30. bölüm / 41
GÖKYÜZÜMTEK HAYAL
Bölümler 41Şu an: TEK HAYAL
- 1 CESARET3.732 kelime
- 2 GÖNÜL TERAZIM3.772 kelime
- 3 HARABE KALBİM3.505 kelime
- 4 CAN KIRIKLARI3.837 kelime
- 5 SÖZ3.827 kelime
- 6 ÖZGÜR KUŞLAR3.519 kelime
- 7 TERCİHLER2.434 kelime
- 8 YENİ HAYAT3.259 kelime
- 9 KÜÇÜK BİR KRİZ2.354 kelime
- 10 DAR SOKAK4.353 kelime
- 11 BİTMEYEN AYRILIKLAR5.122 kelime
- 12 YÜREĞİMİN ÇİÇEĞİ4.650 kelime
- 13 HUZUR4.266 kelime
- 14 KAR TANESİ5.636 kelime
- 15 SEVDAMIN KANATLARI4.448 kelime
- 16 RÜYA3.682 kelime
- 17 GEÇMEYEN ZAMAN3.953 kelime
- 18 BUZDAN ATEŞ4.560 kelime
- 19 VİCDAN KURŞUNU5.440 kelime
- 20 YİNE4.969 kelime
- 21 HASBELKADER4.713 kelime
- 22 TEK NEFES5.144 kelime
- 23 BAYAT POĞAÇA5.533 kelime
- 24 ÇAY4.152 kelime
- 25 ANILARIN KOKUSU4.701 kelime
- 26 PINAR4.637 kelime
- 27 ELÇİ4.153 kelime
- 28 ÖMRÜMÜN SAHİBİ4.720 kelime
- 29 HAYALLER3.399 kelime
- 30 TEK HAYAL4.875 kelime · Okuduğun bölüm
- 31 YÜREĞİ ÇOCUK4.424 kelime
- 32 TESADÜF4.453 kelime
- 33 NİKÂH4.645 kelime
- 34 EVİM4.387 kelime
- 35 YORGUN4.659 kelime
- 36 ÖZLEMELER4.183 kelime
- 37 VUSLAT 13.004 kelime
- 38 VUSLAT 22.460 kelime
- 39 VUSLAT 31.805 kelime
- 40 BEN BENİM3.142 kelime
- 41 HAYATIMIN HEDİYESİ (FİNAL)1.571 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
MİNE'DEN
Hayaller tartışır mıydı? Dimağımı yorgun düşüren, benim ve Gökhan’ın hayalleri sürekli münakaşa içindeydi. Gökhan’ın tek hayali vardı ve içi rahattı. Bense hangimizin hayallerine öncelik vermem gerektiğini düşünmekten yorgun düşmeye başlamıştım.
Benim hayalim sadece benimle bağlantılıydı. Onunki ise ikimize birden etki ediyordu ve ikileme düşüren nokta burasıydı zaten.
Onunla evlenmeyi elbette ben de istiyordum ama zamanlamadaki kararsızlık çok kötüydü. Ve ben arada olmaktan nefret ediyordum. Her şey net olmalıydı benim dünyamda; ya olur ya olmaz.
“Alooo minnak hanım, geldik. Çık artık Karadeniz’in derin sularından.” diyen Sevda’yla başımı yasladığım camdan dışarıya baktım.
Düşüncelerin içinde ne ara gelmiştik memlekete? Okul ara tatile girmişti ve bir haftalık ücretsiz izin alarak memlekete gelmeye karar vermiştik.
Gökhan’ın görevi olduğu için otobüsle yolculuğumuzun sonunda inerek valizlerimizi aldık.
Ali amca yine almaya gelmişti, sağ olsun. Sevda’nın babasına sarılması sanki beş yaşındaki kız çocuğu gibiydi hâlâ.
“Kızlarım, nasıl geçti yolculuk?” dedi Ali amca.
Ve Sevda’nın çenesi bir açıldı; bizim evin önüne geldiğimiz hâlde konuşmasını bitirmemişti. Arabayı durduran Ali amcaya baktım.
“Ali amca, ben ineyim, siz devam edin. Bunun konuşması bizi Sakarya’ya geri götürür.” dedim kıkırdayarak. Anında susarak bana dönüp sinir oklarını gözünden gözüme fırlatmaya başladı.
“Mucuk mucuk canım, öpüyorum seni. Görüşürüz!” derken kapıyı açarak aşağıya indim.
Bagajdan valizimi alarak çekerken el sallayarak merdivenleri çıktım. Dairenin ziline basarken Ali amca gitti. Açılan kapıyla eve adımlarken daire kapısının önüne Elif çıktı. Neşeden yerinde duramazken birden arkama bakmaya başladı.
“Abla, o kız evine mi gitti? Şey nerede, hani yüzük takan adam var ya, o nerede?” diye sıralamaya başlarken arkasından gelen annemle gülmeye başladık.
İçeriye girerek mantomu çıkarıp astım. Çantalarımı kenara koyarak Elif’in önüne dizlerimin üstüne çöktüm.
“Önce ablaya kocaman kucakla ve öp bakalım.” dediğimde minik kollarını boynuma doladı. En büyük dertlere bile şifa olur çocukların sevgiyle sarılmaları. Bütün yol yorgunluğum gitmişti.
“Sevda evine gitti ve yüzüğü takanın adı Gökhan. Sen ona abi diyebilirsin.” dedim yanaklarından öperek.
“Tamam. Bana ne getirdin?” dedi eliyle yüzümü severken. Aldığım hikâye kitabını ve oyuncağını gizleyerek “Hiçbir şey getirmedim.” dedim.
“Hıı, iyi, boş yere gelmişsin o zaman.” diyerek arkasını dönerek salona gitti.
Benim hatamdı; her gelirken sevindirmek için heves ederek aldığım şeyler artık karşılıklı sevgiye dönüşmeye başlamıştı. Anne ve babamın Ayaz’ın çocuk hâline yaptığını ben Elif’e yapmaya başlamıştım.
Çocukta bazı davranışları bizim iyi gördüğümüz davranışlar oluşturuyordu. Çok iyi anlamıştım artık. Annemle sarılarak valizimi odama götürerek yerleştirmeye başladım. Hikâye kitabını ve oyuncağı saklayarak daha sonra vermeye karar verdim.
Akşam karanlığı iyice çökmüş ve babamın işten dönüş saati yaklaşmıştı. Valizimi yerleştirmeyi bitirdiğimde üstümü değiştirerek salona gidip kanepeye uzandım. Beş dakika geçmeden kapı zilinin çalmasıyla sakince oturan Elif fırlayıp kapıyı açtı.
