4. bölüm / 41
GÖKYÜZÜMCAN KIRIKLARI
Bölümler 41Şu an: CAN KIRIKLARI
- 1 CESARET3.732 kelime
- 2 GÖNÜL TERAZIM3.772 kelime
- 3 HARABE KALBİM3.505 kelime
- 4 CAN KIRIKLARI3.837 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 SÖZ3.827 kelime
- 6 ÖZGÜR KUŞLAR3.519 kelime
- 7 TERCİHLER2.434 kelime
- 8 YENİ HAYAT3.259 kelime
- 9 KÜÇÜK BİR KRİZ2.354 kelime
- 10 DAR SOKAK4.353 kelime
- 11 BİTMEYEN AYRILIKLAR5.122 kelime
- 12 YÜREĞİMİN ÇİÇEĞİ4.650 kelime
- 13 HUZUR4.266 kelime
- 14 KAR TANESİ5.636 kelime
- 15 SEVDAMIN KANATLARI4.448 kelime
- 16 RÜYA3.682 kelime
- 17 GEÇMEYEN ZAMAN3.953 kelime
- 18 BUZDAN ATEŞ4.560 kelime
- 19 VİCDAN KURŞUNU5.440 kelime
- 20 YİNE4.969 kelime
- 21 HASBELKADER4.713 kelime
- 22 TEK NEFES5.144 kelime
- 23 BAYAT POĞAÇA5.533 kelime
- 24 ÇAY4.152 kelime
- 25 ANILARIN KOKUSU4.701 kelime
- 26 PINAR4.637 kelime
- 27 ELÇİ4.153 kelime
- 28 ÖMRÜMÜN SAHİBİ4.720 kelime
- 29 HAYALLER3.399 kelime
- 30 TEK HAYAL4.875 kelime
- 31 YÜREĞİ ÇOCUK4.424 kelime
- 32 TESADÜF4.453 kelime
- 33 NİKÂH4.645 kelime
- 34 EVİM4.387 kelime
- 35 YORGUN4.659 kelime
- 36 ÖZLEMELER4.183 kelime
- 37 VUSLAT 13.004 kelime
- 38 VUSLAT 22.460 kelime
- 39 VUSLAT 31.805 kelime
- 40 BEN BENİM3.142 kelime
- 41 HAYATIMIN HEDİYESİ (FİNAL)1.571 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gökhan’dan
Ben ne genç oldum ne de aile reisi. Annem hem anne oldu hem de baba olmaya çalıştı. Ben ise ailemizin babası olma rolünü annemle sadece bölüştüm.
Gençliğimde ne yaşadın diye sorsalar, verecek net bir cevabım yok. Ne hayatımı yaşadım ne de zamanı gelince olgunlaştım. Ben hep arada kaldım.
Ben ki intikam bataklığından çıkmak için çabalayan bir vatan sevdalısı.
Üstümde üniformam, kolumu çaresizce uzatıyorum.
“Baba yardım et, bataklık beni içine çekiyor!”
Babamın üstünde kandan maviliği kaybolmuş gömlek. Gözlerini dahi kırpmadan kenardan bana bakıyor.
“Orası senin bataklığın, oğlum. Oradan çıkmak senin elinde.”
“Baba, babaaa!”
Bir el; narin, ince, kadifemsi bir yumuşaklığa sahip.
Hayal ve gerçek arasında elimi tutmak ister gibi uzaklaştı ve gitti.
Yine aynı, değişmeden ısrarla uykularımı zehir eden kâbus.
Nefesimi düzene sokmaya uğraşırken, bütün vücudum terden ıslanmış şekilde yataktan kalkarak açık olan pencerenin önüne gittim. Biraz sabah serinliği ruhuma iyi gelecekti.
Duş alıp işe gitmek için hazırlanırken kâbuslar gözümün önünden gitmiyordu.
Ne gördüğüm kâbus bitiyor ne de ben alışabiliyordum.
Kâbusun karamsarlığını üstümden atana kadar öğlen oldu.
Çalışma arkadaşlarım, Cüneyt ve bana dışarıda yemek yiyelim diye ısrar edince, benim arabayla yeni açılmış kebapçıya gittik.
Cüneyt’in motor hastalığı olduğu için, beraber bir yere giderken arabayı bana bırakmaz. Kebapçının önünde park edecek yer olmayınca, bizi bırakarak arabayı en yakın yere parkedip geleceğini söyledi.
Dört kişi masaya oturarak sipariş vermek için Cüneyt’i beklemeye başladık. Neredeyse on dakika geçince aramak için telefonu elime alırken, kapıdan içeri girdi.
Masada karşıma oturunca, ağzı kulaklarında bana göz kaş işareti yapmaya başladı.
“Ne var?” anlamında başımı sallayınca, sesli olarak “Sonra anlatırım,” dedi.
Mustafa, ikimiz arasında göz gezdirip Cüneyt’e döndü.
“Bize de anlatsana, biz de bilelim,” dedi.
Cüneyt’in dengesizliği yine üstündeydi ve şarkıyla karşılık verdi:
“Ama evlisin, bizden değilsin.”
Hepimiz gülmeye başlayınca, Onur ellerini dua eder gibi açtı.
