45. bölüm / 45
Emrin Olur44. Bölüm
Bölümler 45Şu an: 44. Bölüm
- 1 1. Bölüm; 3. Kat, Son Sınıf.1.371 kelime
- 2 2. Bölüm; Nörolojik Kayıp.1.541 kelime
- 3 3. Bölüm; Melek Yüzlü Şeytan.1.471 kelime
- 4 4. Bölüm; Karakol Telaşı.1.956 kelime
- 5 5. Bölüm; Bu Halinle Bir Bok Yapamazsın!1.672 kelime
- 6 6. Bölüm; Ya Yoksa Kimsesi?1.425 kelime
- 7 7. Bölüm; Aramam Bir Daha.1.387 kelime
- 8 8. Bölüm; Altı Yaşındaydım.2.172 kelime
- 9 9. Bölüm; Belalı Hanım...2.213 kelime
- 10 10. Bölüm; Karamel2.516 kelime
- 11 11. Bölüm; Bitti Artık Yalın, Olan Oldu4.276 kelime
- 12 12. Bölüm; Plaka sahte!2.671 kelime
- 13 13. Bölüm; Çocukları Aldık!2.853 kelime
- 14 14. Bölüm; Boksörüm ben...3.049 kelime
- 15 15. Bölüm; Yiğit...3.480 kelime
- 16 16. Bölüm; Gel artık, küserim gelmezsen...3.493 kelime
- 17 17. Bölüm; Ceset yaklaşık iki günlükmüş...2.802 kelime
- 18 18. Bölüm; O gitti, ama sen buradasın...2.699 kelime
- 19 19. Bölüm; Abim yaşıyor mu? Onu tanıyor musunuz?2.209 kelime
- 20 20. Bölüm; Abin yaşıyor...3.120 kelime
- 21 21. Bölüm: Kumru ve Altay3.721 kelime
- 22 22. Bölüm; Biz buradayız3.182 kelime
- 23 23. Bölüm; Altay'ım!3.649 kelime
- 24 24. Bölüm; Balıkların da yaşama hakkı vardır!3.888 kelime
- 25 25. Bölüm; Boksör Jr.3.919 kelime
- 26 26. Bölüm3.970 kelime
- 27 27. Bölüm3.974 kelime
- 28 28. Bölüm4.098 kelime
- 29 29. Bölüm5.085 kelime
- 30 30. Bölüm4.815 kelime
- 31 31. Bölüm5.228 kelime
- 32 32. Bölüm4.516 kelime
- 33 33. Bölüm5.235 kelime
- 34 34. Bölüm5.506 kelime
- 35 35. Bölüm5.613 kelime
- 36 36. Bölüm5.453 kelime
- 37 37. Bölüm5.144 kelime
- 38 38. Bölüm4.130 kelime
- 39 39. Bölüm4.750 kelime
- 40 40. Bölüm6.113 kelime
- 41 41. Bölüm6.004 kelime
- 42 42. Bölüm5.891 kelime
- 43 43. Bölüm5.900 kelime
- 44 44. Bölüm5.366 kelime · Okuduğun bölüm
- 45 45. Bölüm8.166 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kapının önünde intikal ekibiyle birlikte bekleyen Mete, Altay’ın yüzündeki o yıkık ve kızarmış ifadeyi, gözlerindeki tutulamayan yaşları anında fark etti. Durumu tek bakışta kavrayan Mete, vakit kaybetmeden öne atıldı. Kollarını açıp Bahar’a doğru yumuşak ve neşeli bir sesle gülümsedi.
"Hey küçük hanım! Bak, dışarıda karlar var, gördün mü? Gel bakalım benimle, sana kardan adam yapmanın en kral yolunu göstereyim!"
Bahar, üzerindeki kocaman askeri ceketle şaşkın şaşkın Mete’ye bakarken, Mete onu Altay’ın kucağından nazikçe devraldı. Bahar’ı havaya kaldırıp hafifçe döndürdüğünde minik kızın yüzünde istemsiz bir gülümseme belirdi. Mete, onu hemen kapının önündeki güvenli bir köşeye oturtup ceplerinden çıkardığı küçük çikolata kağıtlarından ve kardan şekiller yaparak aklını o içerdeki korkunç gerçektenden uzaklaştırmaya çalıştı.
Altay ise Bahar’ın kollarından gitmesiyle birlikte iyice çökmüş gibiydi. Gözlerinden süzülen yaşları durduramıyor, titreyen çenesini saklamaya çalışarak evin hemen önündeki eski, ahşap oturağa adeta yığılırcasına çöktü. Başını ellerinin arasına alıp sessizce hıçkırmaya başladı. Omuzları sarsılıyor, dağın soğuk rüzgârı o acılı nefesleri etrafa savuruyordu.
Hiç vakit kaybetmeden Altay’ın yanına, o tahta oturmaya ilişiştim. Elimi Altay’ın titreyen omzuna koydum; parmaklarıyla sırtını yavaşça, teselli edercesine sıvazladım.
"Altay..." diye fısıldadım, sesim en az Altay’ınki kadar kırılgan ama bir o kadar da dik durmaya çalışarak. "Kendini paralama... Sen elinden gelenin en iyisini yaptın."
Altay başını ellerinin arasından kaldırdı; kızarmış gözlerini bana dikti. Hıçkırıklarının arasından boğuk ve acı dolu bir sesle konuştu:
"Gördün mü Hera...?" dedi, sesi titreyerek. "O kadar masum ki... 'Annem de üşümüştür abi, ona da mont verelim mi' dedi... Ben o an öldüm sanki. Nasıl söyleyeceğiz ona Hera? O çocuk o annesizlikle bu dağ başında nasıl yaşayacak?"
Altay’ın bu haklı isyanı ve vicdan azabı karşısında kendi gözlerinden süzülen bir damla yaşa engel olamadım. Ancak güçlü durmak zorundaydım; tıpkı kendi yaralarını sardığım gibi, bu koca adamın da kalbindeki o kanayan yeri şefkatle sarmaya çalıştım.
"Yalnız bırakmayacağız onu," dedim, kararlı ve inançlı bir ses tonuyla Altay’ın elini sıkıca kavrayarak. "Biz buradayız Altay. O minik kalbin bir daha üşümesine izin vermeyeceğiz... Söz veriyorum sana."
Altay, elleriyle yüzünü sıvazlayıp derin, titrek bir soluk aldı; gözlerindeki o acı, yıllar öncesinin kapanmamış yarasından sızan kan gibi taze ve yakıcıydı. Başını tahta bankın arkasına yaslayıp gözlerini karşıdaki kar kaplı zirvelere dikti. Sesi, rüzgârın uğultusu arasında zar zor duyulan, kırık bir fısıltıya dönüştü.
