Emrin Olur kitap kapağı

30. bölüm / 45

Emrin Olur

30. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Nidanur Yaman

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 45Şu an: 30. Bölüm
  1. 1 1. Bölüm; 3. Kat, Son Sınıf.1.371 kelime
  2. 2 2. Bölüm; Nörolojik Kayıp.1.541 kelime
  3. 3 3. Bölüm; Melek Yüzlü Şeytan.1.471 kelime
  4. 4 4. Bölüm; Karakol Telaşı.1.956 kelime
  5. 5 5. Bölüm; Bu Halinle Bir Bok Yapamazsın!1.672 kelime
  6. 6 6. Bölüm; Ya Yoksa Kimsesi?1.425 kelime
  7. 7 7. Bölüm; Aramam Bir Daha.1.387 kelime
  8. 8 8. Bölüm; Altı Yaşındaydım.2.172 kelime
  9. 9 9. Bölüm; Belalı Hanım...2.213 kelime
  10. 10 10. Bölüm; Karamel2.516 kelime
  11. 11 11. Bölüm; Bitti Artık Yalın, Olan Oldu4.276 kelime
  12. 12 12. Bölüm; Plaka sahte!2.671 kelime
  13. 13 13. Bölüm; Çocukları Aldık!2.853 kelime
  14. 14 14. Bölüm; Boksörüm ben...3.049 kelime
  15. 15 15. Bölüm; Yiğit...3.480 kelime
  16. 16 16. Bölüm; Gel artık, küserim gelmezsen...3.493 kelime
  17. 17 17. Bölüm; Ceset yaklaşık iki günlükmüş...2.802 kelime
  18. 18 18. Bölüm; O gitti, ama sen buradasın...2.699 kelime
  19. 19 19. Bölüm; Abim yaşıyor mu? Onu tanıyor musunuz?2.209 kelime
  20. 20 20. Bölüm; Abin yaşıyor...3.120 kelime
  21. 21 21. Bölüm: Kumru ve Altay3.721 kelime
  22. 22 22. Bölüm; Biz buradayız3.182 kelime
  23. 23 23. Bölüm; Altay'ım!3.649 kelime
  24. 24 24. Bölüm; Balıkların da yaşama hakkı vardır!3.888 kelime
  25. 25 25. Bölüm; Boksör Jr.3.919 kelime
  26. 26 26. Bölüm3.970 kelime
  27. 27 27. Bölüm3.974 kelime
  28. 28 28. Bölüm4.098 kelime
  29. 29 29. Bölüm5.085 kelime
  30. 30 30. Bölüm4.815 kelime · Okuduğun bölüm
  31. 31 31. Bölüm5.228 kelime
  32. 32 32. Bölüm4.516 kelime
  33. 33 33. Bölüm5.235 kelime
  34. 34 34. Bölüm5.506 kelime
  35. 35 35. Bölüm5.613 kelime
  36. 36 36. Bölüm5.453 kelime
  37. 37 37. Bölüm5.144 kelime
  38. 38 38. Bölüm4.130 kelime
  39. 39 39. Bölüm4.750 kelime
  40. 40 40. Bölüm6.113 kelime
  41. 41 41. Bölüm6.004 kelime
  42. 42 42. Bölüm5.891 kelime
  43. 43 43. Bölüm5.900 kelime
  44. 44 44. Bölüm5.366 kelime
  45. 45 45. Bölüm8.166 kelime

Parkurun son turuna girilirken tempolu postal sesleri bahçede yankılanmaya devam ediyordu. Sıranın yan tarafında koşan Çisil’in adımları bir anda ağırlaştı. Göğsünü sıkıştıran ani bir tıkanmayla temposu düştü; eli gayriihtiyari göğüs kafesine kaydı ve düzensiz, kesik nefesler almaya başladı.

Hemen arkasında koşan Demiralp, Çisil’in adımlarındaki o milimetrik aksamayı ve nefesindeki hırıltıyı anında fark etti. Bakışlarındaki o askeri disiplin tek bir saniyede yerini yakıcı bir endişeye bıraktı. Hiç tereddüt etmeden temposunu düşürdü, sıradan hafifçe çıkarak Çisil’in hizasına kadar geriledi.

İkisi yan yana geldiklerinde Demiralp adımlarını onun yavaşlayan ritmine göre ayarladı. Bakışlarını Çisil’in kızarmış yüzünde ve zorlanarak inip kalkan göğsünde gezdirdi. Timin geri kalanı önde ilerlerken, Demiralp sesindeki o gizli, sadece ikisinin duyabileceği korumacı tonla eğilerek sordu:

"İyi misin güzelim? Nefesin tıkandı, durayım mı?"

Çisil başını hafifçe iki yana sallayıp göğsünü doğrultmaya çalıştı, pürüzlü bir nefes alarak Demiralp’e baktı. "İyiyim... Sadece bir an ritmimi kaçırdım, toparlarım."

Demiralp’in gözlerindeki endişe tamamen silinmedi ama Çisil’in elini çaktırmadan kendi eliyle bir anlığına sıkıp bıraktı, hızını onunla birlikte kademeli olarak artırarak adımlarını Çisil’in yanında sabitledi.

"Zorlama kendini," diye fısıldadı Demiralp, sesi hem bir üsteğmenin netliği hem de seven bir erkeğin derin şefkatiyle çıkarak. "Kötü olursan bir adım gerideyim, biliyorsun."

Demiralp ve Çisil’in o gözlerden uzak, şefkatli anına şahit olduğumda dudaklarımı büküp gözlerimi devirdim. Adeta "Mide bulandırıcı derecede romantiksiniz" der gibi tiksinir bir ifadeyle bakışlarımı parkura çevirdim.

Tam o sırada, Demiralp’in hemen arkasında, kaburgasındaki ameliyat yarası yüzünden zaten daha temkinli koşan Yalın devreye girdi. Yüzünde muzip ve pişkin bir sırıtışla temposunu azıcık artırıp Demiralp’in diğer yanına yanaştı.

Elini göğsüne, tam ameliyatlı kaburgasının üstüne koyup abartılı bir acı çekiyormuş gibi yaptı.

"Benim de kaburgam çıkacak yerinden Demir," dedi Yalın, sahanın ortasında fısıltıyla karışık kıkırdayarak. "Gel beni de öp, iyileşeyim."

Demiralp bakışlarını Çisil’den çekip yanındaki Yalın’a öyle bir fırlattı ki, gözlerinden alev çıkıyordu.

