12. bölüm · Emrin Olur

12. Bölüm; Plaka sahte!

Nidanur Yaman

Nizamiyeden içeri adımlayan Karam'ın arkasından, yanımdaki Yalın'la birlikte karargâhın o ağır, demir kapısından geçtim. Adımlarımız, beton zeminde nizamî bir tempoyla yankılanıyordu. Tam o sırada Çisil, karargâh koridorundan koşarak geldi; yüzü gergindi, elindeki tableti sıkıca tutuyordu. Karam’ın hemen yanında durup nefes nefese konuştu.

"Komutanım, bende tam Yalın'ı arayacaktım. İstihbarat geldi yeni, Leşker'le alakalı."

Karam, adımlarını yavaşlatmadan sert bir bakış attı. "Dinliyorum."

"Leşker'in... Vedat'la alakası varmış, Hera'nın kulübünün sahibi. Yani ayrıldığı kulübün. Bizde," Çisil, bakışlarını Karam’dan bana çevirirken ses tonunu biraz daha alçalttı. "Hera'nın bu konuda bilgisi olduğunu düşünüyoruz."

O an, siber ağlarımın içindeki tüm veriler bir anlığına dondu. Vedat... ringde attığım her yumruğun arkasındaki o karanlık yüz, şimdi Bozkurt’un radarına giren o terör odağıyla birleşiyordu. Karam da gözlerini bana çevirince, karargâhın o çiğ ışığı altında bakışlarımızı mühürledik. O mavilerde, ne bir şüphe ne de bir merhamet vardı; sadece gerçeği arayan o keskin, nizamî duruş.

"Hera?" dedi, sesi koridorun serinliğinde yankılanarak.

"Biliyorum bir şeyler." Sesim, beklediğimden daha kararlı çıktı.

Karam, bakışlarını benden bir milim bile çekmeden Çisil'e döndü. "Timi harita odasına topla. Geliyoruz birazdan."

"Emredersiniz Komutanım!" Çisil, selam verip hızla yanımızdan uzaklaştı.

Karam, bu kez Yalın’a bir bakış attı. Yalın, o boksör gardını bu askeri nizamın önünde bir kenara bırakıp, sarsılmaz bir disiplinle selam durdu. "Emredersiniz Komutanım!" diyerek o da timin peşinden gitti.

Nizamiyenin o soğuk, metalik sessizliğinde şimdi sadece ikimiz kalmıştık. Karam, ellerini arkasında birleştirerek üzerime doğru yürüyünce, içimdeki o çocuksu endişeyle bir adım geriledim. Boksör gardımı ringde hiç düşürmemiştim ama bu adamın üzerime kurduğu nizamî baskı karşısında bakışlarımı kaçırmadan edemedim.

"Hera, bana bak."

Sesindeki emredici ton, siber ağlarımdaki tüm gerilimi artırdı. Karam, bir adım daha atıp parmaklarıyla çenemi kavradı; başımı yavaşça, ama sarsılmaz bir güçle kaldırdı. Gözlerim, onun o kapkara, tekinsiz denizleri andıran derin bakışlarına mühürlendi. O sert ve nizamî dokunuşun sıcaklığı, yüzümdeki morluklara sızarken, içimdeki o hırpalanmış boksör sezgileri ilk kez bu kadar tehlikeli bir şekilde daraldı.

"Ne biliyorsun?" diye sordu, sesi bir komutanın en net, en hilesiz sorgusu gibiydi.

"Vedat... orada sadece yasa dışı boks maçları yapmıyor. Bir de..." Derin bir nefes aldım. Göğsümün altındaki o sarsıntıyı gizlemeye çalışarak devam ettim. "Yeraltı dünyası var. Bir sürü geçitler var."

Karam’ın çenemi tutan parmakları tek bir milim bile gevşemedi ama gözlerindeki o tehlikeli parıltı daha da keskinleşti. Yüzündeki o derin yara izi, karargâhın çiğ ışığı altında hafifçe gerildi.

