. Birinin buna göz kulak olması lazım,” dedi bana göz kırparak.

Kollarını kızgınca önünde bağlayan Sevda dudaklarını şişirdi. İkimiz de gülmeye başlayınca şakadan olduğunu anlayan arkadaşım omuzlarını silkti.

“Amca, sana yük olmak istemem.”

“Kızlar, amcalarına yük olmaz. Ayrıca için rahat edecekse, buna bakma parası olarak düşün,” dedi Sevda’yı göstererek.

“Baba ya!”
İkimiz güldük.

“Sağ ol amca, ben bu akşam düşüneyim. Annem ve babamla da konuşmam gerek, sana haber veririm,” dedim, yeşeren umudumun sevinciyle. Önümde büyük bir kısmet kapısı açılmıştı ve ben gitmek istiyordum.

Ali Amca ise bizim gidişimizle yeniden işe dönmenin sıkıntısından şikayetçiydi.
“Kızlar, okuldan veya başka arkadaşınız varsa, okumak için iş arayan, söyleyin, konuşuruz,” diyerek yanımızdan ayrıldı.

Okul heyecanıyla saatlerin nasıl geçtiğini anlamamıştım. Dükkânı toparlayıp resim defterini de yanıma alarak evlerimize gitmek için yola çıktık. Bütün yol boyu ne yapacağımı, ailemin ne diyeceğini düşünerek anahtarımla kapıyı açıp eve girdim.

“Anne, Elif, ben geldim.”
“Hoş geldin abla!” diyerek koşarken elimdeki poşeti fark edince önümde durakladı.

“Abla, poşette ne var?”
“Bak, resim defterini getirdim, fakat boya bitti. Ali Amca dükkâna getirirse, ben de sana getiririm.”

“Tamam, ben şimdi kedi çizeyim, ona süt veririm sonra.”

“Öp ablayı.”

Yalandan öpüp elimden poşeti kaparak odamıza doğru koşarak gitti. Mutfak balkonuna, anneme bakmak için gittiğimde yine çiçekleriyle konuşurken buldum.

“Anne, babam ne zaman gelir?”

“Mesaiye kalmış, on da gelecekmiş.”

Odama gittiğimde Elif defteri karalamış, kalemlerini topluyordu. Kıyafet alarak önce duş yaptım, üstümü giyinip tekrar odama geçtiğimde Elif odada yoktu.

Telefonu elime alarak yatağın üzerine tek bacağımı kıvırarak oturdum. İnstagrama girdim, bildirimlerde yeni takip isteğine baktığımda Gökhan Bozbey yazıyordu.

“Ya Gökhan, yapma bunu ne olur, neden bu kadar ısrar ediyorsun?” dedim hüzünlenen yüreğimle.
Onun takip etme isteğini es geçtim. Telefonu kapatıp yatağın üzerine bıraktım. Böylesi daha iyiydi.

Uzun zamandır okuyamadığım kişisel gelişim kitabımı elime alarak ayracın olduğu sayfayı açtım. İlk satırda yazan cümle beni oldukça etkiledi:

“Bugün, kendi geleceğinden başkaları için yaptığın fedakârlıklar, yarın keşkelerin olur.”

Ne kadar da beni anlatıyordu. Artık okul için ciddi olarak konuşup karar vermem gerekiyordu. Tepkilerinden çekinsem de ne olduğunu bilmeden ortada kalmak daha zordu.

Biraz kitap okuyup mutfağa geçerek yemeğimi yedim, tabaklarımı toparlayıp makinaya yerleştirip salonda annemin yanına giderken zil çalınca kapıya yöneldim. Babam gelmişti.

Ayakkabılarını çıkarırken önüne ev terliklerini verdim. İlk önce lavaboya giderek üstünü değiştirince ikimiz de salonda annemin yanında oturduk.

“Baba, anne, ben bir karar verdim, sizinle konuşmak istiyorum.”

Birbirlerine bakarak bana döndü babam.
“Söyle kızım.”
“Baba, ben Sakarya Üniversitesi Güzel Sanatlar’da okumaya karar verdim. Ali Amca, Sevda ile bize ev tutacak ve masraflarımızı karşılayacak.”

Kelimelerimi ve ses tonumu kararımı vermiş gibi yapmaya mecburdum. Kısa süreli bir sessizliği babam bozdu.