"Yalın..." dedi Demiralp, dişlerinin arasından, sesi tehditkâr bir fısıltıyla çıkarak. "Seni bir öperim, o kaburganın yanına yenilerini eklersin. Önüne bak, kırık kaburgayla şımarma!"

Çisil nefesini toparlamaya çalışırken tutamadığı hafif bir kahkaha attı. En önde koşan Karam ise arkadaki bu gürültüyü duymuşçasına adımlarını bozmadan gürledi:

"Yalın! Çenen çalışacağına bacakların çalışsın! İki tur daha ekledim time, devam!"

Yalın inleyerek başını geriye attı. "Ağzımı açan kafama tükürsün..." diye mırıldanırken, ben oturduğum pencere kenarında bu hâllerine bakıp çikolatanın son tadıyla birlikte derin, rahat bir nefes aldım.

Yalın’ın iniltisi parkurda çınlarken fırsatı hiç kaçırmadım. Oturduğum yerden hafifçe öne doğru eğilip sesimi bahçedekilerin duyacağı şekilde yükselttim:

"Akılsız başın cezasını bacaklar çeker Yalın!"

Yalın, temposunu bozmamaya çalışırken başını sitemle bana doğru çevirdi. Tek elini ameliyatlı kaburgasına bastırmış, diğer elini havaya sallayarak feryat etti:

"Boksör! Orada tatlı tatlı çikolata yerken bize laf yetiştirmek kolay tabii! Bitirsin Komutan şu koşuyu, o çikolatanın hesabını soracağım sana!"

Demiralp ise Yalın’ın tepkisine bıyık altından gülerken bana doğru hafifçe başını salladı, "Ağzına sağlık Hera" der gibi bir onay fırlattı.

En önde koşuyu çeken Karam, adımlarını bir an bile yavaşlatmadan omzunun üstünden arkaya doğru gürledi:

"Yalın! Laf yetiştirmeye enerjin varsa temponu artır! Üçüncü turu ekletme bana!"

"Sustum Komutanım, valla sustum!" diye bağırdı Yalın, adımlarını apar topar düzene sokarak.

Bozkurt timi, tozlu parkurda ritmik postal sesleriyle turlamaya devam ederken bahçeden yükselen o disiplinli ama bir o kadar da aile kokan uğultu karargâhın duvarlarında yankılanıyordu. Ben ise bankta arkama yaslandım; hayatımdaki bu yeni ve sarsılmaz kaleyi izlemenin huzuruyla içimdeki o küçük kız çocuğunun ilk defa gerçekten gülümsediğini hissettim.

Antrenman sonrası Yalın nefes nefese yanıma yaklaşırken elindeki su şişesini tek dikişte sildi süpürdü. Ben kıkırdayarak ona bakarken o şişeyi ilerideki çöp kutusuna atmakla meşguldü

"Senin şu psikolog işi ne oldu?"

Söylediği sözler üzerine gözlerimi devirip sırtımı duvara yasladım. Yüzümdeki o alaycı Boksör ifadesi anında geri gelirken sesimi yükselterek çıkıştım.

"Çüş ama. Bir de hepiniz mi biliyorsunuz?"

Yalın yüzündeki o bıkkın ama abice ciddiyeti bozmadan derin bir nefes verdi. Terli alnını koluna silip doğrudan gözlerimin içine baktı.

"Biliyoruz tabii kızım. Hadi söyle. Görünecek misin psikoloğa?"

Sorusu zihnimde bir anlığına asılı kaldı. Dün gece Yiğit’in mezarında döktüğüm gözyaşları, Demiralp’in kapıda bekleme sözü, merdiven boşluğunda Karam’ın "Sen sadece sen olduğun için" diyen fısıltısı ve Bozkurt timinin arkamda duran o sarsılmaz gölgesi tek tek gözümün önünden geçti. Yıllardır zihnimin kilitli odalarında tek başıma savaştığım o karanlık, ilk defa bu insanların varlığıyla eriyordu.

Bakışlarımı sahanın ortasındaki time, ardından tekrar Yalın’a çevirdim.

Gözlerimi kısarak derin bir nefes aldım ve başımı hafifçe salladım.

"Peki..." dedim, sesimdeki o kırılganlığı tamamen bastırıp dik bir tonla. "Görüneceğim."

Sonra hemen ekledim, "Ama... deli değilim ben. Sadece görüneceğim. O da anlayacak zaten bir şeyim olmadığını," diye.

Yalın bu halime hafifçe gülümseyip geriye doğru yaslandı. Yüzünde, ilk defa o şebek ifadelerin ötesinde son derece abice ve anlayışlı bir tebessüm belirdi.

"Kendi kendine 'deli' damgası vurmayı bırak Boksör," dedi Yalın, sesi yumuşayarak. "Kimse sana deli demiyor zaten. Sadece o omuzlarındaki yükü biraz paylaş diyoruz. Hem merak etme, doktora gidip iki laf ettiğinde kadının ya da adamın aklını başından alıp 'bu kız benden daha normal' dedirtirsin sen, eminim."

Sözlerinin ardından sahanın ortasındaki Demiralp’e doğru elini salladı. Demiralp bizim fısıltılı konuşmamızı fark etmiş gibi bakışlarını bize çevirip adımlarını bu tarafa kırdı.

"Ne oluyor orada?" dedi Demiralp, yanımıza varıp elini bankın kenarına dayayarak. Gözleri ikimizin arasında gidip geldi. "Yine ne kaynatıyorsunuz?"

Yalın sırıtarak arkasına yaslandı, başıyla beni işaret etti. "Demir Komutanım, müjdeyi vereyim dedim. Boksör Hanım ikna oldu. Kabul etti görüşmeyi."

Demiralp’in çatık kaşları bir anda gevşedi. Yüzüne yayılan o rahatlamış, güven veren tebessümle bana baktı.

"Güzel," dedi Demiralp, başını tek bir hareketle onaylarca sallayarak. "En doğrusunu yaptın Hera. Ben randevuyu ayarlarım, yalnız da gitmeyeceksin, biliyorsun."

Demiralp’in o sarsılmaz, abice duruşu karşısında boğazımda hafif bir düğüm oluşsa da çenemi dik tuttum. Bakışlarımı gözlerine sabitleyip kısık ama tüm samimiyetimle konuştum. "Teşekkür ederim."