"O geçitler nerede bitiyor, Hera?" diye sordu Karam. Sesi bir komutanın emredici tonundaydı ama bu kez çok daha derinden, neredeyse o morg bahçesindeki sakinlikten gelen bir tınıyla fısıldadı. "O siber zekanın hafızasında o yeraltı haritasının ne kadarı var?"

"Girişlerin yerini biliyorum," dedim, sesimin titremesine izin vermeyerek. "Kulübün altındaki o gizli tüneller, Leşker’in siber ağlarıyla o geçitlerde birleşiyor..."

Boğazım düğümlendi ama boksör gardımı düşürmedim. Karam, yavaşça elini çenemden çekti; parmaklarının sıcaklığı yüzümde hâlâ asılı dururken, aramızdaki o tehlikeli mesafeyi kapatan gölgesi hâlâ üzerimdeydi. Gözlerini bir an bile benden ayırmadan, arkasını döndü ve harita odasının kapısına doğru nizamî bir adımla yürüdü. Kapının önünde durdu, o kapkara gözlerini son bir kez üzerime sabitledi.

"Şimdi içeri gireceğiz," dedi, sesi tüm karargâhı, hatta sınırın ötesini bile hizaya getirecek o hilesiz otoriteye yeniden kavuşurken. "Sen o haritayı önümüze sereceksin, Bozkurt da o geçitleri o şerefsizlerin başına yıkacak. Gardını al Hera. Hikayen şimdi başlıyor."

Birlikte harita odasına doğru adımlarken, karargâhın o ağır nizamı arkamızdan kapanan demir kapıyla birlikte mühürlendi. Bu savaş artık sadece benim geçmişim değil, Bozkurt’un asıl meydan okumasıydı.

Odaya girdiğimde herkes uzun masaya yerleşmişti. Ben de Demiralp'in yanındaki boşluğa oturdum. Karam, masanın başına geçince eliyle beni gösterdi. "Baştan sona. Her şey."

Masaya serilen haritaya baktım uzunca. Daha sonra ayağa kalkıp haritada bir bölgeye uzandım. "Tünel buradan başlıyor. Nereye uzandığını bilmiyorum. Bana bir ağ verseniz bir saatimi almaz çözmek. Onun dışında... Deniz hattını da aktif olarak kullanıyorlar."

Haritada kulübü işaretledim ve işaretlemeye devam ederek anlattım. "Ön tarafta genelde iki veya üç adam olur. Bugün Yalın'la oraya gittiğimizde Yalın da gördü zaten. Ben olmasam Yalın'ı da almazlardı. Vedat genelde bu mekanda takılır." Haritada kulübün arka kapısını işaretledim. "Bir arka kapı var, orada da kamera var. Ama bildiğime göre kamera var."

Yerime oturup haritayı kendime doğru çektim. "Öf, belim ağrıdı be. Neyse işte. Bunları anlatmamın nedeni şu: Tünellerin vesaire haritaları burada. Vedat'ın odasındaki bilgisayarda. Şifreler güçlü olsa da kırabilirim."

Karam, kollarını göğsünde bağlayıp haritaya doğru üstten keskin bir bakış attı. "Oda tam olarak neresi?" diye sordu. Sesi net ve sorgulayıcıydı.

"Oda... oda Vedat'ın olsa da üzerinde Vedat'ın ismi yazmıyor. Başka bir isim yazmıyorlar anlaşılmasın diye... Vladimir yazıyor tabelada. Ve oda en alt katta. Yanında soğuk hava deposu var."

Yerimde hafifçe dikleşip ellerimi masaya yasladım. Karşımdaki nizamî duruşlara meydan okurcasına doğrudan Karam'ın gözlerinin içine baktım.

