19. bölüm / 41
GÖKYÜZÜMVİCDAN KURŞUNU
Bölümler 41Şu an: VİCDAN KURŞUNU
- 1 CESARET3.733 kelime
- 2 GÖNÜL TERAZIM3.772 kelime
- 3 HARABE KALBİM3.505 kelime
- 4 CAN KIRIKLARI3.837 kelime
- 5 SÖZ3.827 kelime
- 6 ÖZGÜR KUŞLAR3.519 kelime
- 7 TERCİHLER2.434 kelime
- 8 YENİ HAYAT3.259 kelime
- 9 KÜÇÜK BİR KRİZ2.354 kelime
- 10 DAR SOKAK4.353 kelime
- 11 BİTMEYEN AYRILIKLAR5.122 kelime
- 12 YÜREĞİMİN ÇİÇEĞİ4.650 kelime
- 13 HUZUR4.266 kelime
- 14 KAR TANESİ5.636 kelime
- 15 SEVDAMIN KANATLARI4.448 kelime
- 16 RÜYA3.682 kelime
- 17 GEÇMEYEN ZAMAN3.953 kelime
- 18 BUZDAN ATEŞ4.560 kelime
- 19 VİCDAN KURŞUNU5.482 kelime · Okuduğun bölüm
- 20 YİNE4.969 kelime
- 21 HASBELKADER4.722 kelime
- 22 TEK NEFES5.145 kelime
- 23 BAYAT POĞAÇA5.533 kelime
- 24 ÇAY4.152 kelime
- 25 ANILARIN KOKUSU4.700 kelime
- 26 PINAR4.637 kelime
- 27 ELÇİ4.153 kelime
- 28 ÖMRÜMÜN SAHİBİ4.720 kelime
- 29 HAYALLER3.399 kelime
- 30 TEK HAYAL4.875 kelime
- 31 YÜREĞİ ÇOCUK4.425 kelime
- 32 TESADÜF4.453 kelime
- 33 NİKÂH4.645 kelime
- 34 EVİM4.388 kelime
- 35 YORGUN4.659 kelime
- 36 ÖZLEMELER4.183 kelime
- 37 VUSLAT 13.004 kelime
- 38 VUSLAT 22.460 kelime
- 39 VUSLAT 31.805 kelime
- 40 BEN BENİM3.142 kelime
- 41 HAYATIMIN HEDİYESİ (FİNAL)1.571 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
GÖKHAN’DAN
Geceyi neden sevdiklerini hiç anlamadım.
Karanlık, insanın içine korku gibi çöker.
Gerçekleri en ıssız köşesinde saklar.
Sadece yıldızlar...
Karanlık kuyuların umut ışıkları.
Yıllardır gördüğüm basmakalıp rüyanın içindeydim yine.
Üstümde lise üniformam, bir bataklığın ortasındayım. Babam kenarda, üstünde aslında mavi ama kanından rengi değişmiş gömleğiyle.
Mavi gözleriyle ifadesizce bana bakıyor. Elini uzatsa beni kurtaracak.
“Baba, batıyorum, yardım et!” diye haykırdım yine.
Her rüyamda arkasını dönüp giderken, son rüyam başkaydı.
Üstünde bembeyaz, tertemiz bir gömlek; mavi gözleriyle birlikte yüzü de gülümsüyor.
“Baba, beni kurtar, batıyorum!”
“Orası senin bataklığın, oğlum. Oradan sadece sen çıkabilirsin!”
“Baba, elini uzat, yardım et!”
“Onun elini sakın bırakma, oğlum!”
Babam arkasını dönüp giderken başka bir el; narin, yumuşak, tutuyorum.
Sahibine bakıyorum; sadece gece kadar siyah gözleri belirgin.
Beni bataklıktan çıkarıyor. Bir anda şubenin önündeyiz, üstümde polis üniformam varken o arkasını dönüp yürüyor.
“Sana borçluyum, gitme!” dedim arkasından.
“Beni bana bırakma,” dedi ve gitti.
Sevmediğim gecelere âşık eden zifiri kara gözleriyle, ruhumun ve kalbimin özgürlüğünü verip kendi kalbine kilitleyen anahtarım vardı artık.
Mine’yle görüşmeye başladıktan sonra bir daha kâbus görmemiştim.
Yaptığımız operasyonda son anda elimizden kaçan babamın katili Savaş’ın yerini tespit ettiğimizde gözlerim kararmıştı.
İntikam ateşinin kör ettiği gözlerimi, harabe denilecek kadar eski bir köy evinin her basamağı gıcırdayan merdivenlerinde açtım. Elimde soğuktan yapışacak gibi duran silahım, arkamda peşimi bir türlü bırakmayan Mustafa Abi vardı.
O, sadece babamın katili değildi. Hayallerimin, annemin yolcu edişlerinin, Gökçe’nin ilk aşkının ve bilmediğim nice hayatın katiliydi.
Kurşunun, vücudunu parçalamak için parmağımın dokunuşunu beklediği an, on metre uzağımdaydı.
Merdivenin başındaki geniş, birçok kapının açıldığı boş holde, kırık camından ayazın kayganlaştırdığı zeminin önünde durduk.
Bir basamak arkamda olan Mustafa Abi’ye sağdaki iki odayı kontrol etmesi için işaret ettim.
Başını iki yana sallayıp hemen sol tarafımızda, kalın bir acıyla inleme sesinin geldiği odayı işaret etti.
O inleme sesinin celladı ben olacaktım. Mustafa Abi’ye diğer iki odayı kontrol etmesi için emir verdim.
Kızdığını belli ederek, mecburen dört beş adım sağ taraftaki odaya ilerledi.
Sol tarafımda, bir metre ötemdeki boyaları soyulmuş kapıyı taş gibi gerilmiş bedenimle tekmelediğimde, duvara çarpma sesi odada yankılanırken silahım hedefini çoktan görmüştü.
Kanla bulanmış eski çarşafların üzerinde yatan, acıyla inleyen, şoktan titreyen adamla göz göze geldik.
“Savaş?!”
Vücudu titremeye devam ederken, inlemesinin yerini odayı dolduran büyük bir yutkunma sesi aldı.
Benim için sessizlik yeterliydi. Vücudumda yalnızca sağ işaret parmağım kıpırdadı.
Nefsimin mermisi onun alnına isabet ettiğinde, sağ omzumdan yediğim merminin acısını değil, vicdanımda açtığı yarayı hissetmiştim.
Nefretle sıktığım ikinci kurşun boğazını parçalamış, duvarları kanına boyamıştı. O an, sanki ben de sol alt karnımdan bir kurşun yemiştim. Çünkü bedenime değil, vicdanıma saplanan acı her geçen saniye daha da büyüyordu.
Babamı kaybettiğimde kalbimde hissettiğim o tarifsiz acının aynısını, onu kalbinden vurduğumda yeniden yaşamıştım. Kurşun onun kalbine saplanmıştı ama benim vicdanımın tam ortasında da derin bir yara açılmıştı.
Babamı öldürdüğü gibi ben de katilini vurmuştum. İntikamımı almıştım ama içimdeki acı dinmemişti. Ardından bakışlarımı odanın sol tarafında duran kardeşine, Serdar'a kaydırdım.
Aileme, Cüneyt’e, Mine’ye verdiğim acı, vicdanımdan vurmuştu beni.