“Okul masrafları, harçlığın ne olacak kızım? Benden bir şey bekleme, abinin avukat, hapishane masraflarını anca karşılarım.”

Babamın yine beni ikinci plana atması ile gözlerime yaşlar yürümesi bir oldu. O kadar çok canım yanıyordu ki, kendi derdime kendim ilaç olacaktım artık.
Buğulu gözlerle, çatallaşan sesimi kontrol etmeye çalışarak, içimdekileri söylemenin zamanı çoktan gelmişti.

“Merak etme baba, ben orada da yarı zamanlı çalışır, kendime bakabilirim. Sana yük olmam, sen de rahatça abimin bitmek bilmeyen masraflarını ödemeye devam edersin.”

Yüzünün şekilleri değişmişti. Benden böyle sözler ilk defa duyarken annem söze girdi.

“Baban öyle demek istemedi kızım!”

“Ne demek istedi anne? Abim istemiyor diye liseye yollamayacaktınız beni neredeyse. Kendim gidip kayıt yaptırmasam önemsemezdiniz. Ben tercihimi Sakarya’dan yapacağım ve oraya gideceğim, bu benim geleceğim. Allah geçinden versin, siz yarın olmadığınız zaman ben ne olurum, ya Elif ne olur?”

“Kızım, zaten çalışan insansın, neden bu kadar dert ediyorsun?” diyen anneme şaşkınlıkla baktım.

“Ben mesleğimle, işimde çalışmak istiyorum. Abimi düşünen siz varsınız, ben kendimi de Elif’i de düşünürüm!” diyerek hızla yerimden kalkıp odama yöneldim.

Yüreğimden yola çıkarak gözlerimden firar eden yaşlarımı tutamaz olmuştum. Odama geçip kapıyı kapattım.
Yatağımın üzerine oturup dizlerimi kendime doğru çekerek kollarımla sarılıp ne kadar ağladım bilmiyorum.

Telefona gelen mesaj sesiyle elime aldım, lise arkadaşımdan gelmişti. İçimdeki üzüntümü, öfkemi biriyle paylaşmak istiyordum. Gökhan düştü yine aklıma, gökyüzü gibi mavi gözleriyle. Ona anlatsam beni yine dinler miydi, eleştirmeden, akıl vermeden?
İnstagram’ı açarak önce Gökhan’ın isteğini kabul ettim. Hikâyelere girerek benim için artık öncü sayabileceğim sözü yazdım:

“Bugün kendi geleceğinden başkaları için yaptığın fedakârlıklar, yarın keşkelerin olur!”

Müzik açarak yatağa uzandım. DM’den gelen mesaj sesiyle telefonu elime aldım. Gökhan’dan gelmişti. Açıp açmamak arasında kalmıştım ama sonunda merakıma yenildim.

“Keşkelerin içinde olmamak için küçük de olsa bir ihtimalim var mı?”

Gökhan, ne olur yapma, uzak dur benden. Ayaz gerçeği aramızda oldukça, ince ince yara alacağız.
Kitaplarda okuduğumuz gibi oluyor muydu aşklar? Aniden insanın hayatına girip, uzun zamandır varmış gibi hissettiriyor muydu sahi? Sanki uzun zamandır tanıyorsun ve muhabbet etmişsin sıcaklığı veriyor muydu?

İyi kötü günler yaşamışsın ve güçlenmişsin. Böyleydik biz Gökhan’la. Uzun zamandır birbirini her şeyiyle tanıyan ve sevmeye başlayan arkadaş gibiydik. Kaderin cilvesi midir bilmiyorum. Sadece kalbimin Gökhan’a ait olmak için bedenimden çıkmak istediğini biliyorum.

Yatağa uzanarak başımı yastığın altına sokup usulca ağlamaya başladım. Beni ağlamaya yönelten; kararsızlığım. Geleceğim bir yana, Gökhan bir yana, ailemin davranışları diğer yana.

Bir dönme dolap oldu hayatım, savrulup düşmeden durmasını istiyorum.

Telefonu kapatarak yüreğimde ve gözlerimdeki ağırlıkla uyumuşum.
Sabah gelen mesaj sesiyle uyanınca gözlerimi zorla açmaya çalışarak telefonu elime aldım.