"O zaman planı anlatayım. Gittiğinizde ben çoktan kameralara bağlanmış olacağım. Nereden geçmeniz gerektiğini falan size içeriden söyleyeceğim. İçeri gireceğiniz an ise elektriği çökertir, tüm kameraları aynı anda etkisiz hale getiririm."

Karam başıyla onayladı. "Güzel, ama saliselik bir hatan bile bizi bitirebilir. Dikkatli olmanız gerekecek."

"Dikkatli olmasam şu an size bu kadar bilgiyi sıralayabileceğimi düşünmüyorum."

...

Ekrandaki yeşil kod satırları son kez yukarı doğru kaydı ve ardından kulübün en alt katındaki Vedat'ın odasının kamera görüntüsü, önümüzdeki devasa ekrana patlama efektiyle düştü. Hemen yanında, soğuk hava deposunun arkasından başlayıp sınır hattına doğru sinsi bir yılan gibi kıvrılan tünellerin üç boyutlu mimari haritası parıldıyordu.

Kulaklığımdaki telsiz cızırtısını bastıran derin bir nefes alıp arkama yaslandım. Başımı kaldırdığımda, yanımdaki sandalyede oturan Demiralp’in gözlerini ekrandan ayıramadığını gördüm. Şok içindeydi. O her zamanki rahat, şakacı komutan gitmiş; yerine şaşkınlıktan donakalmış bir üsteğmen gelmişti.

"Hadi canım..." diye mırıldandı Demir, bakışlarını ekrandan bana çevirirken. Sesindeki şaşkınlık nizamı falan tamamen altüst etmişti. "Bizim siber daire haftalarca uğraşsa bu kriptolu ağı böyle tereyağından kıl çeker gibi ayıramazdı. Sen... sen gerçekten bir saat içinde koca yeraltı şebekesini haritalandırdın mı?"

"Gardımı sıkı tutarım demiştim," dedim, hafifçe sırıtırken. Yüzümdeki morlukların sızısını unutturacak cinsten bir siber zaferdi bu.

Demir, hâlâ inanamayan gözlerle bana bakarken önümüzdeki mikrofonun mandalına bastı ve kulaklığını düzeltti. Tim sahaya inmiş, o karanlık tünellerin girişine ulaşmıştı bile. Artık geri dönüş yoktu. Demir, derin bir nefes alıp telsiz frekansını açtı.

"Bozkurt, burası Karargâh. Merkez siber hat kuruldu. İçerideki boksörümüz tünellerin ve Vladimir’in odasının tüm haritasını önümüze serdi. Kameralar ve elektrikler bizim komutamızda. Operasyon için yeşil ışık yandı, Komutanım."

Kulaklığımdaki kulaklık cızırtısının arkasından Karam’ın o net, nizamî sesi yükseldi. "Bozkurt sızıyor. Yalın, Çisil; siz dış çevre emniyeti için kalıyorsunuz. Giriş çıkışları tutun."

"Anlaşıldı komutanım, bölge temiz," dedi Yalın. Sesi kulaklığımda her zamanki gibi güven vericiydi.

Parmaklarım klavyede akarken, gözüm en alt kattaki "Vladimir" odasının kamerasındaydı. Her şey planladığım gibi gidiyordu, tam elektrikleri çökertmek için ana dizine komut girecektim ki... Ekrandaki o tekinsiz görüntüde bir tuhaflık sezdim.

Vedat, masasının başından ağır adımlarla kalktı. Doğrudan odadaki gizli kameranın olduğu köşeye, yani tam olarak bana doğru döndü. Dudaklarında o iğrenç, kan donduran gülümseme peydah oldu. Sistemimize başka birinin bağlandığını, siber ağların sızdırıldığını anlamıştı. Biz onu izlerken, o da bizim onu izlediğimizi fark etmişti.

Boksör sezgilerim o an tehlikeyle sarsıldı. "Demir..." diye fısıldayabildim sadece, sesim boğazıma kaçmıştı. "Bir şeyler ters gidiyor."