"Hera... benim annem de ben çok küçükken vefat etti. Bahar'dan birkaç yaş büyüktüm o zamanlar. Ya 6 ya 7 yaşındaydım. O babam olacak it... sarhoş gelmişti eve. Gerçi hep sarhoştu o piç. Kavga ettiler annemle, annem bana odama gitmemi söyledi... söz verdi sonra, gelip benimle oyuncak arabalarımla oynayacaktı... ama... o şeref yoksunu herif... boğarak..."
Boğazında düğümlenen o kelime, koca adamın sesini tamamen kesti. Devamını getiremedi. Gözlerinden akan yaşlar bu kez öfkeyle, yılların biriktirdiği o dinmez kin ve çaresizlikle karıştı. Dişlerini öyle bir sıktı ki çene kasları gerildi; ellerini yumruk yapıp tahta bankın kenarına sertçe vurdu, ancak hıncını böyle alabilirdi. Çocukluğunun o karanlık odasında, kapının arkasından duyduğu seslerin hayaleti yeniden üzerine çökmüştü.
Altay’ın sesindeki o titreme, kelimelerin bittiği yerde içimi dağlayan bir sızıya dönüştü. Bankta yan yana oturduğumuz o daracık alanda, göğsüne bastırdığı o korkunç çocukluğu sanki ikimiz birden taşıyorduk şimdi. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken, onun bu karanlık hatırasıyla nasıl yaşadığını ilk kez bu kadar net hissediyordum.
Gözlerimi ondan alamadan, fısıltıyla dökülen son cümlesini dinledim.
"Sabah oldu sonra... annem gelmemişti benimle oynamaya, ben de uyumamıştım sabaha kadar. Bahar gibi sandım, uyuyor sandım."
Yüreğime saplanan bıçak daha da derine gitti. Altay’ın o küçük, korku dolu odada sabaha kadar annesini bekleyişi, kapının arkasındaki sessizliğin ne anlama geldiğini bilmeyişi... Bahar’ın içeride annesini uyandırmaya çalışırken düştüğü o masum tuzak, yıllar önce bu dağlarda başka bir çocuğun da başına gelmişti meğer. Timin en neşeli, en hayat dolu görünen adamının altındaki o kırık döküşün, o bitmek bilmeyen koruma içgüdüsünün nereden geldiğini şimdi çok daha iyi anlıyordum.
Hiç düşünmeden, aramızdaki o mesafeyi tamamen kapatıp kollarımı Altay’ın boynuna doladım. Başını omzuma yasladım; elimle saçlarını şefkatle okşarken, kendi gözyaşlarım onun omzuna damladı.
"Geçti Altay..." diye fısıldadım, sesim hıçkırıkla titrese de kararlı çıkmaya çalışıyordu. "Bitti o geceler... Bak, biz büyüdük. O küçük çocuk yalnız değil artık."
Altay da kollarını belime sarıp başını omzuma gömdü; yıllardır içine akıttığı o küçük çocuğun çığlığı, bu dağ başındaki rüzgârın sesine karışıp gitti. Kapının önünde Bahar’ı güldürmeye çalışan Mete’nin uzaktan gelen neşeli sesi aramızdaki o ağır havayı delip geçerken, ikimiz de o buz gibi bankta birbirimize tutunarak sustuk.
Altay, başını omzumdan yavaşça kaldırdığında, gözlerindeki o derin hüzün ve minnetle bana baktı. Derin bir nefes alıp elinin tersiyle yüzündeki yaşları sertçe sildi; o maskesini, o güçlü asker duruşunu yeniden takınmaya çalıştı ama dudaklarındaki o titreme henüz tamamen geçmemişti.
Hafifçe gülümsedim, elimi omzundan çekmeden nazikçe sıktım ve sesimdeki o yumuşak ama kararlı tınıyla fısıldadım:
"Hadi, ağlama artık. Söz, sonra omzumda ağlamana izin vereceğim."
Altay, bu hafif iğneleme ve içten teselli karşısında kuru ve hüzünlü bir gülümsemeyle karşılık verdi; başını sallayıp ayağa kalktı. Kapının önünde Bahar’a hâlâ renkli kardan şekiller göstermeye çalışan Mete’ye ve içerideki acı gerçekle ilgilenen Hazal ile Karam’a doğru yürürken, omuzlarındaki o eski yükü biraz olsun hafifletmiş gibiydi.
Hazal, evin aralıklı kapısından dışarıya doğru bir adım attığında, gözleri hemen kapının önündeki manzaraya takıldı. Kaşları hafifçe çatılmış, içerideki o ağır havadan sonra minik kızın nerede olduğunu bilmek ister gibi bana bakmıştı.
"Bahar nerede?" diye sordu Hazal, sesinde hâlâ dinmeyen o operasyonel gerginlik ve şefkat karışımı tonla.
Altay, parmak uçlarıyla göz kenarlarındaki son ıslaklığı silip dikleşti; sesini olabildiğince normalleştirmeye çalışarak cevap verdi:
"Mete'yle komutanım. Mutlu..."
"Mutlu mu?" dedi Hazal, gözleri Mete ile Bahar'ın olduğu köşeye kayarken.
Mete, eline bulduğu renkli kuru dalları ve karları kullanarak minik bir kardan adam yapmaya çalışıyor, Bahar ise o büyük askeri ceketten sarkan elleriyle minik kahkahalar atarak onu izliyordu. Annesinin içeride yattığından tamamen habersiz, çocuk masumiyetinin o anlık koruma kalkanı altında gülümseyen o yeşil gözleri görmek hepimizin boğazına yeniden bir düğüm atıyordu.
Hazal derin bir nefes alıp başını iki yana salladı; yüzündeki o sert komutan çizgileri biraz daha yumuşadı.
"Çok uzun sürmez..." diye mırıldandı Hazal, gözlerini Bahar’dan ayırmadan. "Sağlık ekibi ve nakil aracı birazdan burada olur. Çoban babayı aramak için de arama kurtarma kolları bölgeyi taramaya başladı. Ama Bahar'a bu gerçeği nasıl vereceğiz, asıl mesele o."
Altay, ellerini ceketinin ceplerine sokup başını öne eğdi. Yüzündeki o kasvetli ifade yeniden yerine otururken, dişlerinin arasından fısıltı gibi konuştu.
"Ben söyleyeceğim komutanım... O kızı o enkazdan nasıl kurtardıysam, bu gerçeği de ona en az canını yakacak şekilde ben anlatacağım. Kendi ellerimle bırakmam o küçük kuşu."
Altay ile Hazal içerideki durum ve atılacak adımlar üzerine konuşmaya devam ederken, sessizce kapının önünden uzaklaşıp kar kütlelerinin üzerinde yankı yapmayan yumuşak adımlarla Mete ve Bahar’ın olduğu köşeye doğru yürüdüm.
Mete, elindeki kardan parçalarını birleştirip minik bir kulübe yapmaya çalışırken Bahar heyecanla ellerini birbirine vuruyordu. Yanlarında diz çöktüm; üzerindeki kocaman askeri ceketle büzüşmüş oturan minik kızın yeşil gözleri bana çevrildi. Yüzüme olabildiğince yumuşak ve şefkatli bir gülümseme yerleştirerek ellerimi dizlerimin üzerine koydum.
