32. bölüm · GÖKYÜZÜM
TESADÜF
Büyük savaşın gazisi gibiydi gönlüm. En kırılgan yerinden; kalbinden yara almış fakat ölememiş bir gazi.
Bu yara belki de benim ruhumun eksik yarasının iyileşmesi için peydah olmuştu. Kalbimin kanayan yarasına baktıkça anladım yaramın aslında ne olduğunu.
İmanımın ihlâsı...
Huzurun akıntısını hissettiniz mi hiç? Ben hissettim. Kulaklarımdan başlayıp beynimin bütün hücrelerini okşayarak kalbime harıl harıl akan huzur.
Ey içime görünmez şifa olan sabah ezan-ı şerifi.
Dinledikçe dinleyesi gelen, okundukça okunası gelen sabah ezanı. Gecenin kör karanlığında seni en tatlı dille çağıran davet sesi.
Uykusu kaçan beni sabah soğuğunu hissettirerek yataktan kaldırıp huzuruna çıkma arzusu ile lavaboya koşturan davet sesi.
Tam burada; iman tahtamda olan fakat benim hiç görmediğim yaram; saflığıyla bizi arındıran suyun başında başladı kanamaya.
Abdest almanın sıralamasını unutmuştum. Canım acıdı acizliğime, bütün öfkemle baktım aynadaki Mine’ye!
Abdest almayı bile unutacak kadar unutmuşum beni yaradanın emirlerini. Utandım, kendimden bile.
Odama giderek telefonumdan abdest almayı öğrenerek buruk bir acıyla aldım abdestimi. Yeniden odama geçerek namaz kılmak için seccade aradım. Bir yıldan fazladır oturduğum bu evde seccade olmadığını bilerek her yeri aradım.
O da hüsran oldu. Temiz bir şalımda iş görürdü. Vazgeçmek yok dedim kendime, bu kadar çabuk olmaz.
Dolabımdan aldığım şalı sereceğim ama kıble ne taraf? Bu evde bir tek annem ve Esma teyze namaz kıldı, onların da nasıl durduğunun hiç farkında değilim.
Yenilmişlikle bıraktım kendimi yatağın üzerine. Ben hiçbir şey bilmiyorum. Ve ben dinimizin en güzel simgelerinden biri olan başörtüsünü taşıyorum. İliklerime kadar utandım yaradanımda.
Canımın en çok yandığı zamanda ona dualar eden, istediği bir arzusunu yine dualar ederek isteyen, can acısı geçtiğinde sadece kuru bir şükür eden kendimden utandım.
Ayaz’ın ölümüyle başlayan, babamın hastalanması ile iyice farkına vardığım gerçeklerle düşünmeye başladığım ölümdü kanayan yaramı fark etmemi sağlayan. Bana araba çarptığında ölseydim hangi yüzle çıkacaktım yaradanımın karşısına.
Ne bir vakit namazım var kılınmış, ne bir sayfa Kur’an’ım var okunmuş. Kimsenin kalbini bilerek kırmasam da, bilerek kötülük yapmasam da, paramı helalden kazanmak için yorulsam da en önemli eksiklerle mi çıkacaktım karşısına?
Kıbleyi nasıl bulacağımı düşünürken internetten yazarak baktığımda kıble uygulamalarını gösterdiğinde hemen indirdim. Evet kıbleyi de bulmuştum artık.
Aklımda kalan sûreleri tekrar ettim önce. Yeniden telefondan bakarak sabah namazının kılınışını okudum iyice.
Ve durdum ruhumun sahibinin karşısına gözlerimi kapatarak. Şu huzurun tadından mahrum kalmak ne büyük boşlukmuş insan hayatında.
Bende...
Yine açtım ellerimi yaradana...
“Yarabbim sen benim senin yoluna durmamı, ibadetlerimi en güzeliyle öğrenmemi, en ihlâslı halimle senin karşına gelmemi nasip eyle yarab! Hayatıma yoldaş ettiğin sevdiğimle birlikte karşına gelmemizi nasip eyle yarab!” diyerek bildiğim sûreleri okuyarak ellerimi yüzüme sürdüm.
Şalımı toparlayıp okula gitmek için hazırlanarak mutfağa geçtim.
Ey sabahın ışığıyla kuşların cıvıltılarını ibadet ettiren rabbim! Ne güzel bir seher vaktidir böyle. Sadece küçücük yürekten çıkan bir nida, hiç rüzgâr olmamasına rağmen dal milim oynamazken, ibadet ederek savrulan bir kaç ağacın yaprağı.
“Seher vaktinde dünyanın rızkı dağıtılırken bütün varlıklar ibadet edermiş,” demişti babam. Kuşların nazik sesi kalbimdeki yaralara şifa oldu, daha az acıdı canım. Kendimi koydum teraziye ne biliyorum diye?
Okulda öğrendiğim bir kaç sûre, neredeyse hiç hatırlamadığım Kur’an-ı Kerim harfleri, biraz da siyer.
Hayaller kurup kendimi ona adayarak sadece bu dünya için yaşayamazdım artık. Çalışmalıyım...
Sadece bu dünyalık hayallerim için değil, ebedi hayatım için de çalışmalıyım. Yüküm oldukça ağırdı, yolum oldukça uzun. Beni bana bırakma yarab...
Zar zor hatırlıyorum yaz camilerine Kur’an-ı Kerim öğrenmeye gittiğimiz zamanı. Yine Ayaz hocanın dediğini yapmaz başka çocuklarla kavga eder ve bizim için en fazla üçüncü günü yaz camisi biterdi.
O zaman oturduğumuz eve cami uzak olduğu için beni tek başıma yollamak istemezlerdi.