Vedat, ekrandan gözlerimin içine bakarcasına gülümsemeye devam ederken elini cebine attı ve küçük, siyah bir kumandayı kameraya doğru kaldırdı. Başparmağı o ölümcül tuşa sertçe bastı.

Aynı salisede, kulaklığımdan kulaklarımızı sağır edecek cinsten, dehşet verici bir patlama sesi yankılandı. Karargâhtaki ekranların bir kısmı anında parazitlenip kapandı.

"Yalın! Çisil!" Demir mikrofonun mandalına yapışıp avazı çıktığı kadar bağırdı, sandalyesini devirerek ayağa fırlamıştı. "Yalın, ses ver! Çisil!"

Ama telsizden gelen tek şey ölümcül bir cızırtı ve dış kameranın kadrajına giren yoğun, kara bir dümandı. Patlama, onların beklediği duvarın tam dibinde gerçekleşmişti. Kameranın saniyeler sonra netleşen açısında, Yalın ve Çisil’in patlamanın şiddetiyle metrelerce öteye savrulmuş, hareketsiz yatan bedenlerini gördüm. Ağır yaralılardı.

Daha ben o siber enkazın şokunu atlatamadan, tünelin çıkış kapısından Vedat’ın onlarca silahlı adamı fırladı. Demir yanımda telsizle çılgına dönmüş bir halde Karam’a koordinat bağlamaya çalışırken, ekranda o adamların Yalın ve Çisil’in bilincini kaybetmiş bedenlerini yaka paça yakalayıp tünelin karanlığına doğru sürükleyerek götürdüklerini, onları esir aldıklarını izledim.

Gardım o an siber ağların tam ortasında, hayatımda ilk kez bu kadar ağır bir darbeyle darmadağın olmuştu.

Demiralp’in o sakin maskesi saniyeler içinde paramparça oldu. Ağır demir sandalyeyi geriye doğru fırlatarak ayağa kalktı, iki elini birden karbon kaplamalı askeri bilgisayarın klavyesine geçirip ekranı kendine doğru çekti. Yüzündeki tüm kan çekilmiş, gözleri öfkeden ve dehşetten büyüktü.

"Sikeyim," diye kükredi, sesindeki o çaresiz yırtılma karargâhın çiğ duvarlarında yankılandı. Bilgisayarı kendine çekti Demiralp. "Ne oluyor amına koyayım? Yalın, ses ver! Siktir!"

Mikrofonun mandalına parmağını öyle bir bastırıyordu ki eklemleri bembeyaz kesilmişti. Telsizden gelen o ritmik, kulak tırmalayan cızırtı her saniye yüzümüze bir tokat gibi iniyordu. Karargâhtaki o loş siber odanın havası bir anda buz kesti.

Demir gözlerini ekrandan ayırmadan telsizin frekansını çılgınlar gibi Karam’ın hattına çevirdi. "Komutanım!" diye bağırdı, sesi odadaki tüm siber hatları titretecek kadar çiğ bir öfkeyle doluydu. "Dış çevre emniyeti patladı! Yalın ve Çisil... Komutanım, çocukları aldılar! Arabaya bindiriyorlar!"

Telsizin öbür ucundan, tünellerin diğer girişinde olan Karam’ın sesini duymayı bekledim. Bozkurt Timi bu pusunun ortasında şimdi ne yapacaktı?

"Plakayı al!" diyerek koluna vurdum Demiralp'in.

Ona vurduğum darbe, saniyelerdir içinde kaybolduğu o kör öfke havuzundan onu çekip çıkaran sert bir boksör kroşesi etkisi yaratmıştı. Demir, sarsılarak gözlerini telsizden çekti ve parmaklarını yeniden klavyenin üzerine kilitledi. Ringde aldığın darbe seni sersemletirdi ama aldığın o darbenin nerede, nasıl patladığını analiz etmezsen nakavt olurdun. Şu an tam olarak o andaydık.