Demiralp elini uzatıp saçlarımı hafifçe karıştırdı, yüzündeki o gururlu gülümsemeyle omzumu sıktı. "Sana teşekkür yok Boksör. Biz bir timiz, bir aileyiz. Sen yeter ki iyi ol."

Tam o sırada, antrenman sahasından bize doğru adımlayan Karam’ın heybetli karartısı yanımızda durdu. Tişörtünün yakasıyla yüzündeki teri silerken koyu renk gözleri doğrudan benim üzerime kilitlendi. Yalın ile Demiralp’in yüzündeki o rahatlamış ifadeyi ve benim gözlerimdeki durgunluğu gördüğünde ne konuştuğumuzu an an anlamış gibi çene kasları gevşedi.

Bakışlarımız çakıştığında dudaklarının kenarında sadece ikimizin anlayabileceği o çok hafif, derin tebessüm belirdi.

"O zaman herkes giyinip toparlansın," dedi Karam, sesi az önceki komutan sertliğinden sıyrılıp garip bir dinginliğe bürünerek. "Bugünlük antrenman bitti."

Demiralp ve Yalın ayağa kalkıp karargâh binasına doğru ilerlerken, ben bankta tek başıma kaldım. Başımı geriye yaslayıp gökyüzüne baktım. Yıllardır içimde taşıdığım o ağır yük, karargâhın bu tozlu bahçesinde ilk defa omuzlarımdan aşağı doğru kayıp gidiyordu.

Yalın yanımızdan uzaklaşıp karargâh binasının girişine doğru adımlayınca cebimden paketi ve çakmağı çıkardım. Yalın’ın sigara dumanına karşı olan o akıllara zarar nefreti yüzünden timde kimse onun yanında dal yakmaya cesaret edemezdi; adamın bu konudaki gazabından herkes içten içe tırsıyordu. Paketimden bir dal çekip dudaklarımın arasına yerleştirdim ve çakmağı çaktım. Derin bir nefes çekip dumanı havaya üflediğimde içimdeki o son gerginlik de dumanla birlikte dağıldı.

"Bir tane de bana versene."

Yanımdan gelen sesle irkilip başımı çevirdim. Altay, terli tişörtünü çekiştirerek yanıma yaklaşmış, gözlerini cebimdeki pakete dikmişti.

Gözlerimi hayretle açıp onu süzdüm. "Sen sigara mı içiyordun?"

Altay gözlerini devirip yanıma çöktü, elini pakete doğru uzattı. "Niye? Su aygırları sigara içemez diye bir kural mı var? Yalın komutanım da gitmişken ver işte bir tane."

Paketi hiç ikiletmeden Altay’a doğru uzattım. Altay paketin içinden bir dal çekip dudaklarının arasına yerleştirdi, ardından cebinden çakmak çıkarmakla uğraşmadan bana doğru eğildi. Sigarasının ucunu benim sigaramın koruna yaklaştırıp derin bir nefes çekti. Tütünün ucu parladığında geri çekilip dumanı ciğerlerine doldurdu.

"Oh be..." dedi Altay, başını arkaya yaslayıp dumanı gökyüzüne doğru üflerken. "Yalın Komutan’ın burnu radar gibi zaten, kokuyu alsa içtiğimizi diri diri gömer bizi sahanın ortasına."

"Hak ediyor ama," dedim gülerek, sigaramdan bir fırt daha çekip. "Adamın yanında nefes bile alamıyorsunuz."

Bir süre sessizce sigaralarımızın dumanını izledik. Sahadaki o yorucu koşturmacanın ardından gelen bu sakin an ikimize de iyi gelmişti. Altay, dumanın arkasından gözlerini kırpıştırıp dalgın dalgın parkura bakıyordu. Tam o sırada aklıma dün gece Kumru’yla mutfakta yaptığımız o konuşma ve telefonuna kaydettiğimiz numara geldi. Dudaklarımın kenarında muzip bir tebessüm belirdi.

Sigaramın külünü yere silkeleyip Altay’a taraf döndüm.

"Bu arada..." dedim, son derece rahat ve sıradan bir şeyden bahseder gibi. "Dün gece Kumru’daydım. Sohbet ederken konu senden açıldı. Senin numaranı ona verdim."

Altay’ın elindeki sigara bir anlığına havada asılı kaldı. Dumanı üflemeyi bile unutup gözlerini kocaman açarak bana döndü.

"Ne?!" dedi, sesi heyecan ve şaşkınlıktan detone olarak. "Sen... sen ciddi misin Boksör?! Numarayı mı verdin?! Valla mı?!"

"Valla," dedim pişkin bir sırıtışla. "Bayağı övdüm seni. 'İyi çocuktur, biraz şapşaldır ama özünde altındır' falan dedim."

Altay bir anda kontrolünü tamamen kaybetti. Yüzündeki o şaşkınlık yerini devasa, çocuksu bir sevince bıraktı. Elindeki sigarayı düşürmemeye çalışarak refleksle bana doğru atıldı, kollarını omzuma dolayıp beni kendine doğru çekti ve kocaman, içten bir hamleyle alnımdan öptü.

"Ulan Boksör!" diye bağırdı, sesi sahanın ortasında çınlayarak. "Cansın sen, can! Yemin ediyorum elini öpeceğim senin! Yazdı mı peki? Ne dedi? Aramı bozmadın değil mi kızla?!"

Onu göğsünden itekleyip gülmeye başladım. "Uzaklaş Su Aygırı, terlisin zaten! Ayrıca kızın aklını karıştırma, adam gibi bekle; yazar eli varınca."

Altay’ı göğsünden itekleyip üzerimi düzelttim ama yüzümdeki sırıtışı bir türlü durduramıyordum. Kahkahalarımın arasından kaşlarımı çatıp tehditkâr bir ifade takınmaya çalıştım.

"Salak çocuk. Bir numara verdik altı üstü. Bak kız yazınca heyecandan sikim sonik cevaplar verme sakın!"

Altay, alnımdan öpmenin verdiği o çocuksu coşkuyla sırıtarak geri çekildi. Sigarasından son bir derin nefes çekip dumanı neşeyle havaya üfledi.

"Ulan Boksör, sen ne diyorsun!" dedi, göğsünü kabartarak. "Ben bu işlerin profesyoneliyim kızım, ne zaman saçmaladığımı gördün? Diplomatik, karizmatik, tam bir beyefendi gibi yazacağım."

