16. bölüm · GÖKYÜZÜM

RÜYA

Sultan Güven

GÖKHAN’DAN

Arabada giderken gözlerinden akan her damla yaşla daha çok kızdım kendime.

Hasret kaldığım gece, gözlerinde yaş görmek kahretmişti beni. Çünkü gözyaşlarının sebebi bendim.

Ne kadar zayıflamıştı. Kırgınlığını, kızgınlığını gözlerinde gördükçe kendimden nefret ettim.

Ah be güzelim, nasıl anlatayım sana derdimi?

Beni affetmeni aradım her sözünde.
Olmuyor be güzelim. Bu kadar yakınken senden böyle uzak durulmuyor. Sarıldım melisa gibi nazik kokan bedenine.

Hatalı olsam da gözümle görmeden hayatını kabul etmeyecektim.

Mağazaya gittiğimizde içimden patronunun yüzünü dağıtmak istesem de Mine için sakin tarafımı gösterdim.

Buna rağmen içimdeki kızgınlığın soğuması lazımdı. Mine üstünü değiştirmeye gidince gözlerimle sıktım boğazını.

“Eğer sevgilimi veya kız kardeşimi rahatsız edecek tek bir hareketini görürsem, ömrünü tavana bakarak geçirirsin!”

Mine’nin benim bir şey yapmamdan korktuğunu gözlerinden okuyordum.
O adamın yanında onu görmek daha dayanılmaz olmaya başlamıştı.

Kendimi sokaklara attım, saatlerce ayrılık kadar ağır geçen zamanla yürüdüm sokakları.

Mağazaya doğru çıkarken iki gencin alaycı konuşmasını dinlemiştim. Sevda adını söyleyen gencin resmini çektim beynime.

Otoparkta arabaya binerken Sevda’nın sesi yetmişti sinirimin volkan gibi patlamasına.
Mesleğimin stresine rağmen yastıklara dahi vurmayan ben, zevkle vurdum suratına, büyük bir zevkle.

Ev sahibine karşı Mine’nin söyledikleri şüphemi biraz olsun azaltsa da tedirgindim yine de!

İlk saat şüpheli yaklaşsam da Haydar Amca’nın gözlerindeki korumacı bakışı, benden tedirgin olup beni sorguya çekmesi içimi rahatlatmıştı.

Olmayan kızları gibi sakınması güven vermişti.

“Oğlum” dediğinde tuhaf olmuştu yüreğim.
Oteli ayarlayıp parasını ödediğim halde Mine’ye biraz daha yakın olmak için kabul etmiştim, ilk defa başkasının evinde kalmayı.

Sabah gözlerimi gülün sevdalısı bülbülün sesine açmıştım. Yüzünü biraz daha göreyim, hasretime şifa olsun diye hemen üstümü değiştirip odadan çıktım.

Kıskandım dudaklarının izinin kaldığı teni.
Yüzünün çizgilerine vuran nefesini.
Nazlı bir ceylan gibi gözlerini süzerek utanmalarını.

Onun evde dolaşması, heyecanla kahvaltı hazırlaması… Daha ne isterim bu hayattan, dedim. Haydar Amca cevap verdi adeta.
Yıllardır samimi bir sesle duymaya hasret kaldığım söz: “Oğlum.”

“Aklında olsun oğlum, Mine’yi istemeye giderken beni de alacaksın. Yüzüklerinizi ben takacağım.”

Oğlum…

Her şeyimi feda ederdim, babamın gururla Mine’nin parmağına yüzük taktığını görmek için.

Benim gibi o da gurur duyardı narin parmağın sahibinden.

Asla vazgeçmeyeceğim düşüncesiyle çıktım evden.

Ben nasıl ayrılacağımı düşünürken arabaların arkasına sinmiş morarmış yüzü görmüştüm.

O kadar Sevda’ya odaklanmıştı ki beni fark etmemişti bile.

Kızları yollayınca önce etrafıma baktım. Bir iki erkekten başka kimse yoktu, olsaydı da fark etmezdi.

Geriye dönerek yürürken, her şeyden habersiz bana doğru gelip önüme düştü, salak.

Göz kırparak, “Nereye?” dedim.

“Sanane! Sana mı soracağım nereye gideceğimi!”

“Cık cık, yanlış cevap!” dedim başımı sallayarak.

“Çekil lan önümden!” diyerek iki eliyle omuzumdan itmeye kalkışması tam da istediğim hareketti.

Yeşil olan gözünü de burnu gibi mora çevirip bir elimle kolunu arkaya büktüm.

Diğer elimle sarı saçlarını avucumun içine alınca kedi gibi cıyaklamaya başladı.

“Lan kimsin sen? Gebertirim seni!” derken yan tarafımızda bize bakan gencin bize doğru adım atmasıyla ona seslendim.

“Sakın!”