"Bahar... Güzelim..." dedim, sesimi rüzgârın sesinden ayırmaya çalışarak alçak tutarak. "Şimdi sana birkaç soru soracağım, olur mu?"
Bahar, Mete’nin yaptığı kardan kuleye diktiği gözlerini yavaşça bana çevirdi. Masum ve meraklı yeşil bakışlarıyla başını hafifçe yana eğdi, ardından saf bir çocuk sadeliğiyle kafasını salladı.
"Sor abla..." dedi Bahar, fısıltı gibi çıkan ince sesiyle.
"Baban... onun bir telefonu var mı?"
Bahar, sorum üzerine küçük kaşlarını hafifçe çatıp düşündü. Elindeki kar tanelerini eldivenli parmaklarıyla birbirine sürterken başını iki yana salladı.
"Yok..." dedi Bahar, saf bir netcelikle. "Babamın telefonu yok ki abla. 'Bizim dağlarda telefona ne hacet, dağın dili var, sesi var' derdi hep. Sadece bazen aşağı köyden biri geldiğinde seslenirlerdi."
İçimdeki o belirsizlik ve endişe bir kat daha artarken, arkamızda duran Mete ile göz göze geldik. Babanın nerede olabileceğine dair elimizdeki tek ipucu da böylece suya düşmüştü.
"Peki güzelim," diye devam ettim, sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak. "En son babanı ne zaman gördün? Sabah evden çıkarken ya da dün... Sana nereye gideceğini söyledi mi hiç?"
Bahar’ın fısıltıyla dökülen sözleri, karlı dağ havasından bile daha üşütücü bir sessizlikle etrafımızı sardı.
"Sabah gördüm abla... Yanağımdan öpüp de gitti. Geleceğim akşam dedi. Ve keçileri otlatmaya götürdü..."
Yüreğimdeki o sıkıntı büyürken, son umudumu da tutunmaya çalışarak hafifçe öne doğru eğildim. "Onları nerede otlattığını biliyor musun peki?"
Bahar, kocaman açılmış yeşil gözleriyle etrafa, karlarla kaplı uçsuz bucaksız sarp yamaçlara baktı ve başını yavaşça iki yana salladı:
"Hayır..."
Mete, elindeki kardan parçalarını bırakıp doğruldu; yüzündeki o oyuncu neşe yerini tamamen operasyonel bir ciddiyete bırakmıştı. Ayağa kalkıp telsizine uzandı ve Karam ile Hazal’ın duyabileceği şekilde net bir sesle konuştu.
"Komutanım, çoban baba sabah erken saatlerde keçileri otlatmak üzere evden ayrılmış. Ancak bir rotası yokmuş, dağın neresinde olduğunu küçük kız da bilmiyor."
Mete’nin telsizden aktardığı o umutsuz haber dağın soğuk rüzgârında yankılanırken, kapının önünde duran Hazal ve Karam durumu değerlendirmek üzere öne doğru bir adım atmıştı ki, uzaktaki sarp patikanın virajından yükselen belli belirsiz bir hareketlilik hepimizin dikkatini çekti.
Gözlerimi karların kapladığı beyaza bürünmüş yamaçlara diktiğim an, nefesim kesildi. Sislerin arasından sıyrılarak gelen koyu siluetler belirginleşti; ardı ardına dizilmiş otuz kırk kadar keçi, zillerinin boğuk ve huzurlu sesleriyle karları eşeleyerek bizim bulunduğumuz yöne doğru yavaşça tırmanıyordu. Ve onların hemen önünde, omuzuna attığı sopası ve kalın aba kabanıyla yürüyen yaşlıca bir adam vardı.
Bahar, kardan yaptığı minik kuleyi anında unuttu. Gözleri parlayarak ayağa fırladı, üzerindeki kocaman askeri ceket ayaklarına dolanırken neşeyle ellerini çırptı.
"İşte babam geliyor!" diye bağırdı Bahar, sesindeki o çocuksal coşku bütün dağın sessizliğini delip geçerek. Arkasını dönüp heyecanla bana sarıldı, ardından parmağıyla ilerideki adamı işaret etti. "Abla, babamla tanışmak ister misin?"
O an, kelimeler boğazıma dizildi. İçerideki o acı gerçeği, annesinin sessiz ölümünü bilen bizler için bu tablo o kadar ağırdı ki... Babasının hiçbir şeyden habersiz, akşamüstü sürüsünü toplayıp neşeyle evine dönen o masum adımı, yüreğime saplanan en keskin bıçaktan bile daha derin bir yara açtı.
Altay hızla yanımıza doğru adımladı; yüzündeki o kasvetli ifade, babasını kaybettiği o çocukluğunun hayaletiyle bir kez daha yüzleşiyormuş gibi bembeyaz kesilmişti. Karam ve Hazal da sessizce olduğumuz yerde kalakalmış, yaklaşan adama bakıyordu. Kimse Bahar’ın o heyecanını söndürecek, o masum dünyayı yıkacak cesareti o an kendinde bulamamıştı.
Bahar, sırtından kayıp düşen o kocaman askeri cekete aldırış etmeden, karları eze eze koca bir coşkuyla yaklaşan babasına doğru koşmaya başladı. Minik adımları heyecanla birbirine karışırken, yüreğimizde kopan o fırtınayı bastırmak imkansızdı. Mete ile birlikte vakit kaybetmeden hemen arkasından adımlarımızı hızlandırıp onlara yetiştiğimizde, yaşlı çoban sürüsünü durdurmuş, kollarını açarak neşeyle kendisine koşan kızını kucaklamak için diz çökmüştü.
Bahar doğrudan babasının boynuna atladı; kollarını o kalın aba kabanın etrafına sıkıca dolarken yüzündeki o saf mutluluk her şeye bedeldi.
"Hoş geldin baba!" diye fısıldadı Bahar, sarılmanın ardından geri çekilip gururla arkasındaki bizleri göstererek. "Bak, onlar asker abiler ve ablalar... Ben çok acıkınca seni aramaya geldim ama seni bulamadım baba. Sonra onlar beni buldu."
Çoban baba, yüzündeki dağ güneşinden kavrulmuş tebessümle başını kaldırıp bize doğru baktı; yabancıları görünce gözlerinde beliren o hafif şaşkınlık ve mahcubiyetle bizi selamlamak için ayağa kalkmaya yeltendi. Ancak Bahar’ın peş peşe sıraladığı masum cümleler, o neşeli anın havasını bir anda dondurdu.
"Annen sana yemek yapardı babam," dedi yaşlı adam, şefkatli ama yorgun bir sesle, kapalı duran evi işaret ederek.
Bahar, başını masumca yana eğip babasının ceketinin ucunu çekiştirdi. "Annem uyuyordu baba. Uyanmamıştı. Sonra Mete abi de bana ekmek verdi... Sonra da daha güzel yemekler vereceğine söz verdi!"