Gözleri yarım kapalı ayaklarını sürüyerek gelen Sevda hazır olan masaya bakarak “günaydın” dedi yarım ağızla.
Sıkıca sarılıp yanağından öperek “günaydın canım,” dedim kocaman gülümsemeyle birlikte. Yarım gözlerini merakla çevirip ne olduğunu anlamaya çalışsa da uyku ağır gelmişti ki aynı şekilde mutfaktan çıktı.
Okul yolunu gidip geri dönerken plan yapmakla geçti zaman. İnternetten de Kur’an okumayı öğrenebilirdim ama ben birinden ders almayı isterdim. Birinin karşısında heyecanlanmayı yanlışımı düzeltmesini onun okuyuşunu dinlemeyi isterdim.
Hocam olmasını, ona şefaat etmeyi, onun hayır duasını almayı isterdim. Artık alışkanlık olarak evin önünden geçerken cama doğru baktığımda İlknur teyze camın önünde masaya oturmuş başını öne eğmişti. Aklıma ve içime düşen heyecanla hızlıca kapısına doğru adımladım.
“Minnakkk nereye, ne oldu?” diyerek peşimden gelen Sevda’yı umursamadan beni fark eden İlknur teyzeye doğru el salladım. Gözlüklerini çıkararak kapıya yöneldiğinde kapının dibine yaklaştım.
Kapıyı açmasıyla birlikte boynuna atlayıp sarıldım.
“Mine hayırdır kızım! Sevda olsa şaşırmazdım ama...” diyen şaşkın kadınla kendimi çekerek yüzüne baktım umutla.
“İlknur teyze bana Kur’an okumayı, namaz kılmayı öğretir misin?” dediğimde şaşkınlığıyla birlikte tebessüm etti.
“Öğretirimmm.” dedi sözünü uzatarak. “Kızım fakat senin Kur’an bildiğini düşünürdüm,” dedi.
“Yok teyze ya, neyse ben üstümü değişip geleyim. Hemen başlasak olur mu? He bir de bize cüz lazım nerede bulacağım?” dediğimde tebessümü büyüterek baktı.
“Bende her kitaptan var kızım, istediğin zaman gel,” dediğinde tekrar sarılarak eve gitmek için kapıya yöneldim.
“Bizim ağır abla uçmaya karar vermiş İlknur teyze,” diyen Sevda’ya tam ağzımı açacakken İlknur teyze önce davrandı.
“Seni de bekliyorum Sevda hazırlan gel,” dedi. Bazen susmak gerekliymiş. Ben çok konuşma diyecekken o davet etmişti. Kim bilir, bu yolu da beraber yürürdük can dostumla.
Okul için buraya geldiğim zaman böyle heyecanlanmıştım. Artık evde okul dersi haricinde boş vaktim kalmamıştı. Rahmetli Haydar amcanın odasında küçük bir kitaplıkta gönülleri feth edecek hazine saklıymış.
İlk ders ile birlikte her gün düzenli Kur’an öğrenmeye başladık. Okul dersi olmadığı zaman Sevda da geliyordu fakat onun okul dersleri daha ağır olduğu için benim kadar fırsat bulamıyordu.
Bir haftada Kur’an-ı Kerim okumaya başladım.
İstedikçe hızlı öğrendim, hızlı öğrendikçe daha çok öğrenmeyi istedim. Kur’an-ı Kerim’e çıkıp ertesi gün ders için gittiğimde başka bir Kur’an-ı Kerim koydu önüme İlknur teyze.
Yeşil cilt kapaklı orta büyüklükte yazıları olan kitapların en yücesi.
“Benim sana hediyem. Okudukça Haydar’a ve bana dua edersin. Bizim arkamızdan dua edecek çocuğumuz yok kızım,” dedi gözleri dolarak.
Yine yetimliğini gördüm gözlerinde.
Nemlenen gözlerle “biz varız ya, kızın değil miyiz?!” diyerek boynuna sarıldım. Ahh yürek yangını, sanırım bu eksiklik onlarla birlikte ahirette bile devam edecekti.
Pembeleşmiş yanağına inen gözyaşını sildim baş parmağımla. Başını sallayarak masaya oturduk. İlk sayfadan Eûzü besmele çekerek heyecanla başladım okumaya.
Oldukça ağır ama tecvidiyle yanlış okumadan bir sayfayı bitirdim. Tecvid ayrı zorluyordu beni ama olsun. Her vakit namazın nasıl kılınacağını öğrenmiştim artık. Küçük sarı kitap olan ilmihalde büyük bilgiler yetmişti bir çok eksiklerimi doldurmaya. Kalbimdeki kanayan yaralar birer birer kapanıyordu artık.
Kapanmayanların ise acısı hafifliyordu.
Yatmadan önce bir sayfa daha okuyayım diye Kur’an’ı elime aldığımda çalan telefonumla diğer elime alarak baktım. Sonunda dayanamayıp arıyordu işte.
“Efendim canım,” dedim mahcup sesimle.
“Kayıp ilanı vermeden bir arayayım dedim. Güzelim neredesin sen on gündür?” dedi sitemli konuşarak.
Haklıydı. Kur’an-ı Kerim öğrenmeye başlayalı bir kaç mesaj dışında hiç konuşmamıştık. Derse başlayacağım zaman telefonu hep kapattım.
“Buradayım canım. Derslerim yoğun geçiyor yoksa aklımdasın,” dedim süt dökmüş kedi gibi.
“Güzelim canını sıkan bir durum mu var? Derdin varsa lütfen söyle,” dedi. Yine haklıydı. Ondan utandığım zaman kendimi çekmiştim.
