10. bölüm · GÖKYÜZÜM

DAR SOKAK

Sultan Güven

Gitmek nasıl zor bir eylem. Akıl fısıldarken, kalp atmaktan yorgun düşer. Bütün bedenin acısını gözlerinle anlatırsın.

“Hadi eve bırakayım seni.”

Ellerinden ayrılarak arabanın ön tarafına geçtim. Kapıyı açarak oturup kemerimi taktım. Gökhan arabayı çalıştırıp bana baktı.

“Evi tarif edebilir misin?” diye sordu.

“Ana yola çıkarsan ederim, o kadar öğrendik,” diye karşılık verdim.

“Tamam,” diyerek arabayı çevirip ana yola çıktık.

“Gökhan, evin önüne girme, durağın orda indir bizi,” dememle kaşları çatık, birkaç saniye bana baktı.

“Durakla evin arası ne kadar?” diye sordu normal tonda bir sesle.

Yüzüm asıldı sorusunu duyunca.

“Bir sokak var, duraktan binanın çatısı görünüyor,” dedim normal bir ses tonuyla.

“Olmaz, bu saatte. Göster sokağı, kapıda inersiniz,” derken sesi daha kararlı çıkmıştı.

Sevda ve Cüneyt’in hiç sesi çıkmıyordu. Israr edebilirdim, fakat kararından vazgeçmeyeceği belliydi. Ana yolun kenarındaki duraktan bir sokak daha ileriye giderek evin ters sokağından giriş yaptırdım.

Bu taraftan sokak başıyla bizim bina arasında altı yedi bina vardı. Zaten bu tarafı da bir kere kullanmıştık.

Sokağın girişini göstererek tarif edince sağa döndü. İlk binanın önünde durmasını söylediğimde sağa çekerek durdu.

“Burası mı?” derken ben emniyet kemerimi çözerek, “Sevda, kitaplarımı alır mısın?” dedim.

Gökhan’a dönerek: “Görüşürüz canım,” diyerek kapıyı açıp aşağıya indik.

Kapıyı kapatıp ben önde, Sevda arkamdan, arabanın ön tarafından düz yürüyerek evimize doğru arkama bakmadan yürüdüm.

Oldukları yerde durduklarını, arabanın far ışığının yolumuza vurmasından anlıyordum.

Binanın bahçe kapısını açarken yan dönüp arabaya doğru baktım. Sevda da bahçeye girip kapıyı kapatınca araba geriye doğru oldukça hızlı gidip ani dönüşle yola doğru son gaz gitti.

Kızmıştı.

Sevda çantasından anahtarı çıkararak kapıyı açıp eve çıktık. Daire kapısından girince holün ışığını yakarak odama geçip kapıyı kapattım.

Kitaplarımı yatağın üstüne bırakarak hırkamı çıkardım.

Açıkça olmasa da ilk kez küçük bir tartışma yaşamıştık. Haklı olduğumu bilsem de içim acıyordu.

Şalımı çözüp bonemi çıkarıp yatağın üzerine attım. Dolaptan aldığım pijamalarımı giyince kapının tıklamasıyla “Gel Sevda,” dedim.

Pijamalarını giymiş, ayağına kocaman tavşanlı panduflarını takmıştı. Ben çıkardığım kıyafetleri askıya asarken Sevda kollarını göğsünde bağlamış, kapı pervazına yaslanarak bana bakıyordu.

“Mine, niye öyle yaptın?” derken sorgulayıcı konuşuyordu.

“Niye mi! Söyleyeyim; önce ailemize, sonra Haydar amcaya güven verdik. Söz vermedik, fakat güven verdik, bana olan güvenlerini kaybettiremem,” derken biraz sinirlendiğim açıktı.

“İyi de, bize eve erkek getirmeyin dediler, kapıdan bırakmakta ne var?”

“Bence aynı şey. Onuncu günde erkeklerle, arabalarla, gecenin bu saati nerden geliyorlar, okumaya gelmemişler zaten dedirtmem kendime.”

“Üf, Mine, abartıyorsun!” dedi şikâyet ederek.

Kıyafetlerimi asmayı bitirmiş, ayağıma çorap giymiştim. Şarj aletiyle telefonumu elime alıp ışığı kapatıp salona geçmek için kapıdan çıktım. Sevda kollarını aşağıya salarak önümden yürüyerek salona geçti.

Prizin olduğu kanepenin kenarına oturarak telefonu şarja taktım, interneti açarak mesajlara girdim.

Annemden, babamdan ayrı ayrı mesaj gelmişti. Annem nasılsın soruları, babam bankada hesap açtırıp açtırmadığımı soruyordu. Annemin sorularını cevaplayıp babamın numarasına girdim.

Ali amcanın yanında çalışırken maaşımı yatırdığı hesap numarasını gönderdim.
Gökhan’dan mesaj gelmemişti. Şu iki gün bile olmayan zamanda bu kırgınlık yüreğime oturmuştu.

Mesajlardan çıkarak Sapanca’da çektiğimiz resimlere baktım.

Yaklaşık beş saat önce yanımda olduğu için son derece mutluydum, şimdi yakınımdaydı, fakat içim acıyordu.

“Mine, kısıtlı saatleriniz var, üzgün durmayın böyle. Sen mesaj at, aranıza soğukluk girmesin. Şu güzelliği saçmalayarak bozma ya.”

Anlamıyordu.

“Sevda, bu akşam bizi binanın içine kadar bıraktı diyelim, yarın akşam ve diğer akşamlar ne olacak? Biz mecbur kalsak hiç gece dışarı çıkmayacak mıyız? Her zaman yanımızda olamazlar, bu akşam bırakmaları güven kaybetmekten başka hiçbir işe yaramaz.”