O an, yaşlı adamın yüzündeki o sıcak tebessüm bir anda silindi. Gözlerindeki o anlık donukluk, çocuğun sözlerinin arkasındaki korkunç gerçeği sezmesinin ilk işaretiydi. Adamın yüzü bembeyaz kesildi; nefesi boğazında düğümlendi ve bakışları Bahar’ın üzerinden yavaşça, arkada duran bizlere, özellikle de evin kapısına doğru çevrildi.
Mete başını hafifçe öne eğip yutkundu, ben ise gözyaşlarımı tutamayarak başımı başka tarafa çevirdim. Dağın o soğuk rüzgârı aramızdan geçerken, içerideki o sessiz ölümün haberi nihayet babanın da kalbine bir hançer gibi saplanmıştı.
Yaşlı adamın elindeki kalın ahşap sopa, parmaklarının arasından kayıp karların üzerine düştü. Yüzündeki o dağ güneşinin kavrukluğu, yerini saniyeler içinde ölümcül bir solgunluğa bıraktı. Gözleri, Bahar’ın "Annem uyuyordu" diyen masum bakışlarından yavaşça kopup, ilerideki o dumanı tütmeyen taştan eve doğru çevrildi.
Nefesi kesilmiş gibi göğsü hızla inip kalkıyor, dudakları titriyor ama ağzından tek bir kelime bile dökülemiyordu. Gerçeği zihni kabullenmek istemese de, kalbi o acı sonu çoktan sezmişti.
Mete ile birlikte olduğumuz yerde taş kesilmiş gibi kalakalmıştık. Yaşlı adam, dizlerinin bağının çözüldüğünü hissederek yavaşça yere doğru çöktü; ellerini yüzüne kapatıp dağın o sessiz ve acımasız ayazında, boğuk ve yürek dağlayan bir hıçkırıkla sarsılmaya başladı.
Bahar, babasının bu halini görünce neye uğradığını şaşırdı; minik gözleri korku ve şaşkınlıkla açıldı. Babasının dizinin dibine çömelip küçük elleriyle adamın kabanını çekiştirdi. "Baba... Ne oldu? Neden ağlıyorsun?"
Yaşlı adam ellerini yüzünden yavaşça çekti; gözyaşlarıyla ıslanmış kızarmış gözlerini kızına dikti. Titreyen elleriyle Bahar’ın saçlarına dokundu, onu kendine çekip göğsüne bastırdı ve hıçkırıkları arasında fısıldadı. "Güzel kızım... Benim güzel kuzum..."
O an, evin kapısının önünde bekleyen Altay, Hazal ve Karam da yavaşça bize doğru yürümeye başladı. Altay, yaşlı adamın acısını kendi yüreğinde yeniden yaşarken, gözlerindeki o öfke ve çaresizlik katlanarak büyümüştü. Hepimiz o karlı dağ başının ortasında, hayatın en ağır ve adil olmayan gerçeklerinden biriyle daha baş başa kalmıştık.
Yaşlı adamın kızına sarılıp dağın rüzgârına karışan o feryadı ortalığı inletirken, gözyaşlarım artık yanaklarımdan oluk oluk süzülüyordu. Bu kadar masumiyetin ortasına düşen bu kirli, acımasız ölüm fazlaydı; insanın ruhunu parça parça ediyordu. Dizlerimin bağının çözüldüğünü, ayakta duracak dermanımın kalmadığını hissettiğim an, yanımda duran Mete’nin omzuna doğru bıraktım kendimi.
Başımı onun sert omzuna yaslayıp gözlerimi sıkıca yumdum. Dişlerimi birbirine öyle bir geçirdim ki çenem ağrıdı, ardından hınçla ve boğazımdan kopan o kısık, zehir gibi bir fısıltıyla mırıldandım. "Sikeyim... sikeyim..."
Bahar, babasının göğsüne sıkıca sarılmışken, adamın sarsılan omuzlarını ve hıçkırıklarını görünce minik kaşlarını endişeyle çatdı. Küçük ellerini babasının yanaklarına götürüp yüzünü kendine çevirdi; gözlerindeki o masum ve sarsılmaz inançla, dağın rüzgârına karşı fısıldadı: "Neden ağlıyorsun ki baba? Askerler uyandırırlar annemi."
O cümlenin bittiği saniye, etrafımızdaki hava tamamen buz kesti. Bahar’ın o saf kalbiyle kurduğu bu son cümle, hepimizin kalbine inen son darbe oldu. Yaşlı adam, kızının yüzündeki o umut dolu yeşil gözlere baktıkça daha da yıkıldı; elleri titreyerek Bahar’ı yeniden göğsüne bastırdı ve bu kez sesli bir feryatla hıçkırmaya başladı. Altay arkamda derin ve sarsık bir nefes alırken, ben Mete’nin omzuna gömdüğüm yüzümde ellerimi daha da sıktım; o uykunun asla bitmeyeceğini, o kapının bir daha hiç açılmayacağını o minik çocuğa nasıl anlatacağımızı düşünmek bile ruhumu paramparça ediyordu.
Mete, dolan gözlerini saklamak için başını hafifçe öne eğip yutkundu; titreyen elini uzatıp Bahar’ın omzuna dokundu, ancak boğazındaki o düğüm yüzünden tek kelime edemedi.
Tam o sırada, evin arkasındaki patikadan gelen motor sesleri ve kar botlarının gıcırtısı sessizliği yardı. Uzaktan sökün eden jandarma intikal aracı ve sağlık ekibinin turuncu-beyaz lambaları, karlı dağ yolunun beyazlığını soluk kırmızı bir ışıkla boyayarak evin önüne yanaştı. Kapıları açılıp askerler ve sağlık görevlileri aceleyle inerken, Karam dikleşti ve kendinden taviz vermeyen o sert, komuta sesini takınarak öne atıldı. "Sağlık ekibi, içerideki sivil için acil müdahale setiyle birlikte derhal içeri! Olay yeri inceleme ve adli tabip ekibine de derhal telsiz geçin, durum teyit edildi."
Sağlık görevlileri sedye ve çantalarıyla hızla evin kapısına yönelirken, Altay olduğu yerde taş kesilmiş gibi duruyordu. Gözleri, babasına sarılmış olan Bahar ile içeri giren sağlıkçılar arasında gidip geliyordu. Çocukluğunun o karanlık sabahı, sanki şu an yeniden gözlerinin önünde canlanıyordu; o gün ona kimse yardım etmemiş, kimse elini tutmamıştı. Ama şimdi... bu dağ başında, o küçük kızın ellerinden tutacak birileri vardı.
Altay ağır adımlarla yaşlı adamın ve Bahar’ın önüne doğru yürüdü. Diz çöküp yaşlı adamın omzuna elini koydu; yüzündeki o demir gibi sert asker maskesi tamamen dağılmıştı, gözlerindeki yaşlar yanaklarından sızıyordu.