“Anlaşıldı, yine çapkınlık meselesi. Allah’ım!” demesiyle Cüneyt, Onur’a eliyle dur işareti yaparak sözünü kesti.
“Aman abi, umreye gitmiş adamsın, ettiğin dualara dikkat et.”
Gülümseyerek başıyla onayladı Onur.
“Allah’ım, şunun karşısına öyle birini çıkar ki, araba kullanurken dahi gözlerini açmaya korksun.”
Cüneyt hariç, koro halinde “Amin!”
diyerek hepimiz kahkaha atarken, garson yanımıza gelince siparişleri verdik.
Yemek faslını bitirip dışarı çıkınca, Cüneyt bize döndü.
“Evet, evli arkadaşlar, siz taksiyle gidiyorsunuz. Bizim Gökhan’la beş dakikalık işimiz var, arkanızdan geliriz.”
Hep bir ağızdan “Haydaaa!” çekerken, Cüneyt kolumdan tutarak beni amirliğin ters yönüne doğru çekmeye başladı. Biraz uzaklaşınca olduğum yerde durdum.
“Nereye gidiyoruz? Yine bana kız göstermeyeceksin, değil mi?”
Zevzek bir şekilde gülmeye başladı.
“Tam üstüne bastın, ayağını kaldır.”
Yakamı silkerek yürümeye devam ettim.
Arabanın yanına gelince anahtarı bana vererek yan koltuğa geçti.
“Şu ilerideki kırtasiye dükkânında bir kız var abi, yavru ceylan! Arabayı bırakırken masada oturuyordu, şimdi yok. Biraz bekleyelim, çıksın, sana göstereyim.”
Daha önce oradan hatıra defteri aldığım için çalışan kızı gördüğümü söylemedim. Onun çenesini çekmeye hiç niyetim yoktu.
“Oldu canım, mesai saati içinde burada oturur, kız bekleriz.”
“Ya, belki yanında başka arkadaşı vardır.”
“Ya Cüneyt, git işine, başka zaman gelir görürsün.”
Arabayı çalıştırarak amirliğe doğru yola çıktım.
“Bu akşam sen benim motoru al, ben senin arabayı alayım. Annem yine bir şeyler almış, araba lazım deyip duruyor,” dedi Cüneyt.
“Selam söyle Ayşe Teyze’me. Olur, alırsın.”
Şubede akşama kadar olaylar bitmek bilmezken, akşam saatinin nasıl olduğunu anlamamıştım. Cüneyt’le sık sık araçları değiştirerek heveslerimizi alırdık. Motor kıyafetimi şubede saklardım.
Üstümü değiştirerek eve gitmek için yola çıktım. Işıklarda sağa dönecekken kırmızı ışık yanınca beklemeye başladım. Telefonumun mesaj titreşimiyle cebimden çıkardığım anda, genç bir kızın bana çarpması ile telefonum elimden düştü.
“Hanımefendi, sarhoş musunuz, nasıl yürüyorsunuz!” dedim ve eğilip yerden telefonumu aldım. Ekran her yerinden çatlamıştı ki tam da zamanıydı.
“Ya! Gitti telefon ya!” dedim, haklı olarak.
Küçük hanım: “Senin gibi öküz hemcinsin yüzünden sana çarptım. Git ona söyle!”
Siyah gözlerindeki siniri adeta alev olarak dışarı çıkarıyordu.
“Bir de ben mi öküz oldum? Ya sabır!” diye ona söylendim. Yeşil ışık yanınca yola devam ederken telefonu cebime koydum.
İleride müsait bir yerde durup telefona baktım. Mümkün değil, ekrandaki hiçbir şeyi kontrol edemiyordum. Geri dönerek telefonu yaptırmak için arkadaşın dükkânına gittim.
Sağ olsun, elindeki işi bırakarak hemen ilgilenmeye başladı. Kapının önündeki küçük tabureye oturup bir sigara yaktım.
Başımı sağ tarafa çevirdim ve az önceki ukala kız bana doğru geliyordu. Beni görünce ne yapacağını merak ederek kendimi gösterir gibi ayağa kalktım. Hiç yapmadığım şeyi yapacaktım, onunla gerekirse tartışacaktım.
Az önce gözlerinden ateşler çıkan kızın gözlerine siyah bulutlar yüklenmişti. Önüne bakıp sadece yolu gören, yürürken başka âlemlerde gezen bir hali vardı.
Usulca yerime otururken, o beni fark etmeden geçip gitti. En eğlenceli halinde olması gereken bir kızın bu kadar derdi ne olabilirdi? Bütün kızgınlığım geçerek önüme gelen çay ile bir sigara daha yaktım.
Günün yorgunluğunu atmak için insan geceyi bekler. Ben gecenin yorgunluğunu atmak için güneşi bekliyorum.
Sabah, kendi alarmımdan önce Cüneyt’in alarmıyla uyandım.
“Ya, sabahın altısında ne var, gereksiz herif?”
“Sana da günaydın. Gel, bizim evde kahvaltı yapalım, sonra motorla işe gidelim. Mustafa’ya veririm anahtarı, arabayı getirir.”
“Ayşe Teyze’min böreği için geliyorum.”
