32. bölüm / 45
Emrin Olur32. Bölüm
Bölümler 45Şu an: 32. Bölüm
- 1 1. Bölüm; 3. Kat, Son Sınıf.1.371 kelime
- 2 2. Bölüm; Nörolojik Kayıp.1.541 kelime
- 3 3. Bölüm; Melek Yüzlü Şeytan.1.471 kelime
- 4 4. Bölüm; Karakol Telaşı.1.956 kelime
- 5 5. Bölüm; Bu Halinle Bir Bok Yapamazsın!1.672 kelime
- 6 6. Bölüm; Ya Yoksa Kimsesi?1.425 kelime
- 7 7. Bölüm; Aramam Bir Daha.1.387 kelime
- 8 8. Bölüm; Altı Yaşındaydım.2.172 kelime
- 9 9. Bölüm; Belalı Hanım...2.213 kelime
- 10 10. Bölüm; Karamel2.516 kelime
- 11 11. Bölüm; Bitti Artık Yalın, Olan Oldu4.276 kelime
- 12 12. Bölüm; Plaka sahte!2.671 kelime
- 13 13. Bölüm; Çocukları Aldık!2.853 kelime
- 14 14. Bölüm; Boksörüm ben...3.049 kelime
- 15 15. Bölüm; Yiğit...3.480 kelime
- 16 16. Bölüm; Gel artık, küserim gelmezsen...3.493 kelime
- 17 17. Bölüm; Ceset yaklaşık iki günlükmüş...2.802 kelime
- 18 18. Bölüm; O gitti, ama sen buradasın...2.699 kelime
- 19 19. Bölüm; Abim yaşıyor mu? Onu tanıyor musunuz?2.209 kelime
- 20 20. Bölüm; Abin yaşıyor...3.120 kelime
- 21 21. Bölüm: Kumru ve Altay3.721 kelime
- 22 22. Bölüm; Biz buradayız3.182 kelime
- 23 23. Bölüm; Altay'ım!3.649 kelime
- 24 24. Bölüm; Balıkların da yaşama hakkı vardır!3.888 kelime
- 25 25. Bölüm; Boksör Jr.3.919 kelime
- 26 26. Bölüm3.970 kelime
- 27 27. Bölüm3.974 kelime
- 28 28. Bölüm4.098 kelime
- 29 29. Bölüm5.085 kelime
- 30 30. Bölüm4.815 kelime
- 31 31. Bölüm5.228 kelime
- 32 32. Bölüm4.516 kelime · Okuduğun bölüm
- 33 33. Bölüm5.235 kelime
- 34 34. Bölüm5.506 kelime
- 35 35. Bölüm5.613 kelime
- 36 36. Bölüm5.453 kelime
- 37 37. Bölüm5.144 kelime
- 38 38. Bölüm4.130 kelime
- 39 39. Bölüm4.750 kelime
- 40 40. Bölüm6.113 kelime
- 41 41. Bölüm6.004 kelime
- 42 42. Bölüm5.891 kelime
- 43 43. Bölüm5.900 kelime
- 44 44. Bölüm5.366 kelime
- 45 45. Bölüm8.166 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ancak o cümleyi kendi kendime söyler söylemez, zihnimde bir anlığına o günün görüntüsü patladı. O odanın kokusu, üzerime çöken o ağır gölge, "hediye" denilerek sürüklendiğim o kapının gıcırtısı... Anılar bir anda soyut birer düşünce olmaktan çıkıp etimle kemiğimle hissettiğim somut bir kâbusa dönüştü.
İçimde bir şey tersine döndü. Göğsümden boğazıma doğru yakıcı, yoğun bir bulantı yükseldi. Başım aniden döndü; dünyayı ayaklarımın altından kayıyormuş gibi hissettim.
Sırtımı duvara dayayıp duramadım. Ağzımı elimle kapatarak panikle etrafıma bakındım. Bahçenin hemen kenarında, ışığın az vurduğu ağacın dibindeki döküm çöp kutusunu görünce adımlarımı oraya doğru savurdum.
Çöp kutusuna ulaştığım an öne doğru eğilip öğürmeye başladım. Midemde hiçbir şey yoktu; sadece içimdeki o kirlenmişlik hissini, o kâbusun kokusunu, annemin ve o itin üzerimde bıraktığı izleri kusmak istercesine ciğerlerim sökülürcesine böğürdüm. Gözlerimden giren keskin sancıyla nefesim kesildi, soğuk terler şakaklarımdan süzüldü.
Tüm bedenim titriyordu. Ellerim çöp kutusunun kenarlarına öyle bir kenetlenmişti ki tırnaklarımın beyazlaştığını hissedebiliyordum. Tek bir damla gözyaşı dökmedim, gözlerim hâlâ kupkuruydu ama midem o geçmişin ağırlığını artık taşıyamıyordu.
Son bir defa daha öğürdükten sonra doğrulmaya çalıştım. Nefes nefese kalmış, dudaklarım kurumuştu. Elimin tersiyle ağzımı silip başımı geriye attım. Gece rüzgârı terli boynuma çarptıkça içimdeki o yakıcı bulantı yavaş yavaş yerini soğuk, katı bir hissizliğe bıraktı.
Tam başımı kaldırıp derin bir nefes daha alacakken, ansızın saçlarımın arkadan kavrandığını hissettim.
Zihnimdeki o karanlık oda bir anda zihnimin duvarlarını yıkıp üzerime çöktü. Bedenim reflex olarak kaskatı kesildi; kanım damarlarımda dondu sanki. O an arkamdaki kişinin kim olduğunu, nerede olduğumu tamamen unuttum. Beynim bana 12 yaşımdaki o kapana kısılmışlık hissini fırlattı. Gözlerim yuvalarından fırlayacakmış gibi açıldı, ciğerlerim havayı reddetti.
Derin, düzensiz ve kesik kesik nefesler alarak, bir tehlikeye karşı kendimi korumak istercesine hızla arkama döndüm. Ellerim reflex olarak gard almaya hazırdı, çenem kilitlenmişti.