Sevda.
“Bugün dışarı çıkıp bir şeyler içelim.”
Saate baktığımda dokuzu geçmişti. Cevapladım.
“Size gelirim, oradan çıkarız.”
Yataktan kalkarken üstündeki pikeyi tekmeleyen Elif’in pamuk kadar yumuşak yanağından öptüm. Saçlarımı topuz yaparak lavaboya giderken evdeki sessizlikten annemlerin uyuduğu belliydi. Çay demleyip kahvaltılıkları çıkardım, odama geçip üstümü değiştim, eşarbımı ve kol çantamı alarak çıktım. Elimdekileri portmantoya bırakarak kahvaltımı yaptım.
Masayı toparlayıp dişlerimi fırçaladım.

Eşarbımı bağlamak için hole çıkınca pijamalı şekilde odasından çıkan annemle karşılaştım.
“Mine, sabah sabah nereye kızım?”
“Ali Amca ile konuşmam lazım, okul için. Sonra da Sevda ile gezeceğiz anne.”

“Pekâlâ, akşam olmadan eve gel, konuşuruz kızım.”

“Tamam, ben çıktım, görüşürüz.”

Dışarı çıkınca bulutlu olan havaya bir süre baktım. “Sende mi kırıldın bana gökyüzü?” Derin bir nefes alarak yola koyulurken pazar sabahı neredeyse boş olan sokakların tadını çıkararak yürüdüm.
Yarım saatlik yürüme sonunda vardığım kapının ziline bastım. Tweety’li sarı pijamalarıyla kapıyı açan Sevda’ya gülerek içeri girdim.

“Hoş geldin, kahvaltı yapıyoruz, gel mutfak balkonuna geçelim.”

Balkondaki Ali Amca ve Esma Teyze’ye selam verip sandalye çekerek yanlarına oturdum. Sevda elindeki çay bardağını önüme bırakarak yanıma oturdu.
İçimdeki heyecanı artık saklamak istemiyordum.

“Amca, ben kararımı verdim. Sakarya’da okumak için teklifini kabul ediyorum,” dememle gözlerini açan çocuk ruhlu arkadaşım oturduğu yerde zıplarken bir yandan el çırpıyordu.

“Yaa Mine, çok sevindim, doğru karar nihayet!”
Ali Amca da Esma Teyze de gülerek bize bakıyordu.
“Tamam kızım, siz tercihlerinizi yapın, sonuçlansın, ev işine ondan sonra bakarız.”

“Mine, çayını al, odama gidelim, tercih yapalım, kalk kalk.”

İkimiz de elimizde çay ile odaya geçerek laptopu açtık.
Ben Güzel Sanatlar bölümüne, Sevda Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri bölümüne tercih yaptı.

Birbirimize bakıp sıkıca sarılarak ikimiz için de hayırlısı olmasını dileyerek dışarı çıkmak için hazırlanmaya başladık. Sevda üstünü değişip saçlarını dağınık bırakıp hafif makyaj yaptı. Merdivenlerden koşmaca gülerek inerken son iki basamaktan atlayıp kollarını açtı.

“Bekle bizi Sakarya, biz geliyoruz!”

Evdekilerle vedalaşarak kendimizi sokağa bıraktık. Çoğu kapalı olan mağazaların vitrinlerindeki kıyafetlere baktık. Bulutlar gitmiş, öğle sıcağı başlamıştı. Serinlemek için kendimizi AVM’ye attık. En üst kata, kafelerin olduğu yere çıkarak birinde oturunca acıktığımı anladım.

Yanımıza gelen garsona siparişlerimizi verdik.

“Ya Mine, gel, Sakarya’nın şerefine bir resim atalım,” diyen Sevda önce saçlarını düzeltti. Gönlü kırılmasın diye ona yaklaşarak resim çekip, en güzel hatıralarımızın arasına ekledik.

“Seni de etiketleyeyim,” diyerek telefonla ilgilenmeye başladı.

“Sevda, Gökhan Instagram’dan takip isteği yollamış.”

Elindeki telefondan kafasını kaldırarak dikkatini bana verdi.

“Eee, kabul ettin mi?”

“Onun ettim ama ben takip etmiyorum.”

“Niye?”

“Umutlanmasını istemiyorum. Zaten buralardan gideceğiz, böylesi daha iyi.”

Yeşil gözlerini pörtleterek sinirle bakmaya başladı yine.

“Ya, kendine işkence yapıyorsun, duygularını özgür bırak artık.”

Garsonun gelmesiyle ikimiz de sustuk. Yemeğimizi yerken okulla ilgili uzunca konuştuk.