Beş saniye içinde altı barut kokusu sarmıştı odayı. Kapının pervazına sürtünerek eşiğine düşerken, Mustafa Abi’nin silahından çıkan beş barut kokusu daha eklendi odanın siyahtan ağır havasına.
Kaderimiz çabamıza bağlı derler, ama ben kaderimi ellerimle mahvetmiştim.
“Gökhan, sakın kendini bırakma!” sözüydü son duyduğum.
Sonrası, ne kadar sürdüğünü bilmediğim derin bir karanlık.
Hastane odasında rüyadan uyanır gibi, sesiyle açmaya çalıştığım gözlerim önce cennet bahçesi Mine’mi gördü, sonra gözyaşı yüklediğim yağmur bulutlarını.
“Yine ağlattım seni,” dedim.
O ise bana bir daha ağlamamaya söz veriyordu.
Ben varken sen sözünü nasıl tutacaksın, güzelim?
Müdürün ricasıyla Mine odanın kapısını kapatarak çıkarken, Cüneyt odada kalmıştı.
Düşüncelerimi konuşmadan anlasa da her şeyi öğrenmek istiyordu.
İfade verdim, defalarca ayrıntıları tekrarlayarak.
Evin soğuk havasını vücudumda hissederken, her şeyi anbean yeniden yaşamaya başladım.
“Gökhan, yataktaki yaralının Savaş olduğunu anladığında elinde silah var mıydı?” dedi müdür.
“Yoktu,” dedim, duvara sabitlediğim gözlerimi kırpmadan.
“Sen yaralıya teslim ol uyarısında bulundun mu?”
“Hayır,” dediğimde Cüneyt dişlerini sıkarak camın önüne gitti.
“Şahsı tespit ettin ve vurdun mu?!”
“Evet. Elimde, vicdanımda titremedi.”
“Kardeşi Serdar oda da neredeydi?”
“Savaş’ı alnından vurdum. Sol taraftaki dolabın arkasından çıkan kardeşi beni omuzumdan vurdu.”
“Seni hedef alan Serdar’a neden karşılık vermedin?”
“O, Savaş değildi!”
“Serdar’ın seni vurduğunu ve vuracağını anladığın halde, sen Savaş’a ateş etmeye devam mı ettin?!”
“Evet.”
Cüneyt’in sinirden delirmek üzere olduğu apaçık ortadaydı.
Uzunca bir ifade sürecinden sonra Müdür bana dikkatle baktı.
“Gökhan, hakkında ciddi bir soruşturma açılacağını biliyorsun. İşin zor, o yüzden iyice dinlenmeye bak, aslanım,” diyerek odadan çıktılar.
İfade vermemiş, sanki kendimi yargılamıştım. Düşünmeye gerek yoktu. Cezamı da kendim kestim.
Bitmişti. Yıllardır peşinden koştuğum intikam yeminimi tutmuştum işte.
Mutlu olmam lazımdı, fakat benim vücudum değil, vicdanım acıyordu.
Babam öldüğünde annem, Gökçe, tanıdığım herkes günlerce perişan olmuştu.
Ya ben?
Babamın öldüğünü anlamamla öldürüldüğünü öğrenmem arasındaki kısa zamanda gözümden sayılı damla yaş düşmüştü.
Sırtımı yasladığım dağımın gözyaşlarını, intikam ateşiyle kuruttum yıllarca.
Bugün olsa acımı iliklerime kadar yaşar, intikam zehrini ruhuma sokmazdım.
“Erkekler de ağlar,” diyerek kalınlaşmış sesimle bağıra bağıra ağlardım. Akıtırdım içimdeki acının zehirini.
Ben bunları yapmayı ertelemiştim, ama her duygu zamanında yaşanmalı. Ağlamak bile.
İntikamımı almayı her zaman düşünmüştüm de, acı vermeyi hiç hesaplamamıştım.
Ailem beni bırakmazdı, biliyordum. Cüneyt kızmaya görsün, senelerce konuşmayacaktı.
Ya Mine’m, gece gözlüm?
Görmüyordu, anlamıyordu. Ben ona daha çok acı vermiştim. Kendinde suç arıyordu.
Senin en büyük suçun beni sevmendi.
Parlayan yıldızın, var olmak için geceyi sevdiği gibi.
İradesine sahip çıkamayan, etrafındaki sevdiklerinin ne hissedeceğini umursamayan, bencil, en önemlisi mesleğinin namusuna ihanet eden beni sevmişti.
Sen, sevgi limanına sığınıp denizdeki bütün fırtınalardan korunmak isterken, ben seni en sert kasırganın ortasına çektim.
En çok zararı ben veriyorsam, daha fazla üzülmemesi için kendimden de korumam gerekiyordu artık.
Beni annemden bile iyi tanıyan tek kişi vardı: Cüneyt.
Kapının sertçe kapanmasıyla gelenin Cüneyt olduğunu anlamak zor değildi.
“İntikam uçurumundan sonunda kendini attın, bizi de aşağı çektin. Eğer Mine’yi bir daha üzersen, karşında beni bulursun!” dedi, işaret parmağıyla göğsümü gösterirken.
Bana karşı bu kadar kızgın ve kararlı bakışlarını ilk defa görüyordum.
“Bulacağım demek ki!”
“Gökhan! O astım hastası kız benden ne istedi, biliyor musun?” dedi duraksayarak.
“Sigara istedi, sigara! Yine mi üzeceksin onu?” diye haykırırken, sinirden dişlerini sıkarak kırmaya uğraşıyordu sanki.
“Son kez üzülür, gururludur, unutur beni.”
Kaşlarını daha da çatarak burnumun dibine kadar yaklaştı.
“Gururu Mine’yi terk edeli çok oldu.”
Beni ona âşık eden gururu, onun benden nefret etmesini de sağlardı.
Cüneyt’in öfkesi bitecek gibi değildi. Odanın içinde volta atarken sinirini nereden çıkaracağını şaşırmış haldeydi.
“Mutlu musun şimdi? Biz beton gibi, eski mutsuz seni çok özlemiştik zaten. Kendini yine mi yalnızlığa gömeceksin?”
“Ben kendi cezamı kendim verdim, uzatma Cüneyt.”
“İşe dönmem lazım. Beni buraya şu halinle seni dövmeye getirtme, Gökhan!” dedi, yüzüme doğru sıktığı yumruğunu gösterirken.
Saatler ayrılığa hazırlanırken, uyku terk etmişti beni.
Geçmesin zaman, bir adım uzağımda olsun ama benden nefret etsin istemiştim. Hain saatler yine geçmişti.
Gidecekti. Gururuna âşık olduğum kadın, bir gün daha durmazdı. Her şeyini alıp gidecekti.
Odaya giren Cüneyt’in, Mine’yi benden bile koruyacağına emindim.
“Bu saatten sonra asla Mine’yi burada bırakmam, ama o kız bu kapıdan üzgün çıkarsa kardeşim değilsin!” diyerek son sözünü söyleyip gitti.
Sevdiğim kadın, benden giderken abisini de alıp gitmişti.
Mine avuçlarımdan kayıp giderken, içimde dağları yıkacak vaveylalar koparken, dışım lâl olmuştu.
Ben sana cenneti söz verip cehennem olmuşken, kendime cenneti isteyemezdim.
Mesleğimin namusuna ihanet etmiştim, sana verdiğim sözlere ihanet etmiştim.
Gözyaşlarını görmek, kurşundan daha çok acı verecekti.
Son kez baktım, yıldızlarını söndürdüğüm gecelerime ve sırtımı döndüm bütün bencilliğimle.