“Hemen anneme söylüyorum, böreğin hazır, bil.”
Her zaman bana karşı yaptığı en iyi şeyi yaptı. Telefonu yüzüme kapattı.
Hazırlanarak Cüneyt’in evine gittim. Güzel bir kahvaltının ardından işe gitmek için motorun yanına inince, Cüneyt sırıtarak bakmaya başladı.
“Ne var yine?”
“İşe giderken önce sana gösterdiğim kırtasiyeye uğrayalım.”
Niyetini anladığım için suratımı astım.
İşaret parmağını yüzüme doğrulttu.
“Motoru rüyanda dahi göremezsin!”
“Bin hadi, gereksiz herif.”
Cüneyt’le anne tarafından akrabayız. Çocukluğumuzdan beri beraber büyüdüğümüz için, iş yerinde benim üstüm olsa bile, dışarıda olmayan erkek kardeşim gibidir.
Motorla yirmi dakikalık yolculuğun sonunda kırtasiye dükkânının önüne gelince durdum. Motor çalışır halde ben beklerken, Cüneyt içeri girdi.
İçeriden bir kız çıkarak cam önündeki küçük tabureye oturdu.
Bu kızı nerede gördüğümü hatırlamaya çalıştım. Biraz daha dikkatli bakınca, dün akşam ışıklardaki ukala kız olduğunu anladım.
Yapılı vücudumdan dolayı, özellikle motor kullanırken yüzümü görmeseler bile birçok kız kendini fark ettirmek için kırıtırken, o böyle yapmadı.
Tam tersine, gözlerini dahi kaldırmadan önüne bakarak telefonla ilgilendi.
Hareketi oldukça etkilemişti beni. Başı eğik olduğu için sadece uzun, kıvrık, siyah kirpiklerini görüyordum. Uzun zamandır ilk defa beni etkileyen biri vardı karşımda.
Cüneyt çıkarak motora oturunca yola çıktık. Şubenin önüne gelip motordan inince elindekine baktım.
“Şeffaf dosyayı ne yapacaksın? Şubede koliyle var.”
“Biliyorum, bugünkü bahanem buydu. Yarın başka bir şey buluruz.”
İkimiz de gülerek şubeye çıktık. Hırsızlarla, arsızlarla uğraşarak akşam olmuştu.
Masamda dosyaları incelerken kapı açıldı.
“Kardeş, ben çıkıyorum. Arabanın anahtarını aldın mı?”
“Aldım.”
“Tamam, görüşürüz. Sana iyi nöbetler.”
“Sağ ol, görüşürüz.”
Bu akşam birkaç olay dışında sakindi. Akşam karanlığı çökmüş, dosyaları incelemeyi bitirmek üzereydim.
Kapı tıklatılınca “Gel!” dediğimde kapı açıldı.
“Amirim, bugünkü yaralama olayındaki failin kardeşi geldi.”
“Tamam, Ayça, sen çıkabilirsin,” derken bir yandan son dosyayı bitirmek üzereydim. Bir kadının varlığını bakmasam da fark ediyordum.
“Oturun.”
Dosyayı bitirip kapatırken, karşımda hâlâ ayakta duran kişiye bakmaya başladım. Bu sabah kırtasiyedeki kızdı. Gece kadar siyah gözleri ve kaşları olan kızın yüzünde utanç vardı.
Mine’ymiş adı.
Buraya suçlu birinin kardeşi olarak gelmek, onun için kolay bir şey değildi, belli ki.
Ayakta durmaya devam edince, oturması için ısrar ettim.
Dosyayı açarak abisinin kaydını okurken yüzü renkten renge giriyor başını yerden kaldırmıyordu.
İşimden dolayı gördüğüm aileler geldi aklıma: Çocuklarının suçunu hemen kabul edip kurtarmak için avukat tutanlar, şubeye gelip olay çıkaranlar, yetkisini kullanıp araya hatırlı dostlarını (!) koyarak dosyaya hiç işlem yapılmaması için baskı yapanlar ve daha niceleri.
Bu kızın utanması, kalıplaşmış düşüncelerimden farklı bir sayfa açmıştı beynimde. Abisinin geçmişini okumayı bitirince, birden arkasını dönerek astımı için sprey sıktı.
Oldukça kötü görünmesi, istemsiz olarak endişelenmeme neden oldu. İlk aklıma gelen su olunca, elimde bardakla yanına giderek ambulans çağırabileceğimi söyledim.
İyi olduğunu söyledi, fakat gözlerini kapatınca daha da kötüleştiğini sandığım için kolundan tutmamla, açtığı kömür karası gözleri içimde kor ateş olup yanmaya başladı.
Mine’nin işi bitince o gitti, ben de arkasından sigara içmek için bina kapısına çıktım. Arkası dönük, telefonla konuşmasını duyduğumda saate baktım. Saat on bire geliyordu ve bu saatte adliyeye gitmekten bahsediyordu.
Tek başına. Hızla odama dönüp arabanın anahtarını alarak arkasından yetiştim. Tedirginliği duruşuna yansırken, onu ikna etmek zor olmamıştı.