“Haklısın,” derken şaşırmış gibiydi.
Haklıydım, buna rağmen içim rahat Aramaya cesaretim yoktu. Mesajlara girerek Gökhan’a mesaj yazdım.

-Canım, sabah dokuzda dersim var, sabah yedi buçukta bizi alır mısınız? Beraber kahvaltı yaparız.

Ne tepki vereceğini bekledim. Mesajı görmeyince telefonu kapatarak şarjdan çıkararak elime alıp ayağa kalktım.

“Sevda, ben yatıyorum, çok yorgunum.”
“Ben de geliyorum,” diyerek ayağa kalktı.
Başucumdaki prize telefonu şarja takarak yatağıma oturup tekrar mesajlara girdim.

Gökhan mesajı görmüş, cevap vermemişti. Yüreğime darbe yemiş gibi nefes alamadım. Telefonu kapatarak başucumdaki sehpaya bıraktım.

Anlayamadığım; yaptığı koruma içgüdüsü müydü, kıskançlık mıydı? Koruma amacıyla yaptıysa haklı olsa da her an yanımda olamazdı. Kıskançlıksa işimiz var demekti.

Kendi hayatımdan sakınarak beni yanında tutamazdı. Bu sevgi değil, yönetme arzusu.

Yine yüreğim ve beynim savaşa başlamıştı. Telefona gelen mesaj sesiyle hemen uzanarak elime aldım.

Gökyüzüm:
-Tamam, durağın oradan alırız.

Haklı olduğumu kabul mu etmişti? Güzelim yazmadı. İçim yine de rahat değildi.

-Bana kızgın mısın?

Mesajı görmesine rağmen bir dakika sonra cevap geldi.

-Değilim, kapatalım konuyu. İyi geceler.

-Sana da canım.

Kırılgan bir çocuğum ben
Yüreğim cam kırığı
Bütün duygulardan önce
Öğrendim ayrılığı
(İsmet Özel)

Sevda denizim en berrak halindeydi.
Bir damla kırgınlık damladı, bütün denizi kirletti.

Biraz zor da olsa uyumuştum.
Alarmın sesine uyanınca kapatıp hemen kalktım.

Bugün daha özenle giyinmem gerekiyordu. Ayağıma terliklerimi giyerek yüzümü yıkayıp odaya geri geldim.
Önce perdeyi açarak camdan dışarı baktım.

Hava durumuna göre giyinmem gerekiyordu. Yağmurlu ve soğuk görünüyordu.

Dolabımı açıp bakınmaya başladım. Düz, asker yeşili, üstüme tam oturan triko elbiseyle başıma siyah şala karar vererek yatağın üstüne serdim.

Odadan çıkıp Sevda’nın kapısına tıklayarak kapıyı açtım. Sevda da uyanmış, dolabının başında dikiliyordu.

Gülümsedim.

“Günaydın, erkencisin!”

“Bir saattir yatakta dönüyorum. Büyük gün,” derken oldukça neşeliydi.

Lavaboya gidip dişlerimi fırçaladım ve odama geçtim.

Üstüme elbisemi giydim, belime deri geniş kemer taktım. Bonemi ve şalımı bağladım, siyah göz kalemi çekerek dolaptan ince, kaşe, siyah-gri kareli, kısa ceketimi ve kol çantamı alarak çıktım.

Holdeki portmantoda alt dolaba yerleştirdiğim kısa, siyah, normal topuklu botlarımı kapının önüne koyarken Sevda odasından giyinmiş halde yanıma geldi.

Dar mavi kot pantolonun üstüne kendinden desenli krem rengi triko kazak ve deri ceketini giymiş, saçlarını yine salık bırakmıştı.

Kapıdan çıkarken aklıma telefonum geldi. Odama geri dönerek telefona baktığımda saat yediyi yirmi geçiyordu.
Evden çıkarak durağa yürümeye başladık. Hafif çiseleyen yağmurla hızlıca yürüdük.

Durağı gördüğümüzde Gökhan’ın arabası iki metre geride bekliyordu. Arabanın yanına gelince eğilip içine baktım. Gökhan’ın kullandığını görünce ön tarafa oturdum.

“Günaydın.”

Gökhan’ın yüz ifadesine dikkatle baktım. Hiçbir şey yokmuş gibi gülümseyerek, “Günaydın,” dedi.

Yola çıktığımızda tekrar baktım sevdiğim adama. Koyu mavi kot pantolon, açık mavi penye ve deri ceketi vardı üstünde. Gözleriyle uyumlu, felaket yakışıklı görünüyordu.

Cüneyt arkadan, “Kahvaltıyı nerede yapıyoruz, siz söyleyin,” dedi.

Sevda:

“Okul yolu üstünde börekçiler var, oraya uğrayalım,” dedi.

Okula doğru yola çıktık. Telefona gelen mesaja baktığımda annemdi.

“Günaydın,” mesajı yollamıştı, her sabahki gibi. Ben de her sabahki gibi cevap verdim. Börekçiyi görünce durduk.

Hep birlikte içeri girdiğimizde mis gibi börek kokusu yüzümüze vurdu.

Sağlı sollu ahşap masa ve sandalyeler, ortası geniş koridorun sonunda börek tezgâhı ve kenarında kasa vardı.

Ahşap masalarla uyumlu ahşap dekore edilmişti. İçerisinin sıcaklığı hoşuma gitmişti. Bazı masalarda gençler vardı. Öğrencilerin uğrak yeriydi galiba.

Sevda’yla sağ tarafta, cam kenarında, kapıya en yakın masaya oturduk. Tezgâhın önünde kızlı erkekli dört kişi vardı.

Gökhan ve Cüneyt de tezgâhın yanına gidince çeşitlere bakmaya başladılar.
Gökhan’ın yanındaki çakma sarı saçlı, benim boyumda olan kız, Gökhan’ın boyunu süzünce yüzüne gülümseyerek bakmaya başladı.