“Yok canım gerçekten boş vaktim olmuyor. Derslerim oldukça yoğun bu aralar. Evde bile yoğunum,” dedim ikna etme çabasıyla.
“Peki sen iyisin mi?” dedi. Ne olduğunu öğrenene kadar vazgeçmeyecekti biliyorum ama şuan ona söylemekte tereddüt ediyordum.
Öğrenmemi isterdi, bana yapma demezdi ama çekiniyordum. İbadetinde, hayrında gizlisi makbuldü. Mecbur kalana kadar söylemeyi de düşünmüyordum.
“Hem de çok iyiyim canım merak etme,” dedim memnun olmuş bir kıkırtıyla birlikte.
“Peki hafta sonu sizi almaya geleceğim,” dedi ısrarından vazgeçerek.
“Neden geleceğiz?” dedim düşünceli halimle.
“Sizi bir yere eğlenmeye götüreceğim.” dedi.
“Nereye?” “Gidince görürsün güzelim.”
Ayyhh yine gizemli bir sürpriz mi? Sevda olsa bayılırdı ama ben netliği seviyordum işte.
“Tamam canım öyle olsun bakalım.”
Yuvamız diyeceğimiz ev konusunu konuşmak bile kalbimin ritmini bozmaya yetiyordu. Gelinlik bakmaya başlamamı sorduğunda cevap veremedim.
Kur’an öğrenmeye o kadar kapılmıştım ki hiç evden çıkasım gelmiyordu. İlk fırsatta bakacağımı söyleyerek telefonu kapattık.
Diğer elimde hâlâ duran Kur’an’ı açıp ağır ağır bir sayfa daha okudum. Aklıma gelenle birlikte Yasin-i Şerif’i açıp yaklaşık yarım saatte okuyarak bitirdim.
Duamı sadece Gökhan’ın babasına ve Haydar amcanın ruhuna hediye ederek Kur’an-ı Kerim’i yerine koydum.
Kardolabımdaki üstte bulunan rafa koyup örtüsünü örttüm. İlknur teyzenin verdiği öğütler içime çok işlemişti.
“Kur’an-ı Kerim kitapların en yücesidir. Belden aşağıda tutulmaz, abdestsiz el sürülmez, okunurken dinleyenler dahi saygılı oturmalıdır. Yattığınız yerde saklamak, kapalı yerde olursa olabilir. Açık yerde olduğu zaman saygısını unutmamalısın. Hep ortada olsun istediğin zaman açar okursun diyenleri dinleme. Fark etmeden saygısızlık yapabilirsin. Âlimler sadece ibadetlerinden değil kitaplara saygısından da rütbe kazanmıştır.”
Haydar amcanın kitaplığında Kur’an-ı Kerimler en üst rafta kapaklı dolabın içindeydi. Huzur, mutluluk, bedenimin tüy kadar hafiflemiş hissetmenin verdiği hazzı kelimelerle anlatmaya söz dağarcığım yetmezdi.
Huzurla kapadım gözlerimi.
Artık uyanma arzusuyla yattığım için sanırım sabah ezanının sesiyle uyanıyordum.
Alarmı kurmama bile gerek kalmıyordu. Namaz kılıp bir kaç sayfa Kur’an okuyup okula gitmek rutinim olmuştu artık. Artık gelinlik bakmanın vakti gelmişti.
Okul çıkışı çarşıya geçerek sadece gelinlikçilerin vitrinine bakarak fikir edindim. Bir model biraz hoşuma gitti. Sevda bir kaç parça kıyafet alıp yorgun olarak eve dönmüştük yine. Kuru soğukta dolaşıp durmak fazlasıyla yormuştu beni. Sıcacık evimin kapısından girerek montlarımızı çıkarıp astık.
“Minnak üstünü değiştir gel sana hediye aldım.” dedi tane tane uzatıp konuşarak. Acaba bunun arkasında Gökhan’ın oyunu olabilir miydi? Bunlar çetecilik oynamayalı bayağı süre olmuştu. Başımı sallayarak odama geçip üstüme kalın eşofmanlarımdan mor olanları giyerek mutfağa geçtim.
İki orta şekerli kahve yanına fıstıklı çikolata alarak salona geçtiğimde Sevda elinde küçük bir karton çanta ile gelip karşıma dikildi. Elimdeki tepsiyi sehpanın üzerine bırakıp bana uzattığı küçük paketi aldım.
Gözlerimle sorgularken anlamamış gözlerle bakıyordu.
“Bu tamamen senin fikrin mi abininde parmağı da var mı?” dediğimde başını iki tarafa sallayarak tamamen kendi fikri olduğunu söyledi.
Avucumun içi kadar kırmızı jelatinli paketi açarak içinden çıkana baktım. Ne olduğunu anlamaya çalıştıkça kaşlarımı çatarken bu lâstik gibi şey neydi ya!
“Ya Sevda bu ne bir şeye benzetemedim?” dedim.
“Eşini de çıkar bak anlarsın.” Paketteki diğer şeyi çıkarıp düzgünce tuttum. Bu avucumun içine bile küçük gelen kırmızı sade tülden iç çamaşırıydı. O zaman öteki!
Üç adet lastikten ibaret birbirine tutturulmuş tanga.
“Manyak! Bunlardan başka bir şey bulamadın mı paranı verecek?!” diye sinirimle birlikte elimdekileri yüzüne fırlattım. Kahkahası evde yankılandı manyağın.
“Evlenince abime gösteri yaparsın işte az seksi ol ya!” dedi bir de gülmesinin arasında.
“Utanmazsan sen giy. Giyilecek bir yeri varsa tabi!” dedim ellerimi belime koyarak. Gülmesini bastırırken arkasına sakladığı eliyle başka bir paket çıkardı.