Olduğu yerde dona kaldı.

“Kimsin lan!”

“Kimim ben? Sevda’nın abisiyim. Bir daha kardeşimin önünden dahi geçersen, kim kimi gebertiyor görürsün! Dün akşam laf anlamamışsın, belli,” dedim kulağına bağırarak.

Yan taraftaki gence doğru bakmaya çalışarak, “Polis çağırın hemen!” demesiyle sinirimden gülmeye başladım.

“Siz zahmet etmeyin, ben çağırırım. Polis yok mu? Aa, bak sen, beni çağırdın, ben de hemen geldim,” dedim alayla.

“Seni şikâyet ederim, bırak beni,” dedi elimin altından kurtulmak için çırpınırken.

“Beraber gidelim, sen beni şikâyet et. Ben de senin tacizden dosyanı hazırlayayım seve seve! Olur mu?”

“Tamam, bırak beni. Kardeşin senin olsun,” dedi inlemeye devam ederken.

“Sevda’nın etrafında görmeyeceğim seni! Anladın mı? Anladın mı dedim?”

“Tamam be, anladım,” deyince ayağa kaldırarak yola doğru bütün kuvvetimle ittim.

Düşmek üzereyken kendini son anda toparlayarak arkasına baka baka gitti.

“Sizi bana parayla mı veriyorlar, anlamadım ki!”

Kendi kendime söylenirken üstümü düzelterek içeriye doğru hızla yürümeye başladım.

“Kimsin sen!” demesi, Ayaz’ı ve gerzekçe “enişte” demesini getirmişti aklıma.

“Sevda, sen bana abi desen, olur mu?” diyerek enişte lafını duymak istemiyordum artık.

Bütün sinirim geçmişti gözlerindeki sevginin ışıltısıyla.

Bütün dünyadan soyutlanıp oraya saklanmak istedim.

Elim, canını bıraktı ellerinde. Kaybetmişti bütün işlevini.

Uzaklaştıkça içime oturdu ayrılık acısı.
Elleri kokan atkıyı sardım boynuma, sadece senin kokun doldursun ciğerlerimi.

Otobüsle Kars’a giderken mesaj sesi, güzel hayallerimin içinden çıkardı beni.

Kız kardeş Sevda:

-Abicim, bu da benden sana kıyak olsun.

Sabah ayrılmadan önce kafede otururken bizim resmimizi çekip atmıştı.

Yan yana, el ele, en derin bakışlar içinde.

“Her insanın bir öyküsü vardır, ama her insanın bir şiiri yoktur,” demiş Özdemir Asaf.

Benim şiir gözlüm sensin, can tanem.
Yazarak Instagram’da paylaştım.

Gece yarısı evimin kapısını açarak selam verdim yalnızlığıma.

Ben geldim, sevgili yalnızlığım. Yine seninle kavuştuk, her gece olduğu gibi.

Gel, sokul koynuma, sıkıca sarılıp yatalım yalnızlık.

MİNE’DEN

Bir yanım mutlu, bir yanım üzgün, akşam olmuştu nihayet.

Eve dönerken Cüneyt, Sevda’yı aramış, hediye için teşekkür etmişti.

Gökhan’ın judo fikrini o da onaylayarak, itiraz eden Sevda’ya zorla kabul ettirmişti.

Pazar günü ders yapmakla geçmişti.

Okul gününde sabah erkenden kalkıp güzel bir menemenle kahvaltı hazırladım.

Ayaklarını sürterek, gözleri yarı kapalı sofraya oturdu Sevda.

“Ya, kalk, elini yüzünü yıka, uyuşuk,” dedim.
Çenesini avcunun içine koymuş, uyuklamaya devam ediyordu.

“Anne, beş dakika daha,” dedi yarım ağız.
“Geliyor anne terliği! Kalk hemen!” dedim tatlı bir kızmayla.

“Offf, off! Anamdan beter ya!” diye söylenerek, gözleri yarı açık lavaboya gitti.

Çayları doldurarak masaya bıraktım.
Ekmek keserek masaya koyup yerime oturdum.

Lavabodan gelen Sevda arkamda durdu.
“Günaydınnn!” demesiyle ıslak ellerini pijamamın içinden sırtıma sürmesi bir oldu.

“Ayy, soğuk! Manyak, dondum!” diye bağırarak yerimden kalktım.

Kapıya doğru geri kaçarak kahkaha attı.

“Terlikmiş! Gördün mü terliği?!”

“Gösteririm ben sana terliği,” diyerek menemen tavasını önüme aldım.

“Sana menemen yok.”

“Ya, nasıl yok? Anneler yavrusunu aç bırakmaya kıyamaz ki!” derken yine masum kedi bakışlarını taktı yüzüne.

Şakadan olsun, kızmak istesem de gülmekten yapamadım.

Usulca ortaya doğru tavayı çekerek kocaman ekmeği içine daldırdı.