“Baba, ablam geldi ama bana hiçbir şey getirmemiş. Ablalar kardeşine bir şey almadan gelmez ki ama...” demesine düşünceliyle güldüm. Bu sorunu Elif’ten başlayarak düzeltmem gerekiyordu.
Yerimden kalkarak salona giren babamla kucaklaştım.
Güvendiğim dağın yanında olmak başka bir huzur veriyordu içime. Biraz özlem gidermece yaparken annemin yemeğe çağırmasıyla mutfağa geçtik. Çorbaları ben doldurarak servis yapınca yerime oturarak kaşığı elime aldım.
“Mine, madem evlilik yoluna girdin, biraz daha yemek öğrenmeye başlasan artık.” diyen annemle duraksadım.
“Olur anne, de daha zaman var. Sonra bakarız.” diyerek çorbamı içmeye başladığımda babamla göz göze gelince bana göz kırparak anneme baktı.
“Kaynanan demesin, ne biçim annesi varmış. Yemek yapmayı öğretmeden evlendirmiş diye.” dedi babam ciddi durarak.
“Herhalde yani, demesin. Bir oğlumu bile doyuramıyor! mu dedirtecek.” dedi annem biraz sinirlenmiş olarak. Biz kıkırdarken annem ters bakışlar atarak çorbasını içmeye başladı.
“Annecim, şimdi açıyorsun interneti, ne istersen videoyu izleyerek yapıyorsun. Ben sana laf dedirtmem, merak etme. Eskidendi onlar.” dedim elimi sallayarak.
“Ayy, iyi ki şu internetiniz var. Kocayı oradan bulmadığınıza şükredeceğiz yani.” dedi imalı imalı.
Neşeyle geçen akşamımızın ardından Elif’i alarak odamıza geldim. Onun pijamalarını giydirip yatağına çıktığında sakladığım yerden hikâye kitabını alarak yanına oturdum.
Kitabın yeni olduğunu fark eden Elif’in soru bombardımanı yarım saat sürmüştü. Sürekli okuduğum sayfanın analizini yaptırarak nihayet bitmişti kitap.
“Abla, ben hikâyeyi unuttum. Tekrar okur musun?” dediğinde kuruyan boğazım için su içmeye kalkıp çabucak geri geldim. Kitabı tekrar okurken nihayet uykuya gitmişti.
Pijamalarımda buluşup kendimi yatağa bıraktım. Telefonuma baktığımda Gökhan’dan mesaj gelmemişti. Müsait değildi belli ki. Fakat benim mesaj yollamımda sakınca yoktu.
-Yıldızlara dokundum senin için.
-Sevgimden aldığı ışığıyla parlayan yıldıza bak.
-Şimdiden özlemlerimle selamlıyor seni.
Çevrimdışı olduğunu görünce telefonu kapatarak uykuya gittim.
Çok sıcak bir hava var sanki. Sırtım sıcaklıkla yanarken kurtulmak için arkamı dönüyorum. Bu yanan bizim evimiz mi? Alevler gökyüzüne çıkarken yanına yaklaşamadığım için bütün sesimle bağırırken annem yanımda benden daha çok bağırıyor.
Ben “Elif nerede, babam nerede?” diye bağırıyorum, annem “Ayaz oğlum” diye bağırıyor.
İkimizin de çırpınışları bir işe yaramazken babam evin kapısına doğru ilerlemeye başladı. Ve boğazlarım yırtılana kadar bağırdım.
“Baba, ev yanıyor, girmeeee!” derken kendi sesimle uyandım. Kalbimin atışlarını kontrol edemezken hızlı nefes almak işe yaramadı. Rüyamın etkisiyle uykuda astımım başlamıştı.
Yatağımdan hızla kalkarak ışığı yakıp dolabımdan kol çantamı aldım. Hızla içinde fısfısımı alarak ağzıma sıktım.
Babam?!
Babam nasıldı?
Kendime engel olamayarak odadan çıkıp babamların odasının kapısına hafifçe tıkladım.
Ses gelmemesi iyi miydi, kötü müydü?
Düşüncemle ikinci kez daha hızlı tıklamaya başladım. Mutfak tarafından gelen annemin sesiyle olduğum yerde beklerken küçük bir çığlıkla arkama döndüm.
“Kızım, bu ne hâl! Yüzün kireç gibi olmuş.” dedi telaşla alnıma elini koyarak.
“Su gibi soğuk terlemişsin, ne oldu kızım?” dedi daha da telaşlı sesiyle.
“Anne, babam iyi mi? Uyandırır mısın? Lütfen.” dedim telaşla.
“Kızım, baban az önce su istemişti, yine uyumuştur. Telaş etme. Ne oldu, kâbus mu gördün?” dedi.
“Evet anne, olsun, sen babamı bir uyandırsana.” dedim telaşla.
Panik atağı olan annem benim aksine gayet sakin davranıyordu.
“Tamam, bekle burada.” diyerek odasına girdiğinde kapıyı açık bırakarak babamın yanına gidip kolundan biraz salladı.
“Şükrü! Şükrü!” dediğinde babam başını kaldırarak yarım ağızla “Ne oldu?” diye sordu.
“Su ister misin?” dedi annem bana bakarak.
“Yooo,” diyen babamla rahat bir nefes alarak kolumu kapı pervazına, başımı koluma yasladım.
Şükürler olsun ki babam iyiydi. Anneme el kaldırıp yatağıma geri döndüm. İçim biraz rahatlamıştı ve terlediğimi üşümeye başladığımda anca fark ettim. Dolabıma yönelerek siyah penye ve atlet alarak üstümü değiştim.
Çıkardıklarımı kenara koyarak kirliliğe atma işini sabaha bıraktım.
Neydi bu rüya? Üç kurşun ve elimin yandığını gördüğüm zaman Gökhan vurulmuştu.
Ama bu rüyamda Gökhan yoktu. Babam vardı, ateşlerin içine giden. İçimin sıkıntısı nefesimi kestiği için nefes egzersizleri yapmaya başladım.
Odanın ışığını kapatarak tekrar yatağıma oturduğumda telefonumu alarak mesajlara girdim.
Gökyüzüm:
-Tek yıldız yetmez seni görmeye, bütün yıldızlar seni bana hatırlatır.
-Özlemin hiç bitmedi ki başlasın.
Yüreğime su serpilmişti sanki. Bütün korkularıma şifa gibi gelir mi bir insan? Biraz olsun rahatlamış bedenimle zor da olsa yeniden uyumuştum.