"Sikeyim, sikeyim!" diye mırıldanırken parmakları tuşların üzerinde çılgınlar gibi hareket etmeye başladı. "Dış kamerayı netleştiriyorum... Hadi, hadi, siber hat kopma bana!"

Ekrandaki parazitli, dumanlı görüntü Hera’nın siber ağları zorlamasıyla bir anlığına titredi ve netleşti. Siyah, camları filmli bir minibüsün kapıları hızla kapanıyor, Yalın ve Çisil'in hareketsiz bedenlerini içeri fırlatan adamlar şoför koltuğuna atlıyordu.

"Aldım!" diye bağırdı Demir, sesi odanın duvarlarında yankılandı. "34 ... ... Plakayı sisteme girdim, emniyetin siber ağına ve mobese hatlarına düşürdüm!"

Tam o salisede telsiz mandalı tekrar çöktü. Karam'ın sesi, tünelin o nemli uğultusunun, patlama seslerinin ve derin, keskin bir nefes alışın arkasından siber odaya bomba gibi düştü. O ses, geri çekilmek zorunda kalan bir komutanın en tehlikeli, en hırçın tonuydu.

"Bozkurt, geri çekiliyoruz!" diye kükredi Karam. "Mete, Onur, hemen batı çıkışına! Her yer bubi tuzağı, herif tüm tüneli üstümüze yıkacak! Körleme dalamayız!"

"Komutanım!" Demir mikrofona doğru kapaklandı, gözlerindeki kanlanma nefretini açıkça ele veriyordu. "Yalın diyorum, Çisil diyorum! Götürüyorlar çocukları!"

"Üsteğmen Demiralp!" Karam telsizden öyle bir tonla bağırdı ki, sanki siber odadaki o askeri terminal infilak edecekti. "Emir tekrarı yok! Karargâha dönüyoruz, o şerefsizi kendi ininde bitireceğiz! Hera, o plakayı ve arabanın rotasını bir saniye bile gözünün önünden ayırma. Bozkurt çıkıyor!"

Telsiz hattı kesildi, geriye sadece o ritmik, ruhsuz cızırtı kaldı.

Demir, elindeki telsiz cihazını masanın üzerine fırlattı; plastik gövde sert beton zemine çarparak parçalara ayrıldı. İki elini saçlarının arasından geçirip duvara doğru döndü ve o koca cüssesiyle, sırtındaki o ağır üniformayla duvara sert bir yumruk indirdi. Karargâhın o çiğ ışığı, şimdi ikimizin üzerine de bir yenilginin değil, başlayacak olan o büyük, kuralsız savaşın gölgesini düşürüyordu.

Ekrandaki o siyah araba hızla kulübün arka sokağından çıkarken, boksör gardımı zihnimde en yukarı kaldırdım. "Bana bak Üsteğmen," dedim, sesimdeki o soğukluğu Demir’in öfkesine bulaştırarak. "Ağlamayı bırak. Görevin ortasındayız."

Ekranda beliren 'hata' yazısıyla, "Sahte!" diye tısladım, ekrandaki kırmızı uyarı kodları yüzüme vururken. "Plaka sahte, Demiralp!"

Siber sistem, plakanın tescilli olduğu aracı önümüze düşürdüğü an ringde boşa çıkan bir yumruk gibi kalakalmıştık. Ekrandaki veri, o siyah minibüse değil, yıllar önce hurdaya ayrılmış beyaz bir sedan arabaya aitti. Vedat her şeyi ama her şeyi en ince ayrıntısına kadar hesaba katmıştı. Bizi sahte bir plakanın peşinden koşturup mobese hatlarında kör etmek istiyordu.

Demir, duvara indirdiği yumruğun ardından omzunun üzerinden bana döndü. Gözlerindeki o kanlı öfke, "sahte" kelimesini duyduğu an çaresiz bir vahşete dönüştü. "Nasıl sahte? Sikeyim... Nasıl sahte!" diye kükredi, masaya doğru iki büyük adımla geri gelerek. "Çocukları kaybediyoruz, Hera! Nereye götürüyorlar onları?"