Karşımda duran kişiyi gördüğümde bakışlarımdaki o vahşi, kilitlenmiş ifade yavaşça dağıldı.
Çisil.
Yüzünde derin bir endişeyle, uzattığı eli hâlâ havada tutarak bana bakıyordu. Gözlerindeki o katıksız şefkat ve korku, beni karargâhın bahçesine, şimdiki zamana geri çekti.
"Hera, iyi misin güzelim? Ne oluyor?"
Sesi o kadar yumuşak, o kadar içten çıkmıştı ki, göğsümün ortasında sıkışıp kalan o havayı bir anda dışarı saldım. Ellerimi yavaşça aşağı indirip çöp kutusunun kenarından destek aldım. Kalbim hâlâ bir kuşun kanat çırpışı gibi göğsümü dövüyordu.
"İyiyim..." dedim, sesimin ne kadar pürüzlü ve güçsüz çıktığına engel olamayarak. Elimin tersiyle şakaklarımdaki soğuk teri sildim. "Midem... Bir anda bulandı, önemli bir şey değil."
Çisil ikna olmamış bir ifadeyle bir adım daha yaklaştı. Elini bu kez omzuma koydu, dokunuşu son derece narindi. "Rengin atmış Hera, kireç gibisin. Gel şöyle otur, sana bir su getireyim revirden."
"Gerek yok Çisil, gerçekten," dedim, sesime o alışıldık katılığı geri kazandırmaya çalışarak. Ama bedenim hâlâ o kâbusun etkisinden tamamen sıyrılabilmiş değildi.
"Şeyden alırım ben su. Odadan," dedim, bakışlarımı bahçenin karanlığına kaçırıp adımlarımı geriye doğru atmaya çalışarak. Sesimdeki o pürüzü ne kadar gizlemeye çalışsam da bedenimin titremesi beni açık ediyordu.
Çisil geri adım atmadı. Aramızdaki mesafeyi kapatıp narin ellerini iki omzuma koydu ve beni hafifçe kendisine doğru çevirdi. Teması o kadar yumuşak ama bir o kadar da kararlıydı ki bir an için direnemedim.
"Hera. Bak bana güzelim," dedi Çisil, sesinde en ufak bir yargılama olmadan, katıksız bir şefkatle. Gözlerimin içine kenetlendi bakışları. "Canın bir şeye mi sıkkın? Stres mi yaptın? Neden oldu bu?"
Yutkunmaya çalıştım ama boğazım düğüm düğümdü. Çisil'in gözlerindeki o samimi endişe, zihnimde inşa ettiğim o aşılmaz duvarları zorluyordu. Beni böyle zayıf, kireç gibi solmuş ve çöp kutusunun başında öğürürken görmek, onun medikal gözlerinden kaçmamıştı.
"Bir şey yok dedim ya Çisil..." dedim, omuzlarımı hafifçe geriye çekerek. Ama sesimdeki o kırılganlık, kurduğum cümleyi tamamen hükümsüz kılıyordu. "Sadece... yediğim bir şey dokundu herhalde."
Çisil kaşlarını hafifçe çatarak yüzümdeki ter izlerini, ardından hâlâ titreyen ellerimi süzdü. Fiziksel bir rahatsızlıktan ziyade zihinsel bir patlamanın ardından geldiğini anlayacak kadar iyi tanıyordu insan bedenini ve ruhunu.
"Yediğin bir şey dokunmadı Hera," dedi Çisil alçak bir sesle, elimi tutup hafifçe sıkarak. Sesi, bir silah arkadaşının katıksız sadakati ve koruma içgüdüsüyle doluydu. "Bana yalan söyleme. Biz aynı timdeyiz, birbirimizin gözünden ne geçtiğini biliriz."
Gözlerini yüzümde gezdirdi, titreyen ellerimi ve kireç gibi solmuş yüzümü süzdü. Karargâhta, mevzide, çatışmada yan yana durduğumuz o sert asker gitmiş, yerine benim için endişelenen bir dost gelmişti.
"Ben senin yanındayım Boksör," dedi Çisil, ses tonunu daha da yumuşatarak. "Sadece bu timin bir parçası olarak değil... Bir kadın, bir kardeş olarak buradayım. Anlatmak zorunda değilsin, ama kendini böyle bitirmene de izin vermem. Ne oldu?"
Yutkunmaya çalıştım. Çisil’in o sarsılmaz, asker duruşunun arkasındaki bu samimi şefkat, içimdeki o buz kütlesini hafifçe eritiyordu. Ama yine de o karanlık odayı, o iğrenç anıları buraya, karargâhın bahçesine taşımaya hazır değildim.
"Bazen... geçmiş çok hızlı geliyor Çisil," dedim, sesimin kısıklığına engel olamayarak. "Gözümü kapatıyorum ve tam karşımda duruyor. Midemi bulandıracak kadar yakınımda."
Çisil ellerimi daha sıkı tuttu. "O geçmiş şu an burada değil Hera. Bu bahçede, bu karargâhta sana kimse dokunamaz. İzin vermeyiz. Karam Komutan, Demir, ben... Hiçbirimiz."
Karam'ın adını duyunca göğsümdeki o sızı yeniden şahlandı. Başımı hafifçe iki yana salladım.
"Biliyorum," dedim derin bir nefes alarak. "Sadece... biraz zamana ihtiyacım var."
Çisil beni daha fazla zorlamadı. Başını anlayışla sallayıp elimi bıraktı. "Tamam. Ama önce gidip o suyu içiyoruz, sonra da dinleniyorsun. İtiraz istemiyorum, bu bir emirdir Boksör."
"Tamam," dedim, sesimi toparlamaya çalışarak. "Gidelim."
Birlikte karargâhın içine doğru adımladık. Koridorun geniş, beton duvarları arasında yürürken Çisil yanımda sessiz bir nöbetçi gibi duruyor, beni zorlamadan sadece varlığıyla güç veriyordu. Dinlenme odasının önüne geldiğimizde adımlarımı yavaşlattım. İçeride kimsenin olmaması için dua ediyordum; şu an ne Yalın’ın neşeli gevezeliğini ne de bir başkasının meraklı bakışlarını kaldıracak halim vardı.