Ne geceler vardı ki karanlığın da kaybolduğun. Ne sabahlar vardı ki gökyüzünün aydınlığıyla karanlığın içinden seni kurtaran.
Gözlerimi yeni güne açtığımda içimdeki sıkıntı bitmiş olsa da izini belli edercesine kendini hissettiriyordu.
Yatağımdan hızla kalkarak babamların odasının kapısına geldiğimde kapının açık ve yatağın düzenlenmiş olduğunu gördüm. Mutfaktan gelen tıkırtılara yönelerek yürürken babamın salondan seslenmesiyle salona çevirdim yönümü.
Kanepenin kenarına oturmuş gazetesini okuyordu. Kitap ve dergi okumasa da gazete kültürü vardı babamın.
İçimin rahatlamasını sağlamak için yanına giderek önce yanağına öpücük kondurdum. Tebessümle beni takip ederken kanepeye kıvrılarak başımı babamın bacağına koyup ellerimi iki bacağımın arasına sokuşturdum.
“Koca kızım, hayırdır. Uyku tutmadı mı dün gece?” dediğinde sadece başımı salladım.
“Niye, nişanlı mı gördün mü diyeceğim ama!?” dedi gülerek.
Eskiden kız babaları damadın eve gelmesine izin vermez, damatlar da gizlice gece kızla görüşmeyi bir şekilde sağlarmış. Ehh, görüşmelerin arası uzun olduğu için sabah ezanına kadar konuşurlar, kız mecbur uykusuz gezermiş gün boyu.
Babam bu deyimi sürekli söylediği için anlamını merak etmiştim ve anlatmıştı. Şimdi aynı deyimi bana iletiyordu.
Gülümseyerek gözlerimi yumdum. Bir müddet yattıktan sonra Elif’in uyanarak yanımıza gelmesiyle oturma pozisyonuna geçtim. Annem kahvaltıya çağırdığında yüzümü yıkayarak masaya oturduk.
Kahvaltı yaparken babamın telefonu çaldığında yerimden kalkarak salondan telefonu alıp baktım; ekranda “Azmi bey” yazıyordu.
Cüneyt’in babası neden arıyordu ki? Hızla telefonu babama götürüp eline verdiğimde ben yerime otururken babam konuşmaya başlamıştı.
Selamlaşarak hâl hatır sordular. Babam bir müddet dinleyerek gözlerini anneme çevirdi.
“Bugün müsait isek bize kahveye gelmek istiyorsunuz?” dediğinde annem başını sallayarak olur onayı verdi.
“Öğleden sonra bekliyoruz.” diyerek telefonu kapattılar.
“Senin geldiğini duymuşlar, bugün pazar gününden istifade gelin görmeye gelmek istediler.” dedi babam bana bakarak.
Sevdiğiyle sözlenmek güzeldi de bir de olayın gelin boyutu vardı değil mi? Başımı sallayarak kahvaltımızı yapmaya başladık.
Kahvaltının ardından keyif çayını es geçerek mutfağı toparlamaya başladım. Bulaşık işim bittiğinde kahvenin yanına tatlı yapmak aklıma geldi.
Anneme danışarak evdeki malzemelerle ne yapabileceğimi sorduğumda irmik olduğunu ve revani yapabileceğimi söyledi. İnternetten tarifini açtığımda annem ters bakış atıp söylenerek mutfaktan çıktı.
“İnternet çıktı, tarif istemek de bitti. Herkes her şeyi biliyor.” dedi şikâyet eder hâliyle.
Dikkatlice yaptığım revani gayet güzel görünüyordu. İşim bittiğinde mutfaktan çıkarak aklıma gelen fikir için odama giderek telefonumda mesajları açtım.
Can dostum:
-Suzann! Senin kayınpederin ve ailesi kahveye geliyor. Gelip sen kahve yapsana. Yazarak yolladım.
Pijamalarımı çıkararak üstüme siyah kadife elbisemi giydim. Başıma uygun tülbent örterek hazır olduğumda mesaj sesiyle telefonu açtım.
Can dostum:
-Sana yeni eğlence lazım galiba, gelmem. -Ama benim için bir şey söylerlerse muhakkak bana anlatacaksın.
-Hııı, bakarız Suzan. Grs. diyerek telefonu kapattım.
Arkamdan düşen birçok mesaj sesiyle saydırma mesajlarına başlamıştı bile.
Sözden sonra ilk defa geliyorlardı ve ben fazlasıyla heyecanlanmıştım. Biraz kendi başıma oturarak vaktin geçmesini beklerken kapı zilinin sesiyle ayaklanarak gittim.
Kapıyı ben açarken babam ve annem de arkamdan yanıma geldiler. Cüneyt’in babası, annesi ve kız kardeşi Çiğdem vardı sadece.
Hoş geldiniz merasiminin ardından elindeki çantayı uzatan annesiyle salona buyur ettik. Mantolarını alıp portmantoya asıp yanlarına giderek oturdum.
Tatlı getirmişlerdi sanırım. Çantayı mutfağa olduğu gibi bıraktım.
Heyecanım biraz daha sakinleşmiş, hâliyle daha rahattım artık. Sima olarak Cüneyt’e oldukça benzeyen kız kardeşi huy olarak daha sakin gibi duruyordu.
Konu hâliyle dönüp dolaşıp Gökhan’a gelmişti.
Babasının nasıl öldüğünü soran babamla uzun konuşma yaptılar. Gökhan’ın intikam yeminini hiç açmadılar. Memnun olmuştum konu etmediklerine. Belki de aramızda kalması daha doğruydu.
Çiğdem, Cüneyt’in aksine daha çekingen gibi oturuyordu. Ama on altı yaşında genç kızdı ve güzel fiziği vardı. Abimin kıskançlıktan çekeceği belliydi. Ben çok rahatmışım gibi onun rahat olması için mutfağa çağırarak yanımda oturmasını istedim.
Ben kahveleri yaparken o da tatlıyı hazırlamak istediğinde tatlı tabaklarını vererek hazırlamaya başladı.
“Çiğdem, söz akşamı sen neden gelmedin?” dedim kahveyi karıştırmaya başlayarak.
Bana bakarak dudaklarını şişirdi.
“Çocuklar istemeye gelmezmiş.” dedi sitemkâr sesiyle. Başımı hafifçe yatırarak üzüldüğümü belli ettim. Genç kızdı o, bir kişi fazla olsaydı ne olacaktı sanki?
İlk gelin görmesi heyecanını nihayet atlatmıştım çok şükür. Üstümden büyük bir yük gitmiş gibi rahatlamıştım. Artık evimin tadını çıkarma vaktiydi.