"Ağabey..." dedi Altay, sesi fısıltıdan biraz yüksek ama yürek delip geçecek kadar acı dolu çıkmıştı. "Kaldır güzel kızını... İçerideki işlemleri yapacaklar. Üşütmeyin dışarıda."
Yaşlı adam, kızaran gözlerini Altay’ın yüzündeki o askerî kamuflaja ve oradaki hüzne dikti. Yılların ezilmişliği, dağın ayazı ve o ani ölümün şokuyla titreyen sesiyle fısıldadı:
"Nasıl söyleyeceğim evlat... Nasıl kıyıp da söyleyeceğim ben bu kuzuya?"
Altay derin ve hıçkırıkla kesilen bir nefes aldı, elini Bahar’ın saçlarına uzatıp usulca okşadı.
"Beraber söyleyeceğiz ağabey..." dedi Altay, gözlerini Bahar’ın merakla bakan yeşil gözlerinden kaçırmamaya çalışarak. "Yalnız bırakmayacağız."
Sağlık ekibinin ve adli birimlerin evde başladığı titiz çalışma odayı daraltırken, Çisil vakit kaybetmeden içeri girdi. Yüzündeki o solgun ama profesyonel sakinliği korumaya çalışarak doğrudan Bahar’a yöneldi.
"Gel bakalım güzel kızım," dedi Çisil, sesini olabildiğince neşeli tutarak Bahar’ı babasının kucağından nazikçe aldı ve kollarının arasına sardı. "Biz seninle içerideki kardan adamlardan daha güzel bir oyun bulduk, hadi beni takip et."
Bahar, olup bitenlerden habersiz, merakla Çisil’in boynuna sarılırken Çisil onu hızla o odadan uzaklaştırıp evin daha sakin bir köşesine, dikkatini dağıtacak oyuncaklar ya da renkli eşyalar bulabileceği bir yere taşıdı.
O kapı arkalarında kapanır kapanmaz, evin o basık ve duman kokulu odasında kalan adamın omuzları iyice çöktü. Tahta sedire ilişen yaşlı çoban, ellerini başının arasına alıp derin bir iniltiyle öne doğru eğildi.
Mete, Altay ve ben adamın karşısındaki sedire ve taburelere sessizce yerleştik. Altay’ın gözleri hâlâ yerde, elleri ise dizlerinin üzerinde sıkıca yumulmuştu; kendi çocukluğunun hayaleti bu odada bizimle birlikte nefes alıyordu sanki.
"Ağabey..." diye başladı Mete, sesi her zamanki neşesinden sıyrılmış, keskin bir bıçak gibi sessizliği keserek. "Olayın detaylarını, ne zaman ve nasıl olduğunu bizimle paylaşman gerekiyor. Adli birimler dışarıya bilgi vermeden önce durumu netleştirmeliyiz."
Yaşlı adam, ellerini yüzünden yavaşça çekti; dağ güneşinden kavrulmuş, çizgilerle dolu yüzü yaşlar içinde kalmıştı. Başını kaldırıp yorgun gözlerini önce Mete’ye, ardından uzun uzun Altay’a dikti.
"Ben... ben bilmiyorum evlat..." dedi, boğazından hırıltıyla kopan sesle. "Sabah gün doğarken çıktım evden. Sürü huzursuzdu, yüksek kesimlere doğru sürmem gerekti. Her şey... her şey bıraktığım gibiydi. Karısı... çocuk sabaha kadar sıcacıktı ev..."
Adamın sesi çatladı, yutkunamadı. Altay, yaşlı adamın bu çaresizliği karşısında daha fazla dayanamayarak başını kaldırdı; gözlerindeki o acımasız hatıra, bu kez adamın yarasına merhem olmak ister gibi yumuşadı.
"Biliyorum ağabey," dedi Altay, sesi fısıltıdan biraz sert ama içinde tonlarca şefkat barındırarak. "Zor olduğunu biliyorum... Ama o kızın bu dağ başında yapayalnız kalmaması, adaletin yerini bulması için ne biliyorsan anlatman lazım. Biz buradayız, yalnız bırakmayacağız."
Yaşlı adamın kırık ve titrek sesi, odadaki o ağır havayı daha da boğucu hale getirdi. Elleriyle dizlerini sıkarak başını öne eğdi; o sabah kapıdan çıkarken karısının uyuduğu o anı yeniden yaşıyormuş gibi gözleri doldu.
"Ben çıkarken de uyuyordu karım... ama sorun yoktu, nefes de alıyordu. Normalde uyumazdı o kadar çok, bende yorgundur diye kızıma da rahatsız etmemesini tembihledim... Öyle çıktım evden..."
Cümlesi bittiğinde boğazından hırıltılı bir hıçkırık koptu. Adamın bu masum ve geç kalmış fark edişi, içerideki vicdan azabını körüklerken, Altay’ın çene kasları gerildi. Kendi babasının o gece yarısı getirdiği o karanlık ölümle, bu masum kadının sessiz gidişi arasında zihninde kurulan bağ, yüzündeki ifadenin bir anda sertleşmesine neden oldu.
Mete, adamın bu sözleri üzerine hızla not aldığı defterini kapatıp başını kaldırdı; sesindeki o profesyonel tonu korumaya çalışarak sordu:
"Peki ağabey... Eve senden başka giren çıkan oldu mu son günlerde? Yabancı biri, şüpheli bir yabancı, köylü ya da herhangi biri geldi mi buralara?"
Yaşlı adam başını iki yana salladı. "Yok evlat... Bizim bu yaylaya yabancı ayak basmaz, hele kış vaktinde hiç basmaz. Köylü desen, aşağı köy iki saatlik yol, bu tipte kimse gelmez."
O an odadaki herkesin aklına aynı korkunç ihtimal düştü; dışarıdan biri değilse, bu iş ya içeriden bir ihanetti ya da o sarp dağ başının gizlediği başka bir karanlık sır. Altay oturduğu yerden yavaşça kalktı, ellerini beline koyup odanın içinde adımlarken dişlerinin arasından fısıldadı.
"Yabancı değilse... İçeriden biri ya da bu dağların kurdu izini belli etmeden girdi demektir."
Mete, kalemi parmaklarının arasında hafifçe çevirip not defterine yeni bir detay eklerken bakışlarını yeniden yaşlı adama dikti. Odadaki o boğucu hava, Mete’nin yönelttiği bu kritik soruyla biraz daha gerildi; hepimiz cevabın geleceği o saniyeye kilitlendik.
"Peki abi, son zamanlarda üçünüzün birden evden çıktığı oldu mu?"
Yaşlı adam, kafasını kaldırıp kırışık alnını sıvazladı. Zihnini o son günlerin sığ sularında gezdirmeye çalışırken, dudaklarından yorgun bir nefes döküldü.
"Üçümüz birden mi?" diye mırıldandı adam, düşünür gibi kaşlarını çatarak. "Yok evlat... Ben zaten sürünün başından ayrılmam, dağdayım. Hanım desen, o kapı dışarı adım atmaz, hele bu kış gününde çocukla hiç çıkmazdı."