Adliyede beklerken, nöbetlerde ayakta kalmak için çay saatim gelince ikimize de çay alıp geldim. Dışarıda çaylarımızı içerken, ailesinin abisine yaklaşımını öğrenmek için nasıl bu hale geldiğini sordum.
Yine tahmin ettiğim gibi, her zaman destekleyen bir anne-baba. Buna rağmen Mine’nin farklı bir kişiliği vardı: Daha olgun, daha güçlü, kendi ayaklarının üstünde rahatça durabilecek bir düşünceye sahipti.
Her kelimesi ailesini anlatsa da benim onu daha iyi tanımamı sağlıyordu. Aldığım birçok eğitim sayesinde, özellikle beden dilini rahatça okuyabiliyordum.
Adliyede işi bitince, arkadaşına bırakarak işime geri döndüm. Sakin geçen gecede onu daha çok düşünmeye fırsatım olmuştu. Bir gecede, belirli saatlerde gördüğüm kıza bu kadar bağlanacağımı söyleseler gülerdim.
Hava aydınlandığında saate baktım, beşi çeyrek geçiyordu. Telefonu elime alarak Cüneyt’i aradım. Uyku sersemi, kısık sesle açınca oldukça yüksek sesle konuşmaya başladım.
“Aloo, Üsküdar’da sabah oldu, sen daha horla!”
“Kulağımı sağır ettin lan, sabah sabah ne böğürüyorsun?”
Rahatsız olmasıyla daha keyiflenince kahkaha attım.
“Hay senin sesine! Ne istiyorsun ya?”
“Motorla gel, beni al, eve bırakacaksın.”
“Bunu söylemek için mi sabahın köründe aradın?”
“Evet, canısı.”
“Senin araban nerede?”
“Aşağıda, ben motorla gitmek istiyorum.”
“Lan, yürü git! Gelmiyorum seni almaya falan.” Demesiyle yine telefonu yüzüme kapattı.
Nöbetim bitene kadar oldukça keyifliydim.
Nöbet çıkışı eve gelip duş aldım ve bir şeyler atıştırdım. Yatağa uzanıp uyumak istedim ama Mine düştü aklıma. Işıklarda o kadar agresif olup, telefoncunun önünden geçerken ki hali arasında dağlar kadar fark vardı.
Dün geceki Mine, ikisinden de beter haldeydi. Aile yaşantısı ruhuna yansımış, eziyet veriyordu.
Yakın zamanda kâbus görmeyince uykum düzene girmişti. Akşam ezanıyla uyanınca kalkıp bir şeyler atıştırarak yeniden yattım.
Ertesi sabah uykuya doymuş şekilde saat altıda uyanınca, Mine geldi aklıma. Ne zaman gözlerimi kapatsam, kömür karası gözleri geliyordu gözlerimin önüne.
Gururlu, olgun, asil biri olduğunu her hareketi belli ediyordu. Havada asılı duran bir çay teklifim vardı.
Onun benim yanıma gelip çay içelim demeyeceği belliydi. Bu sefer bir mazeret uydurma sırası bana gelmişti.
Kahvaltı yaparken Cüneyt’i aradım.
“Rüyanda beni mi gördün, yine hayırdır?”
“Günaydın, bacım.”
“Bacım deyip durma bana ya!”
“Arabayla gelip seni alayım, işe motorla gidelim.”
“Olur, görüşürüz.”
“Ya, şu telefonu bir kere senin suratına kapatmayı beceremedim ya!”
Kapalı telefona konuşmam bitince kahvaltımı bitirip masayı topladım.
Hazırlanarak arabayla Cüneyt’i almaya gittim. Arabayı parkedip motora geçtim, çalıştırmadan hemen önce Cüneyt bana karşı tehditkâr bir hale geçti.
“Bugün kırtasiyeye uğrayacağız, kurtuluşun yok.”
Mine’yi göreceğim aklıma gelince gülümsedim.
“Olur, uğrarız.”
Şaşkınlıkla kaşlarını çatarak bana baktı.
“Sen ‘uğrayacağız’ diye güldün mü?”
“Sana bir şey söylemem lazım! Neyse, sonra söylerim.”
“Ya, deli etme beni! Lafı ortaya attın, tamamını getir.”
“Geçen akşam nöbetteyken merkeze Mine diye bir kız geldi. Çay sözü vermedi ama aldım sayıyorum.”
Kaşlarını yukarı kaldırarak gözlerini kocaman açtı.
“Merkeze gelen kızla sen çay içmek istedin ve bunun için yüzünde güller açıyor? O kız nasıl bir yanlışlık olmuş da merkeze gelmiş?”
“Abisiyle ilgili, kendisiyle alakası yok. Önümdeki engel; çok gururlu, uğraştıracak beni.”
“Oh be, uzun zaman sonra senin de yüzün gülsün, kardeşim. Hadi, benimki bekliyor, seninkine sonra bakarız.”
Kasklarımızı takarak yola çıktık. Kırtasiye dükkânının önüne gelince Cüneyt içeri girdi. Mine’nin elinde çay fincanıyla kasaya oturduğunu görünce fırsatı kaçırmak istemediğim için ben de yanlarına gittim.
“Çay içiyorsun ve beni davet etmiyorsun, olmadı böyle.”