“Gökhan eniş— abim kurs için bir şey dedi mi sana?” diye sordu, ağzında yemek varken.

“Ağzında lokma varken konuşma. Ayrıca bir şey demedi, niye sordun?”

Ağzını kapatarak güldü.

“Cüneyt’e akşam dedim ki: Kurs işte, ne fark eder, yakın olsun eve veya işe, dedim.”

“Yok ya! Hocaların sülalesine kadar GBT’sine bakacağım, ona göre bir kursa gideceksiniz,” dedi manyak ya,” diyerek kahkaha attı.

Ben de gülmeye başladım.

“Her yerde iyi insan var, kötü insan var. Etrafımızda sadece kötü insanlar varmış gibi korumacılığı neden, anlamıyorum ki!” diyerek çayımı yudumladım.

“Çünkü mıknatıs gibi, istemeden manyak erkekleri çekiyoruz kendimize,” dedi gözlerini devirerek.

Gülmeye başladım.

“Valla, yine onlar bir şey demiyor. Ben olsam, bu kadar manyak kız bulacak onu, kızı değil, ikisini birden parçalarım elimle!” derken başını aşağı yukarı salladı.

“Manyaksın sen ya! Sana benzeyeceğim diye korkuyorum! Gerçi o Tuğçe’yi elime geçirirsem, ben de parçalayacağım ama. Ama geçiremiyorum işte!” dedim, sinirlenmeye başlayarak.

Kaşlarını çatarak baktı.

“Ne yapmış Tuğçe zillisi?”

“Gökhan hani bana şarkı söylediği akşam var ya, o akşam bir şekilde Gökhan’ın telefonunu eline geçirmiş, beni engellemiş, sür— Yemekteyim ya!” dedim, sinirim artmaya başlayarak.

Gözlerinin beyazını sonuna kadar meydana çıkardı.

“Sürtük Tuğçe! Mesleğinden de utanmıyor mu ya!”

“Ama ben o kadarla kaldığını sanmıyorum. Ve kalmayacak da!”

“Eniş— ya, of! Abim senin ve onun arasındaki farkı görüyor, korkma.”

“Ondan korkmuyorum. Tuğçe kendini olduğu gibi kabul ettiremedi, fakat başka taktikler düşünecektir.”

“Sana bırakmam, ben parçalarım o sürtüğü,” dedi kızarak.

“Önünde nimet var, küfretme be!”

Omuzlarını çocukça silkti.

“Instagram’dan takip edeyim mi onu?” dedi bir an durarak.

Başımla birlikte kaşlarımı kaldırdım.
“Hesabı açık zaten, takip etmeye gerek yok. Arada bakarım ben ona.”

“Abimin şiir gözlüsü sensin. Gözleri senden başka kimseyi görmüyor,” dedi nazlanarak.

“Yani, Gökhan’ın da bu kadar kıskanırken resmimizi paylaşmasına şaşırdım!”

“Bence Haydar Amca’nın ‘yüzük takacağız’ demesinden sonra aklına evlilik yerleşti. Herkes görsün istedi, ömrünün kadınını,” demesine bu sefer benim gözlerim açılmıştı.

“Kız, yok! Ne evliliği?!”

“Hıh, şuraya yazıyorum, tek taş yüzükle teklif gelmesi yakındır.”

“Başladı yine yazmalara. Saçmalama, Sevda,” demiştim ama kalbim yine sığamamıştı kafesine.

“Sen inanma bana, görürüz. Ama abim bile istese, vermem seni kimseye,” dedi gözlerini kısarak.

“Seni mi bekleyeceğim, ablanım senin, önce ben.”

“Aynı gün düğün olur, anca öyle veririm.”

“Yok ya! Vermezsen kaçarım, anacım,” diyerek gülmeye başlamıştık.

“Bir kız kardeşim vardı, bir de aslan gibi abim oldu. Hem de en yakışıklısından,” dedi kasılarak Sevda.

Hararetli konuşmamızla birlikte kahvaltı da bitmişti. Masayı toparlayarak hızlıca hazırlanıp okula gitmek için yola çıktık.
Tüm gün aklımı karıştıran düşünceyle akşam olmuş, eve dönmüştük.

Esma’nın gelmesiyle kahvelerimizi içerken düşüncemi paylaştım.

“Kızlar, size bir şey danışmak istiyorum.”

“Sen mi?” dedi Sevda, şaşırmış bakarken.

“He, ben, Sevda. Ya, ben Gökhan’ı anneme olsun söylemek istiyorum. Ne yapayım, sizce?”

Kahvesinden yudum alan Esma söze girdi.

“Sence nasıl tepki verirler, veya ne zaman söylersen kızarlar, diyeyim ya da?”

“Tepkileri nasıl olur, bilmiyorum ki!”