İçimden daha önce hiç bilmediğim bir his, bağırarak kendini ortaya çıkardı.

Kıskançlık.

Oturduğum yerden kızın saçlarını yolduğumun hayalini yaşıyordum.
Gözlerim Sevda’ya kayınca, sinirden kıpkırmızı olmuş, kızı dövecek vaziyette ellerini yumruk yapmıştı.

Çakma sarışın, dağınık saçlarını sürekli savurmasıyla Gökhan’ın dikkatini çekmeyi başarmıştı.

Gökhan’ın ona bakmasıyla, “Merhaba,” dedi işveli bir sesle.

Gökhan karşılık vererek, “Merhaba,” dedi.
Gökhan’ın sesine başını uzatarak Cüneyt de o tarafa baktı.

Kız ona da, “Merhaba,” dedi.

Cüneyt de karşılık verdi.

Kızın yüzündeki zafer kazanmış gülüşünü beynime kazıdım.

Kız, elinde servis tepsisiyle kasaya yakın ikinci masaya, yüzü bize dönük şekilde oturdu. Yalnızdı.

Sevda’yla gözlerimizi ona sabitlemiş halde bakarken, Gökhan ve Cüneyt görüş alanımıza girdi.

İkisinin de yüzleri değişik bir şekilde bize doğru gelirken Gökhan hafif bir kahkaha attı.

Elimle ağzımı biraz kapatarak Sevda’ya:
“Burada insanlar var, sesini çıkarma, sonra konuşuruz,” dedim usulca.

Ellerinde börek ve cam kupada çayla birer tepsiyle gelerek karşımıza oturdular.
Onların oturmasıyla gözüm sarışın kıza kaydı.

Birkaç saniye şaşkınlıkla bakarken, bir anda kendiyle gurur duyan gülümsemeyle saçlarını yine savurdu.

Sinirden parmaklarımla oynayıp yerimde zor otururken, Sevda kollarını göğsünde bağlamış, ayağını parmaklarının üstüne durur gibi yapmış, sürekli bacağını sallıyordu.

Gökhan:
“Börekler mis gibi, çok güzele benziyor,” dedi zoraki bir gülümsemeyle.

Zaten çatık olan kaşlarımı daha da çatarak imalı bir şekilde cevap verdim.

“Çok mu güzel... börekler,” dedim.

Çay kupasına elini uzatan Gökhan bir an duraksarken, kupayı alarak önüme bıraktı.

İkisi de gözlerimize bakmaktan kaçınıyordu.

Nâr gibi kızarmış kıymalı ve ekşimikli börekler gözüme girerken, tek lokma yemek istemiyordum.

Sevda da tek lokma almamış, hiç konuşmadan sadece çay içiyorduk.

Gökhan ve Cüneyt bir parça yedikten sonra, onlar da sadece çay içmişti.

Çayımı camdan dışarı bakarak hızla içtim. Sevda bir anda hareketlenerek:
“Gidelim, geç kalıyoruz,” diyerek ayağa kalktı.

İki tabak börek arkamızdan hüngür hüngür ağlarken hep birlikte dışarı çıkarak arabaya oturduk.

Ben yine öndeydim. Gökhan arabayı çalıştırıp yola çıktıktan birkaç dakika sonra kucağımda duran elimi tutmak isteyince, ceketimi düzeltir gibi yapıp kollarımı önümde bağladım.

Derin bir nefes vererek vücudunun gerginliğini belli ediyordu.

Hiç konuşmadan fakültenin önüne gelince arabayı sağa çekip durdu. Sevda ve ben arabadan indik. Cüneyt de arka taraftan inerek ön tarafa geçti.

Ön kapıyı açınca Sevda’ya bakarak:
“Aşkım, ikide buradan alırız sizi,” dedi.
Sevda somurtmuş bir şekilde, “Tamam,” diyerek hızla fakültelerimize doğru yürüdük.

Geç kalmamıştık, erken bile gelmiştik. Çok az sayıda genç vardı.

Fakültenin kapısına gelince arkama dönerek arabaya baktığımda gitmişlerdi. Telefonumu çıkartarak Sevda’yı aradım.

Telefonu açmasıyla:
“Kantine gelsene,” dedim.

“Tamam,” diyerek telefonu kapattı.

Kantin binası Sevda’nın o tarafta olduğu için, gittiğimde önünde bekliyordu.

“Gel, bir şeyler yiyelim ya!” diyerek önden içeriye girdim.

İki tane zeytinli poğaça ve karton bardakta çay aldım.

Sevda da kıymalı poğaça ve çay alınca yan taraftaki masaya oturduk.

İşaret parmağını sallayarak, “Sen ‘sesini çıkarma’ demeseydin, Cüneyt’i lafla doyuracaktım. Sana dua etsin,” dediğinde hâlâ siniri geçmemişti.

“‘Merhabaymış!’ Sarı cadı, saçlarını yolacaktım neredeyse!” dedim ağzımı bükerek.

Benim de sinirim geçmemişti.
Elimdeki poğaçayı ağzıma götürürken, birden elim masaya düştü.

“Sevdaaa, ben felaket kıskandım. Kıskanç biriymişim, haberim yokmuş,” dediğimde bir anda bana baktı.

“Sen hiç kimseyi sevmedin ki, bir haftalık flörtten ne olur? Abimin sayesinde kendini de tanıyorsun, bak,” dedi elini sallayarak.

“Abimin korkusuna kimseyi sevmeye cesaret edemedim ki,” dedim.

Yıllarımı abimin bencilliğine heba etmiştim.

İnsan yaşadıkça öğreniyor, kendinin değerini. Yaşımın da verdiği cesaretle, artık kendim için yaşayacaktım.