"He, kesin," dedim gözlerimi devirerek. "Yalın Komutan’ın karşısında devekuşu gibi sekerken de çok karizmatiktin zaten. Kız ilk mesajı attığında ellerin ayağına dolanıp 'Emredersiniz komutanım' falan yazma da!"

"Aşk olsun," dedi Altay, elini kalbine koyup mağdur bir tavırla. "Ama bak harbiden... Sağ ol Hera. Valla çok makbule geçti."

Sigaramın izmaritini yere atıp postalımın ucuyla ezdim. Altay’ın o samimi, patavatsız ama sıcacık neşesi içimi ısıtmıştı.

"Rica ederim Su Aygırı," dedim ayağa kalkarken. "Ama kızın canını sıkarsan bu sefer boks torbası olarak seni kullanırım, haberin olsun."

Altay, izmaritinin son korunu da hırsla emip dumanı ciğerlerine gömdükten sonra yere atıp postalının tabanıyla sertçe ezdi. Yüzündeki o çocuksu sırıtış hâlâ dudaklarının kenarında duruyordu.

"Tamamdır Boksör, emrin olur!" dedi, ayağa kalkıp tişörtünü düzelterek. "Ama bak bir şey olursa ilk sana koşarım, o mesajın taslağını beraber hazırlayacağız, kaçışın yok."

"Bakarız Su Aygırı, önce bir giyinip insan kılığına gir de," dedim, üzerimdeki tozu toprağı silkelerken.

İkimiz de yan yana karargâh binasının girişine doğru adımladık. Dışarıdaki o sıcak rüzgâr yerini binanın koridorundaki serinliğe bırakırken, Altay hâlâ kendi kendine sırıtıyor, cebindeki telefonu çıkarıp sabırsızca ekranına bakıyordu.

"Ben bir duşa fırlayayım," dedi merdivenlerin başında durup bana dönerek. "Aman diyeyim telefon çalarsa ya da bir bildirim gelirse bağır bana, tamam mı?"

"Aşırı heyecandan kalbin durmazsa hallederiz," dedim alaycı bir tebessümle. Altay merdivenleri ikişer ikişer tırmanırken, ben de koridorun sonundaki soyunma odasına doğru adımlarımı yönlendirdim.

Koridorun serinliğinde adımlarımı dinlenme odasına doğru yönlendirdim. İçeri girdiğimde içerisi sakindi; antrenmanın yorgunluğunu atan birkaç fısıltı dışında ortamın huzurlu bir sessizliği vardı.

Doğrudan tezgahın yanındaki çay makinesine ilerledim. Cam demlikten buram buram tüten taze çayı ince belli bardağa doldurup yanına tek bir kesme şeker attım. Bardağı kavrayan parmaklarımdaki sıcaklık içimi ısıtırken, odanın köşesindeki geniş, deri tekli koltuğa doğru yürüdüm.

Kendimi koltuğun yumuşak minderine bırakıp derin bir nefes verdim. Bardağı iki elimle kavrayıp sıcaklığının avuçlarıma yayılmasına izin verdim. Karargâhın o hareketli temposunun ardından gelen bu sakin an, çayın ilk yudumuyla birlikte zihnimdeki tüm yorgunluğu silip götürüyordu. Gözlerimi karşı duvardaki tablolara dikip çayımdan bir yudum daha aldım.

Dinlenme odasının kapısı açıldığında, içeri giren Mete gözleriyle etrafı taradı. Beni tekli koltukta elinde çay bardağıyla görünce adımlarını bu tarafa kırıp tezgaha doğru ilerledi. Kendine de bir bardak çay koyarken arkasını dönüp bana baktı.

"Boksör, Altay nerede? Sahanın orada görmedim."

Bardağımdan bir yudum alıp sırtımı koltuğa iyice yasladım. Yüzümdeki muzip sırıtışı gizleme gereği bile duymadan kıkırdadım.

"Duş almaya gitti, gelir birazdan," dedim, neşeli bir tonla. Sonra dayanamayıp gülümsememi genişlettim: "Numarasını Kumru'ya verdiğimi duyunca heyecandan kalp krizi geçirmezse gelir."

Mete duyduğu şeyle çay kaşığını elinde dondurup kaşlarını kaldırdı. "Yapma ya? Demek Su Aygırı sonunda muradına eriyor... Ulan karargâhı ayağa kaldırır bu heyecanla, desene yandık!"

"En son heyecandan merdivenleri çifter çifter çıkıyordu."

Mete elindeki çay bardağıyla bıyık altından gülerek kafasını iki yana salladı. Tezgaha dayanıp çayından bir yudum aldıktan sonra bana doğru baktı.

"Geç bile kaldı," dedi Mete, gözlerindeki o alaycı tebessümle. "Kızın adını her duyduğunda devreleri yakıyordu zaten. Şimdi o telefon çalana kadar duşta heyecanla yıkanır artık."

Gülümseyerek çayımdan bir yudum daha aldım. Mete kendi çayını kapıp karşımdaki ikili koltuğa yayılırken dışarıdan, koridorun başından gelen paldır küldür ayak sesleri dinlenme odasına kadar ulaştı.

"Bak, dedim sana," diye fısıldadı Mete kapıyı işaret ederek. "Kalp krizi geçirmediyse bile merdivenleri yıkıp geliyordur bizim Su Aygırı."

Mete’nin cümlesi daha havada asılı kalırken, odayı inleten paldır küldür sesler neyi kastettiğini hemen anlamamı sağladı. Dinlenme odasının kapısı sanki bir operasyon baskını yiyormuş gibi hızla açıldı. Altay, saçları daha kurumamış, üstü başı yarım yamalak, elinde telefonla içeri resmen uçtu. Gözleri odada bir tur atıp beni bulduğunda yüzünde zafer kazanmış bir komutan edası vardı.

"Hera nerede? Aha burada!" diye gürledi, nefes nefese. Yanıma kadar gelip ekranı gözüme sokarcasına telefonu uzattı. "Hera! Yazdı lan, yazdı! Valla yazdı!"

Elimdeki çay bardağını sehpaya bırakıp muzip bir gülüşle ona baktım. Altay’ın o heyecanlı, sanki piyangoyu tutturmuş gibi parlayan gözlerine bakarken kahkahamı tutamadım.

"Sakin ol Su Aygırı," dedim, koltukta hafifçe toparlanarak. "Telefonu yiyeceksin şimdi, ekranı kıracaksın. Ne yazdı? Hemen 'Emredersiniz komutanım' diye panik mesajı mı attın yoksa?"

