5. bölüm · Emrin Olur
5. Bölüm; Bu Halinle Bir Bok Yapamazsın!
Odamdan getirdiğim battaniyeyi koltukta yorgunlukla uyuyan Yalın'ın üzerine örttüm. Ardından sessizce odama çekildim. Odamdaki ebeveyn banyosuna girip ellerimi lavaboya yasladım. Karşımdaki aynadan kendimi incelerken biraz geri çekilip tişörtümü hafifçe yukarı sıyırıp göğsümün altındaki buruşmuş yanık izini inceledim.
Yıllardır Yiğit'in bile orada olduğunu bilmediği o yara izine baktım öylece aynadan. Derin bir iç çektim. Tişörtümü yeniden indirip lavabodan çıktığım gibi yatağa attım kendimi. Avuçlarımla yüzümü okşadım, ellerimi çekince ise boş boş tavana baktım. Camdan giren ay ışığıyla sessizce tavanı izlerken sabaha kadar beynimi kurcalayan düşüncelerden kurtulamadım bir türlü.
Sabah olduğundaysa mutfaktan gelen tıkırtılarla odadan çıkıp mutfağa girdim. Yalın sabahın 9'unda kendine yumurta pişiriyordu. Beni fark edince doğrudan bana döndü. "Yumurta ister misin?" Diye sorduğunda başımı iki yana salladım.
"Yumurta sevmem."
"Evde niye yumurta var?"
"Doktor Yiğit'in yemesini söyledi. İyi gelirmiş, protein falan. Dedi işte bir şeyler."
Onaylayan bir mırıltı çıkarıp tavaya biraz yağ döktü ve daha sonra yumurtayı kırdı. Bende mutfaktaki sandalyelerden birine oturdum. Esneyerek masadaki cep telefonumu aldım, dün gece birada bırakmış olmalıydım. Bir numaradan mesaj gelmişti, numarayı tanımıyordum fakat telefonda kayıtlıydı. Üstelik 'Canım Komutanımm' ve iki kalp emojisiyle. Dört mesaj gelmişti.
Canım Komutanımm; Gece niye bizim apartmana giriyorsun?
Canım Komutanımm; Bak ulan şu mesaja!
Canım Komutanımm; Kaçıncı kata geldiğini bilsem oraya gelip 50 şınav verirdim anında.
Canım Komutanımm; Senin telefonu sessizde kullanma huyunu sikeyim Yalın!
Son okuduğum mesajla bunun benim değil Yalın'ın telefonu olduğunu anlamamla alt dudağımı dinledim. Bir insan hiç telefonuna şifre koymaz mı yahu! Gerçi benim telefonumda da şifre yoktu, ama konumuz benim telefonum değil.
"Yalın..."
"Hı?" Diye mırıldandı ağzına tıkıştırdığı ekmeği çiğnerken.
"Biri mesaj atmış sana. 'Canım Komutanım' diye biri."
Telefonu almak için arkasına döndüğü sırada telefonu elimde görünce kaşlarını çattı. "Benim telefonumu mu karıştırıyorsun sen?"
"Hayır ya, şey oldu... ben şey sandım, şey ettim de şey değilmiş."
"Senin telefonun sandın, aldın, baktın. Senin değilmiş." Dedi benim kurmaya çalıştığım cümleyi tek seferde kurarak.
"Heh, öyle işte."
"İyi. Ver bakayım." Telefonu elimden kapıp mesajları okudu. Daha sonra bir mesaj gönderdi. 1 dakika geçti geçmedi, hemen Karam aramaya başladı. Yalın telefonu açıp hoparlörü aldı. "Komutanım?"
"Hera'da mısın Yalın? Olayları duydum. Bana niye haber vermediniz? Darp raporu aldılar mı? Hera yanında mı? Cevap ver ulan!"
"Evet Hera'lardayım. O kimseye söylememi istemeyince bende söylemedim. Darp raporu almadılar. Hera de yanımda." Dedi onun tüm sorularını cevaplarken.
"Kapat Yalın, kapat!" Telefonu onun yüzüne kapattıktan sonra.