Nefreti yüreğine yükleyip gitmesini istedim. Kalbi çok acımadan, içindeki beni bitirirdi böylece.
“Seni sevmediğimin farkına vardım. Bu kadar.”
Ben seninle yaşamanın tadını almıştım.
Kaderimde yazılı mutluluk satırı çok kısaymış, güzelim.
“Bu sözüne kendimi inandıracağım,” dedi yüreğinin acısıyla.
Kaderimin kalemini kırmak isterdim. Gönül sayfamda senden başka isim yazmasın diye.
“İnan, çünkü gerçek bu, Mine.”
“Hastane odasında senin söz vermenle başlamıştı. Ben de sana söz veriyorum: Bir daha sesimle dahi rahatsız etmeyeceğim seni.”
Mine odadan çıkınca gözyaşlarımı bıraktım. Babamı kaybettiğimde sayılı damla düşen gözümden, sayısız damlayı akıtarak ağladım.
Acımı ertelemeyecektim, her hücremde hissederek özgürce ağladım.
Sertçe kapıyı açıp içeriye girenin kim olduğu önemli değildi artık.
Tek bildiğim, Mine asla geri dönmezdi.
“Abiii?!”
“Yalnız kalmak istiyorum.”
Sessizce bekledi.
“Gökçe, dışarı çık.”
Kimsenin ağladığımı görmesini istemedim. Herkese verdiğim acı, yüreğimi de, kurşun yaralarımı da kanatmaya yetmişti.
MİNE’DEN
Kolumdan zorla çekerek kafenin olduğu sokağa soktu başımın belası Sevda.
“Ya Sevda, ben eve gitmek istiyorum,” dedim kızarak. Kabanımın kolunu çekmekten neredeyse kolumdan çıkaracaktı.
“Ya bıkmadın mı okul-ev döngüsünden, of! Kafayı yiyeceğim senin yüzünden. Esma gelmiş, bizi bekliyor, onu görürüz işte,” dedi sinirle yürümeye devam ederken.
“Esma eve gelseydi. Niye buraya çağırdı?” derken kabanımın kolunu elinden kurtararak düzelttim.
Olduğu yerde durarak gözlerini büyüttü yine.
“Şimdi cırlayıp burayı başıma toplarım, Mine! Uzatma, geldik işte. Bak, her yer bayraklarla donatılmış. İnsanın içindeki bütün sıkıntıları alıyor. Kurban olurum ben onun rengine. İçimiz açılır işte! Kocakarılar gibi seninle oturmak canıma yetti be!”
“Niye her yere bayrak asmışlar? Bugün ne var ki, Sevda?” dedim, binalardaki bayraklara bakarken.
“Bigin ni vir ki, Sivdi(!)" dedi taklidimi yapıp. "Öğrencilerin yüz karası,” derken kafenin merdivenlerinden üst kata çıkmıştık.
Bütün restoranlar öğle yemeği saati olduğu için neredeyse doluydu.
Ana yola bakan cam kenarındaki masada oturan Esma bizi görünce ayağa kalktı; hasretle sarıldık.
Özlemiştim sarı saçaklımı.
“Esma, bunun aklı iyice gitti. Deli edecek beni, çok sürmez,” diyen Sevda sinirle sandalyeye oturdu.
“Esma, düğün ne zaman? Bir daha iptal etmezsiniz, değil mi?” diye sorup konuyu değiştirdim, sandalyeye otururken.
Esma korkuyla kulağını çekerek eliyle masaya vurdu.
“Ay, Allah korusun! Kayınpederim kalp krizi geçirince mecbur kalmıştık, ama şimdi iyi. İnşallah 12 Mayıs’ta düğün olacak.”
“12 Mayıs mı?” dedi Sevda, suratını asarak.
“Ne var ki o tarihte?”
“Vizeler, quiz’ler, projeler var ya,” diyerek yalandan ağlamaya başladı Sevda.
“Baştan söylüyorum: Kınadan bir gün önce geleceksiniz ve düğünden sonra gideceksiniz,” diye şart koşarken benden önce Sevda atladı.
“Düğünden sonra mı? Esma, olmaz!”
“Olur, olur. Kınadan sonra bırakmam sizi.”
“Olmaz, Esma, projeyi yetiştiremeyiz.”
“Ben anlamam vize, proje falan, kendinizi ayarlayın,” diyen Esma’nın arkasına bakışlarını çevirerek sırıtmaya başladı Sevda.
Yine ne işler çeviriyor diye düşünürken, yan tarafımdan gelen bayan garson elindeki küçük pastayı masamıza bıraktı.
Bakışlarımı çikolatalı, üstü Antep fıstıklı pastadan, kollarını açarak konuşmaya başlayan Sevda’ya çevirdim.
“İyi ki doğdun, minnakım! İyi ki benim ağırbaşlı, zürafa ablam oldun. Seni bir tek ben düşündüm yine. Minnakıma kocaman pasta almaktan kaçınmadım, bak!” dedi alayla.
Kocaman mı?
Kendim bile unutmuştum. Ama ne olursa olsun, can dostum yine unutmamıştı.
Bugün, 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi’nin yıldönümü ve her zaman gurur duyduğum doğum günümdü.
“İyi ki varsın, Suzan’ım. İyi ki geveze çenen var, yoksa bu hayatta asla gülemezdim,” diyerek sıkıca sarıldım
.
“Biliyorum, bensiz hayatını sen bile çekemezdin,” dedi kasılarak sırıtırken.
Esma da tebrik edince pastayı keserek keyifle sohbet ettik.
Sevda’nın sinema ısrarından bıkınca sinemaya da giderek akşam olmuştu.
Önce İlknur Teyze’lere uğrayarak çay keyfini bitirince, üçümüz bizim eve çıktık.
Doğum günüm için babam aradı, annem mesaj attı. Babam her doğum günümde sıkıca sarılır, para vererek “İstediğin gibi harca,” derdi. Annem de öperek işi bitirirdi. Benim ailemin doğum günü kutlama şekli bu kadardı işte. Alıştığım için fazlasını beklemiyordum.
Üstümüzü değiştirip salona geçtik. Sevda’nın çalan telefonunun görüntülü arayanın Cüneyt olduğunu gösterince başıma tülbent örttüm. Telefonu açınca Cüneyt’in ilk önce beni sormasıyla Sevda’nın suratı bir karış oldu.
“Ben de iyiyim, Cüneyt, merak etme, kardeşin burada,” diye şikâyet ederek telefonu bana çevirdi.
“Abim,” dedim, yürekten gelen sevgimle.
“Doğum günün kutlu olsun, kardeşim. İyi ki doğdun, iyi ki kardeşim oldun. İyi ki benim şımarığımın yanındasın, ona bakıyorsun,” demesiyle Sevda’nın suratı daha da asıldı.
“Cüneyt, ben buradayım. Kim kime bakıyor üstelik?”
Cüneyt yine bilerek damarına basmıştı. Biz gülerken Sevda daha çok sinirleniyordu.
“Çok mu komik? Kapatıyorum, Cüneyt, yeter kutladığın, hadi!”
“Sevda, dur, kapatma. Size önemli bir şey söyleyeceğim,” diyen Cüneyt’e oturduğum koltuktan seslendim.
“Söyle, abi, ben dinliyorum seni.”