Altay telefonuna bakıp sırıttı, parmakları titreyerek ekrana dokunmaya çalıştı. "Yok, daha açmadım bile mesajı! Bildirimi görünce kalbim ağzımdan çıkacak sandım, direkt buraya fırladım. Ne cevap vereyim Hera, hadi bir akıl ver!"

Koltukta biraz kenara kayıp yanımdaki boşluğu işaret ettim.

"Gel otur yanıma."

Altay sanki hayatının en önemli operasyon emrini almış gibi ikiletmeden yanıma çöktü. Saçlarından damlayan su damlaları tişörtüne süzülürken telefonun ekranını sanki patlamaya hazır bir bombaymış gibi iki eliyle birden tutuyordu. Nefes nefeseydi, gözleri ekrandaki bildirimden bir saniye bile ayrılmıyordu.

Mete karşı koltuktan çayını yudumlarken kahkahasını tutamayıp başını iki yana salladı. "Ulan Altay, terörist kampına sızarken bu kadar heyecanlanmadın be!"

"Kes sesini Mete," diye hırladı Altay, gözlerini ekrandan ayırmadan. Sonra bana dönüp ekranı neredeyse burnuma yapıştırdı. "Bak... 'Selam Altay, nasılsın?' yazmış. Hera, ne yazayım? 'İyiyim sen nasılsın' yazsam çok mu düz olur? 'Seni gördüm daha iyi oldum' yazsam çok mu yavşakça olur? Ne diyeceğim?!"

Elimle telefonun ekranını biraz aşağı bastırıp gözlerinin içine baktım.

"Önce bir derin nefes al Su Aygırı," dedim, gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırarak. "Derin bir nefes al ve O mesajı sakın beş saniye içinde cevaplama, atlama hemen. İyiyim yaz, sonra gününün nasıl geçtiğini sor. Sakın şiir döktürmeye kalkma, yakarım seni."

Altay’ın elindeki telefonu alıp ekrandaki mesaja baktım. Kız o kadar kibar ve resmi yazmıştı ki Altay’ın o halini düşününce gülmemek için kendimi zor tuttum. Ekrandaki yazıyı sesli bir şekilde okudum:

"'Merhaba Altay bey, ben Hera'nın yan komşusu Kumru. Hera numaranızı vermişti, ben de bir selam vereyim dedim. Nasılsınız?'"

Okumayı bitirdiğimde Altay’ın yüzündeki ifadeyi görmeliydiniz. Sanki karşısında bir komutan varmış gibi hemen oturuşunu dikleştirdi, boğazını temizledi.

"Oha..." dedi Altay, sesi resmen kısılarak. "'Altay bey' demiş lan. Kadın resmen resmiyetin dibine vurmuş. Ne diyeceğim şimdi ben buna? 'Sağ olun Kumru hanım, vatanı savunuyoruz' falan mı diyeyim, ne diyeyim?!"

Mete karşı koltukta çayını püskürtmemek için kendini zor tutarken kahkahayı bastı. "Yaz yaz, 'Emredersiniz komutanım' yaz, tam olsun!"

"Gözünü seveyim kapa çeneni Mete!" diye bağırdı Altay, sonra panikle bana döndü. "Hera, bir şey söyle. 'Altay bey'e karşılık 'Kumru hanım' mı demeliyim? Çok mu ciddi olur? Bak valla parmaklarım titriyor, sen yaz ya da söyle ben yazayım!"

"'Selam yavrum' yaz Altay." Dedim alayla.

Altay bir an duraksadı, gözleri büyüdü. "Oha Boksör! 'Selam yavrum' mu?! Kız beni ilk mesajdan sapık sanıp engellesin mi?!"

"Salak mısın Altay? Saka yapıyorum." dedim, sabrımın son kırıntısıyla gözlerimi devirerek. "Beyli hanımlı mı konuşacaksınız iki saat? 'Bey'e gerek yok falan de işte!"

"Ha... Doğru lan," dedi Altay, jetonu yeni düşmüş gibi başını sallayarak. Telefonun tepesine dikilip parmaklarını ekranda gezdirmeye başladı. "Tamam, yazıyorum o zaman... 'Merhaba Kumru Hanım' yazayım önce, yok pardon, 'Selam Kumru' yazayım..."

"Altay, ver şu telefonu," deyip elinden kapmaya çalıştım.

"Dur dur, valla hallediyorum!" diye telefonu geriye çekti, tek parmağıyla ekrana hırsla basarak mırıldandı: "'Merhaba Kumru, iyiyim teşekkür ederim. Bey demene gerek yok, Altay diyebilirsin rahatça. Sen nasılsın?'... Nasıl Boksör? Temiz mi? Gönderiyorum bak?"

Mete karşı koltukta kahkahasını tutamayıp çayından bir yudum daha aldı. "Gönder Altay gönder, kız bu mesaj panikliğini hissetmeden at hemen!"

Altay gözlerini kapatıp besmele çekerek gönder butonuna bastı. Sonra telefonu sanki patlayacakmış gibi hemen yüzüme doğru uzattı. "Attım! Valla attım Hera, bak şimdi ne cevap gelecek!"

"Altay, ilk kez mi bir kızla konuşuyorsun? Ne bu heyecan?"

Altay başını telefondan kaldırıp sitem dolu bir bakış fırlattı. Yüzündeki o çocuksu kızarıklık kulaklarına kadar yayılmıştı.

"Ne alakası var Boksör!" dedi, sesini güya karizmatik bir tona çekmeye çalışarak ama heyecandan detone olarak. "Normalde taktik maktik dinlemem ben, akar giderim de... Bu başka kız işte! Yanlış bir şey söyleyip karizmayı çizmeyelim dedik. Hem senin aracılığınla yazmış, sana ayıp olmasın diye titiz davranıyorum!"

Mete oturduğu yerden kahkahayı basıp bardağını sehpaya bıraktı. "Ulan Altay, sınır ötesi operasyona girerken bu kadar strateji kurmuyorsun! Kız bir 'Nasılsın' dedi, adamın beyin hücreleri öldü resmen."

"Kes sesini Mete, senin de tuzu kuru tabii!" diye laf yetiştirdi Altay. Sonra tekrar bana dönüp telefonu adeta bir kutsal emanet gibi iki eliyle tutarak beklemeye başladı. "Boksör, bak ekranda 'yazıyor...' çıkarsa hemen bana haber ver, gözünü seveyim."