Yalın telefonu masaya bırakıp yeniden yumurtaya gömülürken güldüm sessizce. Yalın alttan alttan bana baktı. "Ne gülüyorsun belalı kız? Bir şeyler ye. Kahvaltı günün en önemli öğünüdür." Diye öğüt verirken ben başımı salladım.
"Yerim birazdan." Yaklaşık iki dakika sonra kapı çalınca kapıya yöneldim. Delikten bakınca Karam'ı görmek beni şaşırtmadı. Kapıyı açtım. Karam hızla içeri girince bende arkasından baktım. "Selam sabah yok mu Yüzbaşı?"
"Günaydın, selamın aleyküm. Nerede Yalın, sende gel, konuşacağız, anlatacaksınız her şeyi."
"Mutfakta." Önden mutfağa girdiğimde Karam da arkamdan girdi içeri.
Yalın yumulduğu yumurtayı bırakıp ayağa kalkarken Karam Onun yanına oturup onu oturttu. Tam o sırada kapıdan tekerlekli sandalyesiyle Yiğit girdi. Yiğit gözlerini ovarak içeri girdi, gözlerini açtığında gördüğü manzarayla şok oldu. Kesinlikle evimizde iki tane dalyan gibi subay görmeyi beklemiyordu. Bana dönünce ise daha da şaşırdı. Dudağımda patlak ve yüzümdeki morlukları fark ettiği an tekerlekli sandalyeyi yanıma doğru yaklaştı. "Bu ne lan?" Yüzümü avuçlarının arasına alıp inceledi. "Hera ne oldu yüzüne?"
Onun yanağımdaki ellerini tuttum. "Yok bir şey, dün gece kafeye gittim. Çıkarken de birkaç serseri önümü kesti işte. Yalın da sokaktan geçiyordu, tabii o sırada biz çoktan kavgaya tutuştuk falan. Yalın kurtardı beni."
Yiğit gözlerini gözlerime dikti, inanmamıştı. Daha sonra ise Yalın'a döndü. Yalın başını salladı beni onaylayarak.
Tam o sırada, "Yalan söylemeyi beceremiyorsun, Hera," dedi Karam. Sesi mutfağın küçük duvarlarında yankılanırken buz gibi net ve otoriterdi. Bakışlarını doğrudan Yiğit’e döndü. "Dün gece arkadaşın, erkek arkadaşı olacak o itin kafesini bastı. Ortalığı darmadağın etti. O yüzündeki morluklar da o şerefsizin ve yanındaki kadının eseri."
"Karam!" diye çığlık attım. Göğsümün ortasına batan o keskin panikle adını ilk kez bu kadar yüksek ve öfkeyle haykırmıştım. Sesim mutfaktaki porselenlerin üzerinde titredi.
Ama artık çok geçti. Sözcükler Karam'ın ağzından çıkmış, mutfağın ortasına bir bomba gibi düşmüştü. Başımı hızla Yiğit’e çevirdiğimde, yüzündeki o korumacı, endişeli ifadenin saniyeler içinde nasıl simsiyah, kontrolsüz bir öfkeye dönüştüğünü gördüm. Yetimhane koridorlarında ne zaman canımız yansa Yiğit’in gözlerinde beliren o tanıdık, ürkütücü karanlık yeniden oradaydı.
Tekerlekli sandalyenin demir tutamaçlarını sıkan parmak boğumları bembeyaz oldu, elleri titremeye başladı. O an zaman durdu sanki.
"Ege..." diye fısıldadı Yiğit. Sesi o kadar derinden ve hırıltılı çıkmıştı ki, etim kemiğimden ayrılıyor sandım. Gözlerindeki o batan yeşiller doğrudan benim morarmış yüzüme sabitlendi. "Seni o it mi bu hale getirdi Hera?"
Korktuğum şey başıma geliyordu. Yiğit’in bu dünyaya, sisteme, her şeye duyduğu o dinmeyen öfkeyi en iyi ben bilirdim. Reşit olup o yetimhaneden ayrılırken çıkardığı kavgaları, kaybettiğimiz o iki yılı... Şimdi o öfkenin hedefinde Ege vardı ve Yiğit'in şu an tekerlekli sandalyede olması bile o kafeyi Ege'nin başına yıkma isteğini zerre azaltmıyordu. Ne yapacaktım, onu bu haliyle nasıl zapt edecektim hiçbir fikrim yoktu.