Neyse ki oda boştu. Çisil hemen masanın üzerindeki sürahiye uzanıp temiz bir bardağa su doldurdu ve bana uzattı.
"Yavaş iç," dedi gözlerimin içine bakarak.
Bardağı elinden alırken parmaklarımın hâlâ hafifçe titrediğini fark ettim. Suyu birkaç büyük yudumda bitirdim. Soğuk su boğazımdan aşağı kayıp mideme ulaştıkça, az önceki o boğucu bulantı hissi yavaş yavaş geri çekilmeye başladı. Bardağı masaya bırakıp ellerimi yüzüme götürdüm ve derin bir nefes aldım.
"Daha iyisin değil mi?" diye sordu Çisil, masanın kenarına yaslanarak.
"İyiyim," dedim bu kez daha kararlı bir sesle. "Sağ ol Çisil."
"Gidip biraz dinlen istersen," dedi, sesi hâlâ koruyucu bir tondaydı. "Akşam Altay’ın çıkışına kadar vakit var zaten. Ben de Demir'i bulmaya gideyim."
Başımı sallayıp onayladım. Çisil odadan çıkıp revire doğru ilerlerken, ben dinlenme odasındaki ikili koltuğa çöktüm. Sırtımı geriye verip gözlerimi kapattım ama zihnim durmak bilmiyordu.
Bir yanda annemin o katı sevgisizliği ve beni bıraktığı o soğuk yetimhane kapısı... Diğer yanda ise abimin hayali. Aramıştır ama bulamamıştır... Bu düşünce içimdeki o küçük kızın tutunduğu tek daldı. Ve bu dalın kırılıp kırılmayacağını sadece tek bir adam biliyordu: Karam.
Tam o sırada koridordan gelen sert ve ritmik postal sesleri yeniden duyuldu.
Ses tam dinlenme odasının kapısının önünde durdu. Gözlerimi açmadım ama giren kişinin kim olduğunu kokusundan, adımlarının hissettirdiği o ağır baskıdan anladım. Karam içeri girmişti. Aradaki o gerginlik ve az önce yaşanan kavga hâlâ havada asılı duruyordu ama adımları doğrudan bana doğru ilerledi.
Gözlerimi açmadım. Kapalı göz kapaklarımın arkasındaki o karanlıkta bile Karam’ın cüssesinin üzerime düşen gölgesini hissedebiliyordum. Aramızdaki o ağır, yaralı sessizlik bir sis gibi odaya yayıldı.
Adımları tam önümde durdu. Bir süre sadece nefes alıp verişini duydum. Az önceki öfkesi yatışmıştı ama sesindeki o katı, mesafe koyan ton hâlâ yerli yerindeydi.
"Bahçede Çisil'leydin," dedi Karam. Sesi pürüzsüz ama soğuk bir taş kadar sertti. "Rengin kireç gibi."
Gözlerimi yavaşça açtım. Başımı kaldırmadan, oturduğum koltuktan yukarı doğru bakışlarımı onun çelik gibi parlayan koyu gözlerine diktim. Masanın kenarına yaslanmış, kollarını göğsünde birleştirmişti. Araya koyduğu o profesyonel ve mesafeli duruş, az önce bahçede geçirdiğim krizden bile daha çok canımı sıktı.
"İyiyim," dedim, sesimin titrememesine özen göstererek. "Yediğim bir şey dokundu herhalde."
"Bana yalan söyleme boksör, doğru düzgün yemediğin yemek mi dokunacak sana?"
Karam'ın kurduğu bu tek bir cümle, odaya bırakılan bir parça buz gibi hissettirdi. Bakışlarındaki o keskin asker dikkati, yalanımın ne kadar zayıf ve eğreti durduğunu anında yüzüme vurmuştu. Günlerdir tabağıma dokunmadığımı, çorbanın üstünü sadece kaşıkla gezdirdiğimi biliyordu. Farkındaydı.
Gözlerimi ondan kaçırmadım. Yüzümdeki o duygusuz, ifadesiz kalkanı yeniden devreye soktum.
"Yediğim miktar seni ilgilendirmez Yüzbaşım," dedim, sesime her zamanki buz gibi mesafeyi koyarak. "Midemin neye tepki verdiğini de sana rapor edecek değilim."
Karam hafifçe öne doğru eğildi. Aramızdaki o iki adımlık mesafe, üstümde kurduğu o ağır otoriteyle bir anda daraldı. Gözlerinde ne bir öfke ne de acıma vardı; sadece ne sakladığımı anlamaya çalışan sarsılmaz bir kararlılık.
"Beni miden ilgilendirmiyor Boksör," dedi, sesi pürüzlü ama bir o kadar alçak çıkıyordu. "Beni seni bu hale getiren şey ilgilendiriyor. Zihnini neyin kemirdiği ilgilendiriyor."
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Bakışlarımı onun koyu renk gözlerinden çekip masadaki soğumuş su bardağına sabitledim. Beni bu hale getiren şey senin sakladıkların, demek geçti içimden. Beni bu hale getiren, abimin o gün neden gelmediğini sadece senin biliyor olman. Ama söylemedim. Cümlelerimi ona karşı bir koz olarak saklamam gerekiyordu.
"Bir şeyin kemirdiği yok," dedim dik bir sesle, oturuşumu düzelterek. "Geçmiş adama ara sıra uğrar, geçer. Hepsi bu."
Karam tek kaşını kaldırdı. Sözlerimin arkasındaki o kırgınlığı ve nefreti hissettiğini biliyordum ama üstüme daha fazla gitmedi. Geriye doğru bir adım atıp duruşunu dikleştirdi.
"Geçip gitmiyor işte Hera," dedi, sesi koridorun sessizliğinde yankılanarak. "Sen sadece üzerini örtüyorsun. Ama o örttüğün şey, seni içeriden kusa kusa bitiriyor."