“Bence söyle. Ayaz daha kötü şekilde anlatmadan, doğru şekilde sen anlat,” dedi Sevda.

“Doğru diyor,” dedi Esma, Sevda’yı göstererek.

“Kızım, senin bir tane kusurunu görmediler, kendi ayaklarının üstünde duruyorsun. Çocuk yaşta değilsin. Sevmek senin en doğal hakkın. Sevdiğin adam da adam gibi adam. Daha ne olsun,” diyen Sevda’ya bakarak başını iki elimin arasına alarak alnından öptüm.

“Bizim Sevda büyüdü,” dedim gülerek.

“Alay etme ya!”

Artık kimseden sevgimi saklamak istemiyordum. Sevgimden ve sevdiğim adamdan gurur duyarken, utanmış gibi saklamak saçma gelmeye başlamıştı.

"Sevdan kalbimde değil,
Damarlarımda kan oldu.
Aşkını dünyaya haykırmak,
Sesime farz oldu," diyerek kendi yazdığım şiirimi okurken elime telefonu aldım.

Sevda ve Esma bravolar eşliğinde alkış yaptılar.

Elimde telefonla bakışırken, ne söyleyeceğimi düşünsem de karar veremeden annem yazısının üstüne tıkladım. Kızların yanında konuşmam mümkün değildi. Ayaklanarak odama geçtim ve kapıyı kapattım.

Ya Bismillah.

“Kızım.”

“Anneciğim, nasılsın?”

“İyiyim, kızım. Sen nasılsın?”

Sesinin keyifli gelmesine rağmen, stresten saçımın ucunu kıvırarak elime dolamaya başlamıştım.

“Anne, ben sana önemli bir şey söylemek istiyorum.”

Cesaretime rağmen sesim kısık gibiydi.

“Söyle, kızım, paran mı bitti?”

Yanlış tahmini omuzlarımı düşürmüştü.

“Yok, anne, bitmedi.”

“Ne oldu, söylesene, kızım?”

“Anne, beni dinle sadece, lütfen, zor konuşuyorum zaten.”

“Tamam, kızım, dinliyorum.”

Derin bir nefes alıp verdim ve ne işe yarayacağını bilmesem de gözlerimi kapattım.

“Anne, ben biriyle görüşüyorum.”

Kelimeler ağzımdan zorla çıkmıştı. Tepkisini beklerken dudaklarımı ısırmaya başladım.

“Nasıl biriyle görüşüyorsun, anlamadım, kiminle görüşüyorsun?”

Ah, anne, işimi daha da zorlaştırmasan!

“Anne, benim erkek arkadaşım var. Öyle biriyle görüşüyorum yani.”

Bir müddet hiç sesi çıkmadı. Fırtına öncesi sessizlik değildir inşallah, diyerek söze girdim.

“Anne.”

“Erkek arkadaşın, yani sevgilin var.”

Şaşırdığı her halinden belliydi. Fakat tepkisini beklerken odayı arşınlamaya başlamıştım.

“Evet, anne.”

Yine bir müddet sesi çıkmadı.

“Anne.”

“Okuldan mı? Oralı mı?”

“İkisi de değil, anne, aslında bizim oralı.”

“Buralı! Burada mı yani?”

Sakince soru sorması biraz rahatlamama neden olmuştu.

“Yok, anne, şu an Kars’ta görev yapıyor.”

“Kars’ta! Öğretmen mi?”

Ya, anne, bir kere de doğru tahmin edip bana yardım etsen, ne olur? diye kendime söylenirken elimi bacağıma vurdum.

“Yok, anne, polis.”

“Polis mi?”

Şaşkınlığın zirvesinde olduğunu anlamıştım, fakat bu kadar şaşırmasını beklemiyordum.
Yine sesi çıkmıyordu. Kesin fırtına gibi gürleyecekti. Annemi biliyordum.

“Anne, bir şey demeyecek misin?!”

“Kızım, sen yaşına göre olgun birisin. Senin abin hapiste, o çocuk polis. Nasıl bir çıkmazın içine girdiğinin farkında mısın?”

Ses tonu oldukça değişmişti. Bir anda tersine esen rüzgârla düşüncelerim altüst olmuştu.

“Biliyorum, anne, Gökhan—”

“Adı Gökhan yani.”

“Evet. Gökhan abimi biliyor ve sorun olarak görmüyor.”

“Onun sorun olarak görmemesi, sorun olmayacağı anlamına gelmez.”

Sesi artık sinirli çıkmaya başlamıştı. Sert rüzgârla savaşarak beni savurmasına izin vermeyecektim.

“Anne, ben baştan bunun için reddettim, fakat Gökhan samimi olduğunu gösterdiği için sonra kabul ettim.”

“Seni kandırmak için tabii ki inanmanı sağlayacak!”