"Bir dakika tutamadın çeneni değil mi?" Sinirle Karam'a baktım.
"Hera, cevap ver bana." Dedi Yiğit cevabı gayet iyi bilmesine rağmen.
"Evet o yaptı! Ne yapacaksın Yiğit o yaptıysa?! Ne yapacaksın ulan bu halinle?!" Ayağımla yavaşça onun sol bacağına vurdum. "Ne yapacaksın bu halinle?! Gidip hesap mı soracaksın? Hastanede yatıyor, hadi git hesap sor. Bu halinle hiç bir bok yapamazsın Yiğit!"
Ağzımdan çıkan her bir kelime, mutfaktaki havanın saniyeler içinde donmasına neden oldu. Kendi sesim bile bana yabancı, gaddar ve acımasız gelmişti. Göğsüm hızla inip kalkarken, Yiğit’in o batan yeşil gözlerinde fırtınalar koptuğunu, ardından o fırtınanın yerini derin, dipsiz bir sessizliğe bıraktığını gördüm.
Ona "bu halinle bir bok yapamazsın" derken canını yakmak istememiştim. Ama başka çarem yoktu; o öfkeyle evden çıkıp Ege’nin peşine düşmesine, kendini daha büyük bir tehlikeye atmasına izin veremezdim. Onu korumak için, gerekirse kalbini en derinden kırmak zorundaydım.
Yiğit, vurduğum bacağına, sonra da titreyen ellerine baktı. Bakışlarındaki o hırçın karanlık aniden kırıldı, yerini yetimhane köşelerinde yalnız kaldığımızda gördüğüm o saf, çaresiz çocukluğa bıraktı. Dudakları hafifçe titredi ama tek bir kelime bile etmedi. Sırtına yediği en ağır darbe, düşmanından değil, canından çok sevdiği kız kardeşinden, benden gelmişti.
Mutfakta ölümcül bir sessizlik oldu. Yalın bile elindeki ekmeği masaya bırakmış, suçlulukla yere bakıyordu.
"Yeter," dedi sağımdan gelen o sert, bariton ses. "Yeter Hera, pişman olacaksın. Anlat şimdi, her şeyi. Her detayı."
Gözlerim yardım ister gibi Yalın'a döndüğünde Yalın anlatmaya başladı. Baştan sona her detayını anlatıp arkasına yaslandı. "Öyle oldu işte."
"Bu çocuk seni bir yıl önce aldattı ve sen şimdi mi intikam alıyorsun?" diye sordu Karam.
"Evet..." diye mırıldandım bende.
"Dua et ortada darp raporu yok, yoksa iş ev hapsine bile giderdi."
Karam’ın dudaklarından dökülen "ev hapsi" kelimesi, mutfaktaki o ağır sessizliğin üzerine buz gibi bir katman daha ekledi. Gözlerimi masanın üzerindeki boş bir noktaya diktim, ellerim istemsizce titriyordu. Ev hapsi... Kendimi bildim bileli dört duvar arasında büyümüş, özgürlüğün kokusunu ancak o yetimhaneden çıktığımda alabilmiştim. Şimdi ise sırf o ite hak ettiği dersi verdim diye yeniden bir kafese kapatılma ihtimali fikri, göğsümün altındaki o buruşmuş yanık izini sızlattı.
"Zaten bir yıldır kendi evimin hapisindeyim," diye fısıldadım, sesim öyle kısık çıkmıştı ki Yalın bile duymak için hafifçe öne doğru eğildi. "Ha polis kilitlemiş kapımı, ha kendi anılarım... Ne fark eder?"
Karam’ın keskin gri gözlerinin üzerimde ağırlığını hissettim. Sert duruşunu zerre bozmadı ama bakışlarında az önceki o yargılayıcı ifadeden ziyade, ne olduğunu çözmeye çalışan, bir askerin stratejik dikkati vardı.
"Fark eder, Hera," dedi Karam, sesindeki o çelik gibi ton bu kez tuhaf bir şekilde korumacıydı. "Devletin hapisi, senin kendi içine ördüğün duvarlara benzemez. Yalın..." Bakışlarını bana onay vererek her şeyi bir çırpıda anlatan Yalın’a çevirdi. "Bu kızın delilikleri belli ki senin de başını yakacak. Kafeyi bastığında sen neredeydin?"