Can dostum:
-Minnak, bugün dışarı çıkıp gezelim mi?
-Olur. Dün neler konuştuk senin hakkında, neler bir bilsen!
Can dostum:
-Bir saat sonra kafede ol. Yoksa çenemden çekeceğin var.
-Grs, tamam yaa.
Üstümdeki pijamalardan kurtularak bol pantolon ve kazak giydim. Ev hâline iyice alışmaya başlamıştım ve pijamaları üstümden çıkarasım gelmiyordu. Şalımı bağladığımda salondaki anneme Sevda’yla buluşacağımı söyleyerek kaşe montomu giyip dışarıya çıktım.
Havanın buz kesen rüzgârı gözlerimi yaşartırken ellerimi ceplerime sokarak yürüdüm. Bu soğukta bütün yolu gözüm kesmeyince durağa giderek minibüs beklemeye başladım.
On dakika sürmeden gelen minibüste son kalan koltuğa oturdum. İçerisinin sıcağı iyi gelmişti fakat yanımdaki teyzenin sarımsak ve sirke gibi kokması nefesimi tıkamaya başlayınca kafeye gelmeden inmek istedim ve şoföre seslenerek durmasını rica ettim.
Allah’ım, teyzem gün ortası bu kadar sarımsak yenilir miydi ya?
Minibüsten indiğimde gideceğim yön olan sağ tarafıma baktığımda birkaç dükkân ilerideki birahaneyi görünce yolun karşısına geçtim.
Beş dakika daha yürüdüğümde kafeye gelmiştim zaten. Pazartesi olmasından dolayı kalabalık olmayan kafede cam kenarında Sevda’nın karşısına geçerek oturdum.
Yanımıza gelen garsona kahve sipariş verip yeşil gözlerini büyüterek bana bakmaya başladı.
“Ee minnakım, ne konuştular, anlatsana.” dedi meraklı Melahat.
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırırken düşünüyor gibi gözlerimi kısıp sessiz kaldım.
“Minnak ya! Ne var düşünecek!” dedi telaşla. Kendimi tutamayıp kıkırdadım.
“Tamam, çok bir şey konuşmadılar ama sen abime evliliği düşündürmeye başlamışsın ya, onun için bile sevmeye başlamışlar seni. Sadece abime göre biraz boyun kısaymışşş.” dedim çekingen sesimle.
“Oğlanlarını bekârlıktan kurtarmışım ama boyumu mu eleştiriyorlar! Ben kısa değilim, hepiniz fazla sırık olduğunuz için ben kısa görünüyorum.” dedi şikâyet ederek.
Kızgınlıkla dudaklarını buruşturdu.
Tavırlarını sevdiğim arkadaşım fena kızmıştı.
“Abim demiş ki?!” dediğimde gözleri parlayarak merakla ne diyeceğimi bekledi.
“‘Neyi var boyunun. Fasulye sırığı gibi boylu mu olacaktı? Ben memnunum boyundan.’ demiş abim.” dediğimde sırıtmaya başladı.
“Aşkım benim ya!” dedi gururla. Gelen kahvelerimizi keyifle içerken içerisi de kalabalıklaşmaya başlamıştı. Kalabalıktan mı bilmiyorum, içimde çoğalmaya başlayan sıkıntıyla daha fazla oturmak istemedim.
Hesabı ödeyerek kalkıp kendimizi dışarıya attık. Biraz soğukta aylak aylak gezinirken Sevda’nın çalmaya başlayan telefonuyla durduk.
“Efendim anne.”
.......
“Yaa anne yaa. Gelince yardım ederim.” dedi mızmızlanarak.
.........
“Üfff anne, tamam, geliyorum.” dedi yüzünü asarak.
“Misafir gelecekmiş akşama, yardıma çağırıyor.” dedi ağlayacak gibi sesiyle.
Vedalaşarak ayrılıp ağır adımlarla eve doğru yürümeye başladım. Adımlarım; yeni bir hayata başlamasının tok sesini savurdu havaya ve hayata...
Duyduğum bağırma sesi tanıdık birinin miydi? Kim diye etrafa bakmaya başladım. Yolun karşısındaki yeri gördüğüm anda bütün bedenim dondu.
Gözlerim gördüğünü beynime iletse de bütün sinir hücrelerim gördüğümün doğruluğunu sorguluyordu.
Yok dedim kendi kendime konuşarak. Yok, benzettim muhakkak diyerek kendimi ikna etme çabam başka birinin önündeki adamı itekleyerek bağırmasıyla yerle yeksan oldu.
“Ayaz, defol buradan! Eski borçların duruyor, sen yeni hesap istiyorsun! Önce borcunu öde!” dedi kabadayı kılıklı kel başlı bir adam.
Kaldırımda işaret parmağını sallayarak kendi kendine konuşarak hızla yürümeye başlayan abim Ayaz’dı işte.
Elinde küçük siyah bir valiz, üstünde ince bir montla sokaklara çıkar çıkmaz soluğu birahanede almıştı. Zıkkımın kökünü iç Ayaz, zıkkımın kökünü iç demekte sonuna kadar haklıydım.
Beni görmemesi için arkamı dönerek hızlı hızlı yürümeye başladım.
İyi de o nasıl dışarıya çıkmıştı, babamın haberi var mıydı? Ne yapacaktım şimdi? En son konuştuğumuzda beni Gökhan’ın yetkisini kullanmak için tehdit etmiş ve ben de bütün sinirimle reddetmiştim.
Kesinlikle bunun acısını çıkartmak isteyecekti. Ondan korkmuyordum artık. Kesinlikle korkmuyordum ama olacaklar içime sıkıntı dağı gibi oturmuştu. Eve gelince kesinlikle olay çıkaracaktı ve Elif, Elif’im yine çok korkacaktı.
Sıkışan nefesimi umursamadan daha hızlı yürüyerek bir an önce eve gitmeye uğraştım. Ne yapmam gerekiyordu? Yollar kaygı labirenti gibi başımı döndürürken gideceğim yönü şaşırmıştım.
Yanlış sokağa saptığımı fark ettiğimde geriye dönerek hızla yürümeye devam ettim. Sıkışan nefesim ve başıma giren ağrıyla birlikte kapının zilini çaldım. Beklerken nefes egzersizi yaparak düzene koymaya uğraşsam da nafileydi.
Kol çantamdan fısfısımı çıkarıp sıkarken annem kapıyı açtı. Yüzüme bakarak endişeyle buruşturdu yüzünü. İçeriye girerek aceleyle mantomu ve şalımı çözüp odama geçtim. Arkamdan gelen annemin sorusunu anca algılayabildim.