“Abinin mahkemesi ne zaman?” diye sordu Sevda.

“Ekimin ortalarında olması lazım, unuttum. Çok da ilgilenmiyorum artık,” dedim umursamaz bir tavırla.

Aklım hâlâ sabahki olaydaydı.
Börek vakasında.

“Ama börekten onlar da yiyemedi,” derken gülmeye başlamıştım.

Ağzındaki lokma boğazına kaçarak öksürmeye başlayan Sevda, bir yudum çayından alınca rahatladı.
Gülerken, “Gitti canım iki tabak börek,” deyince ikimiz de kısık sesle gülüyorduk.

“Bir süre börek yiyebileceğimi sanmıyorum,” dedim gülmeye devam ederken.

“Hadi kalkalım, binanın dibinde derse geç kalmak istemiyorum,” deyince gülerek ayağa kalktık.

İlk derse biraz yoğunlaşamasam da sonraki dersler güzel geçmiş, sabahki sinirim kalmamıştı.
Öğleden sonra dersim olmadığı için çıkınca telefonumu çıkartıp mesajlara girdim.

-Ben çıktım.

Gökyüzüm:
-Manzaralı bankın oradayım, güzelim.

Gökhan’dan hemen cevap gelince o tarafa doğru yöneldim. Yağmur yağmış, fakat şu anda hava sakindi.

Bankı uzaktan görmemle olduğum yerde dona kaldım.

Sabah börekçide gördüğüm çakma sarışın kızla Gökhan konuşuyordu.

Bu kızla aynı okulda mıydık yani?

Sabahki sinirim ikiye katlanarak yeniden gelmişti.

“Bu sefer seni börek gibi elimle kıvırırım, sarı cadı!” diyerek onlara doğru yürümeye başladım.

“Sen ne mahalle ağızlıymışsın!” diyen iç sesime de kızdım.

“Evet, öyleyim, ben de yeni öğrendim. Şimdi kapa çeneni,” dedim sinirden iç sesime.

Gökhan’ın arkası bana dönük, ayakta dikiliyor; kızsa yan tarafında sırıtarak ona doğru durmuştu.

Yaklaştıkça seslerini duysam da ne dediklerini anlamıyordum.

İyice yaklaşırken kızın sırıtan yüzü bir anda bozularak somurtmaya başladı.

Gökhan başını sallayarak ne dediyse moralini bozmuş olmalıydı.

Bu hoşuma gitmişti. Kıza haddini bildirmek için bu fırsatı kaçıramazdım.

Benim hızlanmamla kız bana doğru yürümeye başladı. Beni görünce bir anda sinirle nefesini soludu.

Bunu fark eden Gökhan arkasına dönünce beni gördü.

“Güzelim, geldin mi?” dedi gülümseyerek.

Sözünü duyunca gülümsedim.
Kızın tam yanından geçerken ona hiç bakmadan, biraz yüksek sesle cevap verdim.

“Geldim, sevgilim.”

Kız daha da sinirli bir şekilde ayaklarını vurarak yürümeye başladı.

Onun gibi bütün sinirimi arkamda bırakarak Gökhan’ın elini tuttum sıkıca.
Soğuk günde sıcacık elleriyle sarmaladı beni.

Bulutlu olan günde aydınlık arar gibi, baktım gözlerinin derinliklerinde.

“Cüneyt abi... nerede?” dedim.

“Arabada,” deyince ikimiz birden ona doğru baktık.

Aklıma gelen fikir ve içimde oluşan hisle gelmesini işaret ettim.

Kapıyı açarak uzun bacaklarıyla iki adımda yanımıza geldi.

“Ne yapıyorsunuz gençler, ne gibi görünüyor! Sorduğum soruya bak,” deyince hepimiz birden gülümsedik.

“Cüneyt, sana abi diyebilir miyim?” dedim.

Bir an kaşlarını çatarak bana bakınca gülümseyerek:
“Olur,” dedi. “Ne söylemek istiyorsan, onu söyle.”

İçim, yeni bir abi bulmanın sevincini yüzüme yansıtıyordu.

Abi...
Beraber konuşup, beraber güldüğümüz, en güzel anlarımda sevecenlikle yanımda olan abi.

Yeni yağmurun habercisi sert esen rüzgârla Gökhan beni korumak istercesine hızla arabaya doğru yürüdü.
“Arabaya geçelim, üşüme, hasta olarak bırakamam seni,” dedi.

“Çorba yapıp bakarsın bana işte, yanımda kalırsın,” dedim muzip bir şekilde.

“Hıh, ev sahibin tüfekle koştursun beni. Bir izin verse, seve seve yaparım bütün yemeklerini,” dedi şikâyet ederek.

Bu sefer arkaya oturduk. Cüneyt abi şoför koltuğuna otururken bize doğru dönerek:

“Gökhan felaket güzel yemek yapar. Çok çeşit bilmez ama yaptığını güzel yapar, kız gibi,” dedi.

“İlk fırsatta sana yemek yaptırmak lazım, ben doğru düzgün bilmiyorum,” dedim.

Gökhan düz bir ifadeyle Cüneyt’e bakarak:
“Bacım! Bana kız deme!” dedi.

“Bana bacım deme!” dedi Cüneyt, uyaran bir ses tonuyla.

Yemek ve ev işlerinden konuşmaya devam ederken, yağan yağmurda Sevda koşarak gelerek arabaya oturdu.

Sabahki siniri gitmiş, gayet güzel gülüyordu.

Saçları ıslanmıştı. Cüneyt torpido gözünden kutuyla peçete çıkartarak eliyle sildi saçlarını.

“Ne yapıyoruz, hadi gidelim,” deyince Cüneyt arabayı çalıştırarak fakülteden ayrıldık.