Yalın suçlulukla ensesini kaşıdı, masadaki yarım kalmış ekmeğine bakarak yutkundu. "Ben... Sonradan dahil oldum komutanım. Hera tek başına gitmişti. İçeride arbede çıkınca..."
"İçeride arbede çıkınca bu belalı kız tek başına o iki şerefsizle kapıştı işte!" diye lafa girdi Yiğit. Sesi az önceki o kırılmış, çocuksu çaresizlikten sıyrılmıştı ama hâlâ derinden gelen bir hırıltı taşıyordu. Başını bana doğru çevirdi, gözlerindeki o batan yeşiller hâlâ bacağıma vurduğum darbenin acısını taşır gibiydi ama öfkesi bana değil, tamamen Ege’ye yönelmişti. "Sen bana ne dersen de Hera... Bu halimle bir bok yapamayacağımı söylesen de, o itin yanına o kar kalmayacak."
"Bir bok kalmadı zaten Yiğit! Çocuk hastanede diyorum, hastanede!"
"Sen niye değilsin lan?! Yüzün kapkara olunca mı hastaneye gitmeyi düşünüyorsun?"
"Kavga etmeyi kesin artık!" Diyen Karam'ın sesiyle susup arkama yaslandım. "Hera, hastaneye gitmiyorsan en azından merhem falan sür."
"Sürerim birazdan."
Karam ayaklanınca Yalın'da ayaklandı hemen. Bende onların peşinden ayağa kalktım. "Gidiyoruz. Bir daha başını belaya sokarsan askerimi değil beni ara. Ve mümkünse bir daha başını belaya sokma."
Onlar evden çıkarken bende kapıyı kapatıp sırtımı kapıya yasladım. Yavaşça yere oturup yüzümü ellerimin arasına aldığım sırada Yiğit geldi karşıma.
Yiğit’in tekerlekli sandalyesinin o tanıdık tıkırtısı tam karşımda durduğunda, ellerimi yüzümden çekmeye cesaret edemedim. Az önce ona fırlattığım o acımasız kelimeler, bacağına indirdiğim o haksız darbe aramızda öylece asılı duruyordu. Haklıydım, onu korumak için yapmıştım ama kalbini bu kadar kolay kırabildiğimi görmek canımı kendi morluklarımdan daha çok yakmıştı.
"Ezel..." dedi. Sesi o kadar yumuşak, o kadar şefkatliydi ki içimdeki tüm savunma duvarları bir anda tuzla buz oldu.
Ellerimi yavaşça yüzümden indirdim. Gözlerimden akan yaşlar yanağımdaki sızıyı harlarken, başımı kaldırıp ona baktım. Yiğit öfkesini de, az önceki o kırgınlığını da kapının ardında bırakmış gibiydi. Eğildi, titreyen elleriyle yeniden yüzümü kavradı ve başparmağıyla patlak dudağımın kenarını usulca silmeye çalıştı. Gözlerindeki o batan yeşiller şimdi sadece benim acımla doluydu.
"Biliyorum," diye fısıldadı gözlerimin içine bakarak. "Beni korumak için öyle söyledin. Oraya gidip kendimi tehlikeye atmayayım, bu sandalyeyle başıma bir iş açmayayım diye canımı yakmak istedin. Ama Hera... Biz yetimhanede birbirimizin kolları bacakları olmadık mı? Sen benim canımsın. Canımı yakanın canını alamıyorsam, ben ne işe yararım?"
"Yiğit, Canını yakan senin canını alırsa ben ne yapacağım?" Onun belindeki yarayı işaret ettiğimde sanki sızısını hissetmiş gibi yüzünü buruşturdu. "Henüz belindeki yara bile tam iyileşmemişken bulaşma böyle şeylere Yiğit. Kolu bacağı geçtim, can olurum sana. Ama yapma. Canını yakma Yiğit. Canını herkes yakıyor bari sen yapma."
____________________________________________
Konusu güzel miii??
Nedense bana bir tık saçma bir konu seçmişim gibi geliyor...
Bir dahaki bölümde Karamdannn
Neyseee bir sonraki bölüme geçelimmm