Karam’ın son cümlesi odadaki havanın üzerine bir balyoz gibi çöktü. Cümlesinin ağırlığı henüz zihnimde dağılmamışken, koridordan gelen sert ve aceleci postal sesleri o ölümcül sessizliği bıçak gibi kesti.
Kapı aniden açıldı. İçeri giren Mete, eşikte dimdik durup çakı gibi bir asker selamı çaktı. Yüzündeki o her zamanki ciddi, görev bilinciyle dolu ifadeyle bağırdı:
"Mete Kağan Vural, Yozgat! Mühimmat deposunun raporunu getirdim komutanım!"
Odadaki o yoğun, boğucu gerginlik Mete'nin gür sesiyle bir anlığına dağıldı. Karam, bakışlarını üzerimden çekmeden ağır ağır başını kapıya doğru çevirdi. Omuzlarındaki o ağır yükü tek bir hareketle geriye atıp duruşunu dikleştirdi; bir saniye önce karşımda duran adam gitmiş, yerine karargâhın sarsılmaz yüzbaşısı gelmişti.
"Geç Vural," dedi Karam, sesi az önceki pürüzlü ve alçak tondan tamamen sıyrılıp otoriter bir tona bürünerek. "Masaya bırak."
Mete geniş adımlarla içeri girip elindeki dosyayı masanın üzerine bıraktı. Tam arkasını dönüp çıkacakken, gözleri bir anlığına koltukta oturan bana kaydı. Rengimin solukluğunu ya da odadaki o tuhaf havayı fark etmişti ama tek bir soru bile sormadı. Disiplininden ödün vermeden tekrar hazır ola geçti.
"Başka bir emriniz var mıdır komutanım?"
Karam masadaki dosyaya uzanırken bakışlarını son kez bana çevirdi. Gözlerindeki o sessiz uyarı hâlâ oradaydı: Bu mevzu burada kapanmadı.
"Boksör'ü evine bırak Vural."
Mete anında hazır ola geçip selam çaktı. "Emredersiniz komutanım!"
Karam bana bakmaya devam ediyordu. Yüzündeki o sarsılmaz, katı ifade tek bir milim bile esnememişti. Bakışlarındaki tek mesaj açıktı: Bu halde burada kalmayacaksın.
Ayağa kalktım. Dizlerimdeki o hafif titremeyi Karam’a da Mete’ye de belli etmemek için tüm gövdemi kastım. Karam’ın yanından geçerken gözlerinin içine son bir kez baktım; ne bir teşekkür ettim ne de geri adım attım. Aramızdaki o sessiz savaş, karargâhın koridorlarına sığmayacak kadar büyümüştü zaten.
"Önden git Vural," dedim, sesimi olabildiğince dik tutmaya çalışarak.
"Bana emir vermemeni öneririm boksör. Düş önüme," dedi Mete, her zamanki koruyucu edasıyla kapıyı açık tutarak.
Karargâhın bahçesine çıktığımızda serin gece havası yüzüme tekrar çarptı. Mete askeri araca doğru ilerlerken ben de yolcu koltuğuna geçtim. Kapıyı kapattığımda çıkan o tok metal sesi, arkamda bıraktığım karargâhı ve Karam’ın sakladığı sırları bir anlığına dışarıda tuttu.
Mete motoru çalıştırıp nizamiyeden çıkış yaparken gözlerini yoldan ayırmadan konuştu:
"Kağan’ın taksisine hoş geldin Boksör. Yalnız rengin harbiden kireç gibi. Bizim yüzbaşı seni yine hangi tatbikatın zihinsel sorgusundan geçirdi?"
Sırtımı koltuğa yaslayıp dışarıdaki kayıp giden sokak ışıklarını izlemeye başladım.
"Hiç sorma Mete," dedim pürüzlü bir sesle. "Sadece gazla gidelim."
Mete ısrar etmedi. Bakışlarını yola çevirip gaza biraz daha bastı. Askeri aracın motor gürültüsü ve camdan içeri sızan uğultu dışında aramızda sessizlik hâkimdi. Mete’nin bu yanını seviyordum; nerede durması gerektiğini, ne zaman soru sormaması gerektiğini çok iyi bilirdi.
Sokak lambalarının sarı ışıkları arabanın içinden birer gölge gibi geçip gidiyordu. Başımı cama yasladım. Zihnimdeki gürültü, dışarıdaki sessizlikten çok daha yüksekti.
Abin çok severdi seni... Aramıştır ama bulamamıştır.
Kendi fısıltım zihnimin içinde dönüp duruyordu. Annesinin yetimhane kapısına bıraktığı altı yaşındaki o çaresiz kız çocuğu ile bugün belinde silah taşıyan Boksör arasındaki o ince çizgide yürüyordum. Karam’ın yüzü gözümün önüne geldi. “O ateşe yürüdüğünde yanacak olan sensin ama külünü toplayacak olan benim.”
Gözlerimi sıkıca kapattım. Kül olmayacaktım. O gün yetimhanenin soğuk betonunda kül olmadıysam, bugün Karam’ın sakladığı gerçekler yüzünden de kül olmayacaktım.
Araç bizim sokağa girip evin önünde durduğunda Mete motoru kapattı. Dikiz aynasından bana bakıp hafifçe gülümsedi.
"Geldik Boksör," dedi, sesi bu kez gayet yumuşak ve abice çıkarak. "Geç içeri, güzelce bir dinlen. Yarın karargâhta zımba gibi görmek istiyorum seni."
"Eyvallah Mete," dedim kapıyı açarken. "Ayağına sağlık."
Arabadan inip kapıyı kapattım. Mete ben apartman kapısından içeri girene kadar beklemiş, motoru çalıştırmamıştı. Anahtarı kilide takıp kapıyı açtım ve kendimi içeri attım. Evin içindeki o tanıdık, sessiz karanlık beni karşıladı.
Çantayı ve ceketimi bir kenara fırlatıp doğruca banyoya geçtim. Aynadaki yansımama baktım. Dudaklarım kurumuş, gözlerimin altı morarmıştı ama bakışlarımdaki o dik, eğilmeyen ifade hâlâ oradaydı. Musluğu açıp yüzüme defalarca soğuk su çarptım.