Bana bakmasıyla, gece kadar karanlık gözlerinde ay doğmuş gibi bir parlaklık gördüm. Duygularımın karşılıksız olmadığına artık emindim.
Fakat davetimi geri çevirecek ne sorun vardı? Duygularını bastırıp düşüncelerinin onu yönetmesine neden bu kadar izin veriyordu?
Vazgeçmeyeceğim, onun duygularını özgür bırakmasını sağlayana kadar ısrar edeceğim.
Gururlu olması, yüreğimde en güzel yere kondurmuştu kendini. Kalbimin tam ortasına.
Mesajıma cevap bile vermemişti. Gündüzüm, gecem, o vardı artık. Ya işimi düşünüyordum ya da onu. Başkaları yoktu benim için.
Sakarya’ya gidecekti. Uzak olunca hiç göremezdim onu, kalbi de benden uzaklaşacaktı. Bir daha deneyecektim, belki bir daha göremezdim, son görüşüm olursa ya?
Hızla hazırlanarak yanına gitmek için arabamla yola çıktım. Heyecanımı bastırmak için radyoyu açarak polis radyosunu ayarladım. Direkt şarkı başlamıştı.
Şarkı:
*Alev alev yanıyorum
Buzlarım çözülüyor aşka
Gardım düşüyor, tutunamıyorum
Korkuyorum bakışların çarpınca bana
Birbirimize bi’kaç aşk kadar geç kalmış olmasaydık
Hep yanlış gidenlerin ardından yorulmasaydık
Birbirimize bi’kaç aşk kadar geç kalmış olmasaydık
Hep yanlış gidenlerin ardından yorulmasaydık
Alev alev yandığım doğru
Küllerinden doğar mıyım sana doğru?
Kendimi arıyorken, olmaktan
Korktuğum yerdeyim, sendeyim
Al beni, ne yaparsan yap
Al beni, ne yaparsan yap
Sen ışığını arayan güzel günebakan
Ben tozuna dumanına hasret bir enkaz
Alev alev yandığım doğru
Küllerinden doğar mıyım sana doğru?
Kendimi arıyorken, olmaktan
Korktuğum yerdeyim, sendeyim
Al beni, ne yaparsan yap*
“Ah be Feridun Abi, şarkını çok seviyorum fakat beni yüreklendirmen gerek, içimi oyman değil!”
Evet, kalbim aşka karşı buz tutmuştu. Yaşadığım olaylar, zamanlar beni değil, hayatımı yönetmişti. Ben de buna izin vermiştim. Çünkü tek bir amacım vardı. Amacım hâlâ aynı ama kalbim aynı değil. Bir çift kara göze vurgun.
Kendi kendime konuşmam AVM’nin önüne gelince bitmişti. Yukarı çıkıp onunla göz göze gelince, bir anlığına yıldızları gördüm gece gözlerinde. Kalbinin atışını duydum yüreğimde. Neydi düşüncelerini zindanlara koyduran?
Masaya oturunca gözlerinde aradım cevapları. Gözleri başka, konuşan dili başka şeyler söylüyor ve yanımdan gitmek için fırsat kolluyordu.
“Mine, ben seninle görüşmek istiyorum, sen bilerek kaçıyorsun.”
“Evet, görüşmek istemiyorum.”
Gözlerinde gerçekleri ararken sürekli benden kaçırıyordu.
“Gözlerin öyle demiyor.”
Gözlerini ve bedenini ciddiyetle bana çevirdi.
“Ben nerede ve neden karşına geldim? Benim abim nasıl tanışmamıza vesile oldu? Kendi etrafına bak, benim aileme bak. Çevrendekiler ne der, Gökhan?”
Bu muydu yani mesafenin sebebi? Bir defa dahi aklıma gelmeyen abinin suçu mu uzak tutuyordu seni benden?
“Çevremdekiler hiçbir şey diyemez, derlerse de umurumda değil. Bu benim hayatım ve ben bu hayatın içinde senin de olmanı istiyorum!”
Cevap veremedi, az kalmıştı kalbinin galip gelmesine. Yine kaçmayı tercih etti. Arabada zayıf noktamı, okulunu ortaya atınca hiç ses çıkarmamıştım. Aklımdan bir çare ararken bir de şarkı eklenmişti.
Her şey mi üst üste gelir? Yok, bunun sadece gururu bu kadar büyük olamazdı. Buna rağmen bir kez daha fırsat istedim. O ise gözlerime derin derin bakarak gitti.
Eve dönünce sinirimi sadece duş giderebilirdi. Elbet bir çaresi vardı, derdi veren Allah dermanı da vermişti. En kısa zamanda yine görüşeceğiz, bunu hissediyorum.
Ankara’dan yapılan denetimler, yabancı misafirler, olaylar derken ne Cüneyt’in ne de benim başımızı kaşıyacak vaktimiz olmamış, on gün geçmişti aradan.
O kadar özlemiştim ki kömür karası gözlerini. Cüneyt’in verdiği kaza haberi, uzayan yolların başıydı. Bu kadar yakın mesafe, bu kadar nasıl uzaktı? Onun bedeni, benim ruhum yaralıydı. Acılarını ruhumda hissederek ona bakarken, onca acısına rağmen bana bakarken gözleri parlıyordu.