Başıma yıldırım düşmüştü sanki. Neler diyordu annem ya! Sinir ayarlarım karışmıştı ve ellerimi sıkmaya başlamıştım.

“Anne, Gökhan beni kandırmıyor!”

“Ne kadardır tanıyorsun ki bu kadar güveniyorsun?”

“Ayaz mı, Gökhan mı diye sorsalar, Gökhan’ı tercih ederim, anne.”

“Abini değil de onu tercih edersin!”

“Evet, şerefiyle işinde çalışan iyi biri. Üstelik annesinin ve kız kardeşinin üstüne titriyor. Onun sevgisine güvenmem için yeterli, anne.”

“Peki, annesinin seni isteyeceğini nereden biliyorsun? Suçlu birinin kardeşinin bizim evimizde ne işi var derse? O çocuk seni mi tercih eder yoksa annesini mi?”

“Bilmiyorum, fakat tercih yapması gerekirse tabii ki onun için ömrünü harcamış kadını seçecek!”

Ben sevgimi onun için heba etmeye hazırdım. Asla “ya ailen ya ben” diye tercih yapmak zorunda kalmasını istemezdim.

Ayaz’ın yaptıklarının sonucunda annemi üzmesine, kırmasına karşı gelirken aynısını Gökhan’dan istemek bencillikti.

“Mine, iyi düşündün mü, kızım! Arada kalıp harap olmanı istemiyorum, benim gibi.”

“Hayatı tecrübeyle öğreniyoruz, anne. Ben her şeye hazırım. Ayaz sorun çıkarmadıkça Gökhan’dan zarar gelmez, anne.”

Annem karşımdaymış gibi konuşurken ellerim, mimiklerim hareket halindeydi.

“Mine, ben kesinlikle razı değilim. Başka biri olur veya bu çocuğun başka mesleği olsaydı, tamam. Ama polis olmaz! Olmaz!” diyerek net tavrını ortaya koymuştu.

“Anne, ben Gökhan’dan vazgeçmeyeceğim!”
Annem ne kadar kesin kararlı olsa da ben de o kadar kararlıydım.

“Mine, önüne çıkacak engeller seni üzdüğü zaman arkanda durmam, bunu bil, ona göre davran!”

Tehdidin çok etkili değil. Ben zaten arkamda durmamana alışkınım.

“Benim önüme çıkan engellerde arkamda durmazsın, fakat Ayaz sizi üzse bile sorun olmaz, değil mi, anne?”

“Mine, saçmalama!”

“Yine beni ikinci plana attınız, anne! Senden Gökhan hakkında tek şey istiyorum.
Babama güzelce söyler misin?”

“Babana mı? Ben sana olmaz diyorum, sen babama söyle diyorsun. Neden acele ediyorsun?”

“Anne, Ayaz bir şekilde öğrenmiş. Beni babama söylemekle tehdit etti. Yalan yanlış şeyler anlatarak babamı kızdırmasını istemiyorum. Sen güzelce söyler misin? Lütfen, anne, ne olur.”

Ricadan çok emrivaki konuşmuştum. Hiç benim yapacağım konuşmalar olmasa da şu anki durumda mecburdum.

“Tamam, ilk fırsatta anlatırım. Fakat babanın da onay vermesini bekleme.”

“Ona babam karar versin, sadece söyle. Etkilemeden, lütfen, anne. Hiç olmazsa bunu benim için yap.”

Ben zaten eski Mine değildim ki konuşmalarım eskisi gibi olsundu.

“Tamam, söyleriz, bakalım.”

En azından bunu kabul etmişti.

“Anne, Elif nerede, onunla konuşmak istiyorum.”

“Sabahtan beri üst katta, gelmek istemiyor.”
“Tamam o zaman, anne, babama selam söyle.”

Telefonu kapatarak kendimle birlikte yatağımın üstüne onu da attım.

Yanındayken bir ayda demediğim kadar “anne” demiştim herhalde.
Annem destek olmasa bile en azından köstek de olmazdı.

Babamın ne diyeceğini fazlasıyla merak ediyordum.

Ne kadar moralim bozulsa da üstümden büyük bir yük kalkmıştı sanki. Ayaz bize zarar veremezdi artık. Zamanla annemin de kabul etmesini sağlardım.

Şu anda aklımdaki tek şey, Gökhan’a söyleyip söylememek arasında kalmıştım.

Üzüntümü unutmak için yine sesinde huzur bulduğum sevdiğimi aradım.

Uzunca çalan telefon, son anda açılmıştı.

“Efendim, güzelim.”

Nefes nefese konuşması şaşırttığı için kaşlarımı çatmıştım.

“Canım, müsait misin?”

“Senin için her zaman müsaitim. Söyle, güzelim.”

Yüzüme küçük bir tebessüm konmuştu.

“Önce nefes al istersen, nefesin kesilecek,” dedim kıkırdayarak.