Aynadaki kadına baktım.
"Aramıştır," dedim alçak bir sesle, suya karışan sesim banyonun fayanslarında yankılandı. "Bulamamıştır... Ama ben bulacağım."
Banyonun loş ışığında aynadaki yansımama bakmaya devam ederken ellerim tişörtümün eteklerine gitti. Üzerimdeki barut, ter ve toz kokan kirli tişörtü başımdan çıkarıp bir kenara fırlattım. Fayansların soğuğu çıplak tenime çarptığında hafifçe ürperdim.
Bakışlarımı aynadaki gözlerimden indirip sol göğsümün hemen altına, kaburgalarımın üzerindeki o iz kütlesine çevirdim.
Oradaydı. Derimin üzerinde çirkin, büzüşmüş ve rengi solmuş bir harita gibi duran o eski yanık izi...
Parmağımın ucunu o sertleşmiş, hissizleşmiş dokunun üzerinde yavaşça gezdirdim. Dışarıdan bakıldığında sadece geçmişteki bir görevin ya da bir kazanın nişanesi gibi duruyordu ama ben o dokunun altında neyin yattığını çok iyi biliyordum. Derimin altındaki o sızı, etimin yandığı anın sıcaklığı değil; o gün canımı yakanların, beni o cehenneme terk edenlerin bıraktığı yangındı.
Gece rüzgârı banyonun küçük penceresinden içeri sızıp yaraya değdiğinde derin bir nefes aldım. Göğsüm kalkıp indi, yanık izi derimle birlikte gerildi.
Bedenimdeki hiçbir yara tesadüf değildi. Hepsi birer hatırlatıcıydı; nereden geldiğimi, neyi atlattığımı ve bir daha asla kimsenin beni o çaresizliğe mahkûm edemeyeceğini söyleyen birer damga.
Aynadaki yansımama son kez baktım. Dik duruşumu bozmadan üzerime temiz, siyah bir atlet geçirdim. O izin üzerini örttüm ama zihnimdeki yangını söndürmeye hiç niyetim yoktu. Söndürmeme yardım edebilecek tek kişiyi de kendi ellerimle kendimden itiyordum zaten.
Karam... İçimdeki o dinmeyen yangını rüzgârıyla püskürtebilecek tek adamı, sırf o ateşe kor taşıyor diye, sırf bana gerçekleri söylemiyor diye zırhlarımla uzağımda tutuyordum. Onu her itişimde kendi karanlığıma bir kat daha gömüldüğümü biliyordum ama teslim olmak, onun dizinin dibinde sığınacak bir liman aramak Boksör’ün kitabında yazmıyordu.
Adımlarımı banyodan çıkarıp loş salona doğru attım. Evin içindeki o ürpertici sessizlik, karargâhtaki o gürültülü hengameden sonra daha bir ağır geldi. Salondaki eski tekli koltuğa geçip oturdum. Dizlerimi göğsüme doğru çekip kollarımı etrafına doladım.
Siyah atletimin altındaki o yanık izi hâlâ sızlıyor gibiydi. Soluk ışıkta tavandaki çatlaklara baktım. Karam’ın o sert, tavizsiz ama gözlerinin derininde sakladığı o endişeli bakışı gitmiyordu gözümün önünden. “Sen sadece üzerini örtüyorsun. Ama o örttüğün şey, seni içeriden kusa kusa bitiriyor.”
Haklıydı belki de. Beni mahveden şey geçmişin kendisi değil, o geçmişin cevapsız sorularıydı. Ve ben o soruların peşinden koşarken etrafımdaki herkesi, bana el uzatan her dostu bir bir yakıyordum.
Gözlerimi kapatıp başımı dizlerime yasladım. Rüzgâr pencerenin pervazına vururken fısıldadım geceye:
"Yardım istemiyorum Karam... Sadece gerçeği istiyorum. Ve o gerçeği alana kadar, gerekirse seni de yakarım, kendimi de."
Telefonu masanın üzerine geri bırakıp derin bir nefes aldım. Bilinmeyen bir numaradan gelen bir mesaj, ucuz bir oyun ya da dışarıdan gelen bir gizem yoktu. Kendi içimde kurduğum, cevapsız sorularla büyüttüğüm o kurgular bile şu anki sessizlik kadar gerçek değildi.
Hakikat masadaydı. Dışarıda, düşmanda değil; karargâhta, Karam'ın ketum suskunluğundaydı.
Adımlarımı salondan yatak odasına doğru attım. Yatağın kenarına oturup ellerimi dizlerime dayadım. Karanlık oda, zihnimdeki o karmaşayı biraz olsun yatıştırıyordu. Ne arkamdan iş çeviren gizemli bir yabancı vardı ne de o geceye dair bir mesaj... Sadece ben, sol göğsümün altındaki o yanık izi ve Karam'ın gözlerimin içine bakarak söylediği o sözler vardı: Hazır değilsin.
Dişlerimi sıktım. Beni korumak adına gerçeği benden saklaması, bana yapılan en büyük haksızlıktı. Benim o çocuk halim yetimhanede tek başına yanarken kimse beni korumamıştı; şimdi bu zırhın arkasındayken de korunmaya ihtiyacım yoktu.
Saat akşam ona geliyordu. Pencereden giren hafif rüzgâr, siyah atletimin açıkta bıraktığı omuzlarımı yalayıp geçti. Yatağa uzandım, gözlerimi tavana diktim.
Bu gece mesaj gelmeyecekti. Bir mucize de olmayacaktı. Ama gün ağardığında, o karargâha adımı attığım an Karam'la yarım kalan o hesabı kapatacaktım.
Yatakta tavanı izlemek zihnimdeki gürültüyü azaltmayınca pes edip yataktan kalktım. Ayaklarımı sürüyerek mutfağa geçtim. Tezgahın üzerindeki soğuk ve boş görüntüye bakarken, garip bir dürtüyle cebimden telefonu çıkardım.