Hayal etmek, umutlanmak, kendin için çabalamak nedir, anlamaya başlamıştım.

Beni benim kadar kimse düşünmezmiş, onu da anlamıştım. Türk kahvesi siparişimizi vererek okul için evden, düzenden konuşmaya devam ettik.

Garson elinde kahve tepsisiyle gelirken arkasından Gökhan’ı fark ettim. Birini arar gibi masalara bakarak bize doğru geliyordu.
Başka biriyle buluşacaktı belki, fakat benim yanıma gelmesini istedi kalbim.

Arada kalmıştım. Bizi mi arıyordu, yoksa başkasıyla mı buluşacaktı? Beni görerek gözlerini bana sabitlemesiyle benim için geldiğini anladım.

Bir anlık sevgi umudum, beynimin gerçekleri hatırlatmasıyla yerle bir olmuştu. İyi de bizi nasıl bulmuştu? Karşımda oturana bakınca cevabımı kendim bulmuştum.

Yine Sevda’nın işiydi.
“Sevda, sen resimle konum mu attın?” dedim eğilerek alçak sesle.
Garson önümde dikilerek bana siper olarak kahvelerimizi bırakıp geri gitti.

“Evet, ne oldu ki!” dedi şaşkınlıkla bana bakarken.
“Bir şey yok canım, ne olsun, Gökhan geliyor!” dedim sitemle gözlerimi kısarak.
Gözlerini kocaman açıp elindeki fincanı hızla yerine bırakarak arkasına döndü.

“Eee, Cüneyt de yanında mı?”

Allah’ım, bu kız beni deli edecek.

“Ben ne diyorum, sen Cüneyt diyorsun ya!”

Sevda’nın sürekli bakmaya çalışmasıyla Gökhan’ın adımlarını hızlandırması uzun sürmedi. Dişlerimin arasından sinirle söylendim.

“Ya Sevda, ne yapıyorsun?”

Beni hiç duymayan arkadaşım bakmaya devam ederken artık çok geçti. Gökhan masamızın yanına geldiğinde yüzünün neşesiz hali dikkatimi çekti. Ellerini sandalyeye koyarak bana bakmaya başladı.

“Merhaba, müsaade ederseniz oturmak istiyorum.”

Sevda bir Gökhan’a, bir bana bakarak tepkimi bekliyordu. Burada da “hayır” desem, adama küfürden beter hakaret etmiş sayılırdım. Mecburen elimle işaret ederek sandalyeyi gösterdim.

Üst vücut kaslarını ortaya çıkaran dar açık mavi penyesi ne kadar da yakışmış, gözleriyle bir bütün olmuş, beyaz tenini daha da belirginleştirmişti.

Allah’ım, kalbime yenilmeme izin verme!
Cüneyt’in olmayışına üzülen Sevda’yla tokalaşarak selamlaştılar.

“Gökhan Bey, kahve alır mısınız?”

“Alırım,” dedi bir anlık tebessüm ederek.
Garsona işaret ederek siparişi verdi. Son kahveyle birlikte hesap defterini de getiren garsonun peşinden Sevda kahvesini yarım bırakarak bir anda hareketlendi.

“Bana müsaade, Gökhan Bey, sizinle sohbet etmek isterdim fakat annem bekliyor. Siz keyfinize bakın.”

Sözlerinin altında yatan niyetin acısını çıkarmam lazımdı.

“Hı hı, birini merak ederken sohbet etmek ister tabii ki.”

Sert tepki vermesini beklerken o sırıtarak hesap defterini aldı.

“Görüşürüz,” diyerek masadan kasaya giderek hesabı ödediğini gördüm.

Ben arkasından bakmayı bırakarak gözlerimi Gökhan’a çevirdiğimde, arkasına yaslanmış, soru işaretleri dolu gözlerle bana bakıyordu.

“Nasılsın?”

Berbatım, berbat.

“İyiyim, sen nasılsın?”

Özellikle sorumu bekliyordu sanki.
“Daha iyi olabilirim!”

Ah, ben de olman için her şeyimi vermek isterdim ama…

“Demek Sakarya’ya gideceksiniz, ne bölümü seçtiniz?”

“Güzel Sanatlar ve Ekonomi.”

“O kadar uzağa neden gitmek istiyorsun?” dedi çekingen sesiyle.

