23. bölüm / 45
Emrin Olur23. Bölüm; Altay'ım!
Bölümler 45Şu an: 23. Bölüm; Altay'ım!
- 1 1. Bölüm; 3. Kat, Son Sınıf.1.371 kelime
- 2 2. Bölüm; Nörolojik Kayıp.1.541 kelime
- 3 3. Bölüm; Melek Yüzlü Şeytan.1.471 kelime
- 4 4. Bölüm; Karakol Telaşı.1.956 kelime
- 5 5. Bölüm; Bu Halinle Bir Bok Yapamazsın!1.672 kelime
- 6 6. Bölüm; Ya Yoksa Kimsesi?1.425 kelime
- 7 7. Bölüm; Aramam Bir Daha.1.387 kelime
- 8 8. Bölüm; Altı Yaşındaydım.2.172 kelime
- 9 9. Bölüm; Belalı Hanım...2.213 kelime
- 10 10. Bölüm; Karamel2.516 kelime
- 11 11. Bölüm; Bitti Artık Yalın, Olan Oldu4.276 kelime
- 12 12. Bölüm; Plaka sahte!2.671 kelime
- 13 13. Bölüm; Çocukları Aldık!2.853 kelime
- 14 14. Bölüm; Boksörüm ben...3.049 kelime
- 15 15. Bölüm; Yiğit...3.480 kelime
- 16 16. Bölüm; Gel artık, küserim gelmezsen...3.493 kelime
- 17 17. Bölüm; Ceset yaklaşık iki günlükmüş...2.802 kelime
- 18 18. Bölüm; O gitti, ama sen buradasın...2.699 kelime
- 19 19. Bölüm; Abim yaşıyor mu? Onu tanıyor musunuz?2.209 kelime
- 20 20. Bölüm; Abin yaşıyor...3.120 kelime
- 21 21. Bölüm: Kumru ve Altay3.721 kelime
- 22 22. Bölüm; Biz buradayız3.182 kelime
- 23 23. Bölüm; Altay'ım!3.649 kelime · Okuduğun bölüm
- 24 24. Bölüm; Balıkların da yaşama hakkı vardır!3.888 kelime
- 25 25. Bölüm; Boksör Jr.3.919 kelime
- 26 26. Bölüm3.970 kelime
- 27 27. Bölüm3.974 kelime
- 28 28. Bölüm4.098 kelime
- 29 29. Bölüm5.085 kelime
- 30 30. Bölüm4.815 kelime
- 31 31. Bölüm5.228 kelime
- 32 32. Bölüm4.516 kelime
- 33 33. Bölüm5.235 kelime
- 34 34. Bölüm5.506 kelime
- 35 35. Bölüm5.613 kelime
- 36 36. Bölüm5.453 kelime
- 37 37. Bölüm5.144 kelime
- 38 38. Bölüm4.130 kelime
- 39 39. Bölüm4.750 kelime
- 40 40. Bölüm6.113 kelime
- 41 41. Bölüm6.004 kelime
- 42 42. Bölüm5.891 kelime
- 43 43. Bölüm5.900 kelime
- 44 44. Bölüm5.366 kelime
- 45 45. Bölüm8.166 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Medya; Demiralp Tuğrul örnek model
_____________________________________________
Mezarlığın o soğuk taş duvarları geride kaldığında, arabanın içindeki o ağır sessizlik yerini karargâhın tanıdık, nizami ritmine bırakmıştı. Demiralp’in göğsünde ağlayıp içimdeki fırtınayı biraz olsun boşaltmış olmak, omuzlarımdaki tonlarca yükü tamamen kaldırmamıştı belki ama en azından yeniden nefes alabilmemi sağlamıştı.
Karargâhın demir kapısından içeri adım attığımızda yüzüme çarpan o sert Hakkâri ayazı zihnimi tamamen berraklaştırdı. Botlarımızın taş zeminde çıkardığı ritmik sesler, koridorun yüksek tavanında yankılanıyordu. Demiralp hemen sağımda, koruyucu bir gölge gibi bir adım gerimden yürüyordu. Ne bir şey soruyor ne de bakışlarıyla beni darlıyordu; sadece orada olduğunu hissettiren o sarsılmaz duruşu yetiyordu.