Adam aniden duraksadı; gözleri hatıraların arasında hızla gidip gelirken yüzündeki o solgun ifade daha da belirginleşti.
"Bir... bir kere oldu," dedi sesi fısıltı gibi çıkarak. "Bundan üç dört gün evveldi. Aşağı köyden bir haber gelmişti, resmi bir evrak imzası için muhtarlığa inmemiz gerekiyordu. Hanım da 'Hazır inmişken kışlık birkaç parça eksik alalım' dedi. Bahar’ı da yanımıza alıp üçümüz birden inmiştik köye... Ev o gün komple boş kalmıştı."
Altay, odanın içinde attığı adımları aniden kestikten sonra olduğu yerde donakaldı. Çene kasları seğirirken, başını yavaşça yaşlı adama doğru çevirdi.
"Ev o gün ne kadar süreyle boş kaldı ağabey?" diye sordu Altay, sesindeki o sert ve keskin ton odayı adeta buz kesti. "Kimse var mıydı köyde? Ya da eve sizden önce dönen oldu mu?"
Yaşlı adam, Altay’ın üzerindeki o keskin ve sorgulayan bakışları altında ezilerek başını öne eğdi. Elleriyle dizlerindeki aba kumaşı sıkıca kavrarken, o günün ne kadar kısa sürdüğünü kanıtlar gibi titreyen bir sesle mırıldandı:
"Birkaç saat sadece... Geldiğimizde her şey yerli yerindeydi."
Mete hızla defterine bir şeyler karalarken, Altay derin ve öfkeli bir nefes alarak ellerini saçlarından geçirdi. Eve dışarıdan birinin girdiğini, içerideki düzeni bozmadan o birkaç saatlik boşlukta sinsice planlandığını anlamak zor değildi. Ama asıl soru, bu dağ başındaki kimsesiz haneye kimin ve ne amaçla girdiğiydi.
Odanın havası iyice daralırken, kapının aralığından Çisil’in ve içeride Bahar’ın neşeli sesleri zayıf bir yankı gibi kulaklarımıza ulaştı; o masum ses, odadaki bu karanlık gerçeği yüzümüze daha da sert bir tokat gibi çarpıyordu.
Hazal ile Karam’ın adli birimlerle koordine olmaya başladığı an, Altay’ın üzerindeki o baskının ve yerinde duramama halinin doruğa ulaştığını gördüm. Başımı hafifçe onlara çevirdikten sonra, gözlerimle Altay’ı işaret ederek kararlı bir ses tonuyla konuştum.
"Altay, benimle gel. Siz devam edin Mete."
Mete başıyla onay verirken, Altay tek kelime etmeden arkamdan adımladı. Evin o duman ve kasvet sinmiş odasından sıyrılıp, hemen yan taraftaki tahta raflı küçük mutfağa geçtik. İçerisi dışarıdaki dondurucu ayaza inat sessizdi; duvara çivilenmiş eski ahşap dolabın kapağı, hafifçe aralandığında gıcırtıyla açıldı.
Nefesimizi tutarak dolabın içine diktik gözlerimizi. Raflarda sıralanan yiyecekleri teker teker incelemeye başladık. En üst rafta, köy ekibinin kendi elleriyle yaptığı, kenarları kurumuş bir somun ekmek duruyordu. Yanında yarısına kadar tüketilmiş bir kavanoz ev yapımı reçel ve eski, teneke bir peynir tenekesi vardı.
Altay, elini uzatıp peynir tenekesinin kapağını hafifçe yokladı; parmak uçlarıyla kenarlarını kontrol ederken kaşları çatıldı.
"Bunlar günlük şeyler..." diye fısıldadı Altay, sesi mutfağın dar duvarları arasında yankılanarak. "Zehirlenme ya da ani bir müdahale emaresi arıyorsak, yiyeceklerde bir gariplik olup olmadığına bakmalıyız."
Hemen alt rafa geçtim. Orada naylon torbalara sarılmış kuru bakliyatlar, bir miktar un ve tarhana vardı. Torbalardan birinin ağzının diğerlerine göre biraz daha gevşek bırakıldığını, sanki aceleyle karıştırılmış gibi durduğunu fark ettim. Elimle torbanın üzerindeki unu hafifçe aralayıp içine baktım; tozun rengi ve yapısı her yerinde aynı görünüyordu ama dikkatimi çeken şey, kapağın arkasına zulalanmış gibi duran küçük, yabancı bir ambalaj kalıntısıydı.
Altay da benimle aynı anda o detayı fark etmişti; parmağıyla o küçük naylon parçasını işaret edip, yüzündeki o sert ifadeyle bana doğru döndü.
Parmağımın ucuyla dolabın en dip köşesindeki o küçük, buruşmuş ambalaj parçasını hafifçe öne doğru çektim. Üzerindeki silik yazıların ve ambalajın renginin evdeki diğer doğal malzemelerle hiçbir ilgisi yoktu; buraya ait olmayan, yabancı ve soğuk bir metalik parıltısı vardı.
"Ne bu?" diye fısıldadım, sesim mutfağın dar duvarları arasında yankılanırken gözlerimi Altay’ın gerilmiş yüzüne diktim.
Altay elini uzatıp ambalajı parmaklarının arasına aldı; dikkatle inceledikten sonra çene kasları tehlikeli bir şekilde kasıldı. Gözlerindeki o öfke kıvılcımı, yerini net bir teşhise bırakırken dişlerinin arasından konuştu.
"Tatsız, kokusuz bir kimyasal ajanın kalıntısı... Suya ya da yiyeceğe karıştırıldığında kişiyi derin ve uyanılması imkânsız bir uykuya hapseden cinsten. Sessiz, iz bırakmayan bir zehir."
Elimle dolabın alt raflarını ve köşelerini hızlı ama dikkatli bir şekilde yoklamaya devam ederken, nefesimi tutarak mırıldandım:
"Başka var mı bundan?"
Altay, elindeki o buruşuk ambalajı tezgâhın üzerine bırakıp bana katıldı. Raflardaki diğer kapları, tenekeleri ve torbaları birer birer kaldırarak en kuytu köşeleri kontrol ettik. Ancak başka bir ambalaj parçasına rastlamadık.
Dolabın en arkasında, duvara dayalı duran yarısına kadar dolu su testisini fark ettiğim an parmaklarım dondu. Testinin ağzı kapalıydı ama kapağın kenarındaki taze nem izi ve tozun bulaşma şekli, yakın zamanda açıldığını açıkça gösteriyordu.
Altay’a doğru dönüp başımla testiyi işaret ettim. "Ambalajın kendisi yok ama... Su testisi yeni ellenmiş. Zehir muhtemelen buraya karıştırıldı."