“Kızım, neyin var? Yüzün kireç gibi.”
Nasıl diyecektim veya dediğimde nasıl bir tepki verecekti annem? Evet ya, Ayaz’a karşı zaafı olan annem ne düşünecekti?
“Anne! Ayaz cezaevinden çıkmış, çarşıda gördüm. Gelmek üzeredir.” dediğimde şaşkınlıkla gözlerini büyüttü.
“Nasıl çıkmış, bizim niye haberimiz yok, iyi de ne zaman çıktı ki eve gelmedi?” diye soruları sıralarken bakışlarını başka yöne çevirmişti.
"Çünkü soluğu birahanede almış, kapıya atıyorlardı," dedim hırsla.
Ama annem umursamadı.
Elini kalbinin üstüne koyarak gülümsemeye başladı.
“Şükürler olsun, çıktı demek dört duvarın arasından. Özgür artık Ayaz’ım.” dedi memnun olmuş sesiyle.
Acıyla gülümsedim. Bana yaptıklarının ve olacakların farkında olmadan annem mutlu olmuştu. Madem hâlâ Ayaz için mutlu oluyordu, gerçeklerle yüzleşmesi için onu kendi haline bıraktım.
Kapı zili miydi çalan, fırtınanın sesi miydi bilmiyorum! Annem neşeyle adımladı holü. Arkasından onu takip ederken kapıyı açtığında babam adım attı içeriye. Sıkıntım biraz hafiflemiş gibi nefes verdim. Babamın yanında bizimle kavga etmeye cesaret edemezdi.
“Hayırdır Şükrü, erkencisin?” dediğinde annem, aklım kendini toparladı. Babam neden erken gelmişti ve yüzü neden bu kadar kötü görünüyordu?
Sessizce mantosunu çıkaran babam salona geçerken ben de yanına gitmek için adımlarımı çevirdim.
“Ayaz aradı; izine çıkarmışlar. Bu sabah dışarı salmışlar.” dedi babam yorgun sesiyle. Koltuğa oturarak dirseğini koltuğun koluna dayarken annem de yanına ilişti.
İzine mi çıkarmışlardı? Kesinleşmiş cezası olan, şartlı tahliyesini bozan birini neden salıvermek için çabalıyorlardı? Maalesef yasalarımızdaki boşluklardan ve cezaevlerinin doluluğundan katilleri bile serbest bırakıyorlardı.
Kasten adam öldürmekten yirmi yıl ceza alan birini bir buçuk yılda serbest bırakacak kadar delik deşik olan yasaların sonucuydu yaşadıklarımız.
Küçük bir alaylı gülümseme yayıldı yüreğime.
Sorsanız “Biz kader mahkûmuyuz.” derler fakat kaderimiz çabamıza bağlıydı. Ayaz kaderini kendi elleriyle yazıyordu neredeyse. Çıkar çıkmaz birahaneye koşmuş, nerdeyse kavganın eşiğinden dönmüştü. Kader mahkûmunun bende tanımı; kazayla birine zarar verip veya iftiraya uğramış birine denirdi.
Ayaz gibiler kendilerine dahi yaptıkları vicdansızlıklarının mahkûmuydu.
“Şükürler olsun, biraz olsun gün yüzü görsün oğlum.” dedi annem neşeyle. Sıkıntılı hâliyle kendi saçlarını okşayan babam bir anda duraksayıp anneme dikti bakışlarını.
"Çıkar çıkmaz, ayyaş arkadaşlarının yanına gitmek için para istedi. Şükür mü edeceğiz, sabır mı çekeceğiz görürüz hanım.” dedi babam.
Kapı başında dikilmekten vazgeçerek babamın karşısındaki koltuğa oturdum.
“Mine çarşıda görmüş Ayaz’ı.” derken bana baktı annem. Dediğiyle birlikte başını bana çevirdi babam.
“Nerede gördün kızım?” dedi.
Üzülecekti biliyorum ama saklamakta hiçbir şeye fayda etmeyecekti.
“İstanbul Caddesi’nin sonunda birahane var ya, orada gördüm. İçeriye girmek istemiş, ‘Önce borcunu öde’ diyerek dışarıya attılar.” dedim kısık sesimle.
Gözlerini kapatarak derin bir “off” çekti babam. Annemse artık gülümsemiyordu. Anne babaydılar, elbette çocukları için sevineceklerdi. Fakat yaptıkları yapacaklarının teminatı gibi görünen çocukları yüzünden karakollara düşüyor, maddi manevi oldukça zarar görüyorlardı. Onlar isterlerdi evlatlarıyla gurur duymayı ama olmuyordu işte.
Bazı insanlar bazı insanlara bu dünyanın sınavı oluyordu. Kapı zilinin çalmasıyla yerimde hafifçe irkildim. Babam ayaklanarak kapıyı açmaya gitti ve kâbuslarım kapımızda dikiliyordu.
“Babam, ben geldim.” diyerek içeriye adım attı Ayaz. Hafif bir gülümsemeyle sarıldı babam Ayaz’a. Babamın omuzunun üstünden beni gören bakışları bir anda değişti. Ne düşündüğünü çözemedim ama iyi düşünceleri olmadığı aşikârdı.
Sevgiyle sarıldılar annemle. Arkadan gelen Elif’in sesiyle kendimi Elif’e çevirdiğimde Ayaz’a doğru bakarak sessizce elimi tuttu Elif. Korku dolmuştu belli ki minik yüreğine. Omuzundan çekerek kendime doğru sarılmasını sağladım. Annemden ayrılan Ayaz bana doğru bir iki adım atarak Elif’e çevirdi gözlerini.
“Abicim, sen de mi özlemedin beni(!)?” dedi kinayeli sesiyle. Ellerini Elif’e doğru açarak kucağına gelmesini işaret ettiğinde başını kaldırarak bana baktı Elif. Başımı usulca sallayarak sarılmasını işaret ettim. Çekingen hâliyle yanaşarak sessizce sarıldı Ayaz’a. Kollarının arasına alarak yanağından öptü Elif’i Ayaz.
Elif’ten ayrılarak ayağa kalkarken bakışlarını bana çevirdi.
“Hoş geldin yok mu Mine!” dedi alayla kıvırırken dudaklarını.
“Hoş geldin Ayaz(!)” dedim kendime olan güvenimi sesimle yansıtarak. O artık benim “abi” diyeceğim sıfatta biri değildi. Annem gözlerini devirerek tepki verirken seslendi. Ortamın gerilmemesi için yine oğlunu pohpohlamaya başlayacağı aşikârdı.