“Tamam o şaka. Sana uygun hediyem bu aslında,” diyerek bana uzattı. Şüpheyle bir ona bir pakete bakarak yavaşça aldım.
“İnşallah doğru düzgün bir şey vardır elimde kalırsın bak!” dedim işaret parmağımı uzatarak. Başını iki tarafa salladı. Paketi açarken telefonunun çalmasıyla odasına doğru giderken onu gözlerimle takip ettim.
Odasına girdi ve kapısını kilitledi.
Ulan Suzan yine ne almıştı acaba?
İçinden çıkanları gördüğümde hızla oda kapısının önüne giderek en sert halimle yumrukladım.
“Aç kapıyı Suzan bu babaanne lambadasını ve paçalı kilodunu sana giydirecem! Manyak!” diyerek bağırırken kahkaha atmaktan yerde yuvarlandığına eminim ama ispatlayamam.
“Minnak sende bir şey beğenmiyorsun ama ya! Ona olmaz buna olmaz! Yatak çarşafınamı sarılıp yatacaksın yanında?” dedi gülmesiyle birlikte.
“Çarşafla yatarım azman kedi! Sanane! Bunun öcünü fena alacağım haberin olsun! Üşenmemiş parasına kıymış manyak!” diyerek salona geçtim.
Allah’ım manyaklıkta üstüne su dökülmezdi bu kızın. İki paketi alarak çantasına tıkıp kapısının önüne doğru fırlattım. Sinirimden gülerken koltuğa oturup kahvemi yudumladım.
Aah buz gibi olmuştu! Yerimden kalkarak yeniden mutfağa gidip kendime taze kahve yaptım.
Ona yok zıkkım içsin başbelası! Kadınlığı elbet ondan öğrenecek değildim. Yaşayarak öğrenmek en güzeliydi. Bir kaç ufak konuşmasından anladığım kadarıyla Gökhan da Sevda’dan farklı değildi bence.
Fincanımı yıkamak için mutfağa geçtiğimde çalan telefonumun yanına salona döndüm.
“Efendim İlknur teyze.” “Kızım sokağın başındaki ev var kiralık size uyar sanırım. Gel de bak bakalım,” dedi.
“Olur teyze bakalım hangi ev?” dediğimde evi tanımıştım. Odama başıma tülbent almak için geçerken odasından çıkmayan manyak arkadaşıma seslendim. Sakarya’ya geldiğimden beri mahalle arasında kimse birbirine gidip gelirken eşarp örtmediklerini gördüm. Tülbentin rahatlığına ben de çok çabuk alıştım. İnsan rahatlığa çok çabuk alışıyor.
“Manyak Suzan! Ev bakmaya gidiyoruz çık artık,” diyerek odama geçtim.
Çekmeceden aldığım tülbenti başıma örterken kapısının kilit sesini duydum.
“Hadi gidelim minnak,” diyerek hızlıca daire kapısına yöneldi.
“Şimdi korkma canım benim! İntikamım fena olacak bekle!” dedim sinirimi sesimle yansıtarak.
Montlarımızı giyerek evden çıktık. Durağa doğru değil de sokağın ters girişine doğru yürüdük. Tarif ettiği evin önüne geldiğimde gülümsedim.
Kars’a sürüldükleri zaman yanımıza geldiklerinde tam bu evin önünde Gökhan’ı oyuna getirip arabadan inmiştim. Gökhan bu evi kesinlikle istemeyecekti.
Kapının ziline bastığımda otomattan açıldı. Bina içinden ikinci kata çıktığımızda daire kapısında İlknur teyze ve orta yaşlarda bir kadın bizi karşıladılar.
Eve girerek selamlaşıp ilk önce evi dolaşmamızı istedi. Kapının sağ tarafında kocaman ve lüks bir mutfak, sol tarafında orta büyüklükte oturma salonu, koridorun ortalarında lüks şekilde yapılmış banyo, koridorun sonunda orta büyüklükte karşılıklı iki oda ve üst kata çıkan ahşap merdiven vardı.
Çıktığımız üst katta çatı katı olarak küçük iki oda ve banyo vardı.
“Ev çok güzel, tam istediğimiz gibi,” dedim adının Büşra olduğunu öğrendiğim ev sahibine.
“Bende aramadığım gibi kiracı buldum,” dedi Büşra hanım.
Aslında evi kiraya vermekte düşünceli olduğunu ama İlknur teyzenin aracı olduğu için bize vereceğini ekledi. Kira fiyatı eve göre gayet iyi olduğu için Gökhan’a danışmadan anlaştım.
Burası inşallah bizim evimiz olacaktı. Ev başkasının olsa da benim yuvam olacaktı. Mutluluk huzur bulduğun yerdeydi. İki bardak çay içerek İlknur teyzeyle birlikte eve dönüşe geçtik.
Sokağa çıktığımızda omuzlarından sarılarak yanağından öptüm İlknur teyzeyi.
“Sağ ol teyzem senin sayende hiç yorulmadan ev buldum,” dedim gülümseyerek.
Elimin üstüne elini koyarak o da gülümsedi. “Benden uzağa gitmenize izin vermem. Ama Esma ona komşu olamayacağın için kızgın,” dedi yine en naif gülümsemesiyle. Esma beni de arayarak yarım saat sitem ederek bir de ağlamıştı. Sanırım hamilelik hormonlarından olduğu için bu kadar çok tepki veriyordu.
Onunla komşu olmayı isterdim ama böylesi daha uygundu.
Eve çıkarak montumu çıkarır çıkarmaz Gökhan’ı aradım. Uzun çaldırdıktan sonra açıldı.
“Efendim güzelim.”