“Açım, nereye gidiyoruz!” diye sordu Cüneyt.

Sevda imalı bir şekilde uzata uzata cevap verdi:
“Doymadıysanız börekçiye gidelim yine, olur mu?” deyince ikisi de aynı anda boğazlarını temizlediler.

Tutamadı içinde yine, söylemeden rahat edemez ki.

Gökhan telefonunu çıkartarak karıştırmaya başladı.

“Cüneyt, şuraya gidiyoruz,” diyerek telefonu uzattı.

“Nereye, canım?” dedim merakla.
“Sürpriz olsun bari!” diyerek yola devam ettik.

Okul, dersler, hocalar bahsederken arabayı park yerine çekti.

Aşağıya indiğimizde tepe bir yerde, yeşillikler içinde, Adapazarı manzarası olan, lüks olmasa da çok güzel görünen, kendin pişir kendin ye bir restorana gelmiştik.

Dümdüz çimenlerin arasından kaldırım taşlarıyla yol yapılmıştı. İçeriye girerek ocak başında masaya oturduk.

Girişin tam karşısındaki taş dekorlu duvarda birkaç ünlü kişinin fotoğrafları ve Sakarya Spor bayrağı asılıydı.
Buraya geldiğimden beri yerel olan her mekânda görmüştüm.

Sakarya Spor’un ya bayrağı ya atkısı vardı. Takımlarına oldukça bağlılar, diye düşündüm.

Yanımıza gelen garson ne istediğimizi sorunca ben köfte isteyince Gökhan da aynısından istedi.

Cüneyt ve Sevda pirzola isteyerek siparişi verdik. Malzemeler gelince Gökhan ustalıkla pişirmeye başlayınca hayranlıkla izledim.

“Sen nerden biliyorsun bu kadar iyi pişirmeyi?” dedim gülümseyerek.
Yüzüme bakıp gururla gülümseyen sevgilim cevap verdi:

“Liseye giderken kebapçıda çalışmıştım. O zaman hiç aklıma gelmemişti sevgilime pişireceğim,” dedi.

Neşeyle geçen yemeğin ardından Türk kahvesini içerken gözlerim cama vuran yağmura kaydı.

Duru hâliyle yağarken, insanın içi rahatlardı. Benimse içimde bir sıkıntı uyandırmıştı.

Gözlerim dalmış, yağmur damlalarını süzerken sevdiğim adamın sesiyle kendime geldim.

“Güzelim, nerelere daldın böyle?” derken gözleri endişeli bakıyordu.

“Hiç,” dedim sıkıntıyla.

“Neyin var, söyler misin?” dedi üstüne basa basa.

“Bilmiyorum, içimde bir sıkıntı var, havadan herhalde,” dedim buğulu sesimle.

Telaştan ayrılan gözlerine keder düşmüştü. Gözlerini benden kaçırarak Cüneyt’e çevirdi.

Onlar birbirlerine derin bakışlar atarken, Sevda’yla ben göz göze gelince, “Neleri var bunların?” dercesine başımı salladım.
Omuzlarını hafifçe silkti.

“Gökhan, sizin neyiniz var!” dedim artık dayanamayarak.

Boğazını temizleyip önündeki tabağa kaydı gözleri.

Bakışımı Cüneyt’e çevirdim.
“Abi, neyiniz var, lütfen söyler misiniz!” derken sesimle korkumu belli etmeyerek ısrarla söylemiştim.

Kolunu sandalyemin üstüne koyarken, bana baktığı gözlerinde üzüntünün en derinini gördüm sevdiğimin.

“Biz gidiyoruz.” Zorla çıkmıştı kelimeler.
Sevda anlamamış bir ifadeyle cevap verdi:

“Biliyoruz, fakat niye bu kadar tuhafsınız!” dedi.

Cüneyt abi derin bir nefes alarak:
“Bizim tayinimiz çıktı, başka yerlere gidiyoruz!” deyince nefesini bıraktı.

Ben Gökhan’a dönerek gözlerinin içine baktım.

“Tayinim bir yıldan önce çıkmaz demiştin, şimdi nasıl oldu?” derken biraz hesap sorar gibiydim.

“Çıktı işte, güzelim,” derken geçiştirmek istediğini anlamıştım.

“Abi, ne olur, bize ne olduğunu tam olarak anlatır mısınız? Ayrıca nereye gidiyorsunuz?”

Gökhan en sessiz hâliyle gözlerini kaçırarak cevap verdi:

“Ben Kars’a.”

“Ben Ardahan Çıldır’a,” dedi Cüneyt.

Şaşkınlıktan gözlerim büyürken Sevda cevap verdi:

“Ardahan mı? Orası Türkiye’nin diğer ucu.”

“Tamam, tayininiz çıktı, Türkiye’nin diğer ucuna gidiyorsunuz, fakat söylemediğiniz bir şey var mı?” derken öğrenmekte kararlı olduğumu sesimle belli etmiştim.

Gökhan ve Cüneyt yine birbirlerine bakınca Cüneyt omuzunu kaldırarak, “Sen bilirsin,” der gibi başını salladı.

“Peki, tam olarak anlatayım. Yaklaşık on beş gün önce şehirde bir operasyon yaptık. Bunun sonucunda birilerini fena rahatsız ettik.

Bize uyarı geldi, ‘Bu işin peşini bırakın,’ diye. Biz de bırakmayarak devam edince, açıkçası Kars’a sürüldük,” dedi.

Gözlerimin nemlendiğini göstermemek için yüzümü ellerimle kapattım.

Kolunu omuzuma indirerek sıkıca sardı. Ne kadar damlamasınlar diye uğraşsam da hızla indiler yanaklarımdan.

Diğer eliyle çenemi tutunca yüzümü açtım. Başını biraz geri çekerek gözlerime bakarken onun da gözleri buğulanmıştı.