Seninle olmanın en zor yanı ne, biliyor musun?
Seni kaybetme korkusuyla hayatta ilk kez tattığım o tarifsiz duygularımı, umut denizinin ortasında küreksiz bir sandala hapsetmek.
(Can Yücel)
MİNE'DEN
Bölük pörçük, uykusuz gecenin nihayet sabahı olmuştu. Sabahın altısı olsa da hazırlanarak erkenden dükkâna gitmek için evden çıktım.
Neden bu kadar çok insanın işe gitme telaşı vardı? Sadece karın tokluğu için mi? Kendisine ve ailesine daha iyi bir hayat sunabilmek için mi? Ya da doymak bilmeyen, herkesten üstün olma hırsı için mi?
Peki, ben bu insanlardan hangisiydim? Önceliğim, kötü günler için kendimi hazırlamaktı. Ailemde ve çevremde birçok insanın güzel hayatından bir saat içinde kötü hayata geçişini gördüm.
Bu ya herhangi bir nedenle vefat, ya da deprem gibi afetlerdi. Ömrünü, gençliğini, sevgisini, bütün enerjisini bir teneke veya beton yığınına, içindeki eşyalara harcayanları gördüm.
Ne olursa olsun okumak, hizmetçilik yapacak olsam da ya da ev kadını olup çocuğuma bakacak olsam da, kültürlü bir anne olmak için okumak. Okumayanları yadırgadım, insan neden kendine bir şeyler katmaktan vazgeçer?
Okutulmayanlara gıpta ettim. İçlerindeki okuma aşkı hiç bitmiyordu. Bu ister devlet okulu olsun, ister Kur’an-ı Kerim. Kendimce kötü günler için tedbir alıp, takdiri Allah’a bırakmak.
İyi günleri doya doya yaşamak için hazırlanmak.
Serin hava, içimdeki korku ateşini söndürmeye yetmiyordu. Dükkânı açıp çayın demlenmesini beklerken, sabah işlerimi bitirince çayımı alarak küçük masamıza oturdum.
Aklımda dün Gökhan’la AVM’de yaşadıklarımız ve gördüğüm kâbuslar vardı. Bütün gece; Gökhan elimi tutuyor, karşımıza birden Ayaz gelince Gökhan’ı ya dövüyor ya da silahıyla öldürüyordu. Moralsizliğim bedenime de yansıyorken, ikinci çayımı alıp kasaya oturunca Sevda içeri gelerek başımda dikildi.
Dün gece yolladığım mesajdan dolayı neler olduğunu ve ruh halimi merak ettiğini biliyordum. Yüzüne bakmadan çayımı yudumlayıp, moralsizliğim sesime yansıyarak ilk sözü ben söyledim.
“Ne olduğunu merak ediyorsun ama konuşmak istemiyorum,” desem de fayda etmeyeceğini tahmin etmiştim.
Çok kötü olduğumu anlaması, onun konuşmasına yansıdı.
“Gülüm, ne oldu sana?” dedi üzgün gözlerle bana bakarak. Tabureyi alarak yanıma yavaşça sokuldu.
“Neyin var, Mine? Dün ne oldu size?”
“Bir şey yok, Sevda. Biz diye bir şey yok, olamaz! Güzel bir rüya görmek istedim, uyumama bile izin vermediler,” dedim içimde kopan fırtınaları dindirmeye çalışarak.
"Sende rüya görme, gerçeğini yaşa be gülüm. Bırak başkalarının düşüncelerini."
Derin bir nefes aldım. Demesi kadar kolay olmasını isterdim.
“Kahve içelim, kendine gelirsin, konuşuruz.”
Birbirimizi o kadar iyi tanıyorduk ki her halimizi uzaktan anlar, bize neyin iyi geleceğini bilirdik.
Kasanın arkasındaki koltuğa gömülmüş, masaya yüzüm kapaklanmış, olanları düşünüyordum. Elinde kahve tepsisiyle dışarıdaki masaya geçerken, ben de kalkarak peşinden gittim. En çok sevdiğim fıstıklı çikolatayı gülümsetme kozu olarak bir tane olsun saklardı. Çikolatayı görünce zorla da olsa gülümsedim.
“Anlat bakalım, ne oldu, bu kadar üzgünsün?” dedi kahvemi önüme bırakarak.
“Ne olsun, gerçekler yine yüzüme en güzel tokadını attı,” dedim gözlerine bakarak.
Olanları anlattıkça Sevda bana üzülüyor, bir yandan da kızıyordu.
“Yaa, Mine! Ayaz yüzünden karakolda tanıştığınız için neden utanıyorsun? Ayaz hapiste, sen kendini açık cezaevine koyuyorsun,” dedi sinirden gerilen damarıyla birlikte.
“Ben de isterim birini özgürce sevmeyi. Önümde bu kadar çamur yığını varken, onu da mı çamurun içine çekeyim?” dedim gözlerimin nemlerini kurutmaya çalışarak.
“Off, Yarabbim, ya sabır, ya sabır!” diyerek ellerini yüzüne kapattı.
“İkimiz için de hayırlısı neyse o olsun. Onun üzülmesini hiç istemem,” dedim bütün kalbimle.