“Çünkü bu benim hayatım. Sadece buralardan gitmek istiyorum.”
Bedenim uzak olsa da kalbimi burada bırakacağım kesindi.
Gözlerine kara bulutlar çöktü bir an da.

“Mine, ben senin yakınımda olmanı istiyorum. Sen bilerek kaçıyorsun.”
Bu kadar açıkça konuşmasını beklemiyordum. Madem öyle, net olmalıydım.

"Evet görüşmek istemiyorum, "diyen dilime inanma, yüreğim parçalanıyor.

"Gözlerin öyle demiyor."

İçimdeki fırtınaları ele veren gözlerimi kaçırdım.

"Bana nedenini söyle lütfen?"

"Biz nerede ve neden karşılaştık?! Kendi makamına bak, benim aileme bak, senin mesleğine zarar verir. Çevrendekiler ne der Gökhan!"

Bir kaç saniye şaşkın bir bakış vardı yüzünde.

"Çevremdekiler hiç bir şey diyemez, derlerse de umrumda değil, bu benim hayatım ve ben bu hayatın içinde seninde olmanı istiyorum!"

Sesinde kararlılık ve sinir vardı, yüreğimden vurmuştu beni.

Ben de senin hayatımın içinde değil, hayatım olmanı isterdim.

Abimi bilerek benimle görüşmek istemesi yüreğimde kelebeklerin uçmasına neden oldu.

Başımı öne eğip cevap veremedim, kalbim beynime galip gelmek üzereydi.

"Ben sadece okuluma gitmek istiyorum. Hoşçakal, "diyerek ayağa kalktım.

"Benden kaçıyorsun ya kendinden nasıl kaçacaksın?"

Oturuş şeklini dahi bozmamış gözlerimin içine bakıyordu. Ben donup kalmıştım. Ona yenilmeyeceğim.

"Benim kendimden kaçmak için bir sebebim yok!"

"Öyle olmadığını ikimiz de biliyoruz," derken ayağa kalktı.

"Seni evine bırakayım."

"Ben giderim, gerek yok."

Öyle sert bir bakış attı ki gözlerinde şimşekler çakıyordu sanki.

"Ben bırakırım."

Hiç konuşmadan arabanın yanına gelince kapıları açarak oturduk. Aynı anda kemerimizi takarken ben çoktan kararımı vermiştim. Derin nefes alıp Gökhan'a döndüm.

"Gökhan, ben sana boş yere umut vermek istemiyorum, olmaz Gökhan, benim şu anda tek isteğim okuluma gitmek. "

Bunları söylerken içim parçalanmıştı, bana o kadar dikkatli bakıyordu ki gözlerimi sürekli kaçırdım.

Bir defa bakarsam içimden geçenleri anlayacağını ikimiz de biliyorduk.
Hiç cevap vermeden arabayı çalıştırarak sinirli bir şekilde geri vitese taktı. Direksiyonu o kadar sıkıyordu ki parmakları beyazlanmıştı.
Arabanın çalışmasıyla açılan radyonun sesi net geliyordu.

Hiç duymadığım kadın şarkıcının sesiyle doldu içerisi.
******
Artık bu son veda üzgünüm.
Nefret etme benden üzgünüm
İster miydim hoşçakal demek,
Elim kolum bağlı üzgünüm.

Baştan yanlış yaptık üzgünüm.
Seninle olmazdı üzgünüm.
Azmı savaş verdim kendimle,
Engellere yenildim üzgünüm.
*********

Gökhan sinirle radyonun düğmesine basarak kapattı.
O kadar içimden geçenleri anlatıyordu, belki biraz olsun beni anlardı.

On dakika kadar yolculuğun sonunda evime yaklaşmıştık, evin önünde inmek istemediğim için ana yolda inmek istediğimi söyledim.

Müsait yer bulunca kenara çekti, ben son kez gökyüzüm olan gözlere bakmak isteyerek ona döndüm.

"Hoşçakal."
Kapıyı açmak için sağa dönünce sol bileğimden tuttu.

"Mine, beni tanımak için tek fırsat ver, sonra istemezsen senden uzak dururum."

Gözleri benden umut kırıntıları istiyordu, ben de mutluluk vermeyi, fakat benim sevgim başkalarından etkilenmeden olmalıydı, bir kale gibi sağlam, için de sadece ikimizin olduğu.

"Olmaz Gökhan, hoşçakal. "

Arabadan inmek için kapıyı açarken bileğim parmaklarının arasından kaydı.
Kapıyı kapatmamla adeta lastikleri yakmak istercesine pati çekerek hızla uzaklaştı.