“Güzelim, yapma ne olur, vatanın her yeri kutsaldır bizim için. Orada da görevimizi yapacağız.”

“Biliyorum, fakat çok uzak. Buraya gelirken bile uzak diye üzülürken, daha da mı uzaklaşacağız birbirimizden?”

Daha sıkı sarıldı narin elleriyle, bırakmamak istercesine. Karşımda oturan Sevda, Cüneyt’e sarılmış, salya sümük ağlıyordu.

Nefesim sıkışmaya başladı. Hava almak için dışarıya gitmek istedim.

“Hava almam gerek, dışarıya çıkalım mı verandaya?” dedim.

“Tamam, çıkalım, önce yüzünüzü yıkayın,” dedi Gökhan.

Hep birlikte ayağa kalktık, kol çantamı alarak boynumdan geçirdim. Ceketimi kol çantama asarken, Gökhan kasaya doğru gidiyordu.

Sevda’yla lavaboya girince ellerimi ve yüzümü yıkadım. Peçeteyle kurulayıp çöpe attıktan sonra kol çantamdan fısfısı çıkarıp ağzıma sıktım.

Nefesimi tutarken Sevda endişeli bir şekilde bakıyordu.

“İyi misin, Mine?”

Nefesimi bıraktım.

“İyiyim, biraz darlandım, kötü olmayayım diye sıktım,” dedim.

Bir yandan fısfısı çantama koyarken dışarıya çıktık.

Kapının diğer tarafındaki verandaya giderken Gökhan ve Cüneyt ayakta, arkaları dönük, sigara içiyorlardı.

İlk karşılaştığımız geceden beri hiç sigara içtiğini görmemiştim.

Hatta hiç sigara kokmamıştı.

İçindeki sıkıntıyı bana hissettirmemek için sigaranın dumanıyla mı dışarı atıyordu?

Olduğum yerde durarak Sevda’nın kolundan tuttum.

Bana bakan Sevda’ya:
“Bırakalım, bitirsinler,” dedim fısıldayarak.
Olduğumuz yerde ceketimi giymek için elime aldım.

Cüneyt sigarasını çekerken bize doğru bakınca, “Geldiler,” diyerek velisine yakalanmış ergen gibi ani hareketle küllükte sigarasını söndürdü. Peşinden Gökhan.

Giydiğim ceketin yakasını düzeltip önünü kapattım. Yanlarına giderek ahşap korkuluklara oturur gibi yaslandım.

“Cüneyt abi, senin İçişleri Bakanlığı’nda tanıdığın varmış, bir şey yapamaz mı gitmemeniz için?” dedim umutla.

“Görüştüm, abim, ama emir ondan daha yüksek mevkiden olduğu için, ‘Bir şey yapamıyorum,’ dedi,” dedi.

Abim...

Öz abimden hiç duymadığım söz.
Gökhan ellerini cebine sokarak hafifçe gülümsedi.

“Aslında fırsata çevirmek istedik, ‘Tayini Sakarya’ya çıkarabilir misin?’ dedik, maalesef o da olmadı,” dedi.

“Buraya mı gelmek istedin?” dedim.

“Sen nerede isen oraya gelirdim,” dedi.

Yağmur durmuş, gökyüzü biraz aydınlanmıştı.

“Biraz yürüyelim mi?” dedim Gökhan’a bakarak.

“Gel, hadi,” derken sol elini uzattı.

Soğuk elimle tuttum sıcacık elini.

“Ellerin üşümüş,” derken bütün elimi kapatmak istercesine daha çok kavramaya çalıştı.

Bahçenin giriş kapısının sol tarafında aşağıya doğru ayrılan iki tane dar, kaldırım taşından patika yol, biraz ilerde de küçük verandalar vardı.

Kare şeklinde, her yeri ahşap, üstü kapalı, kenarlarda oturmak için sedir, ortada küçük kare masa vardı.
Biz sağ taraftakine giderken Sevda’lar sol taraftakine gittiler.

Masanın bir tarafına yan yana oturduk.
Kolunu omzumun arkasından atarak bacak bacak üstüne attı.

“Canım, buraya tayininizin çıkmasını sağlayamaz mısınız?” dedim, onun elinde olan bir şeymiş gibi.

“Güzelim, ben de her şeyden çok isterim, istedim de, fakat mümkün görünmüyor. Olsaydı tanıdık yapardı zaten,” dedi.

“Off ya, ne zaman göreve başlayacaksın?” dedim, aklıma gelen umut kırıntısıyla.

Burnundan uzun bir soluk verdi.
“Adamlar hafta sonuna nöbeti bile ayarlamışlar. Cumartesi işte olmam lazım.”

“ Belki bir akşam daha kalırsın, diye umutlanmıştım,” dedim sinirle.

Zorla olduğu belli olan bir gülümseme yerleşti yüzüne.

“Tanıdığına söyledik de iki gün olan yol iznini dört güne çıkardık. Bizi bir an önce uzaklaştırarak ayaklarının altından çektiler,” derken bu kadar çabuk sistemin işlediğine şaşırıyordum.

“İtiraz hakkınız yok mu?”

“Var, fakat bizim dilekçemizin işleme girmesi, itirazımızın kabul edilip onaylanması, göreve geri iade falan, kısaca altı ayı bulur,” derken elini sallayıp sözlerini uzata uzata konuşuyordu.

“Kars merkeze mi gidiyorsun?”
“Evet.”

“Polisevinde mi kalacaksın?” dedim.

Ben üzüntüyle konuşurken o gülümsemeye başladı.

“Niye gülüyorsun ya?” dedim nazikçe kızarak.

“Annem bu kadar ayrıntılı sormadı,” dedi.
İçimden çok gelmese de ben de gülümsedim.