Altay’ın testinin üzerindeki nem izine odaklanan bakışları, benim içimdeki şüpheyi kesin bir kanıta dönüştürmüştü. O an, o suyun içinde o masum kadını sonsuzluğa uğratan o sessiz zehirin olduğuna dair en ufak bir şüphem kalmamıştı. Adeta bir refleksle, tezgahın üzerindeki ağır toprak testiyi iki elimle kavradım; içindeki sıvının ağırlığını, o lanetli yükü omuzlarımda hisseder gibiydim.
Altay’ın ne yapacağımı anlamaya çalışan şaşkın bakışlarına aldırmadan, mutfağın hemen arkasındaki, buz tutmuş küçük kare pencereye yöneldim. Mandalı hışımla açıp pencereyi dışarıdaki dondurucu ayaza doğru araladım. Tek bir saniye bile tereddüt etmeden, kollarımı güçlükle kaldırıp testiyi ters çevirdim. İçindeki berrak ama zehirli su, dışarıdaki karlı zemine boşalırken, sanki o evin üzerindeki kara büyü de onunla birlikte akıp gidiyordu. Testiyi hızla geri çekip pencereyi kapattım.
Tam o sırada, mutfak kapısının aralığından, az önce Çisil’in onu uzaklaştırdığı odadan Bahar’ın o yumuşak, masum ve tüy gibi sesi kulaklarımıza çalındı.
"Ne döküyorsunuz oradan abla? Annem onu daha bir hafta önce kuyudan doldurmuştu..."
O ses, mutfağın dar duvarları arasında yankılandığı an, kanımın donduğunu hissettim. Altay’ın yüzü bembeyaz kesildi; elini duvara dayayıp başını öne eğdi. O suyun, o kuyudan gelen taze ve hayat dolu suyun, nasıl bir ölüm tuzağına dönüştüğünü bilmek, Bahar’ın o masum cümlesiyle birleşince yüreğimize saplanan en derin hançer yarası oldu.
Bahar’ın mutfağın kapı aralığında beliren küçük silueti, donup kalmamıza yetti. Çisil’in elinden kurtulup sessizce aramıza süzülen minik kız, pencereden dışarı dökülen son su damlalarına bakan ellerime ve sonra da boş testiye baktı.
Yüzündeki o çocuksal masumiyet, yerini derin bir kırgınlığa ve şaşkınlığa bırakmıştı. Alt dudağı titredi, kocaman açılmış yeşil gözlerinden iri iri yaşlar süzülerek pembe yanaklarından aşağı yuvarlandı.
"Biz onu hemen bitmesin diye küçük küçük içiyorduk!" diye fısıldadı Bahar, hıçkırıkların arasından çıkmaya çalışan sitemkar ve kırgın sesiyle. Minik ellerini göğsünde kavuşturup bana doğru bir adım attı. "Neden döktün onu?"
O an, boğazıma oturan o devasa yumru nefes almamı engelledi. Ona gerçeği, annesini hayattan koparan o zehirli suyu döktüğümüzü nasıl anlatabilirdim? Altay hızla diz çöktü, yüzündeki o sert asker maskesi tamamen paramparça olmuştu. Titreyen ellerini Bahar’ın küçük omuzlarına koydu, gözlerindeki yaşları saklamaya çalışarak yutkundu ve fısıldadı "Güzel kızım... Affet ablani. O... o su kötü olmuş, sana çok daha güzellerini, tazesini getireceğiz, söz..."
Bahar, Altay’ın teselli eden sözlerine rağmen hâlâ dolu dolu bakan yeşil gözlerini benden ayırmamıştı. Yanağından süzülen o masum gözyaşı damlası, çenesinde titreyerek durdu.
Dizlerimin üzerine çöktüm, onunla aynı boya gelmeye çalışarak ellerimi nazikçe minik ellerinin üzerine koydum. Gözlerimdeki yaşları tutamayarak, titreyen sesimle fısıldadım:
"Özür dilerim Bahar... O su içilmezdi ama bir daha. Kötü olmuştu."
Küçük kız, dudaklarını büzerek bir süre yüzüme baktı; çocuk kalbinin o saf sezgisiyle, hatanın büyüklüğünü değil ama içimizdeki o tarifi imkansız hznü hissetmiş gibi yavaşça başını salladı. Hıçkırığını bastırmaya çalışarak küçük koluyla gözlerini sildi ve Altay’ın göğsüne doğru sinip kollarını onun boynuna doladı.
Salona doğru yankılanan o sessizlikte, dışarıdan gelen jandarma telsizlerinin cızırtısı ve sağlık ekiplerinin sedye sesleri birbirine karışıyordu. Hepimiz o an, o evin içinde sadece bir annenin değil, bir çocukluğun da yarım kaldığını çok iyi biliyorduk.
Bahar, Altay’ın göğsüne yaslandığı yerden başını yavaşça kaldırıp burnunu çekti. Minik parmağıyla gözünün kenarındaki yaşı silerken, Altay derin bir nefes alıp gülümsemeye çalıştı; o sert yüz çizgileri, kızın masumiyeti karşısında eriyip gidiyordu.
"Bahar... En sevdiğin renk ne senin?" diye sordu Altay, sesindeki o hüzne rağmen tonunu olabildiğince yumuşak tutarak.
Bahar, Altay’ın gözlerinin içine bakıp bir an düşündü. Dışarıdaki dondurucu karların beyazını ve pencereden az önce süzülen soluk gökyüzünü geride bırakarak, kendinden emin ve fısıltılı bir sesle cevap verdi. "Mavi..."
Altay, Bahar'ın saçındaki küçük bir tutam dağılmış teli nazikçe kulağının arkasına sıkıştırırken tebessüm etmeye çalıştı; gözlerindeki o derin hüzün, bu küçük sohbetle biraz olsun hafiflemeye çalışıyordu.
"Peki en sevdiğin meyve?" diye sordu Altay, sesini olabildiğince neşeli tutarak.
Bahar, soruyu duyar duymaz yüzünde aydınlanan o çocuksal coşkuyla başını hemen salladı; ellerini birbirine vurup neşeyle fısıldadı. "Mandalina..."
Altay, kızın yüzündeki o anlık gülümsemenin kaybolmasına izin vermemek için merakla başını biraz daha eğdi; sesine eklediği o hafif oyunbaz tonla sorusunu sürdürdü:
"Hımm... En sevdiğin yemek?"
Bahar, gözlerini tavana doğru dikip derin bir düşünceye dalmış gibi parmağını çenesine koydu. Birkaç saniye içinde yüzü aydınlandı; sanki dünyanın en lezzetli şeyini hatırlamış gibi büyük bir heyecanla Altay’ın kazağının ucundan çekiştirerek cevap verdi. "Patates püresi! Bir de annemin yaptığı o yumuşacık köfteler..."
"Peki dolma sever misin? Hera ablan çok güzel biber dolması yapar biliyor musun?"
Bahar, Altay’ın bu sorusuyla birlikte birden durdu; gözleri merakla parıldayarak başını kaldırıp bana doğru çevrildi. Küçük ellerini Altay’ın omzundan çekip dizlerinin üzerine doğruldu.