"Sakin ol!" dedim, sesimi adeta bir komut gibi kullanarak. Parmaklarımı klavyenin üzerinde fırtına gibi koşturmaya başladım. Gardım sarsılmıştı ama düşmemişti. "Plakayı siktir et. Araba fiziken orada. Emniyetin sistemine takılmıyorsa, ben de onu şehrin kendi damarlarından izlerim."

"Ne yapacaksın?" diye sordu Demir, soluk soluğa başıma dikilirken.

"Kulübün çıkışındaki tüm belediye kameralarını, esnaf dükkanlarının IP ağlarını, hatta yol üstündeki akıllı trafik ışıklarının sensörlerini birbirine bağlayacağım," dedim, tuşlara attığım siber yumrukların sesi odayı doldururken. "Plakayı değiştirebilirler ama o arabanın tavanındaki o derin çiziği ve sağ arka farındaki kırığı sistemden silemezler. Demir, bana o bölgenin yerel trafik yoğunluk haritasını aç! Hemen!"

Demir, saniyeler içinde şoku atlatıp askeri kartını terminale sertçe bastı ve bölgenin canlı trafik akışını önüme serdi.

Ekran bir kez daha yeşil ve kırmızı hatlarla dalgalandı. Siyah minibüs, sahte plakasıyla şehrin arka sokaklarında sinsice ilerlerken, ben onun dijital gölgesini adım adım takip etmeye başladım.

Tam o sırada telsiz odasının ağır demir kapısı büyük bir gürültüyle ardına kadar açıldı. İçeri girenlerin bot sesleri duvarlarda yankılandı. Karam, Mete, Altay ve Onur odadan içeri daldığında, üzerlerindeki mühimmat yelekleri hâlâ tünelin isi ve barutuyla kokuyordu. Karam’ın o fırtınalı koyu mavileri doğrudan ekrana, ardından bana kilitlendi. Yüzü adeta taştan yontulmuş gibiydi, burnundan soluyordu.

"Durum ne?" diye gürledi Karam, masanın başına çökerken. "Çocuklar nerede?"

Sert botumun masanın demir ayağına çarpmasıyla odada yankılanan o tok ve acımasız ses, herkesin nefesini bir anlığına kesti. İçimdeki boksör, ringde köşeye sıkışmış gibi vahşi bir öfkeyle dolmuştu.

"Yok!" diye bağırdım, sesimdeki o siber çaresizlik odadaki askeri barut kokusuna karışırken. Gözlerimi ekrandaki o kararan, parazitlenen hatlardan ayırmıyordum. "Sikik sikik yollara sapıyor, bitti mobeseler! Şehirden uzaklaşıyor!"

Karam, masanın ayağına attığım tekmeyle veya savurduğum küfürle zerre ilgilenmedi; o fırtınalı koyu mavileri doğrudan önümdeki ekrana, o siyah minibüsün en son sinyal verdiği ıssız kavşağa kilitlendi. Yüzündeki kaslar kasıldı, alnındaki damar öfkeden belirginleşti. İki elini masanın kenarına öyle bir yasladı ki, parmak boğumları bembeyaz kesildi.

"Demir!" diye gürledi Karam, sesi adeta odada bir şarapnel gibi patladı. "Hangi istikamet? En son koordinat neresi?"

Demir, hemen arkamda soluk soluğa, gözlerindeki o kanlı nefretle ekrana doğru abandı. "Komutanım, Kuzey Çevre Yolu'ndan saptı. Orası eski taş ocaklarının ve terk edilmiş depoların olduğu bölgeye çıkıyor. Mobese ağı yok, kör nokta!"