Sevda bana bakarak çocuk gibi dil çıkardı. Cüneyt’in ekranı görmemiş olması mümkün değildi ki, dedi:
“Anaa, kız, senin dilin ne kadar büyükmüş! Çok konuşmanın sebebi düşük çenen değilmiş, dilinmiş baksana!”
Esma ve ben kahkahayı patlatmıştık.
“Öküzsün, Cüneyt, öküzün önde gidenisin! Çabuk, söyle ne söyleyeceksen,” derken Sevda, biz daha çok gülüyorduk.
Söyleyeceği şeyi merak etmese, telefonu çoktan suratına kapatmıştı.
“Hatırlatayım: Hani memlekette uyuşturucu baronuna baskın yapmıştık da o, milletvekili tanıdıkları sayesinde bizi buraya sürdürmüştü ya. O zaman itiraz dilekçesi vermiştik. İtirazımız kabul edilmiş, yani buradan gidiyorum.”
Az önce kızan kendisi değilmiş gibi sevindi Sevda.
“Yaa, gerçekten mi, Cüneyt? Nereye gidiyorsunuz? Memlekete mi döneceksiniz tekrar?”
“Ben Nevşehir’e gidiyorum. Vatanımın neresi olduğu önemli değil, her karışına sevdalıyız, ama hakkımı geri aldığım için mutluyum,” dediğinde tekil konuşmuştu.
Sevda soru soran gözlerle bana baktı. Omuzlarımı silkip umursamazca başımı salladım.
“Gökhan abim nereye gidiyor, Cüneyt?” derken yine de çekingen kalmıştı.
“Gökhan’ın soruşturması bitene kadar orada. Pazartesi işe başlayacak.”
Bir süre duraksayıp zorla söylemişti son cümlelerini.
Gökhan soruşturma mı geçiriyordu?
“Tamam, Cüneyt, yine görüşürüz,” diyerek kapattı Sevda.
Alışmaya başlamıştım, adını duyunca eskisi gibi umursamıyordum artık. Kars’tan ayrılıkla döneli üç ay olmuştu ve Sevda, benim yanımda Cüneyt’le konuşurken bir kez bile “aşkım”, “canım” dememişti.
Düşününce ince düşünürdü, can dostum. Ama düşünürse işte!
Cüneyt’in Gökhan’la küs olduğunu Sevda söyleyince üzülmüştüm. İki kardeşin arasını ben bozmuşum gibi vicdan azabı duymuştum. Israrlarıma dayanamayan Cüneyt, Gökhan’la barışmıştı.
Ayrılmıştık, ama insan olarak merak etmiştim Gökhan’ı. Çok zor bir dönemden geçiyordu ve yalnız kalmıştı.
İyi olup olmadığını sorması için Sevda’ya birkaç kez aratmıştım. Sevda’nın tek abisi vardı ve merak ettiğini ben de biliyordum. Gururluydum, fakat bencil değildim, şükürler olsun.
Tamamen iyileşmiş demek ki, göreve dönecekmiş. Bu süre boyunca annesi kalmıştı yanında. Artık onu merak etmem için neden kalmamıştı ve ben de aramayı bırakmıştım.
Kişiliğime, hayatıma çok şey katmıştı, fakat artık tamamen bitirmiştim kafamda.
Kalbim mi? Bitirememişti, ama az kalmıştı; o da bitirirdi yakında.
Sevda’yla Esma muhabbet ederken ben düşüncelerimde boğuluyordum yine.
Telefonuma gelen mesaja baktığımda Cüneyt’ten gelmişti.
-Abisi, Sevda’nın doğum günü ne zaman?
Abim bunu bilmiyor muydu?
-Haziranın beşinde, abi. :)
Sevda duymasın, fena paralardı.
-Desene, iki dengesiz ikizler birbirimizi bulmuşuz.
Kendi kendime gülmemle kızların gözü merakla bana kaymıştı.
-Ben sormadım, sen söylemedin, abisi.
-Nevşehir’e ne zaman gideceksin, abi?
-On beş gün sonra buradan ayrılıp izne çıkarım. Size uğrayıp oradan geçerim.
-Tamam, abi. Görüşürüz.
Mart’ın sonuna yaklaşırken havalar erken ısınmaya başlamıştı.
Bu yüzden, özellikle okul etrafındaki çamlardan dolayı astımım tetiklenmeye başlamıştı. Her gün fısfıs kullanmak zorunda kalıyordum.
Mahalledeki evlerin küçük bahçelerinde meyve ağaçları zamansız çiçek açmaya başlamıştı.
Kırmızı erik ağaçlarının çiçeklerini başka sevmiştim. Gri havanın içinde baharın müjdecisi gibi parlıyorlardı.
Havaların güzelliğini değerlendirmeye fırsat kalmamış, Ali Hoca proje vermişti. İki kişi çalışacaktık.
Sınıftan tanıdığım, birkaç kez notlar için konuştuğum Samet’le eşleşmiştik.
Samet’le planlama yapacaktık. İktisat Kafe’de buluşmak için sözleşerek Sevda’yla kafeye geçtik.
Masaya oturunca Sevda hemen telefonu karıştırmaya başladı.
"Kahve içelim mi?” dedim.
Beni duymamıştı bile. Telefona bakan gözlerini sonuna kadar açarken eliyle ağzını kapattı.
Böyle şaşıracak kadar neye bakıyordu?
“Suzan, ne oldu? Bana da göster, çabuk.”
Gözlerime bakarak beni sorguladı bir süre.
“Emin misin? Gökhan’la ilgili.”
“Seni şaşırtacak kadar ne olmuş, merak ettim, göster hadi,” diyerek ona doğru eğildim.
Sandalyesini bana doğru çekerek telefona beraber baktık.
“Bu kız kim?” dedim, ekrandaki resmi görünce.
Sesini çıkarmayıp parmağıyla hesap sahibinin adını gösterdi.
“Tuğçe mi? Ne alaka-” derken olayı kavramıştım.
Tuğçe tesettüre girip başını kapatmıştı. Gökhan’ın dikkatini daha çok çekeceğini umuyordu galiba.
Kapanması içinden gelen manevi bir duygu muydu, yoksa sadece göze girmek için mi yapmıştı, bilemem, ama Gökhan sonuçta yalnız biriydi.
Yeniden işe başladığı gün, Gökhan, Müdür, Mustafa Abi ve birkaç kişiyle birlikte resim çektirip paylaşmıştı Tuğçe.
-Eskileri sildik hayatımızdan, yeni başlangıçlar için birlikte başlıyoruz. -
Paylaşımın altına yazdığı yazı çok şey anlatıyordu...
“Lanet olsun, bu kızı dövmeden geri geldiğime pişmanım,” diye konuşmaya başladı Sevda.
Gökhan’ın benden Tuğçe için ayrılmadığını biliyordum, ama yeni sevgilisi olacağına emindim.
Hem kendi statüsünde biriydi Tuğçe, hem de kapanmış, maalesef ki güzel bir kızdı.
Kolumdan tutarak beni dürttü Sevda.
“Ne diyorsun, sence çıkarlar mı bunlar?”
“Banane, Sevda. Tuğçe olmazsa başkası olacak bir gün. Kiminle isterse çıksın,” dedi dilim, ama içimdeki kelebekler ölmüştü sanki. Kızdım mı, kıskandım mı, bilmiyordum.
Kırgınlık ya da umursamazlık değildi duygularım.
“Senden ayrıldı, yine de abi dedim. Tuğçe’yle çıksın, abim falan olamaz artık,” diyen Sevda’ya baktım. Konuyu kapatması kolay olmayacaktı.