Güzelin sana kurban! “Canım sana güzel bir haberim var. Tam bize göre ev buldum ve kirası uygun olduğu için anlaşarak tuttum evi,” dedim heyecanla.
Bir müddet sessizlik vardı telefonda.
Evet gelecek tepkiyi bekledim.
“Banada bir sorsaydın be güzelim!” dedi bozulduğunu belli eden sesiyle.
“Canım! Sen bana ‘evlere bakarsın içine sindiğini tutarsın’ demedin mi?” dedim sorgulayarak.
“Tamam ama ev sahibini ben bir görseydim. Bir konuşsaydık hiç olmazsa,” dedi.
“İlknur teyzenin yakınen tanıdığı sokağın başındaki komşunun evi. İlknur teyzenin kefil olduğu arkadaşı için senden onay almayı düşünmedim,” dedim net duruşumla.
Bu adamın herkese şüpheci bakmaları beni boğuyordu. Tamam asayiş berkemal ama biraz gevşet kendini. Herkesin hayatını bilemezsin ki!
“Ev sahibi tek kadın mı, nerede oturuyor?”
Gözlerimi kapatıp sakinleşmek için küçük bir nefes verdim.
“Kadın evde kendisi oturuyor, mayıs ayında Ankara’ya kızının yanına taşınacakmış.”
Ses tonumdan artık iyice sinirlendiğimi anlamış olmalıydı ki “siz uygun gördüyseniz tamam güzelim,” dedi düz sesiyle.
“Evi çok beğendim, Sevda için de uygun, evine göre kirası uygun. Aynı sokaktayım. Daha neyini arayayım Gökhan.”
“Tamam güzelim bir şey demedim. Ne istiyorsan öyle olsun.”
Ahhyy şöyle yola gel kıskançlığına kurban olduğum. Her şey onun istediği gibi olacak değildi elbette.
Söz, düğün zamanını erkene almakla hakkını fazlasıyla kullanmıştı. Artık benim sözüm geçerli olsun biraz...
Evim...
Gökhan’ın mesleği nedeniyle sürekli şehir ve ev değiştirecektik fakat bu ev bizim ilk evimiz olacaktı. Her duvarında ilk anılarımız, belki de ilk kavgalarımız olacaktı. Kavga olmasın Allah’ım ya!
Ama en çok evimin kokusunu merak ediyordum. Gökhan’ın ve benim kokumuzla harmanlanmış bizim kokumuzu...
Kur’an’ı alarak İlknur teyzenin evine doğru ilerledim. Her sokağa çıkışımda ilk önce o tarafa bakmaya başladım. Bugün havanın ılıklığı yüzümü okşarken açtım bahçe kapısını.
Derin bir nefes sıcaklık çektim ciğerlerime. Bugün iki sayfa ders alarak kısa kesecektim.
Gökhan almaya gelecekti fakat saat vermemişti. Tülünü açtığım cam kenarına oturup Kur’an’ı açtığımda bahçe kapısının önüne yaklaşan arabayı fark ettim. Benimki yine habersizce gelişmişti işte.
Arabadan inerek önce bizim daireye doğru sonra bize doğru bakınca el sallayarak kapıya yöneldim.
Kapıyı açmamla dibimde bitmesi bir oldu. “Hoş geldin canım,” derken kendimi geri çekerek gülümsedim.
“Hoş bulduk güzelim,” diyerek oturma odasına yöneldi. İlknur teyzenin elini öperek selamlayınca koltuğa oturdu. Ben Kur’an’ımı kapatarak karşı koltuğuna otururken Gökhan bir bana bir rahle üzerindeki Kur’an’a baktı.
Anlamıştı işte...
“Güzelim sen mi okuyorsun?” dedi meraklı gözlerle. Başımı usulca evet anlamında sallayınca gülümsedi.
Gözlerindeki mutluluğu gördüm fakat manalı bakışlarının sırrını çözemedim.
İlknur teyzeyle kısa sohbetin ardından bizim eve çıkarak Sevda’yla birlikte hazırlandık. Üstüme kiremit rengi kadife elbisemi giyerek başıma şal bağlayarak odamdan çıktım.
Salonda oturan Gökhan’ın yanına gittiğimde bir müddet bana baktı.
“Güzelim bugün pantolon giymeni istiyorum. Hatta biraz dar olsa bile olabilir. Üstüne uzun tuniklerinden giy.” dedi. Kaşlarımı kaldırarak kıyafetime baktım.
“Neden?”
“Öylesi ortam için daha uygun.”
Dar pantolonlu ortam nedir ki acaba?
Nedenini anlatmayacağına emin olduğum için odama giderek ikisi de siyah, en dar sayılabilecek kumaş pantolonumu ve diz altına kadar inen tunik kazağımı giydim.
Sevda’nın hazır olmasıyla montlarımızı giyip evden çıkarak arabaya oturduk.
Gökhan arabayı çalıştırırken elimle işaret ederek sokağın diğer başını gösterdim.
“Buradan çıkalım, sana evimizi göstereyim,” dedim gülümseyerek. Gözlerinin içi gülerken başını onaylar şekilde sallayıp arabayı ilerletmeye başladı.
Zaten dört beş ev uzaklıktaki evin önüne geldiğimiz daireyi gösterdiğimde durdu. Biraz yola biraz eve bakıp sorgulayıcı gözlerle bana döndü.
“Tam bu noktadan ev bulmayı nasıl başardın güzelim? Her sokağa baktığımda enayiliğimi hatırlatmak için mi özellikle seçtin?” dedi.
Kızgın değildi, sitemli de değildi. Ne düşündüğünü anlamadım ama kendimi gülmekten alamadım.