“Annen alışmıştır, biliyordur. Ben bilmiyorum. Alışmak da istemiyorum,” dedim kesin bir ses tonuyla.

“Gitmek hiç bu kadar zor olmamıştı.

Kalbimi, aklımı burada bırakıp bedenim gidecek buradan,” derken üzüntüsünü sesinden anladım.

“Sakın ağlama, sana hiç yakışmıyor. Ben gülen gözlerini görmek istiyorum,” deyince gözlerimi sürekli kırparak yaşların akmasına engel olmaya çalıştım.

“Önümüz kış, çok soğuk olur oralar!” derken içim üşümüştü sanki.

İşaret parmağıyla çenemin altından tutarak başımı yukarı kaldırdı.
Bulutlanmıştı gökyüzüm. Güneş gibi içimi ısıtan bakışlarını istiyorum.
Derin derin baktı gözlerime.

“Kömür gözlerinin gülüşünü atarım kalbimin en derin yerine. İçimi de ısıtır, bedenimi de. Sen varken içimde, üşümem sevgilim.”

“Ya, sevgilim, ağlatacaksın beni,” dedim biraz kendimi geri çekerek. Alnına düşen kısa saçını geriye doğru okşar gibi yatırdım.

“Ruhumdaki seni, sana anlatacak kelime bulamıyorum. Sensiz geçen günlerim boş yere geçmiş,” derken ilk defa gördüğüm iki günlük kısa sakallarına doğru kaydı parmaklarım.

İki eliyle tek elimi sarmıştı.

Başparmağıyla elimin üstünü nazikçe okşuyordu.

“Bu kalbim, sevmek için seni yirmi sekiz yıl beklemiş. Kara kanatlı sayfalarım son buldu seninle. Bundan sonra tertemiz sayfalar yazacak bizi.”

“Seni seviyorum, seni çok seviyorum, gökyüzüm,” dedim gözlerine hapsolan benliğimle.

“Seni seviyorum, gece gözlüm. Gece olsa, sana kavuşsam diye saatleri sayıyorum. Sevdiğim, seni senden çok seviyorum, can tanem.”

Saatleri unutmuştuk. Ayrılmamızı istiyormuş gibi, ne kadar çabuk geçmişti zaman.

Veranda yolunun başından Cüneyt’in seslenmesiyle ikimiz birden oraya baktık. El işaretiyle “Gidelim,” diyordu.

Ne zaman biteceği belli olmayan ayrılığın vakti gelmişti.

Ayağa kalktık. İlk adımını atmak isterken bir adım atarak önüne geçtim. Elimi elinden kurtarıp sıkıca sarıldım boynuna. Başımı yaklaştırdım boynuna, ilk defa kokladım tütün kokusuyla karışmış toprak kokusunu.

Ellerini belime özenle sardı.

“Vuslat vakti, çok özletme kendini, ne olur,” dedim dolan gözlerim ve çatallaşan sesimle.

“Böyle yaparsan mesleği bıraktırırsın bana. Bir vatan aşkı, bir senin aşkından vazgeçemem. Ağlama! Tek damla gözyaşın için her şeyi karşıma alırım. Gözyaşının sebebi ben olursam, vicdanım kaldırmaz, kalbim parçalanır, ne olur ağlama!”

Sözlerinin her biri gözyaşımla birlikte kor olup kalbime damlıyordu.

Kendini uzaklaştırıp iki eliyle yanaklarımdan tutarak başparmaklarıyla gözyaşlarımı sildi.

Ellerinin biraz altından kollarını tutmuştum.

“Senin gözyaşların kalbime saplanan birer kurşun, beni böyle yaralı gönderme. Ağlamak yok artık.”

Sözleri ne söylerse söylesin, gözlerindeki derinliklerden gözyaşlarının içine aktığını anlıyordum.

Başımla “Tamam,” der gibi onayladım. Elele tutuşarak arabaya doğru yürüdük.
Arka tarafa oturarak yola çıktık. Hava yeni kararmıştı.

Sevda, Cüneyt’e bakarak:
“Aşkım, motorunu ne yaptın?” dedi.

“Kargoyla yolladım, yenisini alsam daha iyiydi. Kendisi kadar kargo parası aldılar,” diyerek başını yan tarafa salladı.

“Kaç saat sürer ki buradan orası arabayla?” diye sordu Sevda.

“On beş saat falanmış, elbet biter.”
Gökhan birden arkasına dönerek arka camın oradan bir hediye paketi alarak bana uzattı.

“Güzelim, senin için,” dedikten sonra tekrar arka tarafa uzanarak aynı boyutta başka bir paket alarak Cüneyt’e uzattı.
Paketi eliyle alan Cüneyt, Sevda’ya uzattı.

“Aşkım, senin için. Evde açarsan sevinirim,” dedi.

İkimiz de teşekkür ederek kucağımıza koyduk.

Arabayı yavaşça kenara çekerek duran Cüneyt, Sevda’ya baktı.

“Maalesef geldik, aşkım,” dedi.

“Canım, kendine dikkat et oralarda, seni bana sevdirene emanetsin,” dedim.

Yutkundu.

Sarılarak ayrılıp arabadan indik.

Gökhan arka taraftan inince, “Görüşürüz, güzelim,” diyerek ön tarafa oturdu.

El sallayıp sokağımıza doğru yürümeye başladık. Arkama dönüp bakınca araba ilerlemeye başladı.

Eve girdiğimizde ceketimi çıkarıp portmantoya asarak elimdekileri bıraktım. Lavaboya giderek ellerimi ve yüzümü yıkadım.

Odamıza geçerek başımı çözüp üstümdekileri çıkardım. Eşofman giyerek kol çantamdan telefonumu ve hediye paketini alıp salona geçtim.