“Boş ver, nerede kaldı bunlar?” derken kapıdan Samet ve elini tuttuğu orta boylu bir kız girdi.
Sevgilisi olduğu açıkça belli olan kızla masamıza geldiler.
“Sevda!” dedi şaşkınlıkla yanındaki kız.
“Gülin!” diye kıza seslenen Sevda’dan sonra ben de seslendim.
“Samet!”
“Mine!” diyen Samet’le hepimiz gülmeye başladık.
“Tam Türk filmi olduk,” dedi adının Gülin olduğunu öğrendiğim kız.
Samet ve Gülin sandalyelerine otururken Samet söze girdi.
“Mine, tanıştırayım; kız arkadaşım Gülin. İktisadi bilimlerde okuyor.”
Benden önce Sevda lafa atlamazsa şaşırırdım zaten.
“Ben Sevda. Gülin’le aynı sınıftayız ve proje için beraber çalışacağız,” dedi gülümseyerek.
“Siz önceden tanışıyorsunuz galiba,” dedi Samet, Sevda ve beni işaret ederek.
“Yeni tanıştık sayılır ya; beşinci sınıfta,” diyerek güldü Sevda.
“Biz de Samet’le birlikte çalışacağız proje için. Böyle güzel oldu gruplar,” dedim ortaya.
Sevda ve Gülin planlama yaparken ben de Samet’le planlama yapmaya başladım.
Sanat tarihiyle ilgili bir kompozisyon yapıp vizelerin haftasına yetiştirmemiz gerekiyordu.
Bir saatten fazla çalışarak ne yapacağımıza karar vermiştik. Saatine bakan Samet, Gülin’e döndü.
“Hayatım, benim gitmem lazım. Senin işin bitti mi?”
“Yok, canım. Biraz daha çalışmamız lazım. Ben kızlarla inerim yurda,” dedi bana bakarak.
“Tamam,” diyen Samet bizden ayrılarak gitti. Yarım saatten fazla çalıştıktan sonra bugünlük bitirmeye karar verdik.
“Kızlar, yorgunluk kahvesi içelim, öyle kalkarız,” diyerek gidip kahve aldım.
Kahverengi kıvırcık saçları, kahve gözleri olan, orta güzellikte bir kızdı Gülin.
“Gülin, sen nerelisin? Samet’le burada mı tanıştınız?” diyen meraklı Melahat sorguya başlamıştı.
Önce küçük bir kahkaha attı Gülin.
“Yok, ikimiz de Çankırılıyız. Samet liseden beri sevgilim,” diyerek gülmeye devam etti.
“Yanlış anlamayın, niye güldüğümü de söyleyeyim. Ben lise ikiye giderken Samet son sınıftaydı. Liseden sonra ‘Okumayacağım,’ dedi. Ne desem ikna edemedim. Ne zaman ki ben üniversiteye gideceğim diye inat ettim, dışarıdan hazırlandı, peşime buraya geldi,” dedi gülmeye devam ederek.
“Yani seni yalnız bırakmamak için üniversiteye başladı. Ne güzel destek olmuş işte sana,” dedi Sevda.
“Aman, ne desteği! Kıskançlığından geldi, kontrol etmeye,” dedi gülerken.
Hoşsohbet bir kızdı Gülin, iyi anlaşacağımız kesindi.
Vizeler, proje derken on beş gün geçmiş, Cüneyt abim bu sabah gelmişti.
Otobüsle sabah erkenden geldiği için çarşıda kahvaltıya gittik beraber.
Beynimdeki düşünceler yine kemirmeye başlamıştı.
“Abi, Gökhan ne için soruşturma geçiriyor?” dedim dayanamayarak.
Bir an duraksayıp gözlerimin içine baktı. Vereceği cevabın canımı yakıp yakmayacağını anlamaya çalışıyordu, anladığım kadarıyla.
“Babasının katilini meslek kuralları dışında öldürdüğü için soruşturması vardı.”
“Bitti mi yani?” dedi Sevda.
“Bitti. Öldürdüğü kişi önceki operasyondan kaçtığı ve katil olduğu için cezayla ucuz kurtardı, diyebilirim.”
“Ne cezası aldı?” dedim.
“Yirmi dört ay kıdem durdurma ve altı puan cezası aldı. Maaşından kesinti de yapılacak. Meslekten ihraç olmadığına şükretmesi lazım,” diyerek çayını yudumladı.
“Soruşturma bittiğine göre onun da başka yere tayini çıkar herhalde?” dediğinde Sevda, aklımdan geçen soruyu sormuştu.
Cüneyt’in bakışları beni sorgulamaya başlayınca yüzüme “umursamıyorum” maskemi taktım. Üç aydır fark etmeden ne kadar çok kullanmıştım bu maskeyi.
“Gökhan, Kars’ta kalmak için dilekçe verdi,” dedi gözlerini kaçırırken.
Bilerek kalmak istediyse artık Tuğçe’yle sevgili olmuşlardı demek ki.
İçimde kalmış sevdamın külleri, esen soğuk rüzgârla savrulup gitmişti. Kalan kül kırıntılarını avucumla toplayıp denize savurdum. Gökhan tamamen bitmişti artık; beynimde de, kalbimde de.
Sevgilim ya da ailemden biri olması fark etmezdi. Sevgimin sonuna kadar sabrederdim. Sevgisi bitti mi de asla geri dönmezdim. Abim Ayaz, en büyük örneğiydi.
Sevdim mi tam severim, sildim mi bir kalemde silerim, diyenlerdenim işte. Benim de huyum böyleydi.
“Çaylarımız soğuyor, hadi,” diyerek kahvaltıya devam ettim.
Akşama memlekete annesini görmeye gideceği için kahvaltıdan sonra yalnız bırakmıştım onları.
“Yakınım artık, sık sık gelirim,” diyerek kalmamıştı.
İçim burkulmuştu. Hep beraber eğlenmiş, gezmiştik. Ve ben şimdi yalnızdım. Alışacaktık mecbur. Gökhan’la belki karşılaşmamız gerekecekti, ama Sevda’nın ayrılması en son isteyeceğim şey bile değildi.
Gökhan’ın bende bittiğini bilmesi gerekiyordu. Bu yüzden onun için son şarkımı Instagram’dan paylaştım.
Aldırma
Sertap Erener
“Samet, inşallah hoca güzel not verir. O kadar uğraştık. Bu quiz’ler beynimi yordu fazlasıyla,” dedim fakültenin kapısından çıkarken.
Mayıs ayının sekizi olmuştu. Yağmur yağsa da havalar iyice ısınmıştı artık ve fakültenin etrafı kuş sesleriyle doluydu.
Bugün gibi güneşli havalarda Sevda’yı bekleyeceğim zaman Manzara Bank’a gidiyordum. Sapanca Gölü’nden esen rüzgârın getirdiği temiz hava, yorgunluğumu üstümden alıyordu adeta.
Sakarya sevdam her seferinde tazeleniyordu.
Arkamdan seslenen Sevda’yla otobüse binerek eve gittik. Hazır olan valizlerimizi alarak Esma’nın düğünü için İzmit’e trenle yola çıktık. İlk defa trenle yolculuk yapıyorduk ve ikimiz için de heyecan vericiydi. Az sayıda insanın, rayların tıkırtılı ses örgüsüyle derin duygularla Sapanca Gölü’nün güzelliğini seyretmesi gönlümü dinlendirmişti.