Zihnimdeki o ağır boksör, asker, yetim kız kimliklerini birkaç dakikalığına da olsa susturmak istiyordum. Ekranı kaydırıp arama çubuğuna rastgele bir şeyler yazdım: Kolay revani tarifi.
"Sanki çok anlarım da..." diye mırıldandım kendi kendime.
Telefonu tezgahın üzerindeki kavanoza yaslayıp malzemeleri çıkarmaya başladım. Bir kap, üç yumurta, biraz şeker... Hayatımda elime döküm çırpıcıdan çok şarjör, mutfak tartısından çok mühimmat sandığı almıştım. Yumurtayı kabın kenarına vurup kırmaya çalışırken kabukların yarısı harcın içine düştü.
"Seni gidi..."
Dişlerimi sıkıp parmaklarımla o küçük kabuk parçalarını ayıklamaya çalıştım. Şeker ölçüsünü kaçırınca, tarifteki "bir su bardağı" ifadesine bakıp mutfak dolabındaki en büyük su bardağını tepeleme doldurup kabın içine boşalttım. Tarifi okurken bir yandan da bocalıyordum; irmiği eklerken unla karıştırdım, çırpma telini o kadar sert ve beceriksizce salladım ki un tozları siyah atletimin üzerine, yüzüme ve tezgahın her yerine saçıldı.
Aniden gelen bir kıkırdamaya engel olamadım. Dışarıdan bir çatışmanın ortasında soğukkanlılığını koruyan Boksör, şu an tezgahta un deryasının içinde bir tatlı harcıyla boğuşuyordu.
Harç tuhaf, pütürlü bir kıvam aldığında onu kaba boşaltıp fırına sürdüm. Şerbeti için tencereye suyu ve şekeri koyup ocağın altını açtım ama karıştırmayı unutup ekrandaki diğer adıma bakmaya dalınca, tencereden yanık şeker kokusu yükselmeye başladı.
"Siktir!"
Aceleyle tencereyi ocaktan çekip lavabonun içine bıraktım. Dumanlar yükselirken öksürerek mutfağın penceresini açtım. Tezgahın üzeri un, yumurta kabukları ve dökülmüş şekerle doluydu.
Üstüme başıma, tezgahtaki o felaket tablosuna baktım. Sonra kendi kendime alçak sesle güldüm. Hayatımda ilk defa kendimi bir şeyde bu kadar yeteneksiz, bu kadar beceriksiz hissediyordum ama garip bir şekilde bu felaket mutfak denemesi, zihnimdeki o ağır dumanı birkaç dakikalığına da olsa dağıtmıştı.
Fırından gelen o hafif yanık kokusu ve mutfaktaki döküntülerin ortasında dururken, gözlerim tezgahtaki un deryasına, etrafa saçılmış yumurta kabuklarına takılı kaldı. Güldüğüm o anlık rahatlama bir saniye içinde buharlaşıp gitti. İçimde bir yer ani bir krampla sıkıştı.
O çaresiz, pütürlü harca baktıkça göğsümün tam ortasında bir şey kırıldı. Tutmaya çalıştığım, banyoda, bahçede, Karam’ın karşısında direndiğim her şey bir anda patladı.
Gözümden bir damla yaş yanağıma, oradaki un tozunun üzerine süzüldü. Ardından bir damla daha...
Omuzlarım sarsılmaya başladı. Ben çatışmanın ortasında kurşun yağarken gözünü kırpmayan, göğsündeki yanık izine bakıp kaşını çatmayan Hera; tezgahın başında, yapamadığı bir revani harcının önünde çocuk gibi hıçkırmaya başladım. Beceriksizliğime, elimden hiçbir şeyin düzgün gelmeyişine, tutunduğum her şeyin elimde kalışına ağladım.
"Yiğit olsaydı bana öğretirdi..." dedim, sesim hıçkırıklarımın arasında boğulup giderken.
Sırtımı soğuk tezgahın kenarına dayayıp yere doğru kaydım. Mutfak fayanslarının üzerine çöktüm. Dizlerimi göğsüme çekip başımı kollarıma gömdüm.
"Yiğit olsaydı..." diye fısıldadım tekrar. "O bilirdi... Gösterirdi bana. 'Öyle değil Boksör, böyle yapacaksın' derdi, dalga geçer ama yine de öğretirdi..."
Yiğit'in adı dudaklarımdan döküldükçe içimdeki o kilitli kapı tamamen kırıldı. Yıllardır tuttuğum, kimseye göstermediğim o kırılganlık ilk defa serbest kaldı. Ellerim un içinde, yüzüm gözyaşıyla ıslanmış halde, mutfağın soğuk zemininde sessizce, hıçkıra hıçkıra ağladım.
Mutfak zeminindeki o soğuk fayanslarda ne kadar süre kaldığımı bilmeden, hıçkırıklarım yavaş yavaş pürüzlü nefeslere dönüştü. Yüzümdeki un ve gözyaşı karışımını kolumun tersiyle sildim. Dizlerimi toparlayıp zorlukla ayağa kalktım.
Gözlerim, koridorun sonundaki o kapalı kapıya kaydı.
Yiğit'in gittiği günden beri, haftalardır önünden her geçtiğimde başımı çevirdiğim, eşiğine bile basmaya cesaret edemediğim o kapı... Orada bıraktığı anıların ağırlığı altında ezilmekten korktuğum için sanki evin içinde öyle bir oda yokmuş gibi davranmış, kilitli tutmuştum.
Adımlarım benden bağımsız olarak o kapıya doğru sürüklendi. Nemli parmaklarım soğuk kapı koluna dokunduğunda duraksadım. Göğsüm bir kez daha sıkıştı. Kapı kolunu yavaşça aşağı bastırdım.
Kapı gıcırtıyla açıldığında, odaya haftalardır biriken o tanıdık, ama bir o kadar da terk edilmiş koku yayıldı. Yiğit'in kokusu, odanın havasına hâlâ sinmiş gibiydi. Soluk sokak ışığı pencerelerden içeri süzülüyor, derli toplu duran yatağın, masanın üzerindeki birkaç kitabın üzerine düşüyordu. Bir anlığına, sanki her an kapıdan içeri girip beni bu halde görünce takılacakmış gibi geldi.