“Tabii ki hayır canım. Tesadüf oldu,” dedim kıkırdayarak.
“Öyle olsun bakalım küçük hanım,” derken yeniden yola çıktık.
İzmit’e doğru yol alırken evin içini tarif ederek fikir edinmesini sağladım. Mobilyalara bakmaya başlamamız gerekiyordu. Rahatça içimize sineni beğenip acele etmeden seçim yapmak istiyorduk.
Yolun sonunda İzmit merkezi geçip Derince’ye doğru yol alırken artık dayanamayıp Gökhan’a baktım.
“Ya nereye gidiyoruz?”
“Az kaldı bekle!” diyerek bana başını bile çevirmeden yola bakmaya devam etti.
Arabayı sağa doğru sürerek önüne doğru ilerlediğimiz kapalı spor salonuna doğru baktım. Burası buz pateni salonuydu. Buz pateni yapacaktık anlaşılan.
İçeri girerek ilk önce üst balkonlardan birindeki masaya oturduk. Aşağıda buz pistinde kayanları izledim bir süre. Tecrübeli olduğunu belli edeni de çoktu, acemiliğinden sürekli düşeni de...
Üstünde kısa fırfırlı etekleriyle ustaca kayan belki dört yaşındaki kıza baktım. Allah’ım yanına gidip yanaklarından ısırmak geldi içimden.
Kendinden emin, başını dik tutarak yaptığı figürleri sadece ben fark etmemiştim. Onu takip ederek komutlar veren genç erkek hocası olmalıydı. Gökhan’ın işaretiyle aşağıya inerek ayak numaramıza göre patenlerimizi alıp giydik. Elimden tutan Gökhan ile yavaş yavaş buz pistine çıkış yapmam ve kenarlara yapışmam bir oldu.
“Ya burada nasıl ayakta duracağım Gökhan?” dedim heyecanla. Küçük bir kahkaha atarken kolumdan tuttu.
“Sen merak etme güzelim, ben seni tutarım. Kendini rahat bırak,” dedi. Gözlerimi kısarak yüzündeki muzur ifadeyi taradı gözlerim.
“Bilerek getirdin değil mi?” dedim yüzümü kızgınmış gibi yaparak.
Gözlerini büyüterek gülüşü solarken elini kolumdan çekti.
“Benim sana sarılmak için böyle oyunlara ihtiyacım yok. Ne yerine koyuyorsun beni?” dedi.
Aklımın ucundan dahi geçmeyen düşünceyi, yanlış söz kullanarak söylediğimde kırmıştım onu.
“Canım öyle demek istemedim!” dedim elini tutarak.
Arkamdan Sevda’nın dürtmesiyle bir adımlık kayma yaparken dengemi kaybetmemek için yeniden kenarlara yapıştım. Sevdiğimin neşesini yok etmiştim bir sözümle.
Yine de elimi bırakmadan bana yardımcı olmaya çalışıyordu.
“Sen düşmeden nasıl rahat duruyorsun?” dedim hayretle bakarak.
“Ben geçen kışı Kars’ta geçirdim çünkü. Yürüyerek öğrendim,” dedi düz yüz ifadesiyle.
“Senin bilmediğin bir şey var mı?” dedim. Cevap vermeden elimden hafifçe beni çekeledi. Buz pistinin ortasına doğru beraber giderken düşme korkumdan cırlamamak için kendimi sıkıyordum.
Tek elimden tutup çekerken dengemi kaybedip sendelediğimde diğer elimi de uzattım. Tam tutarken Sevda’nın ince sesiyle bağırması ve bana çarpması bir oldu.
Ben sol kolumun üzerine düşerken Sevda benim üzerime düştü. O anda anladım koluma darbe aldığımı. Ve bir küçük çığlık koptu dudaklarımdan.
“Ahhhh! Kolum!”
Sevda kendini yan tarafıma alırken Gökhan yanıma eğildi.
“Güzelim yavaşça kalk,” diyerek sağ kolumdan ve sol elimden tutarak kaldırmak için yardım etti. Sol kolum çok ağrıyordu ama zorla ayağa kalkarak Gökhan beni kenara götürdü.
İlk defa gittiğim buz pateni macerası beş dakika içinde bitmişti. Ve soluğu hastane acilinde almıştık. İçeriye girerek sırada beklemeye başladık.
Allah’ım neden bu kadar kalabalıktı? Kolum çok ağrıyordu fakat acildeki insanların halini görünce içimden dahi ses çıkarmaktan vazgeçtim. Bana sıra gelip içeri Sevda’yla birlikte girdiğimde sedyelerden birine oturdum ve maske olduğu için yüzünü göremediğim doktor elindeki kâğıda bakarak rahatsızlığımı sordu robot gibi donuk haliyle.
Durumumu kısaca anlattığımda kolumu sıyırmamı söyledi. Açarak parmaklarıyla muayene etti. “Kırık ve çıkık olduğunu sanmıyorum, yine de röntgen çektirin görelim,” diyerek kâğıtla birlikte yanımdan ayrılarak masaya gitti.
“Teşekkür ederim,” diyerek odadan çıktığımızda Gökhan endişeli gözlerle bana baktı.
“Röntgene gidiyoruz canım. İyiyim merak etme,” dedim. Üzgün gözlerini koridora çevirip yürümeye başladık. Ondan daha üzgün haliyle seslenen can dostuma çevirdim bakışlarımı.
“Mine üzgünüm kazayla oldu,” dedi kedi gibi masum bakışlarıyla.
“İstersen bilerek yap Suzan, olacağı varmış, üzülme artık,”
Röntgen çektirip tekrar yukarı çıkarak koltuklara oturup beklemeye başladık. Sevda ve ben yan yana Gökhan karşımdaki koltuğa oturduğumuzda başımı Sevda’nın omuzuna koymak istedim ama omuzu o kadar alçak kaldı ki mümkün değildi.