“Benim nefesim de nefesimi kesen de sensin, prenses.”

Böyle güzel söze kıkırdamadan edemeyince, hoş geldin fingirdek Mine!

“Ne yapıyorsun, canım, böyle nefes nefese?”

“Evde spor yapıyorum. Bir yıldır bırakmıştım, forma girmem lazım yeniden.”

Çıplak halini görmesem de vücudunun şekilli olduğu gayet belliydi.

Bir de forma girmekten bahsediyordu.
Kıskançlığım gibi ben de anında kafamı kaldırmıştım.

“Sen zaten formdasın, yeterince çekici vücudun var—” dememle dudağımı ısırıp içimden kendime saydırmaya başladım. Hay benim çeneme!

Gökhan’ın alçak sesle sinsice gülüşünü duymuştum.

Rezillik diz boyu olmuştu.

“Vücudumu yeterince çekici buluyorsun yani, güzelim.”

Yüzünde muzurca gülümseme olduğuna emindim.

Boğazımı temizledim, lafı değiştirmem gerekiyordu.

“Gökhan, ben sana bir şey söylemek için aradım.”

“Zaten çok güzel bir şey söyledin, güzelim. Daha güzel ne söyleyeceksin, merak ettim.”

“Ya, Gökhan, kapatırım şimdi.”

Biraz nazlanmanın zararı olmazdı.
Kahkaha attı.

“Tamam, bi'tanem, söyle hadi.”

“Sevgilim olduğunu anneme söyledim. Annem de babama söyleyecek.”

Yok dese de en azından biliyor, diyerek içimden kendimi teselli ettim.

Şaşırdığı sesinden belliydi.

“Annen ve baban biliyor yani!”

“Evet, canım, ben artık seninle özgürce görüşmek istiyorum.”

“İyi yaptın, aşkım. Peki, ne zaman istemeye gelebilirmişim?”

Gözlerim fırlamıştı.

“Ne, ney! Ne istemesi, Gökhan ya!”

Annem ne diyor, bu ne diyor? Yarabbim, aklıma mukayyet ol.

“Güzelim, böyle uzaktan olmuyor ve burası çok soğuk. Sıcaklığını istiyorum.”

Bu adamın konuşurken bile çekici olması beni deli ediyordu. Elimi yüzüme koyunca kırmızının doruk noktasında olduğunu sıcaklığından hissettim.

“Bir abinin de dediği gibi: İnsanı bu soğukta ısıtacak ya aşkısı olmalı ya da atkısı,” dedi muzurca.

“Ben sana atkı aldım ya, Gökhan, sıkı sıkı dola boynuna!” dedim, gözlerimi kısarak.

“Doladım, yetmedi, ben aşkımı istiyorum!”

“Ya, Gökhan, sen çık, dışarıdaki karın içine at kendini. Ateşin soğusun. Utandırmasan olmaz mı ya!” dedim, tatlı kızarak.

Zevkle kahkaha attı.

“Of, Gökhan ya!”

“Güzelim, dışarıda dişi kurtlar var, onların kucağına mı atacaksın beni?”

Ne demek dişi kurt ya?!

“Sakın çıkma, Gökhan, gebertirim seni.”

Zevkten kahkahası bitmek bilmiyordu.

“Karar ver, çıkayım mı, çıkmayayım mı?”

“Of, Gökhan, kapatmamı istiyorsun galiba?”

“Madem dışarı çıkmaya izin yok, ben de soğuk suyun altına gireyim.”

“Görüşürüz, Gökhan.”

Telefonu yüzüne kapattım.

Yarabbim, benim de soğuk suya ihtiyacım vardı. Kalkıp bir bardak su içsem de yetmemişti. Balkon kapısını açarak soğuk rüzgârı içeriye aldım. Vücudumun uğradığı şoktan sonra odaya tekrar gittim.

Moral bozukluğum falan kalmamıştı.
Telefona gelen mesaj sesiyle elime aldım.

Gökyüzüm:

-Bana bu gece sabahlar olmayacak.
-Rüyalarımın kadınısın, güzelim.

-İyi geceler, Gökhan.

-İyi geceler, güzelim. :)))

Yüzüm yeniden kızarmıştı.

Bir daha böyle konuşma yapabileceğimi hiç sanmıyordum. Gökhan kışkırtmadığı sürece konuşmamaya karar verdim.

Gökhan, iş yerine yakın bir taekwondo kursuna kayıt yaptırmıştı. Tabii ki kadın hocadan ders alacaktık. Cumartesi öğleye kadar ve pazar günleri iş ve kurs arasında geçiyordu.

İlk zamanlar teknik vuruşları öğrenmeye başlayınca psikolojik olarak daha çok darbe alıyordum. Bedenime vurulan her tekme, Ayaz’dan yemişim gibi ruhsal bir çöküntüye itiyordu beni.