"Ben de iyiyim Altay, sağ ol. Tuval boyuyordum da ara verince yazayım dedim. Umarım müsaitsinizdir?"

Mesajı yüksek sesle okuduğumda Altay’ın gözleri sanki yerinden fırlayacakmış gibi açıldı.

"Oha..." dedi sesi kısılarak. "Resim yapıyormuş lan... Tuval falan boyuyormuş. Kıza bak, ne kadar ince, ne kadar sanatsal bir insan. Ben ne yapıyorum? Kurşun sıkıp karargâhta çamurda sürünüyorum!"

Mete oturduğu yerden kahkahayı bastı.
Altay Mete’ye ters bir bakış fırlatıp hemen bana döndü, ellerini birleştirip yalvarır gibi baktı. "Hera, kurban olayım ne yazayım? 'Müsaitiz tabii, vatanı korumaktan vakit buldukça mesajlaşıyoruz' mu diyeyim? Yoksa 'Ben de resim severim, çöp adam çizerim' falan mı?"

"Aklını seveyim Altay, sakın öyle bir şey yazma," dedim gözlerimi devirerek. "Şöyle yazacağız: 'Müsaitim tabii ki. Tuval mi? Harika bir hobi. Ne çiziyorsun merak ettim doğrusu.' Bak hem kibar hem merak uyandırıcı."

"Oooo!" dedi Altay, hayranlıkla bana bakarak. "Boksör sen neymişsin be! Taktik maktik yok, direkt adrese teslim. Yazıyorum valla, harfi harfine yazıyorum!"

Altay telefonu elimden kapıp heyecanla parmaklarını klavyede koşturmaya başladı.

Altay yazdıklarını hızla silip bana baktı, yüzündeki o şaşkın ifadeyle gözlerini kırpıştırdı.

"Kendinden de bir şeyler ekle salak herif. Ben mesajlaşıyorum sanki kızla."

"Doğru lan," dedi Altay, başını kaşıyarak. "Kız resim yapıyor, ben ne ekleyeyim kendimden? 'Ben de silah temizliyorum' desem hatunun uykusu kaçacak. Şey mi desem... 'Ağır antrenmandan yeni çıktım, dinleniyordum' falan?"

Mete karşıdan lafa atıldı. "Ulan Su Aygırı, 'Ağır antrenmandan çıktım' yazıp kastıralım diyorsun yani? Yeme kızı şimdi, duşta heyecandan sabunu düşürdüğünü anlat!"

"Mete bir sus gözünü seveyim!" diye çıkıştı Altay. Sonra derin bir nefes alıp parmaklarını klavyede gezdirmeye başladı. Sesli sesli okuyarak yazdı:

"'Müsaitim tabii ki. Tuval mi? Gerçekten çok güzel bir hobi. Ben de zorlu bir antrenman gününün ardından dinleniyordum tam, iyi geldin. Ne çiziyorsun bu arada, çok merak ettim?'"

Bana dönüp onay bekler gibi telefonu gösterdi. "Nasıl Boksör? Biraz benden, biraz ondan... Patlatıyorum gönder butonuna?"Altay yazdıklarını hızla silip bana baktı, yüzündeki o şaşkın ifadeyle gözlerini kırpıştırdı.

"Kendinden de bir şeyler ekle salak herif. Ben mesajlaşıyorum sanki kızla."

"Doğru lan," dedi Altay, başını kaşıyarak. "Kız resim yapıyor, ben ne ekleyeyim kendimden? 'Ben de silah temizliyorum' desem hatunun uykusu kaçacak. Şey mi desem... 'Ağır antrenmandan yeni çıktım, dinleniyordum' falan?"

Mete karşıdan lafa atıldı. "Ulan Su Aygırı, 'Ağır antrenmandan çıktım' yazıp kastıralım diyorsun yani? Yeme kızı şimdi, duşta heyecandan sabunu düşürdüğünü anlat!"

"Mete bir sus gözünü seveyim!" diye çıkıştı Altay. Sonra derin bir nefes alıp parmaklarını klavyede gezdirmeye başladı. Sesli sesli okuyarak yazdı:

"'Müsaitim tabii ki. Tuval mi? Gerçekten çok güzel bir hobi. Ben de zorlu bir antrenman gününün ardından dinleniyordum tam, iyi geldin. Ne çiziyorsun bu arada, çok merak ettim?'"

Bana dönüp onay bekler gibi telefonu gösterdi. "Nasıl Boksör? Biraz benden, biraz ondan... Patlatıyorum gönder butonuna?"

Altay gözlerini kapatıp besmele çekti ve başparmağını gönder butonuna bastı. Mesaj iletildiği an telefonu sanki elini yakıyormuş gibi kucağıma fırlattı.

"Gönderdim valla!" dedi, göğsü hızla kalkıp inerken. "G gitti, mesaj gitti Boksör! Şimdi ne olacak?"

Mete gülmekten elindeki çay bardağını düşürecek raddeye gelmişti. "Ulan Altay, bombanın pimini çektin sanki! Rahat ol biraz, kız mesajı okuyup cevap yazacak işte."

"Sen ne anlarsın ulan hissiz herif!" diye çıkıştı Altay, sonra panikle bana döndü. "Hera, bak ekrana! Mavi tık oldu mu? 'Yazıyor' ibaresi belirdi mi? Kurban olayım gözünü ekrandan ayırma!"

Elimdeki telefonu dizime koyup Altay'ın omzuna sertçe vurdum. "Ulan Su Aygırı, koca timi operasyonda komuta etsen bu kadar ter dökmezsin. Dur iki dakika, kız robot değil ya, okuyup düşünecek önce."

Ekrana düşen yeni mesajı okuyup sırıtarak Altay’a döndüm.

"Bak ne yazmış," dedim, telefonu ona doğru biraz meyillendirerek: "'Öyle manzarayı resmedeyim dedim. Henüz bitmedi tabii.'"

Altay gözlerini ekrana dikip kelimeleri içinden birkaç kez okudu. Yüzünde patlamaya hazır bir bomba gibi büyüyen o şaşkın ve gururlu ifadeyle bana baktı.

"Manzara..." dedi, sesi adeta bir fısıltıya dönüşerek. "Kız manzara çiziyormuş Boksör! Ne yazayım şimdi? 'Bitince gösterirsin artık' mı diyeyim, yoksa 'Manzara senden güzel değildir' falan mı patlatayım? İkincisi çok mu hızlı olur?"