Ben Gökhan’ın yüksek omuzlarına alışkındım. Muzurca gülüşüyle birlikte çatılan kaşlarıyla ona bakarken o benim arkama doğru sabitlediği gözleriyle birini takip ediyordu.
Başımla birlikte arkama doğru dönerek kim olduğuna baktığımda iki erkek doktor dışarıya doğru gidiyorlardı.
Arkaları dönük olduğu için yüzlerini görememiştim. Tekrar Gökhan’a dönüp baktığımda anlamdıramadığım bakışlarla karşılaştım.
“Kimdi onlar Gökhan? Tanıdığın biri mi?” dedim. Yüzündeki kasılma gevşeyerek hayır anlamında başını iki tarafa salladı. Nihayet tekrar sıra geldiğinde Gökhan ile birlikte içeriye girerek sedyeye oturmama yardım ederken doktor bilgisayarın ekranına bakmakla meşguldü.
“Mine hanım!” Gayet normal tonda adımı söylediğinde Gökhan’ın yüzünün kasılması ve dudaklarını ısırması bir oldu.
Ne oluyordu bu adama yahu? Doktorla bile muhatap olmama kızacak kadar kıskanç değildi umarım. Gözlerimi, kaşlarımı, yüzümü her halimle kızgın ve sorgular şekilde sevdiğim adama çevirdim.
Anlamıştı mimiklerimin sebebini. Usulca kollarını göğsünde birleştirirken hafifçe başını salladı.
“Mine hanım dediğim gibi kolunuzda önemli bir şey yok. Biraz ezilme görünüyor. Şu işaretlediğim kolluğu takarak on gün kendinize dikkat edin,” derken önündeki resimli kâğıtta bir yeri işaretleyerek kopardı. Reçete olduğunu anladığım kâğıda ilaçlar yazarak onu da koparıp ikisini birden ortamıza doğru uzattı.
Gökhan sakince uzanıp reçeteleri alarak yeniden yanıma dikildi.
“Ağrılarınız için krem yazdım onları düzenli kullanın, eğer ağrılarınız geçmezse ortopediste görünürsünüz Mine hanım geçmiş olsun,” dediğinde ben yavaşça sedyeden indim.
“Teşekkür ederim doktor bey, kolay gelsin.” diyerek kapıya doğru yöneldim. Arkamdan bir adet sinir küpü Gökhan’ın geldiğini anlamak zor değildi.
Sakin kalmaya çalışıp arabaya oturmayı beklemem gerekiyordu. Acilden çıkıp konuşmadan aracın yanına gittiğimizde kapıları açan Gökhan şoför koltuğuna oturarak kapısını sertçe kapattı.
Aynı şekilde karşılık verdim.
“Allah aşkına Gökhan! Sakın bana erkek doktora gidemezsin deme!” dedim ağrımı unutturan sinirle. Arka koltuğa oturan Sevda şaşkınlıktan sesini çıkaramıyordu emindim.
“Sadece bu doktorla bir daha konuşamazsın!” dedi biraz daha sakin kalmaya çalıştığını belli ederken.
“Ya kim bu doktor, iki dakikada adama taktın kafayı?” dedim sinirle. Elinde duran reçeteleri kucağıma bırakarak arabayı çalıştırdı.
İlaç reçetesini alıp kaşenin üzerinde olan ismi okudum.
-DR SEMİH ... “Yok artık ya!” dedim şaşkınlığımı gizleyemeyerek.
“Benim inadıma üç kere Mine Hanım dedi şerefsiz,” dedi sinirle vitesi geriye takarken. Usulca omuzuma dokunan elle benim elimdeki reçeteyi Sevda’ya uzattım.
“Yuh artık! Buraya ne zaman geldi ki?” dedi Sevda. Şimdi sorulacak sorumuydu Suzan.
“İki yıldan fazla olmuş.” diyen Gökhan’a çevirdim başımı.
“Sen nereden biliyorsun?” diye sorduğum soru havada asılı kalmıştı. Buraya tabii ki benim için gelmemişti hatta konuştuğumuz zaman burada görev yapıyordu demek ki.
Bu hastaneye bir daha adım atmayacağımı iyi biliyordum. Hastaneye yakın bir medikale uğrayarak kolluğumu alıp takmış ve sessizce geçen yolculuğun ardından evimize gelmiştik. Öğlen namazım geçiyordu ve ben Gökhan’ın namaz kıldığımı görmesini istemiyordum.
İbadetimi başkalarının gözüne sokarak yapacak değildim. Biraz düşünerek nasıl yapmam gerektiğine karar verdim.
“Canım seni biraz bekleteceğim ama üstümü değiştirip gelsem olur mu?” dedim normal sesimle.
“Olur güzelim. Ben pizza sipariş vereyim anca gelir,” dediğinde ben direkt lavaboya geçerek kolluğumu ve eşarbımı çıkararak yavaşça abdest aldım.
Kazağımın kollarını indirerek Gökhan’ın anlamaması için odama geçip kapıyı kapattım. Pantolonumun üstüne giydiğim eteğimle seccademi sererek öğle namazımı kıldım. Ve dualarımın arkasına ekledim. “Yarabbim sen bize beraber namaz kılmayı nasip eyle. Amin,” diyerek üzerinden kalktığım seccademi katladım.
Eteğimle birlikte dar pantolonumu çıkarıp bol pantolon giyip odamdan çıktım.
Mutfakta uğraşan Sevda’ya bakış atıp salona geçtiğimde Gökhan koltuğun üstünde kıvrılmış şekilde uyuyordu.