“Oğlum, karnın açtır. Gel yemek ye hadi.” dediğinde Ayaz başını hafifçe sallayarak uyarısını yaparken onlar mutfağa, ben babamla birlikte salona geçtim. Odama gitmeyi düşünsem de hemen ondan korktuğumu düşünmesini istemedim.
Koltuğa oturduğumda Elif gelerek kucağıma oturdu. Aklıma gelenle telefonumu almak için Elif’i kucağımdan indirerek odama bıraktığım kol çantamdan telefonumu alarak salona tekrar geçtim.
Gökhan’a haber vermeli miydim bilmiyorum.
Ne diyecektim; “Senden para isteyen, bizi tehdit eden kıymetli abim eve geldi. Gel bizi koru” mu diyecektim? Utancımdan yerin dibine girmekten farksızdı benim için.
Mesajlardan Sevda’nın adına tıklayarak yazdım.
-Ayaz hapisten çıkmış. Mutfakta yemek yiyor. Ne yapmam gerek bilmiyorum,
yazarak yolladım. İşi olduğu için sanırım interneti kapalıydı.
Telefonu bırakarak Elif’in kıvırcık saçlarını sevdim bir müddet. Elif ise beklenmedik şekilde sessizce kucağımda oturuyordu.
Elif’im geçmişin korkusuyla güvenli liman gibi sığınmıştı kucağıma. Ne kadar izinli kalacaktı bilmiyorum ama üç aylık yapacaklarını üç güne bile sığdırırdı.
Ya uzun süre kalırsa, benim Sakarya’ya dönmem gerektiği zaman ailemi nasıl bırakıp gidecektim? Elif’i nasıl bırakacaktım onun ellerine?
İlk günden bu kadar beynimi esir alan korku, bıkkınlık ve tiksinmeyle görüşmeyeli uzun zaman olmuş. İnsan rahatlığa ne kadar çabuk alışıyormuş meğer...
Hoş gelmedin ruhumu sömüren gerçek hayatım.
Mutfaktan gelen Ayaz ağır adımlarla, yüzünde alaycı bir ukalâlıkla benim karşıma, babamın yanına oturdu.
“Babacım, nasılsın?” dedi.
“İyiyim oğlum. Sen nasılsın, ne kadar süreliğine izne çıktın?” dedi babam düşünceli hâliyle.
Annem Ayaz’ın karşısında eski hâline dönmüştü ama babam eskisi gibi değildi sanki...
Umarım...
“İki aylığına çıktım. Şimdiden iyi geldi.” dedi bana bakarak. Onunla birlikte babam da bana bakıp Ayaz’a döndü yüzünü.
“Ayaz! Mine sözlü ve artık biz yabancı insanlarla dünür olduk. Eğer Mine’ye ve sözlüsüne tek bir yanlış hareketini veya sözünü duyarsam sana hakkımı helal etmem. Haberin olsun. Bizi el âleme karşı utandırma yeter.”
Oy oy oy...
Babam Ayaz’a karşı ilk defa bu kadar net direktif veriyordu. Sanırım artık bazı gerçekleri kabul etmişti. Fakat yüzü renkten renge giren Ayaz’ın buna ne kadar uyacağı meçhuldü.
Çünkü köpek pislik yemekten vazgeçmezdi vesselam.
“Kızın bana karşı seni güzel doldurmuş. Sizi utandıracak ne yapacağım ki baba.” dedi Ayaz sinirlerine hâkim olmaya çalışarak.
“Dedi biri(!)” dedim sert sesimle.
“Neler yaptığını(!) söylersem neler yapabileceğin de belli olur değil mi?” dedim kinayeli şekilde.
"Sen o polise fazla güvenme, abisi!" dedi abisi kelimesinin üstüne vurgu yaparak.
Gözlerinden ateşler çıkan Ayaz’a karşı yüzümün tek mimiklerini dahi bozmadım.
Haklı olmadığını bildiği ve üste çıkamayacağı için konuyu değiştirmeye niyetlendiği belliydi.
“Arkadaşlarımın yanına gideceğim baba. Para lazım.” dedi emri vaki hâliyle.
“İnsan önce sorar ‘Paran var mı?’ diye ve lütfen diye bir kelime var lügatta.” dedim sesimi daha da sertleştirerek.
Kesinlikle bana saldırmamak için kendini zor tutuyordu. Sinirden kasılan çenesini sıkarak bana bakmaya devam etti.
“Mine, kaşınma, elimde kalırsın!” dedi dişlerinin arasından tıslayarak.
“Ayaz! Sakın eve sarhoş gelme, sen benim elimde kalırsın. Artık kendine çeki düzen ver, yeter!” dedi babam işaret parmağını göstererek.
Babam değişmişti. Şimdi hiç bırakıp gidemeyecektim onu. Sıkıntılara kalbi ne kadar dayanabilecekti? Bu kadar uzak olmak ben istedim ama kendi isteğim şimdi çaresizliğe dönüşmüştü.
Cebinden para çıkartan babam birkaç tane iki yüzlük uzattı Ayaz’a. Parayı eline alarak memnun olmamış yüzüyle bakarken babam anlamıştı bakışını.
“Maaşa kadar anca yetecek param var. Dikkatli kullan, bir daha veremem.” dedi.
Ters bakışlarla hızlıca salondan çıkarak anneme seslendi.
“Anne, bana kalın montumu versene.” dedi emri vaki hâliyle.
Yine...
Yerinden hızla kalkan annem arka odaya giderek bir süre sonra montla geri döndü. Sevgiyle yolcu ederek yanımıza geri geldi annem.
Ve başlıyoruz...
“Mine; abine saygılı davran, sonra beni hırpalıyor diye laf etme!” diyerek uyarısını yapan eski annem yine karşımdaydı işte.
Derin bir of çekerek yerinden yavaşça kalktı babam.
“Keyfim yok, uzanacağım.” diyerek odasına yönelince Elif’i kucağımdan indirerek ben de odama yöneldim.
Bir yıldan fazladır huzurla uyuduğum yatağım samandan yatağa dönmüştü yine. Yumuşak fakat insanın ruhuna batan bir yatak.
Korkularım sarmaşık gibi ayaklarımdan dolanmaya uğraştıkça bütün cesaretimle ayaklarımın altında ezdim korkularımı.
Bir daha ruhumu da bedenimi ele geçirmesine izin vermeyeceğim. Arkamda dağ gibi babam, yanımda Gökhan olduğu sürece asla yenilmeyeceğim. Sevda’nın birçok mesajına kısaca cevap vererek telefonu kapatıp uzandım.