Kursu bırakmayı kaç defa düşünsem de Gökhan “hayır” demişti.

Bu durumumun hoca da farkındaydı. Üçüncü hafta derse başlamadan odasına çağırdı.

“Mine, şiddet görmüş öğrencilerim genelde senin gibi zorlanıyor. O zamanlar karşı koymayı bilmiyordun, fakat şimdi karşı koymayı öğreneceksin. Ve başaracaksın, biliyorum. Sadece kendine güven. Artık o sana zarar veremez. Ama sen ona karşı kendini de başkalarını da koruyabilirsin.”

Kendime güvenmem gerekiyordu. En çok da Gökhan için yapmalıydım.

Yavaş yavaş kendime güvenim artarken derslerde daha aktif olmaya başlamıştım.
Sevda, “Şimdiye kadar niye gitmemişim, tam bana göreymiş!” deyip duruyordu.

İş, kurs, vizeler, finaller derken zaman su gibi akıp gitmişti. Kursta dersler ağırlaşınca bacaklarımın ve kollarımın morarmayan yeri kalmamıştı.

Kurs ve iş bedenimi, dersler beynimi aşırı yoruyordu.

Okulun ara tatiline sayılı günler kalmışken ayakta durmakta zorlanıyorduk.

Yorgunluğumuzu atmaya uykumuz yetmez hale gelmişti.

“Abi,” diyerek gülümsedim. Açık bir alanda, yeşil çimenlerle kaplı dar bir taş yoldan bana doğru gelirken hiç cevap vermedi.

“Cüneyt Abi, hoş geldin,” diyerek daha çok gülümsedim. Üniformasının verdiği havayla önümde dikilerek, hiç cevap vermeden elindeki küçük siyah kutuyu bana uzattı.

“Abi, bu ne?” dedim kutuyu göstererek.

“Abisi, üzülme,” diyerek kutuyu elime bıraktı.

“Neden üzüleceğim ki?” diyerek kutuyu açtım. İçinde üç tane mermi görünce başımı kaldırıp abime baktım. Arkasında üniformasıyla duran Gökhan, öylece bize bakıyordu.

İkisinin de yüzü hiç gülmeden bana bakarken, abim Gökhan’a doğru hızla yürümeye başladı.

“Abi, bunları ne yapacağım?” dediğimde bana döndü.

“Abicim, üzülme,” diyerek hızla yürüyerek gitti. Elimdeki kutuya tekrar baktığımda, alevler içindeki kutunun elimi yakmasının acısıyla bağırarak gözlerimi açtım.

Odamdaydım, gecenin kör karanlığında yatağımda...

Ya Rabbim, bu neydi şimdi? Allah’ım, sen ikisini de koru.

Sanki sürekli koşmuş ve yorgunluğunu hissediyormuşum gibi bitkindi vücudum.
Derin nefes alarak sakinleşmeye çalışırken alarm çalmaya başladı. Alarmı kapatıp yatağın içinde oturarak dizlerimi kendime çekip yorganıma sarıldım.

İçime öyle bir sıkıntı oturmuştu ki nefesimi sıkıştırıyordu.

Yatağımdan kalkarak lavaboya gidip elimi yüzümü yıkayıp dışarı çıkınca Sevda’yla karşılaştım.

Uykulu gözlerine rağmen benim halimi fark etmişti.

“Mine, ne oldu? Yüzün bembeyaz olmuş!” dedi telaşla.

“Kötü bir rüya gördüm, Sevda, ama anlatmak istemiyorum.”

“Rüya sadece, bu kadar takılma zaten,” dese de düşünmekten tüm günümü baş ağrısıyla geçirmeme neden olmuştu.

Nadir rüya görürdüm ve rüyanın içinde çevremden biri varsa beni çok etkilerdi.
Akşamüstü içim rahat etmemiş, Cüneyt’e ve Gökhan’a mesaj atmıştım.

Cüneyt şubede ve iyi olduğunu yazmıştı.
Gökhan da, “İyiyim, Mustafa Abim’le oturuyoruz,” diyerek cevap vermişti.

Nefesimi kesen sıkıntı neydi?

“Sevda, bitmiyor bugün, daha yarım saat var,” diye sızlanırken tüm gün yaptığım gibi derin nefes aldım.

Yetmiyordu, aklıma rüya geldikçe, yüreğim bedenime sığmıyordu. Ve mağazada çalmaya başlayan şarkıyla kalbimdeki korku bütün bedenimi sardı.

&&&&&&&

Yine de sen son sevdiğim

Uğruna sevgiler aşklar tükettiğim

Yine de sen tek bildiğim

Yollarına aşk tohumları serdiğim

Bu can buna hayran

Sevişine kurban

Alıştırmasaydın insafsız

Bu can sana hayran

Gülüşüne kurban

Şimdi vazgeçemem ben inan

&&&&&

Omuzuma giren bir acı; acı değil kızgın bıçak sokmuşlar gibi. Elimle omuzumu tuttum. Başka bir ateş girdi karın boşluğuma. Diğer elimle bastırdım.