Bir saat önce sinir küpü olan, şu en masum haliyle uyuyan adam aynı kişi miydi? Odama giderek battaniye alıp yavaşça omuzlarına kadar üstünü örttüm. Karşısındaki tekli koltuğa oturarak onu seyrettim bir müddet.
Siyah balıkçı yaka merserize kazağıyla saçları arasında parlayan yüzünü sevdim gözlerimle.
Yorgundu sevdiğim. Bedenen de ruhen de yorgundu. Küçük yaşında hayatı tanımadan hayatın en zor yerinde bulmuş kendini. Ailenin direği olmuştu mecburi büyümüştü sevdiğim.
Kendim için yaşadığım hayatın zorluğunu düşünüyorum da belki de başka hayatların yanında kolay bile diyebilirdim. Kömür karası saçlarının aksine beyaz teninde parlayan yeni çıkan sakallarını inceledim. Kavisli kaşları uzun kirpikleriyle uyumlu, özellikle yerleştirilmişti sanki yüzüne.
Evet yaradanım onun yüzüne özellikle yerleştirmişti.
Onun huzur içinde uyumasını saatlerce seyredebilirdim. Motor sesini duymamla parmaklarımın ucunda daire kapısına koştum ve bina kapısının otomatına bastım.
Salonun kapısını kapatarak portmantoda asılı kol çantamdan para alarak daire kapısının önüne gelen pizzacı kuryenin parasını ödeyerek paketleri aldım.
Kapıyı kapatıp mutfağa geçerek kutuları masanın üzerine bıraktım.
“Sevda Gökhan uyumuş, uyandığı zaman yesek olur mu? Çok aç mısın?” diye sordum fısıltıyla konuşarak.
“Yok değilim sonra yeriz, ben odamda uzanacağım biraz,” diyen Sevda’ya başımı salladığımda mutfaktan çıkarak odasına doğru gitti.
Ben ne yapacaktım şimdi. Uzansam uyurdum çünkü yol ve hastane derken yorgun düşmüştüm.
Ama bugün hiç Kur’an okumamıştım ve bu fırsatı değerlendirmeliydim. Abdestim zaten vardı bu yüzden dolabıma yönelip içinden Kur’an’ı alarak çalışma masama oturup kaldığım sayfayı açtım.
Ne kadar sürdüğünü bilmiyorum ama üç sayfa okumuştum. Sayfayı çevirirken kuruyan boğazımı ıslatmak için masamdaki küçük şişeye uzandım.
“Allah kabul etsin,” diyen Gökhan’ın tok fakat çatallanmış sesiyle olduğum yerde donup kaldım. Ne ara gelmişti, ne zamandır beni izliyordu, ben niye duymadım geldiğini?
Kollarını göğsünde bağlamış omuzundan kapıya yaslanmış beni seyrediyordu.
“Canım niye kalktın?” diyerek Kur’an’ı kapatıp dolabımın içindeki yerine bıraktım.
“Güzelim niye benden saklamaya uğraşıyorsun?” derken içeriye girerek yatağımın üstüne oturdu. Sanırım artık bu konunun konuşmasını yapmamız gerekiyordu.
“Çünkü ibadetimin arasında reklam yapmak istemiyorum. Ben ibadetin gizlisini seviyorum,” dedim çalışma masamın sandalyesine tekrar otururken. Dirseklerini dizlerinin üstüne koyarak yüzünü ovaladı. Yorgunluğu ve uykusu bitmemişti anlaşılan.
“Rahat edemedin mi, çabuk uyandın?” dedim ellerimi birleştirip bacaklarımın arasına soktum üşümüşler gibi.
Başını kaldırıp bana bakarken küçük bir tebessüm etti.
“Çok rahattım ve uzun zamandır bu kadar huzurlu uyumamıştım. Ayrıca ben Kur’an okuduğunu tahmin ediyordum,” dedi en rahat haliyle.
Ayyy bir şeyi de bilme adam, o zaman şaşırırım bak.
“Nereden biliyorsun?” diye sorarak gözlerindeki gurura baktım en içten halimle.
“Babamı gördüm rüyamda. Saray gibi bir evin yemyeşil bahçesinde otururken sana bakarak gülümsedi. Selam verdim gülüşü soldu bana bakarken. ‘Sen bir defa bile bana Kur’an okumadın oğlum,’ dedi ve kayboldu. Benden önce fethettin onun kalbini,” dedi gözlerindeki pişmanlıkla.
Benim gibi o da bilgisiz ve nursuz kalmıştı yüreği. Onun da eksikti ihlâsı. Gülümsedim ve ellerine uzanarak dizlerinin önüne doğru çömeldim.
“Sende ister misin babanı en güzel saraylarda oturtmak?” dedim vereceği cevabı bildiğim halde.
“Sarayın mimarı sen olacaksan en iyisini yapmak isterim,” dedi ellerimi sıkı sıkı tutarak.
Kaç gündür aklımda olan ve çekindiğim için sormaya cesaret edemediğim soruyu sormanın en güzel zamanıydı.
“Canım ben dinimi daha inceden öğrenmeye çalışıyorum. Ve sözlüm olsan da aramızda Allah katında nikâh olmadığı için seninle fazla yaklaşmamız haram. Sende bende günaha giriyoruz. Düğüne kadar senden uzaklaşırsam bana kızmazsın değil mi?” dedim ürkek sesimle.
Bir kaç dakika gözlerimin içinde gezindi gözleri ve usulca çekti ellerini.
“Bu dünyanın güzelliğini seninle bulduysam, ahiretimin cennetinde seninle olmaktan başka ne isterim.”