Nefesim ciğerlerime, aklım düşüncelerime yetmiyordu. Havanın soğuğu ruhuma kadar işlerken daha çok sarıldım yorganıma.
Uykularımın bile huzuru kaçmıştı. Kâbuslarla boğuştum gece boyu.
Yorgun bedenimi zorla kaldırdım yatağımdan. Sabahın ayazıyla titrerken dolabımdan hırkamı geçirdim üstüme.
Mutfağa doğru adımlarken Ayaz neredeydi acaba? Salonda mı yatıyordu ki? Gece sesini de hiç duymamıştım ama...
Babamın çalan telefonuyla sesin geldiği yönü ararken salonda namazını kılmış babama bakarken telefonu açtı.
“Alo.” sesiyle başlayan babamın her kelimesi bir çöküş oldu bedenine.
“Tamam, geliyorum.” diyebildi zorlukla çıkan sesiyle. Kendini zorlukla koltuğun üstüne oturturken derin nefesler almaya başladı.
Dizlerinin dibine çömelerek elini tuttum.
“Babacım, iyi misin, ne dediler telefonda?” dedim beyazlanmış yüzüne bakarken.
Sorumun cevabını biliyordum fakat sordum yine de.
“ Dün bir bugün iki bismillah. Şubeden aradılar, ” dedi.
“Ben ilaçlarını getireyim, beraber gideriz.” diyerek yatak odasına annemin yanına gittim.
Uyandırdığım annemden ilaçları istediğimde telaşla kalktı yataktan. Mutfaktan ilaçlarını ve su alarak babamın yanına gittik.
Annem uyuyan Elif’i üst kata Canan ablaya bırakarak hazırlanarak yola çıktık.
Şubenin önüne geldiğimde istemsizce gülümsedim. İlk Ayaz yüzünden geldiğim Asayiş Şubede Gökhan ile tanışmış, yine Ayaz yüzünden geldiğimde parmağımda Gökhan’ın yüzüğüyle gelmiştim.
Her şerde bir hayır vardır demek ki böyle güzellikler için söylenmişti. Ayaz’ın durumu neydi, yine ne yapmıştı bilmiyorum ama mutlu değildim hâlimden.
İçeriye girdiğimizde koridorun sonundaki masaya doğru ilerledik. Sağ taraftaki “Müdür Yardımcısı” yazan odaya baktım usulca. Odanın kapısı kapalı ve karanlıktı. Evet, Gökhan orada değildi biliyordum ama yüreğime engel olamıyorum.
Masadaki bilgisayarın başındaki erkek polise babam kendini tanıtarak arandığını söyledi. Ayaz’ın adını söylediğinde polis bir anda bakışlarını babama ve bize çevirerek kendisini takip etmemizi söyleyerek koridorda geldiğimiz yöne doğru yürümeye başladı.
“Komiser” yazan kapıya tıklayarak içeriye girip kapıyı kapattı.
İki dakika sonra kapıyı açarak bizi içeriye buyur ettiğinde hep beraber girdik. Koltuklara oturmamızı rica ederek söyleyen komiser bir müddet bize baktı.
Babam daha fazla dayanamayarak söze kendisi girdi.
“Komiserim; siz bana oğlumun geçmişini sayacaksınız ve yine birine zarar verdiğini söyleyeceksiniz biliyorum. Lütfen söyleyin, maalesef biz böyle durumlara alıştık.” dedi çatallanan sesiyle. Zaten tuhaf olan yüzü daha da tuhaf olan komiser masanın üzerine eğilerek ellerini birleştirdi.
“Şükrü Bey, aslında oğlunuz başkasına zarar vermedi,” dedi zorla çıkan sesiyle.
Hepimiz şaşırırken komiserin yüzüne bakmaya devam ettik.
“Oğlunuz bu sefer kendine zarar verdi,” dediğinde panik atak hastası annem yerinden ayağa kalkarak “Ne oldu oğluma?” diye yüksek sesle sordu.
Kendine mi!? Ayaz'ın canı çok kıymetlidir. Asla yapmaz.
Bizim hayatımızın dönüm noktası olan bir konuşma başlamıştı yine şubede.
İnsan kendine en çok zararı yine kendisi verirmiş.
Bu dünyalık yaşam tarzı ve imansız bir hayat yaşayarak iki dünyasına da zarar vermeyi iyi başarıyor bazı insanlar.
Birahaneye alınmadığı için meyhanede soluğu alan, içtiği rakının sahte olması ve aşırı içmesi nedeniyle zehirlenen, o hâlde dışarıya çıkarak kaldırımda soğuktan ölmek üzereyken bulunan Ayaz gibi.
Hastaneye kaldırsalar da bir saat sonra ölen Ayaz gibi.
Bir akşam ya bir akşam, evinde oturup anne babanla hasret gidersen ne olurdu? Alışkın olduğu içkiye iki yıla yakındır hapishanede uzak durabiliyorsan, şimdi de dur bir akşam.
“Alışmış kudurmuştan beterdir” diye boş yere dememiş atalarımız.
Babam kalbini tutarak olduğu yerde yığılırken annem “Oğlum!” diye tek feryatla koltuğa düşerek bayıldı.
Anneme mi bakayım babama mı bakayım şaşırdım. Komiserin ambulans çağırmasıyla hastane koridorlarında devam etti acılı bağırmalar.
Abimdi ne yaparsa yapsın aynı anne babanın evladıydık. Canım yandı, vicdanım acıdı onun ölüm şekline.
“Allah’ım sen ölümün de hayırlısını ver hepimize.” dedim defalarca.
Şimdi daha iyi anlamıştım bu duanın hayrını. Sınava geldiğimiz bu dünyanın sualini vermek için ölümün bile hayırlısını isterdim. Anneme sakinleştirici, babama dil altı vererek alıştırdılar oğullarının öldüğüne. Beynim düşünmeyi reddediyordu. Ne yapmam gerekiyordu bilmiyorum.
Koridorda oturup gözyaşlarımı silmekten başka bir şey yapmadım bir süre. Sevda olsa benden daha soğukkanlı olur, ne yapması gerektiğini daha iyi bilirdi. Onun neşeli, çocuksu ruhunun altında nasıl soğukkanlı bir insan vardı bazen şaşırıyordum.
Sevda, Sevda’yı aramalıyım.
Hıçkırıklarımın arasında zorla söyledim can dostuma. Benim ağlamalarımdan, olaylarımdan o da bıkmıştı artık.
Yarım saat sürmeden acilin kapısından girerken bütün sesimle ağlayarak küçük bedenine sarıldım can dostumun.