&&&&&&&

Kurşun adres sormazki

Yaktın beni en derinden

Depremlerde yine yüreğim

Yangınlar çaresiz Dön gel yine sev beni

Sar sevgine sevgimi

Nefes gibi muhtacım sana

Yine de ben hep seninim

&&&&&&

Ve göğsüme giren acıyla ayaklarımın bağı çözüldü. Yüreğim kafesine sığmıyor, ağlamamak mümkün değil. Alamadığım nefesim sadece "Gökhan" demeye yetti. Koluma giren Sevda destek olarak pufa oturtu.

" Gökhan! Gökhan' a bir şey oldu. Yüreğim acıyor Sevda!"

Ne söylerse söylesin duymadım, yüreğim hissetmedi.

İçimdeki büyük korkuyla mücadele etmeye uğraşırken arka cabimde ki telefon çalmaya başladı. Aceleyle alarak ekrana baktım.

Can Abim:

“Abi,” dedim, elimi kalbimin üstüne koyarak.

“Mine, işte misiniz, Sevda yanında mı?”

Telaşla konuşuyordu, sesinde tuhaflık vardı.

“Sevda yanımda, işteyiz. Abi?” dedim korkuyla.

“ Abisi, bir yere otur lütfen ve sakin ol!”
Yani...

“Abi, Gökhan’a bir şey oldu, değil mi?”

Sesimin titremesine engel olamazken, sormaya korksam da önemli bir şey olduğu belliydi.

Esma yanıma gelmiş, endişeli şekilde “Ne oldu?” der gibi bana bakıyorlardı.

“Abi, cevap ver, ne olur. Gökhan’a bir şey oldu, değil mi?”

Sesim de yükselmişti.

“Abisi...”

Derin nefes verişini ben bile duymuştum.
“Abisi, Gökhan yaralandı, ama iyi olacak, benim kardeşim.”

Onun da kendisini ağlamamak için zor tuttuğu belliydi. O kadar cılız çıkmıştı ki sesi.

Ben bütün gücümle bağırmak istedim. Avazım çıktığı kadar, en yüksek tepeye çıkmak ve bütün acımı bağırarak boşaltmak istedim.

“Abi! Abi, Gökhan nerede? Nasıl, nasıl yaralandı? Durumu nasıl?” derken kelimeler kekeleyerek çıkıyordu ağzımdan.

“Abisi, şimdi Kars’taki hastanede, ameliyatta. Ameliyat sonrası durumuna göre Trabzon’a yollayabilirler. Ama durumu iyi, abisi.”

“Ameliyatta, Trabzon’a yollayabilirler, ama iyi!”

Bana teselli vermek için her sözün peşinden “iyi” dese de doğru olmadığını anlamak zor değildi.

Artık kendimi kontrol edemeden sesli şekilde ağlamaya başlarken dizlerimin üstüne çökmüştüm.

“Abisi, dua edeceğiz, iyi olacak, benim kardeşim,” sözüyle bütün vücudum titrerken telefonum elimden düşünce ellerimi zemine koyarak destek almaya çalıştım.

Hıçkırarak ağlamak yetmiyordu. Avazım çıktığı kadar bağırmak istiyordum.
Kahrolası baş ağrısı yine saplanmıştı beynime.

Telefonu yerden alan Sevda kulağına götürürken elinden çekip geri aldım.

“Abi, orda mısın?”

“Burdayım, abisi.”

“Abi, benim hemen oraya gelmem lazım. Nasıl geleceğim?”

“Abicim, ben şimdi ilk uçakta yer ayırtıyorum. Havalimanında ben karşılarım seni, tamam mı?”

“Tamam, abi, ben hemen yola çıkıyorum,” diyerek Sevda’ya tutunarak yerimden kalkmaya çalıştım.

“Mine, benden haber bekle. Bileti alayım, ararım seni.”

“Tamam, abi, ne olur, çabuk ol.”

Aklım, yola koşarak çıkmaktan başka bir şey düşünemiyordu.

Bağırmadan ağlamak için kendimi sıkarken astım krizim başlamıştı.

Sevda ve Esma koluma girerek eleman odasındaki koltuğa oturttular. Erkan da gelmiş, kapının başından endişeli şekilde bana bakarken, Sevda çantamdan fısfısı verince iki defa sıktım.

“Esma, beni eve götür,” dediğimde Erkan söze girdi.

“Ben sizin arabayla bırakayım. Bu halde gidemezsiniz.”

Yine duramadın, gözyaşım. Nedir bu kadar akmak için hevesin? Bir kere gülmekten gelsen gözümden, kurur musun?