Işığı yakarak paketi açmak için kanepeye oturunca, Sevda da elinde hediye paketiyle gelerek yanıma oturdu.
Paketi açtığımda içinden dijital siyah fotoğraf çerçevesi çıktı.

Kutunun içindeki kullanma kılavuzunu okuyarak fişini kanepenin yanındaki prize taktım.

Kumandasından açma tuşuna basınca, Gökhan’la Sapanca’da çektiğimiz resimler slayt olarak akmaya başladı.

Resimlerin güzelliğini görünce yüzümde kocaman bir gülümseme oldu.

Sevda da diğer prizin başında kendi çerçevesini açınca, onun da Sapanca’da çekilmiş resimleri vardı.

“Mine, bak, bir tane de hep beraber çekilmiş resmimiz var,” derken ikimizin de yüzü gülüyordu.

Resimlere sırayla bakarken en sonda “Seni seviyorum, güzelim,” yazıyordu.

Hemen telefonu alarak mesaj attım.

-Ben de seni seviyorum, canım. Hediyen çok çok güzel. Teşekkür ederim.
Hemen cevap geldi.

Gökyüzüm:

-Her şeyin en güzeline layıksın. Bundan sonra güldüğümüz resimlere bakarak yüzünün gülmesini istiyorum.

-Güleceğim, söz. Dikkatli gidin, görüşürüz.

-Görüşürüz, güzelim.

Sevda’yla birbirimize bakarak gülüyorduk.

“Mine, bunlar çok güzel ya,” dedi.

Fişten çıkardığım kabloyla çerçeveyi elime alarak odama gittim.

Çalışma masamın üstüne, yatağımdan en rahat görünen yere koyup fişe taktım.

Salonda telefonum çalınca odadan çıkarak salona gittim. Annem arıyordu.

“Efendim, anne,” dedim.

“Ben senin annen değilim, ben senin kardeşinim,” dedi bilmiş hanım.

“Özür dilerim, küçük hanım, seni yerim, ablasının güzeli.”

“Abla, benim canım sıkılıyor, yarın gelsene, akşama yine gidersin,” dedi.

“Çiçeğim, yarın okulum var, gelemem ki,” dedim onun masum sorusuna karşılık.

“Okula gitmesen, öğretmenin kızar mı?” sorusuyla gülmeye başladım.

“Kızmaz, fakat dersimi kaçırmış olurum,” dedim.

“Of, abla, sen gelmezsen ben de Sude’yle oynarım o zaman,” demesiyle telefonu suratıma kapattı.

Telefona şaşkınlıkla bakarken kahkahayla gülüyordum.

Annemi geri arayıp Elif’in yaptıklarından, babamdan konuşarak kapattık.

Mutfağa giderken, “Sevda, Türk kahvesi ister misin?” diye seslenerek sordum.
“İçerim, minnakım,” dedi.

Durduk yere nerden aklına gelmişti?
Kahvelerimizi yaparak salona geçip kanepeye karşılıklı oturduk.

“Daha bir saat oldu gideli, on beş saat bitse de kazasız belasız gittiler diye içim rahat etse,” dedi Sevda.

Başımı salladım.

“Sevda, orası kışın buz tutuyor resmen, nasıl gelip gidecekler?” dedim.

Kahvesini yudumlamakta olan Sevda, gülmemek için birden fincanını çekti.

“Cüneyt’e dedim aynısını. Ardahan’da havaalanı var, uçakla gider geliriz, kışın uçak kalkmazsa atlı kızak tutar, yine gelirim, dedi,” dedi.

İkimiz de gülerken Sevda birden duraksayıp bana baktı.

“Mine, sen Cüneyt’e abi dedin,” dedi.

“Bilmem, içimden geldi. Ama o kadar çok özlemişim ki içtenlikle abi demeyi. Hep yanımda olsa, doya doya abi desem istiyorum. Ayaz, çocukken bile bana hep itici davranırdı. En son ne zaman içimden gelerek abi dedim, onu bile hatırlamıyorum,” dedim yıllardır içimde biriken hisleri dışarı atarak.

“Benim için enişte geçerli,” dedi gülerek.
“Enişten feda olsun sana, yavrum,” dedim yanağından makas alıp dudaklarımı öper gibi yaparak.

Bana düz şekilde bakan Sevda:
“Mine’den beklenilmeyen hareketler, birinci bölüm. Sen âşık olunca içinden nasıl biri çıktı ya,” dedi uzatarak.

“Sakarya’nın kabak çiçeği gibi açılan Mine çıktı, canım,” derken gülüyordum.

“Ben yatıyorum, suzan,” derken kahve fincanımı elime alıp mutfakta yıkayıp kenara kapakladım.

Odamıza girince gözüm resim çerçevesine takıldı. Bundan sonra her zaman ilk bakacağım yer olacaktı, görünüşe göre.

Telefonu saat sekize çeyrek kalaya kurup başucumdaki sehpaya bıraktım.
Odanın ışığını kapatınca resim çerçevesinin ışığı, resimlerimizle odanın içine loş bir görsel olmuştu.

Baktığım her yerde sen varsın, gökyüzüm, dedim derin bir nefes vererek.

O kadar güzel uykuya gitmiştim ki.
Sabahın alaca karanlığında perdeyi açarak duvara yaslanıp cama vuran yağmura daldı gözlerim.

Âşkın denizinde yüzerken mutluluğa, sakin, pırıl pırıl kalbi gibi ılık sevdalar içindeyim.

**Her damla kalbimden damlayan sevgi seli.
Sevdan deniz oldu, sığmıyor içime,
Nehir olup yanına gelmek istiyor delicesine.

Ne dağlar durabilir önümde,
Ne aşılmaz yollar.
Sevgilim, sen varsan içimde,
Bu ruhum yaşar.**

Murathan Mungan