“Gerçek seven kişi, sevdiğinin mutlu olmasını ister. Sen seviyorsun, kızım. Nasıl ayrı duracaksın?” derken kızgınlıkla birlikte üzüldüğünü iyi biliyordum.
“Gözden ırak olan, gönülden de olur.”
Lise çağında bir erkek çocuğunun dükkâna girmesiyle ayağa kalktım. Arka arkaya müşteriler devam edince, yine akşam saati gelmişti. Elif’in istediği boyayı çantama koyarak eve doğru yola çıkınca, Gökhan’la ilk karşılaştığımız ışıklarda etrafıma bakındım.
Yine gelecekmiş gibi dakikalarca beklerken, ikinci kez yeşil yanınca karşıya geçerek eve yürüdüm. Kapı zilini çalmayı tercih ederken, içeriden Elif’in ağlama sesi geliyordu. Kapıyı annem açtı.
“Yine neye ağlıyor?”
Annem bıkkınlıkla derin bir “Ayy!” diyerek arkasını dönüp mutfağa girdi. Eşarbımı olduğum yerde çözerek, kol çantamı salondaki koltuğun üstüne bıraktım.
Elif’in yanına geçtiğimde, halının ortasına sırt üstü, kolları ve bacakları açık şekilde yatmış, gözlerinden yaş gelmeden yalandan ağlıyordu. Yanına diz çöktüm.
“Ne olmuş benim sarı papatyama?” dedim saçlarını severek.
“Ben sarı papatya değilim, beyaz papatyayım!” dedi kendince kızgın haliyle.
Üstündeki beyaz elbisesi, koca güllü beyaz tacı ve kısa beyaz çoraplarına baktım. En uyumlu kendi giyimiydi sanırım.
“Ama niye ağlıyorsun? Söyle bana,” dedim yanağından öperek.
“Ben elbisemi giydim, bu kocaman güllü beyaz tacımı da takınca gelin oldum. Düğüne gitmek istedim, babam götürmedi,” dedi ağlamakla bağırmak karışımı ince sesiyle.
Şaşırmıştım. Benim bildiğim, kimsenin düğünü yoktu.
“Kimin düğünü vardı ki?”
“Benim düğünüm vardı,” dediğinde şaşkınlıkla bakarken, gülmemek için kendimi zor tuttum.
“Senin düğünün vardı? Peki, sen gelinsen, damat kim?”
“Ben gelin oldum, babama da damat ol dedim, o işe gitti,” dedi bir anlığına bana bakarak.
Kahkaha atmaya başlayınca, bütün sesiyle kulaklarımı yırtarcasına cırladı.
“Babam mı damat olacaktı?” dedim kendimi tutmaya çalışarak.
“Evet, gülme abla!” derken daha çok bağırarak ağlamaya, ben de gülmeye başladım.
“Ama ya, kardeşler ağlarken ablalar gülmez!” diyerek birden kalkıp ayaklarını vura vura yürüyerek odamıza gitti.
Olduğum yerde uzunca süre güldükten sonra odasına giderek kapı arasından Elif’e baktım. Yatağın üzerine yüzüstü uzanmış, sesi çıkmıyordu.
Kapıyı açarak içeri girmek için adım atınca beni fark ederek yalandan tekrar ağlamaya başladı. Ağlamaktan çok, kaideli bağırıyordu.
“Elif, bak, pastel boyalarını getirdim,” derken elimdeki poşeti uzattım.
Anında ağlamasını keserek hızla kalkıp elimden poşeti kaparak sandalyesini çekmeye başladı.
“Tamam, sen çık abla, ben kendi düğün resmimi yapayım,” diyen Elif, az önce hiç ağlamamış gibiydi.
Eşofmanlarımı alıp giyinirken hâlâ gülmem bitmemişti. Mutfağa geçerek anneme masayı hazırlamaya yardım edip, beraber yemek yedik. Çayı demleyip balkonda çay içerek geceyi bitirmiştik. Elif’in dengesiz tavırları, içimdeki mutsuzluğu yok etmişti.
Rahat bir şekilde uykuya dalmıştım. Gökhan’la ilk ve son buluşmamızın üstünden on gün geçmiş, hiç karşılaşmamıştık. Cüneyt de dükkâna gelmemişti.
Abim, nöbetçi mahkeme kararıyla tutuklanmış, ilk davası iki ay on gün sonraya verilmişti. Adliye işlemleriyle babam ilgilenmiş, beni uzak tutmuştu.
Dükkânı kapatmak için hazırlık yaparken, Sevda çocukça şikayet etmeye başlayacağının bakışlarını hazırlamıştı.
“Ya, Mine, kaç gündür Cüneyt de gelmedi. Senin yüzünden evde kalacağım, beni almak zorunda kalacaksın,” diyerek omuz silkti.
“Benimle ne alakası var? Gelmek isteseydi gelirdi. Ayrıca senin kahrını benden başka kimse çekmez,” dedim yüzümü buruşturarak.
Genç bir kadın ve dört yaşlarında bir kız çocuğu dükkâna gelerek boyama kitabı ve kuru kalem boya aldı. Kız çocuğu, dükkânın içinde tur atıyordu.