Vizelerin yorgunluğundan sonra Esma’nın düğünü iyi gelecekti. Esma gara almaya gelince, direkt evlerine gidecektik.
“Gelin hanım nasıllar bakalım?” dedi Sevda, arabaya oturunca.
“Ah, fazlasıyla yorgun. Eve gittik mi bütün işleri siz yapacaksınız, ben dinleneceğim,” dedi Esma.
“Yaparız, yaparız, gelin hanım, enerji depolaması lazım!” diyerek kahkaha attı Sevda.
“Aynen, şekerim,” diyen Esma, Sevda’nın çenesinin altını işaret parmağıyla gıdıkladı.
İlk defa geliyorduk İzmit’e. Adapazarı’na göre merkezinde daha çok betonlaşma vardı. Merkezin içine doğru giderken Esma etrafı biraz tanıttı.
Merkezde çok katlı apartmanların olduğu sitenin önünde arabayı park etti.
Arabadan inerek hemen yanımızdaki binada, ikinci kattaki kendi dairesini gösterip yolun karşısındaki binada annesinin evini işaret etti.
Çok yakın ev bulabildiği için çok mutluydu.
Evlere ve etrafa bakarken ani fren sesiyle birlikte çarpma sesi ve ardından arabamıza çarpılması bir oldu.
Hepimiz birden korkudan cırlamıştık. Ne olduğunu anlamaya çalışırken etraftan kadınlı erkekli insanlar toplanmaya başladı.
Önümüzdeki siyah araca baktığımızda kimse yoktu.
Küçük tipli kamyonet, önümüzde park halinde olan araca hızla çarpmış, o araç da bizim arabaya vurmuştu.
Korkudan astımım tetiklenmeye, ellerim titremeye başladı. Esma ve Sevda kamyonetteki adamla ilgilenirken ben fısfısımı sıktım yine.
Kamyonet sürücüsü, orta yaşlardaki adam kendinde değil gibiydi. Arabadan indirerek kaldırıma oturttular.
Kalbinin sıkıştığını ve gözlerinin bir anda kararmasıyla kontrolü kaybettiğini söyleyince ambulans çağırdılar.
Korkudan hepimiz titrerken Esma’nın anne babası da yanımıza gelmişti.
Araçlarda hasar çok olduğu için polis çağırdılar. Önümüzdeki araç sahibi, sinirden delirmiş halde gelip ne olduğunu sorarken ben kenardan olanları sadece seyrettim.
Ellili yaşlarda, iri yarı, kabadayı tipli biriydi ve tavırları hiç hoşuma gitmemişti.
Esma kısaca anlatarak arabaları gösterdi.
“Beyefendi, kasko için polis çağırdık,” demesiyle adam bir anda telaşlanarak arabasının kapısını açmaya uğraştı.
“Hanımefendi, benim kaskom yok. Polise de gerek yok, o yüzden arabanızı çekin biraz, benim çıkmam lazım,” derken sertçe kapısını kapatarak arabasını telaşla çalıştırdı.
Esma’nın babası adamın kapısını açtı.
“Bayım, bizim kasko için tutanağa ihtiyacımız var. O yüzden polisten sonra gidersiniz,” demesiyle adam başından yukarı bağırması bir oldu.
“Umurumda değil sizin kaskonuz! Çekin arabanızı!” diyerek kapısını tekrar çarparak kapattı.
Esma, adamın babasıyla kavga etmesinden korkarak arabayı çalıştırıp bir metre geriye giderek durdu. Aynı anda başka bir beyaz araç gelerek ortadaki arabanın önünü kapatacak şekilde durdu.
Aracın her kapısından hızlıca inen sivil kıyafetli adamlar, siyah arabanın şoförüne yönelerek kapısını açtı.
“Asayiş polis, in aşağıya hemen!”
Asayiş mi? İyi de trafik polisi gelmesi gerekmiyor muydu?
Yanımda duran Sevda’yla şaşkınlıkla birbirimize bakıyorduk.
Zorla çekerek adamı aşağı indirip ellerini havaya kaldırarak arabanın ön kaputuna yüzüstü yatırdılar.
Korkumuzun üzerine bir de şoka girmiştik. Neydi bu olanlar şimdi?
Biz titremeye devam ederken Esma’nın babasının yaşından gelen olgunlukla daha sakin haliyle polislerin yanına gitti.
“Memur bey, ne oluyor?”
Genç olan polis, amcaya dönerek cevap verdi.
“Kazaya karışanlar buradan sakın ayrılmayın,” derken orta yaşlı polis, siyah arabanın bagajını açarak içindeki zemini havaya kaldırdı.
Elinde özenle gazete kâğıdına sarılmış küçük ve uzun bir paket çıkartarak kenarını yırttı.
Pakettekinin ne olduğunu anlamasam da polis telsizi çıkararak konuşmaya başladı.
“Amirim, şahsı yakaladık, tarihi eseri de bagajda ele geçirdik.”
Telsizden gelen karşı konuşmayı anlamamıştım.
“Amirim, olaya karışanlar ve şahısla şubeye dönüyoruz,” diyerek bize döndü polis.
“Bizimle şubeye gelmeniz gerekiyor, ifade vereceksiniz,” demesiyle Esma öne atıldı.
“Bizim onlarla bir ilgimiz yok! Biz kaza yapınca gördük adamı,” dedi kekeleyerek.
Korktuğumuzu anlayan orta yaşlı polis gülümsedi.
“Hanımefendi, kaza işin içine girdiği için ifade vereceksiniz, korkmayın. Sizin ilginiz olmadığını iyi biliyoruz,” dedi.
Kazanın korkusunu atlatamadan kendimizi Asayiş Şube’de bulduk.
Esma’nın babası arabanın yanında kalıp tutanağı yaptırdıktan sonra yanımıza gelecekti.
Ben yine bir olay sonucu Asayiş Şube’de olmaktan darmadağın olmuştum.
Gökhan yoktu, biliyordum, ama her polisin yüzünde aramamak için en sonunda gözlerimi kapatıp derin nefesler aldım.
Koridorda beklerken karşımızdaki karanlık odanın tabelasında “Yardımcı Müdür” yazısı içimi acıttı. Nefesim sıkışmaya devam edince oturduğum yerde fısfısımı sıkarak derin nefesler almaya çalıştım.
İki saatin sonunda ifademizi vererek nihayet eve gidebilmiştik.
Esma, kendi evini gezdirmek istediğini söyleyince üçümüz yolun karşısındaki binaya giderek evini gezdik.
Yuva kurmanın ne büyük mutluluk olduğunu Esma’nın gülen gözlerinde görmüştüm.
Sevdiği biriyle hayatını birleştirmek, insan hayatında en önemli anlardan biriydi demek ki.
Annesinin evine geçmek için daireden ayrılarak aşağı indiğimizde, binanın önündeki kaldırımda Emre bizi bekliyordu.
Kazayla ilgili ayaküstü konuştuk.
“Benim işlerim var, size hoşça kalın diyorum ve ben gidiyorum,” diyerek Emre gidince biz de eve çıktık.
Akşam olunca binadan komşular gelince ev oldukça kalabalık olmuştu.
Esma’nın kuzeni Nihal ve komşu kızı Sinem’le biz mutfakta oturarak hem servis yapıyor hem kına için planlardan konuşuyorduk.
İçeriye çay götüren Esma kıkırdayarak mutfağa geri geldi.