Ağır adımlarla yatağa doğru yürüdüm.
Tam yatağın kenarına oturacakken, örtünün üzerine özenle bırakılmış o beyaz zarfı fark ettim.
Gözlerim zarfın üzerindeki tanıdık el yazısına takıldı. Haftalardır bu odaya tek bir adım dahi atmadığım için orada öylece, sessizce beni beklediğini göremediğim o zarfa...
Yiğit’in mektubuna.
Elime almak için uzandığımda parmaklarım buz kesti. Zarfı hafifçe kaldırdım; üzerinde sadece tek bir kelime yazıyordu:
Ezel’e.
Hera değildim ben bu satırlarda. Üzerine zırhlar giymiş, beline silah takmış, acısını nefrete dönüştürmüş o sert asker değildim. Yiğit, yetimhanenin soğuk koridorlarında kalan, masa üstündeki tabağa yetişemeyen o masum kız çocuğuna yazmıştı.
Titreyen parmaklarımla zarfı açtım. Kağıdı kat yerlerinden yavaşça ayırdığımda, gözyaşlarım Yiğit’in o çok tanıdık el yazısının üzerine düşmeye başladı. Siyah mürekkeple yazılmış satırları okurken, onun pürüzlü ve sakin sesi kulağımda yankılandı:
"Ezel... bu mektubu okuyorsan... büyük ihtimalle çoktan benim cansız bedenime sarılmışsındır. Özür dilerim. Seni bir başına bıraktığım için çok özür dilerim. Hiç birşey ifade etmeyecek olsa da senden çok özür dilerim. Az önce bir şey fark ettim. Üst dolaptaki tabakların hiç birine ulaşamıyorum. Sen gitmeden önce tezgahta kalan o tabağı yıkayıp duruyorum her acıktığımda. Ama bu mektubun amacı bunu söylemek değil, senden özür dilemekti. Beni affet Ezel. Ve fark ettiysen bu mektup Hera'ya değil, Ezel'e. Ben bu mektubu masum olan Ezel'e yazmak istiyorum. Senin 'hayatı bitmiş' olarak tanımladığın Hera'ya değil. Kendine çok iyi bak. Ve asla unutma, seni her zaman çok seviyorum."
Mektubu tutan ellerim öyle bir sarsıldı ki kağıt avcumun içinde buruştu. Diken gibi batan hıçkırıklarım boğazımı yırta yırta dışarı döküldü. Yatağın kenarına, Yiğit’in yokluğunun tam ortasına devrildim. Kağıdı göğsüme, o sol tarafımdaki yanık izinin tam üzerine bastırdım.
Üst dolaptaki tabaklara uzanamayışı... Her acıktığında aynı tabağı yıkayıp durması...
O, Hera’nın ardındaki Ezel’i hiçbir zaman unutmamıştı. Ben kendimi karanlığa gömerken, o benim bıraktığım boşlukta tek başına çırpınmıştı.
"Özür dileme..." diye bağırdım boş odaya doğru, sesim kısıla kısıla. "Özür dileme Yiğit, ben özür dilerim! Seni bırakıp gittiğim için ben özür dilerim!"
Yatağın yorganına sarılıp mektubu kalbimin üzerinde tutarak ağladım. Ne karargâh kaldı zihnimde, ne Karam, ne de o cevapsız sorular... Yiğit’in bıraktığı mektubun sıcaklığında, masum olan Ezel ilk defa Hera’nın zırhlarını söküp attı ve Yiğit'in yokluğunda paramparça oldu.
...
(Karam Akıncı)
Makam odasının penceresinden dışarı, karanlığa bürünmüş nizamiye kapısına bakıyordum. Parmaklarımın arasındaki sigaranın dumanı, tavanın loş ışığında ağır ağır süzülüyordu.
Telefonu kulağıma bastırmış, dördüncü kez aradığım numaranın hat düşmeden direkt telesekretere yönlendirilmesini dinliyordum.
"Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor..."
Çenemi sıktım. Telefonu sertçe masanın üzerine bıraktım. Hera'nın buradan çıkıp gidişi, gözlerindeki o tehlikeli boşluk ve kireç gibi solmuş yüzü gözümün önünden bir an olsun gitmiyordu. Mete’yi arayıp eve bıraktığını teyit etmiştim ama bu, içimdeki o huzursuzluğu söndürmeye yetmemişti. Boksör’ün ne zaman böyle sustuğunu, ne zaman kendi içine çekildiğini çok iyi biliyordum; o suskunluk her zaman büyük bir patlamanın habercisiydi.
Masanın üzerindeki görev dosyasını kenara ittim. Sandalyemin arkasında asılı duran deri ceketimi tek bir hareketle alıp sırtıma geçirdim. Araba anahtarını masadan kaparken adımlarım kararlı ve hızlıydı.
Odadan çıkıp koridora yöneldiğimde nöbetçi astsubay anında hazır ola geçti.
"Çıkıyorum," dedim, sesimdeki otoriteyi korumaya çalışarak. "Acil bir durum olursa doğrudan kişisel hattımdan ulaşın."
"Emredersiniz komutanım!"
Karargâhın bahçesine çıktığımda gecenin soğuk havasını ciğerlerime çektim. Hera’nın bükülmeyen o gururu, saklamaya çalıştığı acısı ve bana diktiği o öfke dolu bakışlar zihnimi kurcalıyordu. Ona gerçeği veremiyordum, çünkü o gerçeğin onu iyileştirmek yerine tamamen yakıp kül edeceğini biliyordum.
Ama onu o karanlığın içinde tek başına bırakmaya da niyetim yoktu.
Siyah arazi aracına binip motoru çalıştırdım. Nizamiye kapısından süratle çıkarken bakışlarım dikiz aynasındaki karargâh ışıklarından ayrılıp Hera'nın evine giden karanlık yola kilitlendi.
"O ateşe yalnız yürümene izin vermeyeceğim Boksör," diye mırıldandım, gaza biraz daha basarak. "İstesen de vermeyeceğim."