Mete oturduğu yerde kafasını geriye atıp kahkahayı bastı. "Ulan Altay! 'Manzara senden güzel değildir' ne demek, Yeşilçam filmlerinde miyiz biz? Söyleme sakın öyle bir şey, kız engeller valla!"

Altay Mete’ye sert bir bakış fırlattı ama içten içe onun da gözü korkmuştu. Bana dönüp medet umar gözlerle baktı. "Boksör, kurtar beni. 'Bitince görmek çok isterim' yazsam uygun mudur? Efendi efendi takılayım diyorum."

"Yaz Altay, yaz," dedim gülerek. "'Manzara senden güzel değildir'den bin kat daha güzel hem."

Altay derin bir rahatlama nefesi alıp hemen telefonun klavyesine sarıldı. Tek parmağıyla ekrana hırsla vurarak sesli sesli mırıldandı:

"'Bitince görmeyi çok isterim o zaman. Eminim çok güzel oluyordur.'"

Yazmayı bitirip gözlerini bana çevirdi, onay almak ister gibi baktı. "Gönderiyorum Boksör? Temiz iş değil mi?"

"Gönder Su Aygırı, gönder. Tam kıvamında oldu," dedim.

Altay hiç vakit kaybetmeden gönder butonuna bastı, ardından arkasına yaslanıp elini kalbine koydu. "Vallahi kalp krizinden gideceğim bu gidişle. Boksör, borcum olsun sana büyük bir yemek ısmarlayacağım."

Mete oturduğu koltuktan çay bardağını kaldırıp Altay'a doğru salladı. "Ulan Altay, şurada bir mesaj atana kadar çektiğin çileye bak. Kız 'Gel resmimi çiz' dese kalpten nalları dikeceksin desene!"

"Laf etme Mete," dedi Altay gururla sırıtarak. "Adım adım ilerliyoruz işte, usul usul!"

"Kalbiniz pek 'usul' değil gibi ama Altay bey," dedim çayımdan bir yudum daha alıp kıkırdayarak.

Altay göğsüne koyduğu elini yavaşça indirip yüzünü buruşturdu. "Laf etme Boksör, gümbür gümbür atıyor vatan sevgisinden sonra ilk defa böyle! Kız ne zaman cevap verecek acaba? Baksana bir ekrana, ışığı yandı mı?"

Mete gözlerini devirip başını koltuğun arkalığına yasladı. "Oğlum daha yeni attın mesajı, kız telefonu eline yapışık taşımıyor ya! Bırak kız bir nefes alsın, düşünsün ne yazacağını."

Altay koltukta kıpırdanıp dururken eyesını ekrandan bir saniye bile ayırmıyordu. "Yok abicim yok, bu iş sabır işi de bende sabır kalmadı ki! Hera, bir şey daha yazsa mıydım acaba? 'Çayın yanına resim de iyi gider' falan gibi?"

"Altay, dur," dedim gülerek telefonunu kucağına geri koyarken. "Sakin ol ve bekle. Zaten kıvamında bıraktık, top şimdi onun sahasında."

Ekrana düşen mesajı görünce gözlerim büyüdü, dudaklarımdan gayriihtiyari hafif bir ıslık kaçtı.

"'Aslında bende sana bir şey sormak istiyordum. Resimi yarına bitiririm, yarın müsait olursan benim evime gelmek ister misin? Çay içeriz sohbet ederiz falan. Resmi de görürsün üstelik, tabii sende istersen,'" diye okudum yüksek sesle, kelimelerin üzerine basa basa.

O an dinlenme odasındaki zaman sanki durdu. Altay’ın yüzündeki ifade görülmeye değerdi; gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açıldı, ağzı yarım metre açık kaldı. Birkaç saniye tek bir kelime bile edemedi, sanki beynine giden oksit akışı kesilmiş gibi bana baktı.

"Ne..." dedi Altay, sesi resmen detone olarak. "Ne dedi? Çay içmeye mi davet etti? Çaya mı?"

Mete oturduğu koltukta az kalsın çayını üzerine döküyordu. Şaşkınlıkla doğrulup kahkahayı patlattı. "Oha! Su Aygırı, kız seni tek hamlede merkeze çekti lan! Biz iki saattir burada beyli hanımlı diplomasi yürütüyoruz, hatun direkt nakavt etti seni!"

Altay panikle ellerini başının arasına aldı, koltukta bir sağa bir sola sallanmaya başladı. "Hera! Boksör! Kurbanın olayım bu ne demek?! Şaka mı bu? Ben yarın ne giyeceğim? Ne götüreceğim? Çiçek mi alayım, tatlı mı alayım, yoksa oymalı tepsiyle çikolata mı yaptırayım?! Ne diyeceğim mesajda?!"

"Sakin ol Su Aygırı, ocağı söndürdün sanki!" dedim, gülmekten karın kaslarıma ağrı girerken. "Kız alt tarafı çaya çağırdı, isteme merasimine gitmiyorsun. Hemen 'Büyük bir memnuniyetle, çayın yanına tatlılar benden' de, uzatma. Yoksa heyecandan yarın akşamı göremeyeceksin!"

"Ne giyeceğim ben Boksör?"

"Altay bak şimdi. Üstüne bir smokin çekiyorsun. Siyah olsun ama ciddi ol yani. Eline bir çiçek bir çikolata. Kız da beyaz bir elbise giyer. Temiz bir şekilde istersin."

Altay’ın gözleri bir anda fener gibi parladı. Yüzündeki panik havası yerini kafa karışıklığına bıraktı ama kurduğum senaryoyu o kadar ciddi bir edayla anlatmış olmalıyım ki bir an gerçekten mantıklı buldu.

"Ne, cidden mi?" dedi, sesi kısılarak. "Çiçek çikolata ağır kaçmaz mı ilk buluşmada?"

"Şaka yapıyorum oğlum!" diye patlattım kahkahayı.

Mete arkadaki koltukta gülmekten koltuğun kolçağını yumruklamaya başladı. "Ulan Altay! İnanıyordu az daha! Yemin ederim gidip damatlık kiralayacaktı adam!"

"Boksör valla kalbime indiriyordun!" dedi Altay, derin bir nefes alıp elini göğsüne vurarak. "Adam gibi söyle ne yazayım şuna? 'Gelirim' yazıp geçeyim mi direkt?"