“Kızlar, gözünüz aydın! İkinize de görücü var. Çok beğenmişler sizi,” dedi bizi işaret ederken gülerek.
“Bize mi?! Görücü var?” dedi Sevda, şaşkınlıktan gözlerini büyüterek.
Nihal ve Sinem de gülmeye başlamıştı, fakat Sevda sinir olmuştu.
“Ne görücüsü, Esma, yaa! Pazardan elma mı seçiyorlar?” diyen Sevda’yla daha çok güldüler.
İlk defa başıma gelen bir şeydi ve ne düşüneceğimi bilmiyordum.
Sinem, Sevda’ya baktı ve dedi:
“Boş ver, Sevda. O Remziye Teyze’nin huyudur. Hemen birine verecek birini bulur,” dedi gülerek.
“Seni seçtim, Sevdaaa! Bugünkü kurbanım sensin,” diyerek parmağıyla gösteren Esma’yla hepimiz güldük.
Hızla geçen telaşlı saatlerin sonunda hazırlanarak kınanın yapılacağı yere yürüyerek gittik. Evlerin arka tarafında, büyükçe bir parkın ortasında, orta lüks bir kafe tutmuşlardı kına için.
Kadınlar arasında olan kınaya Esma kaftanla girerken yakılan maytaplardan nefesim sıkışmaya başlayınca kendimi dışarı attım.
Giriş kapısından yan tarafa dönerek banklardan birine oturdum. Temiz hava almak iyi gelmişti.
Arkamdan gelip yanıma oturan kadına dikkatle bakınca tanımıştım: Komşu Remziye Hanım’dı.
“Adın Mine’ydi, değil mi, güzelim? Bak, tam sana göre biri var. Öğretmen kendisi, hali vakti yerinde, boyunla maşallah çok güzelsin, o da yakışıklı, boyuna uygun,” derken daha fazla dayanamayıp sözünü kestim.
“Teyzeciğim, ben evlilik düşünmüyorum. Lütfen bana bir daha böyle şeyler söylemeyin,” dedim sakin kalmaya çalışarak.
“Kızım, sadece görüşün bir süre. Tanırsınız birbirinizi. Kendisi burada, seni gösterdim, çok beğendi, haber bekliyor,” demesiyle kolay vazgeçmeyeceğini anladım.
“Teyze, benim sevgilim var, düğüne o da gelecek. O yüzden benimle bu konuda muhatap olmayın,” diye yalan konuşarak kendimi sıyırmaya çalıştım.
Hızla yanından uzaklaşarak tekrar içeriye geçtim.
Yaşlanınca mı böyle oluyordu kadınlar? Israrla “Sana koca buldum, bak, görüş” baskısı yapıyorlardı.
Görücü usulüne karşı değildim aslında, ama hiç tanımadığım birinin zoruyla da görüşecek değildim.
İçimdeki fırtınalar anca dinmişken yeni bir rüzgârı kaldıracak halim yoktu.
Kınayı yakmak için Esma’yı ağlatmaya uğraşırken ondan önce biz ağlamıştık.
Adapazarı’na alışmamızda o kadar çok payı vardı ki. Sonuçta ayrılıyorduk sarı saçaklımla.
Avucuna kınayı yakınca, akmış makyajlı halimizle bol bol resim çektirdik.
Sevda hiç oturmadan sürekli oynamıştı. Nefesim engel olduğu için çok az oynayıp yerime oturdum.
Çok güzel geçen kınanın ardından yorgunluktan kendimizi geç saatlerde yatağa bıraktık. Bacaklarımı artık hissetmemeye başlamıştım.
Alarmın sesiyle gözlerimizi açmaya uğraşırken Esma çoktan kalkmış, kuaföre gitmek için hazırlanmıştı.
“Sevda, hadi, siz de gelin kuaföre, lütfen,” dedi Esma, iki gündür yaptığı gibi.
Gözlerini dahi açmayan Sevda, yatağa daha da yerleşti.
“Sen git, ben yataktan çıkıp gelirim düğüne. Her yerim ağrıyor,” dedi zorla.
“Sen git, Esma. Biz kendimiz yaparız başımızı,” dedim gözlerimi yarım açarak.
Esma ikna olunca gardırobun kapısına asılı gelinliğini alarak çıktı.
Yabancı bir yataktaydım, yerimi yadırgamıştım. Esma gittikten sonra bir daha uyku tutmamıştı.
Biz evde kahvaltı ve hazırlıklarla uğraşırken Esma kuaförden dönmüştü.
Gördüğüm en güzel geline baktım imrenerek. Sarı saçları, hafif makyajı, Fransız dantelli muhteşem gelinliğiyle kuğu gibi süzülüyordu sarı saçaklım.
Annesi kendisini saklayarak çoktan ağlamaya başlamıştı.
Gül kurusu, belden oturtmalı, uzun, etekleri valonlu elbiseme kalın kemeri taktım. Aynı renk şalımı özenle bağlayıp hafif makyaj yaparak ben de hazırlanmıştım.
Sevda, petrol mavisi, sıfır kollu, kendinden desenli, diz altı bol valonlu elbisesiyle çok güzel görünüyordu.
Emre ve erkek tarafı gelince kapıda dua ederek evden çıkmıştı Esma.
Binanın önüne çıktığımızda oldukça kalabalık bir erkek tarafı vardı.
Erkeklerin arasından gördüğüm birine, doğru görüp görmediğime emin olmak için arkadan yaklaştım.
“Samet?!” dediğimde bana döndü.
Füme rengi, spor kesim takım elbisesiyle çok yakışıklı olmuştu.
“Mine! Ne işin var burada?” dedi şaşkınlıkla.
“Esma benim arkadaşım. Senin ne işin var?” dedim tebessüm ederek.
“Emre Abi’nin babasıyla benim babam asker arkadaşı. Ben de Emre Abi’yi iyi tanıdığım için düğüne geldim,” dedi.
“Öyle mi? Seni gördüğüme sevindim. Gülin burada mı?”
“Yok, o gelemedi, yalnızdım. Dans kavalyesini de bulmuş oldum böylece,” dedi gülümserken. Arka tarafından bana dikkatle bakan eski patronum Erkan’ı gördüm.
Emre’nin kuzeni olduğu için gayet şık giyinmiş şekilde gelmişti.
Başımla selam verip usulca Samet’in kulağına doğru yaklaştım.
“Samet, birinin beni rahatsız etmemesi için sana biraz samimi davranacağım. Yanlış anlama, ama bana ayak uydur bir süre, ne olur,” dedim. Hem Erkan hem Remziye denen kadının laflarıyla uğraşmak istemedim.
Şaşkın bir bakıştan sonra kaşlarını çatarak yüzüme doğru eğildi.
“Rahatsız olursan söyle, ağzını burnunu kırarım. Ben arabayla geldim, istersen salona beraber gidelim,” dedi samimiyetle.
“O kadarına cüret edemez. Biz aslında birini bekliyorduk, ama geç kaldı, o yüzden beraber gideriz,” diyerek Esma’nın yanına gittim.
Haydar Amca’lar gelir ve onlarla gideriz diye düşünmüştüm, fakat onlar da geç kalmıştı. Herkes arabalara binince biz de Samet’in arabasıyla salona geçtik.
Arabanın camını açarak yolculuk etsem de indiğim gibi derin nefes almaya başladım.
Samet ve Sevda telaşla yanıma geldiler.