Mete Kağan ve Onur, mühimmat yeleklerinin ağırlığına rağmen birer gölge gibi masanın etrafını sardı. Yalın ve Çisil’in o şerefsizin elinde olması, Bozkurt Timi’nin göğsüne pimi çekilmiş bir el bombası bırakmıştı.

"Kör nokta falan dinlemem," dedim dişlerimi sıkarak. Parmaklarımı klavyenin üzerine tekrar koydum ama bu sefer yumruk yapar gibi sıktım. "O araba o yola girdiyse bir yerde durmak zorunda. Bana o bölgenin askeri uydu görüntülerini verin. Canlı hat olmasa da topografyasını indirmem lazım. Sinyal bittiyse, ben de lastik izini dijitalden sürerim!"

Karam başını hafifçe eğip doğrudan gözlerimin içine baktı. O tekinsiz denizleri andıran bakışlarında bu kez öfkeyle karışık, sarsılmaz bir kararlılık vardı.

"Herkes odasına! Sabah konuşacağız, dinlenin."

Karam’ın bu emri, odada yankılanan o yüksek tansiyonu, o barut kokulu öfkeyi bir anda dondurdu. Herkes şok içinde birbirine baktı. Yalın ve Çisil o itlerin elindeyken, taş ocaklarına girmek yerine "Sabah konuşacağız" demek, Bozkurt Timi’nin kitabında yazacak bir şey değildi.

Demir, duyduğu sözlerle adeta delirdi. "Komutanım!" diye bağırdı, masaya doğru bir adım atarak. "Ne odası, ne sabahı komutanım? Yalın içeride diyorum, Yalın! Can çekişiyorlar belki de!"

"Üsteğmen Demiralp!" Karam, sesini yükseltmedi ama o fırtınalı koyu mavilerini Demir’e öyle bir dikti ki, oda nizamî bir buz dağına döndü. "Herkes odasına dedim! Öfkeyle kalkan zararla oturur. Herif bizi pusuya düşürdü çünkü ne yapacağımızı biliyordu. Şimdi körleme o kör noktaya dalarsak, hepimizin cesedini toplarlar oradan! Dağılın!"

Karam arkasını dönüp odadan sarsılmaz adımlarla çıkarken, arkasında tam bir enkaz bıraktı. Mete Kağan ve Onur dişlerini sıkarak, omuzlarındaki o ağır yükle koridora doğru ilerlediler.

Demir ise olduğu yerde çakılı kalmıştı. Gözlerindeki o kanlı nefret, yerini komutanının emrine karşı gelememenin verdiği o çaresiz, yırtıcı bir ızdıraba bıraktı. Masanın üzerindeki boş bardağı eliyle süpürüp yere fırlattı, cam parçaları odanın dört bir yanına saçıldı. "Sikeyim böyle işi," diye tısladı dişlerinin arasından, nefes nefese kapıya doğru yönelirken.

O siber terminal odasında, o çiğ ışıkların altında tek başıma kalmıştım.

Önümdeki ekranda, siyah minibüsün en son kaybolduğu o karanlık, kör kavşak duruyordu. Gardım sarsılmıştı, belimin ağrısı yüzümdeki morluklara karışıyordu ama içimdeki boksör bana pes etmememi fısıldıyordu. Askerler odalarına çekilip emir bekleyebilirdi. Karam sabahı bekleyebilirdi.

Ama ben asker değildim. Ben ringden geliyordum ve ringde hakem zili çalana kadar dövüşmeye devam ederdiniz.

Bilgisayarın ekranını biraz daha kendime çektim. Gözlerimi o karanlık taş ocaklarının olduğu uydu haritasına diktim. "Sabahı bekleyecekmişiz," diye mırıldandım kendi kendime, klavyenin üzerine parmaklarımı yerleştirirken. "Çok beklersiniz."

Hera için gece yeni başlıyordu.

_________________________________________

Küçük değişiklikler yaptım, artık her gün bölüm atmaya çalışacağım.

Bir sonraki bölüme geçelimm.