Ağlayışım Ayaz’a mıydı, geçmişime miydi, annemlerin acısına mıydı ayırt edemiyordum artık.
"Bitti mi Sevda?"
"Bitti canım, her şey gibi bu da geçecek," dedi sırtımı sıvazlayarak.
Gökhan'ı aramaylıydım. Utandığım abimin, ölümünü utanarak haber vermeliydim.
Ali amca bizimle gelen polislerden bilgi alarak morga gideceğini söyledi.
Buraya kadar dayanabilmiştim işte. Astım krizim ve baş ağrım bir anda beni de sedyelik etmeye yetmişti. Beni de gözetim altına alırlarken bütün gücüm bitmişti artık.
Oksijen verilmeye başladıktan sonra gözlerimi açamaz oldum. Beynimin içinde keskin bir ses. Sanki biri tırnaklarıyla metal duvarı tırmalıyor. Zorla açtım gözlerimi.
“Mine, hadi hep beraber çıkıyoruz.” dedi Sevda koluma girerek.
“Annem ve babam nerede?” dedim zorla gözlerimi açarak.
“İkisi de iyi, dışarıdalar. Babam yanında, merak etme.” diyerek evimize doğru gitmeye hazırlandık.
Bizim evimiz cenaze eviydi artık. Annemden başka ağlayan olmayan cenaze evi. Annemin acısını gördükçe gözyaşlarım firar etse de en çok onun yüreği yanmıştı.
Kulağıma dolan komşularımızın fısıldaşmaları gözyaşlarıma engel olurken hem kızmama hem utanmama neden olmaya başladı.
“Yazık, yaktı anne babasının yüreğini.”
“Su testisi su yolunda!”
“Zaten içkiciydi, içkiden murt gitti.”
“Yazık, öbür dünyasını da kaybetti.”
“Ölürken bile ailesini utandırdı.”
“Genç insansın, niye düzgün biri olamadı bilmem.”
"Allah rahmet eylesin ama..." demesiyle ben artık kendimi tutamadım ve yüksek sesle "ya sabır ya sabır," çektim. Gözlerine baktığım kadın başını çevirdi.
“Fısır fısır fısır.”
“Fısır fısır fısır.”
Daha fazla dayanamayarak kendimi mutfak balkonuna, soğuğun içine bıraktım. İliklerimde hissettiğim soğukla kollarımı kavuşturdum göğsümde.
Konuştukları sözlerde sonuna kadar haklıydılar. Fakat yüreği yanan bir anne vardı yanlarında. Onları duyacak hâlde olmasa da ayıptı ya, ayıp.
Baş sağlığı dileyin, gidin; dışarıda isterseniz çekirdek çitleyerek konuşun.
Balkon kapısının açılmasıyla Sevda’yı gördüm.
“Mine, hasta olacaksın, içeri gel hadi.” dedi eliyle işaret ederek.
Başımı kaldırarak itiraz ettim sadece.
“Kayınvaliden ile Gökçe geldi, seni arıyorlar, gel içeriye.” dedi kızarak.
Buyrun, utancın en büyüğüne. Müdür Yardımcısı oğlunun sözlüsünün abisinin içkiden zehirlenerek kaldırımda öldüğü için baş sağlığına gelmişti.
Mutfaktan çıkarak salona yöneldiğimde kapı başında dikilen Gökçe ile sarıldık. Annemin yanına giderek gözyaşlarını silen kayınvalidemin elini öptüğümde sıkı sıkı sarılarak baş sağlığı diledi.
Utancımdan yüzüne bile doğru düzgün bakamayarak kendi odama geçerek yatağımın üstüne oturdum.
Dizlerimi kendime doğru çekerek başımı dizlerime koyduğumda Sevda, Gökçe ve Esra da gelerek yanıma dizildiler. Kur’an-ı Kerim okunmaya başladığında sadece dinledim.
Bu dünyada yaptıklarının hesabını vermeye, arkasından okunan Kur’an-ı Kerimler yeter mi bilemem.
Sonra eve yakın olan camiden abim Ayaz’ın selasını dinledim. Haydar amca öldüğünde yüreğimin ortası acımıştı. Ayaz öldüğü için üzülmüştüm ama insan hayatta ne yaparsa onunla anılıyordu öldüğünde.
Haydar amcanın arkasından herkes üzülürken Ayaz’ın arkasından içkisi konuşuluyordu. Son kez konuşurlar, birkaç gün içinde unuturlardı. İnsanoğlu neleri unutmamıştı ki.
Yağan soğuk yağmur damlaları anne ve babamın gözyaşlarına karışırken cenaze arabasının içindeki tabutu görünce kalbim acıdı.
Çocukken oturduğumuz evin yan bahçesine düşen topu almak için beni yollayan Ayaz, bahçedeki köpeğin dişlerinden son anda çekerek beni kurtarmıştı.
Bahçe kapısını kapatarak ellerimden tutarak yüzüme baktı.
“Bir şeyin var mı abisi? Çok korktun mu?” dedi bana.
Ben altı yaşlarında, o on falan. O andan sonra sandım ki Ayaz bana bir daha kötü davranmayacak, hep abisi diyerek beni başkalarına karşı koruyacak. Çocukluk aklı işte.
Maalesef hayalim hayalde kaldı.
Ömrümdeki tek güzel kalan hayalim.
Bu dünyalık hakkımı helal ettim bile diyemiyorum ama ahiretlik onu Allah’ıma havale ettim.
Cenaze arabasının peşinden giden insanlara baktım bir süre. Gelen cemaat babamın ve annemin çevresiydi sadece. Ayaz’ın tek çevresi vardı, onlarsa içmekle meşguldü büyük ihtimal.
En arkada gördüğüm bulutlanmış mavi gözlere sarılmak istedim. Kalabalıkta değil dedim kendime. Yalnız kaldığınızda sarılırsın, içini dökersin, seni en iyi o anlar.
İçeriye girdiğimde mutfakta yalnız olan kayınvalidem usulca yanıma yaklaştı.
“Kızım, Gökhan’ı yoğun bakımın önünde beklerken ben sadece anneydim. Senin annen de sadece anne. Utanma bizden. Yüreğini rahat bırak, annenin yanında ol ki senin vicdanın her zaman iyi olsun.” dedi.
Gözlerimden düşen yaşlarla başımı sallayıp yere eğdim. Cevap veremedim.
Anne yüreğinin acısını o gün hissetmiştim ama şimdi daha iyi anlamıştım onu. İyi insanlar iyi ki hayatımızda vardı.
Bazı insanlar bizim sınavımız, bazı insanlar da sınavımızın ödülüydü.
Bölüm etkileşimi