“Arabanın kokusu çok ağır geldi, tıkandım biraz, iyiyim, geçer şimdi,” diyerek nefes egzersizi yapmaya başladım.
Ortasında yapay büyük bir göletin olduğu, etrafında lüks birçok düğün salonu olan bir yere gelmiştik. Kalabalık şekilde insanlar düğün salonuna dolmaya başlayınca biz de içeriye yöneldik.
Samet koluma girerek yardımcı olurken Sevda arabadan çantalarımızı almak için geri döndü.
İçeriye girerek gelin masasına yakın bir masaya Sevda ve Samet’le birlikte oturduk.
Bir süre beklediğimizde dans için müzik çalmaya başlayınca ışıkları kapattılar.
Gündüz olsa da içerisi oldukça loş hale gelmişti.
Samet ve Sevda telefonlarını alarak Esma’yı videoya almak için gelin odasının kapısına gideceklerini söyleyip salonun kapısından çıktılar.
Müzik çalarken kalabalık arasında Esma ve Emre el ele giriş yaptılar.
Ortaya doğru giderken kenarlarda adım başı yanmaya başlayan maytaplarla içerisi duman olmaya başlayınca elimle ağzımı kapattım.
Zaten kaç gündür sürekli sıkışan nefesimi kontrol edemez hale gelmeye başlamıştım. Dışarıya çıkmak için telaşla ayaklanarak insanların arasından geçmek, adımlarımı yavaşlatmama neden oldu.
Kapıya çıkmak için maytapların arasından geçerken nefes alamaz hale geldim.
Salonun iç kapısından çıkıp dış kapıya hızla yürürken gözlerim kararmaya başlayınca kendimi zorla kapıya ulaştırdım. Salona girmek üzere olan orta yaşlı bir kadın ve erkeğin kolumdan tutmasıyla ayakta kalmıştım.
“Kızım, iyi misin?” dedi kadın.
Gözlerimi kapatarak tutunmaya çalışırken biri, “Ben ilgilenirim,” diyerek beni kucaklayıp dışarı çıkardı. Ses yabancı değildi, Samet olabilir düşüncesiyle gözlerimi açmadan taşımasına müsaade ettim. Artık hastaneye gitmeden astım krizim geçmezdi; kaç yıldır bu kadar kötü kriz geçirmemiştim.
Beni sert bir yere oturtarak, “Mine, burnundan nefes almaya çalış,” dedi.
Olmuyordu, nefesim daha çok sıkışıyordu.
Sesin kime ait olduğunu anlamak için gözlerimi açtığımda yanı başımda Erkan’ı gördüm. Beni taşıyan oymuş demek ki, ama artık nefes alamaz hale gelmiştim. Yanımda kimin olduğu umurumda değildi.
“Beni hastaneye götürün,” diyerek gözlerimi tekrar yumdum. Erkan tekrar beni kucaklayarak yürümeye başladı. Arabanın kilit sesini duyunca beni arka koltuğa bıraktı.
Kapının kapanma sesiyle başka kapı açılarak konuşma sesini duydum.
“Sevda, hemen dışarı çık, Mine astım krizi geçiriyor, çantasını al. Sevda, kapının sağ çaprazında arabada bekliyorum, çabuk,” dedi.
Arabayı çalıştırıp camları açtığını, havanın yüzüme vurmasıyla anladım.
Bir müddet bekleyip kapıların açıldığını duyduğumda gözlerimi açtım. Sevda yanıma oturup başımı kucağına aldı. Ön tarafta yolcu koltuğunda Samet oturmuş, bütün bedeniyle bana dönmüştü.
“Mine, ne zaman böyle oldun? Ben seni nasıl görmedim, güzelim?” derken camların uğultulu sesinden Sevda’nın sesini zor duymuştum.
Rahat nefes almam için şalımı çözdü Sevda. Bu kadar kötü kriz geçirdiğimi ilk defa görüyordu. Ağladığını, yüzüme düşen yaşlarından anladım.
Ani fren sesiyle durarak, ardından başımı kaldırıp yeniden kucaklandım.
“Sedye getirin, sedye yok mu?” diye bağırdı beni taşıyan. Samet miydi, Erkan mıydı, bilmiyorum, ama çok da umursayacak halde değildim.
Acil müdahale yapılarak oksijen takıldı. Kolumdan yapılan iğneyle biraz rahatlamıştım. Hemşirenin yanımdan ayrılmasıyla perdenin arkasından ağlamaktan makyajı akmış Sevda girdi.
“Daha iyi misin, ?” dedi burnunu çekerken.
Başımı sallayarak onayladım.
“Erkan dışarıda mı? Teşekkür et benim için. Düğüne dönsün artık,” dedim maskenin arkasından.
Kaşlarını çatarak bana bakmaya başladı Sevda. Telefonuna gelen mesaja bakınca bana döndü.
“Birazdan geleceğim, sen iyice dinlen,” diyerek yanımdan ayrıldı.
Sanırım yarım saat falan geçmişti. İkinci oksijenin takılmasıyla iyice rahat nefes almaya başlamıştım.
Sevda ve Samet beraber geldiler yanıma.
“Daha iyi misin, Mine?” dedi Samet.
“İyiyim. Çıkarın beni artık. Sarı saçaklımın düğününe gitmek istiyorum,” dedim.
“İçeriye girmek yok, dışarıda dolaşırız,” dedi Sevda.
“Tamam. Erkan gitti mi?” dedim, Sevda’ya bakarak.
Başıyla onaylayıp kolumdan tutarak kaldırdı.
Çıkış işlemlerinin ardından taksiyle düğüne döndüğümüzde takı töreni bitmiş, Esma gelin odasına geçmişti. Sevda’yla birlikte gelin odasına geçtik.
“Mine, nasılsın, canım? Aklıma gelmedi, yoksa inan ki yaktırmazdım maytapları,” dedi Esma sarılarak.
“Senin en güzel günün, olur mu öyle şey? Zaten bahardan dolayı sıkışıyordum. Yoksa bu kadar kötü olmazdım,” dedim, üzülmesini istemeyerek.
Esma yeniden salona geçmek için içeriye gitmesi gerekince biz Sevda’yla dışarıya çıktık.
Düğün salonlarının ve lokallerin etrafını çevirdiği gölün kenarındaki banklara oturmak istedim.
Önümüzdeki bankta bir erkek eğilmiş, ellerini başının üstünde birleştirmiş oturuyordu. Beş metre kadar ötedeki banka yönelerek oturdum. Nefesim rahat olsa da vücudum bitkin haldeydi.
“Sevda, istemesem de gitmeden Erkan’ı görüp teşekkür etmem lazım. Ayıp olmasın,” dedim, güneş ışıklarının parlattığı gölete bakarken.
Bir anlığına bana bakıp başını önüne çevirdi Sevda.
“Seni götüren Erkan değildi, Mine.”
Erkan’ı dışarıda başımda dururken gördüm, arabada Samet de yan koltukta oturuyordu.
“Sevda, kim götürdü beni? Sakın Remziye denen komşunun söylediği görücü çocuk deme, şimdi bayılırım,” dedim merakla.
Birkaç saniye yüzüme bakarak ayağa kalktı Sevda.
“Mine, sakin ol, lütfen. Ben içerideyim,” diyerek arkasını dönüp yürüdü.
Ne dedi bu şimdi? Niye gitti? diye arkasından bakarak düşünürken sağ tarafıma birinin oturduğunu hissederek başımı çevirdim.
Bölüm etkileşimi