"Yapar mı gerçekten?" diye sordu Bahar, inanmak ister gibi bir ses tonuyla, dudaklarında hafif bir tebessümle. "Anneanneminkiler gibi güzel mi?"
Altay, kızın yüzündeki o anlık neşeyi gördükçe rahat bir nefes aldı ve göz kırparak bana doğru baktı.
"Sen bir de Hera ablanın biber dolmasını ye," dedi Altay, sesindeki o gururlu ve şefkatli tonda. "Parmaklarını yersin, o kadar güzel yapar. Hatta istersen... aşağıya indiğimizde sana en güzelinden yaparız, söz."
Bahar’ın yüzü, günlerdir o dağ başının ayazında solmuş bir çiçek gibi yeniden açıldı; başını hevesle sallayıp minik ellerini çırptı. O an, odadaki o ağır ve boğucu ölüm sessizliği, küçük bir çocuğun hayalini kurduğu o sıcak yemek hayaliyle biraz olsun hafiflemişti.
Bahar’ın yüzündeki o saf heyecan, odadaki o acımasız ve karanlık gerçeği bir an için bile olsa unutturur gibi oldu; küçük ellerini sevinçle birbirine vurarak odanın içinde adeta neşeyle zıpladı.
"Aşağı mı ineceğiz? Yaşasın!"
Sesi, dondurucu dağ evinin duvarları arasında yankılanırken, Altay’la gözlerimiz birbirimize değdi. O küçük cümlenin arkasındaki o acı gerçeği; o ineceğimiz aşağıda, bu dağ başındaki evin sıcaklığından mahrum kalacak bir yetimliğin ve upuzun bir adalet arayışının beklediğini ikimiz de çok iyi biliyorduk. Ama o an, o minik kalbin koca dünyasını yıkmaya hiçbirimizin gücü yetmezdi.
Altay, Bahar’ın bu masum sevincine hüzünlü ama sıcacık bir tebessümle karşılık verip onu yeniden göğsüne çekti, saçlarına derin bir öpücük kondurdu.
Tam o sırada, mutfağın kapısı hafifçe aralandı ve Mete’nin soluk yüzü göründü. Gözlerindeki o sert ifade, dışarıdaki işlerin tamamlandığını, artık o zorlu vedanın ve dağdan ayrılma vaktinin geldiğini açıkça söylüyordu.
Mete, kapı aralığından içeri uzanan o yorgun ama net bakışlarıyla başını hafifçe salladı; dışarıdaki hazırlıkların bittiğini, adli ekiplerin işlemlerini tamamlamak üzere olduğunu sessizce belli etti.
Altay, Bahar’ın sırtındaki montun fermuarını dikkatle yukarı çekip kapşonunu başına örttü, ardından kollarını minik kızın bacaklarının altından geçirerek onu güvenle kucağına aldı. Bahar, etrafa merakla bakınırken ellerini Altay’ın boynuna doladı.
Mutfağın o dar kapısından salona doğru adımladığımızda, Karam ile Hazal’ın da kapı önündeki jandarma komutanıyla konuştuğunu gördük. Yaşlı çoban, gözyaşları içinde sedirin kenarında oturmuş, boşluğa diktiği bakışlarıyla adeta zamanla bağını koparmıştı.
Dışarı çıktığımızda, dağın o dondurucu ayazı yüzümüze keskin bir bıçak gibi çarptı. Gökyüzü akşamın gri karanlığına bürünmek üzereydi; intikal araçlarının turuncu-beyжаz lambaları karlı patikayı soluk kırmızı bir ışıkla aydınlatıyordu. Bahar, soğuktan irkilerek yüzünü Altay’ın boynuna sakladı.
Altay, kucağındaki minik kızla birlikte araca doğru yürürken, başını hafifçe öne eğip fısıldadı:
"Hadi bakalım. Gidiyoruz."
Altay’ın kucağındaki Bahar’la birlikte karlı patikayı aşarak araca doğru ilerleyişini izlerken, içime çöken o ağırlık nefes almamı zorlaştırıyordu. Küçük kızın o masum neşesi, birazdan aşağı indiklerinde gerçeği öğrendiğinde yerini neye bırakacaktı? Ona biber dolması sözü vermiştik ama annesinin artık olmadığını nasıl söyleyecektik? Bu yükün altından nasıl kalkacağımızı düşünürken ayaklarım taş kesilmiş gibi olduğum yerde çakılıp kaldım.
O sırada omzumda hafif bir ağırlık, ardından Karam’ın her zamanki gibi sakinleştirici ama kararlı sesi duyuldu:
"Hadi sen de geç arabaya," dedi Karam, başıyla hareket halindeki jandarma aracını işaret ederek. Sesindeki o yumuşak ton, zihnimdeki fırtınayı biraz olsun yatıştırmaya çalışıyordu. "Sonra düşünürsün nasıl söyleyeceğimizi."
Karam’ın omzuma attığı güven veren eliyle birlikte derin bir nefes aldım; başımı sallayıp karlı zeminde kaymamaya dikkat ederek araca doğru adımladım.
Aracın kapısını açıp içeri girdiğimde, dışarıdaki dondurucu ayazın yerini kaloriferin henüz yeni yaymaya başladığı o hafif ılık hava aldı. Mete ön koltukta, jandarma ekiplerinin verdiği evrakları kontrol ederken, arka koltukta Altay, Bahar'ı kucağına oturtmuş, onunla camdan dışarıdaki karlı dağları izliyordu.
Ben de kapıyı sessizce kapatıp yanlarına yerleştim. Karam, direksiyonun başına geçip motoru çalıştırdığında, aracın farları karlı patikayı aydınlatarak yavaşça hareket etmeye başladı. Lastiklerin karda çıkardığı o hafif hışırtı, içerideki ağır sessizliği daha da belirginleştiriyordu.
Bahar, camın buğulanmış yüzeyine minik parmağıyla desenler çizerken başını kaldırıp bana baktı, yüzünde hâlâ o yollara çıkmanın verdiği çocuksu bir heyecan vardı.
"Hera abla..." dedi merakla, yeşil gözlerini kırpıştırarak. "Aşağıda bana gerçekten biber dolması yapacak mısın?"
Boğazıma oturan o kör düğüm, sesimi çıkarmama izin vermez gibiydi. Yutkandım, yüzüme yerleştirmeye çalıştığım en samimi tebessümle başımı salladım.
"Söz verdim bebeğim," dedim, sesimin titrememesine özen göstererek. "İlk işimiz o olacak."
Bahar memnuniyetle başını tekrar cama çevirirken, Altay ile gözlerimiz dikiz aynasında ya da yan koltukların arasında değil, sessiz bir anlaşmayla kesişti. O da benim gibi biliyordu; bu dağın başındaki o karlı evden uzaklaşıyorduk ama asıl fırtına, o aşağıya indiğimizde, o kelimelerin boğazımızdan nasıl döküleceğini bilemediğimiz o an kopacaktı.
Bölüm etkileşimi