"Aynen öyle," dedim gülümsememi toparlamaya çalışarak. "'Memnuniyetle geleceğimi bilmenizi isterim' de, ya da sal resmiyeti artık. 'Çok sevinirim, çayın yanına tatlılar benden' yaz, kapat konuyu. Hadi Altay, göreyim seni."

Altay derin bir nefes alıp başını dikleştirdi. Sanki operasyon emrini almış gibi ciddi bir edayla, "Emredersiniz Boksör!" dedi.

Parmakları bu sefer daha kendinden emin bir şekilde ekranda gezindi:

"'Çok sevinirim. Tatlılar benden o zaman, yarın akşam görüşmek üzere!'"

Yazmayı bitirip son bir kez bana gösterdi. Başımı 'tamamdır' anlamında sallayınca göğsünü kabartarak gönder butonuna bastı. Mesaj iletildiği an telefonu cebine fırlatıp koltukta arkasına yaslandı, yüzünde dünyayı fethetmiş gibi kocaman bir zafer tebessümü belirdi.

Mete karşıdan bardağını Altay'a doğru kaldırıp sırıttı. "Hadi gözün aydın Su Aygırı. Yarın akşamki operasyonda başarılar, zayiat vermeden dön bari."

Altay bana dönüp dirseğiyle kolumu hafifçe dürttü. "Sağ ol Hera. Valla sen olmasan ben bu kıza yarın akşama kadar 'Sayın Kumru Hanım' diye dilekçe yazıyor olurdum. Tatlının en iyisini alıp sana da getireceğim, söz!"

Elimi yumruk şekline getirip Altay'a doğru uzattım. Altay da aynı şekilde çakınca bu sefer elimi Mete'ye doğru uzattım. O da Altay gibi yumrukla karşılık verdi.

İki yumruk tokuşturmanın ardından dinlenme odasındaki o gergin ama neşeli hava yerini tam bir zafer atmosferine bıraktı.

Mete bardağındaki son yudumu alıp sehpaya bıraktı ve alaycı bir gülüşle Altay’a baktı. "Yalnız harbi diyorum, yarın akşam ne giyeceğini şimdiden düşünmeye başla Su Aygırı. O kamuflajları çıkarıp insan içine karışacaksın neticede."

Altay yumruğunu indirdikten sonra yüzündeki o geniş sırıtışla doğruldu, omuzlarını kabarttı. "Merak etme sen Mete, icabında karargâhın en şık adamı oluruz. Boksör taktiği verdi, gerisi bende."

Çay bardağımı iki elimin arasında tutup arkama yaslandım. "Görürüz bakalım taktik işe yarayacak mı. Yarın akşam o tatlı buraya gelmezse, bir sonraki antrenmanda acısını fena çıkarırım haberin olsun."

"Smokinle falan gidersen gebertirim seni bak."

Altay bir an duraksadı, ardından kafasını geriye atıp kocaman bir kahkaha patlattı.

"Tamam tamam, söz! Sivil giyineceğim, öyle abartı bir şey yok," dedi ellerini teslim olur gibi havaya kaldırarak. "Kot pantolon, tişört işte. Hakiki operasyona gidiyor gibi hazırlanmayacağım, rahat ol."

Mete arkadan sırıtmaya devam etti. "Boksör haklı ama Su Aygırı. Seni tanıyorsam jilet gibi takım elbiseyi çeker, elinde kırmızı güllerle kapıya dayanırsın. Hera’yı vurmak zorunda bırakma durduk yere."

"Ulan bir kerede de moral verin be!" diye takıldı Altay, ama yüzündeki o mutlu sırıtış bir an bile eksilmiyordu. Sonra cebindeki telefonu çıkartıp masaya koydu, sanki en büyük yükü üzerinden atmış gibi derin bir nefes aldı. "Yarın akşam için dua edin de kız benim bu kalabalık ve patavatsız halimden kaçmasın."

"Patavatsız davranmazsan kaçmaz Altay," dedim bardağımı sehpaya bırakırken. Yüzümdeki alaycı tebessüm yerini daha sıcak, samimi bir ifadeye bıraktı. "Bundan sonra Allah yardımcın olsun canım Timdaşım. Artık ben bir şey yapamam."

Altay bir an duruldu, ciddiyetimi fark edince yüzündeki o çocuksu neşe yerini derin bir minnet duygusuna bıraktı. Elini göğsüne koyup hafifçe başını salladı.

"Eyvallah Hera," dedi, sesi bu sefer ilk defa kasmadan, tamamen doğal ve içten çıkmıştı. "Sağ ol Boksör. Valla az kalsın rezil oluyordum, el attın da toparladık. Gerisi bende artık, mahcup etmem seni."

Mete oturduğu koltukta doğrulup ikimize de baktı. "Hadi bakalım Su Aygırı, göreceğiz yarın akşam ne mal olduğunu. Ama Hera haklı, diline sahip çık yeter."

"Görürsünüz ulan!" dedi Altay gururla, çayından büyük bir yudum alıp keyifle arkasına yaslanarak. "Yarın akşam bu tim bir yenge kazanırsa şaşırmayın!"

"Var zaten bizim bir yengemiz," dedim imalı bir edayla, aklıma doğrudan Çisil gelirken. Altay’a hafif bir bakış fırlattıktan sonra esneyip devam ettim: "İki dakika sabit dur bakayım. Uykum geldi, uyuyacağım biraz."

Hiç itiraz etmesine fırsat vermeden başımı Altay'ın geniş omzuna yasladım ve gözlerimi yavaşça kapattım.

Altay bir anda kaskatı kesildi, nefesini bile tuttu. "Ulan Çisil'i karıştırma şimdi..." diye fısıldadı ama omzunu milim bile kıpırdatmayarak tam bir yastık vazifesi görmeye başladı. "Aman diyeyim Boksör, kıpırdamıyorum. uyu sen."

Mete karşı koltuktan sırıtarak sesini iyice kıstı. "Altay kıpırdarsan Hera uyandığı gibi ilk seni pataklar haberin olsun."

Altay sadece gözlerini devirmekle yetindi. Dinlenme odasındaki o neşeli patırtı yerini tatlı bir sessizliğe bırakırken, Altay’ın omzundaki o güvenli hisle kendimi uykunun kollarına bıraktım.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

35okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 154

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk AşkıDark RomancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanplatonikpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYarı TextingYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18