Sokağa girdiğimde aracın farları caddenin sonundaki binayı aydınlattı. Motoru kapatıp araçtan indim. Kapının önünde bir an duraksayıp derin bir nefes aldım; içimdeki o tuhaf huzursuzluk, apartmana yaklaştıkça daha da keskinleşiyordu.
Hera’nın dairesinin önüne geldim. Kapının önünde durup elimi kaldırdım ve üç kez sertçe vurdum.
"Hera, aç kapıyı," dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak.
Cevap yoktu. İçeriden gelen derin bir sessizlik, kapının ardındaki o huzursuzluğu daha da belirginleştiriyordu. Bir kez daha, bu sefer daha sert vurdum. Tok bir ses koridorda yankılandı.
"Hera, oyun oynamıyoruz. Aç dedim."
Yine ses yoktu. Sabrımın sınırlarında dolaşıyordum. Tam üçüncü kez, elime geçen tüm gücü kullanarak kapıya yüklendiğim sırada, içeriden gelen o tanıdık, ama acıdan ve yorgunluktan tanınmaz hale gelmiş ses boşluğu böldü.
"Karam... git..."
Sesi bir fısıltı gibiydi ama içindeki o keskin çaresizlik ve yas, kapının tahtasından geçip doğrudan göğsüme saplandı. Donup kaldım. Avuç içlerim kapının ahşabında öylece asılı kaldı. Bir şeylerin ters gittiğini biliyordum; bu, basit bir öfke nöbeti ya da kaçış değildi. Bu, parçalanmış bir ruhun feryadıydı.
"Seni böyle bırakıp gidemem Hera," dedim, sesim az öncekinden çok daha alçak ve titrek bir tonda. "Kapıyı aç, sadece konuşalım."
Cevap vermedi. Sadece içeriden gelen, ağır ve düzensiz nefes alışverişlerini duyabiliyordum. Kapının ardındaki sessizlik, bir uçurumun kenarında tek başımıza kaldığımızı haykırıyordu.
O sesindeki kırılmışlık, o tek cümlelik "git" fısıltısı zihnimde şimşek gibi çaktı. Yıllardır tanıdığım, en ağır çatışmalarda bile sesinin tonu değişmeyen Boksör değil, bir enkazın altından seslenmeye çalışan çaresiz bir kız çocuğuydu içerideki.
Elim kapının tahtasında çakılı kaldı. Kalbimdeki o ani sıkışmayla öfkem de, otoritem de bir anda buharlaşıp gitti. Yerini sadece yakıcı bir korkuya bıraktı.
"Hera ağlıyor musun sen? Aç kapıyı."
Kapının tahtasına alnımı yasladım. Sesimdeki o soğuk, mesafeli komutan tonundan eser kalmamıştı. Titremesine engel olamadığım bir nefes verdim dışarı.
"Boksör, kırma beni... Aç şu kapıyı. Sana bir şey yapmayacağım, yemin ederim sadece yanına geleceğim. Aç kapıyı Hera."
İçeriden gelen o boğuk hıçkırık sesini tekrar duyduğumda göğsüme koca bir kayanın oturduğunu hissettim. Biliyordum; o kapı açılmazsa, ben bu gece o kapıyı kırıp içeri girmek zorunda kalacaktım. Çünkü onu kendi cehenneminde tek başına yanmaya bırakmayacaktım.
Sessizlik bir an daha sürdü, sanki zaman o kapının ardında donup kalmıştı. Sonra içeriden gelen o metalik kilit sesi, gecenin sessizliğini bir bıçak gibi kesti.
Kapı yavaşça, menteşeleri inlercesine aralandı.
Hera karşımdaydı. Tanıdığım o çelik bakışlı, dimdik duran Boksör yoktu karşımda. Gözleri ağlamaktan kıpkırmızı olmuş, saçları dağılmış, üzerine geçirdiği atletin omuzları sarsılıyordu. Beni gördüğü an, savunma mekanizmalarının hepsi birer birer yıkıldı. Bir şey söylemedi, bir açıklama yapmadı. Sadece öne atıldı ve kollarını boynuma dolayarak tüm ağırlığını benim üzerime bıraktı.
O an, sanki bir enkazın altında kalmış da son anda nefes alacak bir yer bulmuş gibi göğsümün içine gömüldü. Parmakları, ceketimin kumaşını tırnaklarını geçirecek kadar sıkı kavradı.
İlk başta şaşkınlıktan kaskatı kesildim; Boksör’ün bu kadar savunmasız, bu kadar çıplak bir şekilde bana teslim olacağını hiç düşünmemiştim. Ama sonra ellerim, kendi kendine, sanki başka birinin komutunu bekliyormuş gibi onun sırtına dolandı. Onu yere düşmesin diye, bu sarsıntıda parçalanmasın diye bedenimle sardım.
"Hera..." diye mırıldandım, sesim kendi kulaklarıma bile yabancı geliyordu.
Cevap vermedi. Sadece o kesik hıçkırıklar, o boğazından kopup gelen, içinde yılların birikmiş yasını taşıyan feryatlar omuzlarımda yankılandı. Hera, o devasa zırhlarını kapının eşiğinde bırakmış, sadece Hera olarak kollarımda eriyordu.
Onu korumak için, omuzlarındaki o ağır yükü bir süreliğine devralmak için daha da sıkı sarıldım. Karargâhın, görevlerin, sakladığımız o karanlık sırların hiçbir önemi yoktu o an. Sadece omuzlarımdaki hıçkırıkları ve göğsüme yaslanan o titrek nefesi vardı.
"Buradayım," dedim, saçlarını okşarken. "Geçti... Buradayım, bırakma kendini."
Ama o bırakmıştı. Bütün kontrolü, bütün o sertliği, bütün o 'Boksör' maskesini kapının ardında bırakmış, çocukluğunun en karanlık yerinde beni bulmuştu. Sadece hıçkırıyordu; sanki içindeki o yangın, benim kollarımda sönmeye başlamıştı.
Bölüm etkileşimi