Zorla adım atarak eve doğru yürüdüm, kendi kararlarımın pişmanlığını yaşamamak için, içimden sürekli kendimi ikna etmeye çabaladım.

"Bunu sen istedin, böyle olması gerekiyor."

Neredeyse akşam üzeri olmuştu, evin kapısına geldiğimde içeriden Elif'in ağlama sesi geliyordu.

İçeri girmemle Elif beni karşısında görünce sustu. Her gün olduğu gibi bana ne aldın sorusu ve hiç bir şey cevabıyla kaideli ağlamaya başladı.

"Elif, bugün seni çekecek halim yok."

Odama geçerek üstümü değiştirip rahat eşofman ve bol kısa kollu penye giydim.
Çantamdan telefonu çıkartıp interneti açtım.

Beklediğim gibi benim meraklı Melahat'ın mesajları neredeyse yirmiydi.
Mesajlara bakarken bir yandan yatağıma uzandım.

Mine ile başlamış, cevap gitmeyince Minnak ile devam etmiş, en sonunda, kızgın emoji ile bitirmişti.

Cevap vermezsem beni sabaha kadar uyutmazdı.

"Sevda, eve şimdi geldim, yorgunum, Gökhan'ı soracaksın, olmaz dedim. Yarın sabah konuşuruz."

Interneti tekrar kapatıp telefondan kayıtlı müziklerden açtım. Beş dakika sonra annem kapımı açtı.

"Mine, konuşalım biraz."

"Olur anne, gel."

Toparlanarak yer açıp müziği kapattım, annemle karşılıklı oturduk.

"Kızım dün akşam bize karşı sert olmadın mı? Ayrıca fikrimizi sormadan emri vaki yapmaların fazla olmaya başladı. "

"Sert mi? Abim sana el kaldırınca hiç böyle savunma yapmıyorsun. Araya girip, dayağı ben yiyorum anne. "

"Ne yaptıksak abini düzeltemedik kızım, onun huyu öyle."

Sinirden güldüm.

"Huyu öyle... Aman babamın kalbi var, onu düşün, annemin panik atağı var onu düşün. Ben sizi düşünmekten kendimi unuttum anne.

Benim huyumda bundan sonra böyle, artık kendimi düşünmem lazım, okulumu okuyup sevdiğim mesleği yapacağım. Merak etmeyin Elif'i de okuturum, gerekirse yanıma alırım."

'Mine, yargısız infaz yapıyorsun, biz seni seviyoruz kızım."

"Seviyorsunuz biliyorum, buna rağmen, ilk önceliğiniz her zaman abim. Onun ihtiyaçları, onun istekleri, onun rezilliklerinin üstünü kapatma derdi.

Ya benimde yaşayacağım bir hayatım var, yarının ne getireceği belli değil. Bu kızında, yarın kendine yetebilmesi lazım, kimseye el açmadan hayatını kazanması gerek demiyorsunuz. Elif'i koruyup kollayacak olan bu kız demiyorsunuz. "

"Sen güçlü birisin, bunu yapabileceğini biliyoruz."

"Bilmeniz, bana üvey evlat muamelesi yapmanıza sebep değil. Güçlü biri olmak için bana fırsat vermiş oldunuz. Mesleğimi elime aldığım zaman, kesinlikle yanınıza dönmem, haberiniz olsun."

"Nerdeyse 20 yaşındasın, bundan sonra kendine bakabileceğini bildiğimiz için kararlarına karışmayacağız. Fakat tek bir şey için bizi karşında bulursun.

Namusunu koruyacaksın, adını mesleğindeki başarı ile duruşunla duyuracaksın, bir yerlere gelmek için kimseyi merdiven olarak kullanma, kendini de kullandırma."

"Ben abim değilim, kimseyi kullanmam, kendimi de kullandırmam."

Daha fazla konuşmak istemiyordum, ne olursa olsun kalbini kırmak istemediğim için son noktayı koydum.

"Yarın işe gideceğim, yorgunum anne."

Nazikçe git dediğimi anlayınca "iyi geceler, "diyerek kapıyı kapatıp odadan çıktı.

Sevgiyle öfke arasında,
Sevgimi öfke vurdu
Öfkemi sevgi kaçırdı
İçim parçalandı arada

(CAN YÜCEL)