“Kızım, bir dur, ne olur, yoruldum peşinde koşmaktan!”
Kapıya doğru koşarken kolundan yakaladı. Aldıklarını poşete koyup para üstünü verince, kızının elinden tutarak dışarı çıktılar.
Sevda, arka tarafa çay makinesini temizlemeye geçince, ben de tabureleri içeri almak için dükkânın önüne çıktım. Dükkândan çıkarak yol kenarında bekleyen kadın, bir eliyle telefonla konuşuyor, diğer eliyle kızını tutmaya çalışırken, bakışlarımı yan taraftaki tabureye çevirdim.
Tabureyi elime almamla kadının bağırması bir oldu.
Yola doğru baktığımda, sarı renk taksinin hızla üstüme gelirken lastikleri yakan fren sesini, bacaklarımdaki acıyı ve camın kırılma sesini hatırlıyorum.
Uyanık hâlde rüya mı gördüm? Hayatımız bir rüyaydı. Gözlerimiz açık görülen bir rüya. Uyanırsın, hızla akar zaman, acımasızca. Ebedî uyku bekler bizi. Kısıtlı zamanın bitişi, sonsuz zamanın başlangıcı.
Bir anlık karanlıkla Sevda’nın adımı bağırması kulaklarımı doldurdu.
Etraf yeniden aydınlanmaya başlasa da her şey bulanıktı. Görüntü düzeldikçe ne olduğunu anlamaya çalıştım. Yan yatmış şekilde kapıyı görüyordum.
Beynim boşalmıştı sanki.
Sevda sesli bir şekilde ağlamaya başlamış, etrafında tanımadığım insanlar ve baş ağrısı yapacak kadar gürültü vardı.
“Mine, sakin ol, sakın kalkma!” dedi, ellerini havada bana doğru tutarak.
“Sen sakin ol, ağlama!” derken neden ağladığını hâlâ anlamamıştım.
Ambulans çağırın sesleri arasında, etrafa bakmaya başladım.
Bir anda boğazım kurumaktan acımaya başlamıştı, zorda olsa su istedim.
“Olmaz, şimdi su içemezsin, biraz dayan, kızım,” dedi kadın.
Hiç tanımadığım kadın, bacaklarımın üstüne ince bir şey örttü. Benim yaşlarımda, sarışın bir genç başımda dikiliyor, hiçbir şey demeden öylece bakıyordu.
Ağlamaya başlayarak dizlerinin üstüne çömeldi.
“Çocuk birden çıkınca, ben kaçmak istedim, bilerek olmadı. Ben, ben isteyerek yapmadım, özür dilerim, isteyerek olmadı,” dedi gözlerinden akan yaşları umursamayarak.
“İyiyim, ben, bir şeyim yok,” derken ayağa kalkmak için hamle yapınca, Sevda omuzuma hafifçe bastırarak kalkmamı engelledi.
“Sakın kalkma, korkma, tamam mı, iyi olacaksın!” dedi.
Sol kolumdaki sıcaklığı yeni fark etmiştim. Ambulansın sesini duyunca Sevda elimi tutmaya başladı. Özür dileyen genç yanımdan kalkarak uzaklaştı.
“Sevda, ne oldu bana? Neden özür diledi, bilerek yapmadım dedi?” dedim, girdiğim şokun etkisinden çıkmaya uğraşarak.
“Canım, o taksici arabayla sana çarptı, ama korkma, iyi olacaksın. Ambulans gelir şimdi.”
Bir yandan salya sümük ağlarken, kekeleyerek konuşuyordu. Bir anda nefesim sıkışmaya başladı. Yerde gördüğüm cam kırıkları sanki ciğerime batıyor, nefesimi kesiyordu.
“Nefes alamıyorum!” dedim, zor nefes alarak, hece hece konuşurken.
“Mine, Mine, sakin ol, astım krizine girmemen gerek! Ambulans nerede kaldı ya?!”
Sevda daha çok ağlarken, ambulansın sirenini duydum. Görüş açıma girerek, biraz uzakta durdular.
Sağlık ekipleri yanıma gelince önce adımı sordular, zorla cevap verdim. Sevda araya girdi.
“Astımı var, nefesi sıkıştı.”
Boynuma boyunluk geçirerek konuşmaya başladılar.
“Sağ tarafına yatıralım, camlar tekrar batmasın.”
Üç sağlık çalışanı ve tanımadığım iki adam, beni yavaşça kaldırıp sedyeye koyarken, ayağımdaki acı kendini fazlaca belli etmeye başlamıştı.
İstemsizce gözlerimi kapattım. Sevda elimi sıkmadan tutmaya devam ediyordu. Beni yavaşça yan çevirerek yatırınca, sol kolumdan göğsüme doğru sıcaklık akmaya başladığını anladım.
Kemerlerimi bağlayıp arka kapıdan ambulansın içine koydular. Başımda duran hemşire, ağzıma maske takarak hava vermeye başladı. Bir dakika kadar sonra nefes almam biraz rahatlayınca gözlerimi kapattım.
Artık şuurum tamamen yerine gelmişti. Ambulansın içinde hemşire konuşmaya başlamasıyla kalbimin atışı değişti.
Bölüm etkileşimi