Koridorun sonundaki çift kanatlı ahşap kapının önüne geldiğimizde Altay öne atılıp kapıyı açtı. Üzerinde hafif yıpranmış pirinç bir plakayla "BOZKURT TİMİ" yazan o odaya adım attığımız an, dışarıdaki o sert askeri disiplin bir anda yerini bir ev sıcaklığına bıraktı.
Oda; geniş deri koltukları, köşedeki küçük çay ocağı, duvarlara asılı haritalar ve timin eski fotoğraflarıyla tam bir sığınaktı. Pencerenin önündeki masada oturan Onur ve Mete, bizi görünce ellerindeki dosyaları kenara bırakıp doğruldu.
Altay botlarını kapının kenarında çözüp kenara bırakırken derin bir iç çekti. "Vallahi billahi karargâhta en sevdiğim koku bu odanın çay kokusu," diyerek doğrudan köşedeki çay makinesine yöneldi. Bardakları doldururken arkasını dönmeden bana seslendi: "Boksör, sana da koyuyorum. Şekerli mi içersin, yoksa sertliğini çayda da koruyacak mısın?"
"Şekersiz," dedim, sesimdeki o pürüzü temizlemek için hafifçe öksürerek.
Demiralp üzerindeki askeri parkayı çıkarıp tekli deri koltuklardan birine attı. Ardından bana bakıp pencere kenarındaki ikili koltuğu işaret etti. "Otur Hera. Bacakların titreye titreye yürüdün zaten mezarlıktan beri. Biraz soluklan."
Koltuklardan birine çöktüğümde, vücudumun ne kadar bitkin düştüğünü ancak o an fark edebildim. Birkaç saat içinde hem hastanedeki o gürültülü neşeyle Yalın’ı boğmuş, hem Karam komutanın karşısında ecel terleri dökmüş, hem de Yiğit’in toprağında çocukluğuma ve yalnızlığıma ağlamıştım. Zihnim bir savaş alanı gibiydi.
Altay elinde dumanı tüten ince belli bardaklarla yanımıza geldi. Bardaklardan birini sehpanın üzerine, tam önüme bıraktı. Gözlerinde az önceki o şakacı adamdan ziyade, bir kardeşin yüzüne bakan o korumacı ve düşünceli ifade vardı.
"İç bunu," dedi alçak bir sesle. "İyi gelir."
"Teşekkür ederim," dedim bardağı iki elimle kavrayarak. Bardağın sıcaklığı soğuktan uyuşmuş parmaklarıma yayılırken gözlerimi buharına diktim.
Mete masadaki sandalyeyi geriye çekip oturdu. "Yarın sabah 06.00'da siber birimdeki ilk resmi mesain başlıyor Hera," dedi, ortamdaki havayı biraz olsun görev bilincine çekmeye çalışarak. "Karam komutan yetki tanımlamalarını tamamlatmıştır bile. Sistemdeki bütün şifreler, takip ağları ve telsiz frekansları senin önüne düşecek."
Demiralp çayından bir yudum alıp arkasına yaslandı. "Merak etme," dedi bana bakarak. "Boksörün kafası o bilgisayar ağlarına bizden çok basıyor. Şifreleri çözmek, bizim Altay’ın çay ocağının başından ayrılmasından daha kolay gelecek ona."
Altay elindeki çay bardağıyla havada bir çizgi çizdi. "Komutanım siz de vurmayın artık şu garibin sırtına! Dışarısı Hakkâri ayazı, ben orada görev mağduruyum. Sıcak çayı görünce sığınmayayım mı?"
Onur oturduğu yerden başını kaldırıp hafifçe sırıtarak ekledi: "Altay’ın motoru çayla çalışır zaten komutanım. Soğuğu gördü mü hemen çay ocağına sığınır."
"Siz konuşun bakalım," dedim çayımdan küçük bir yudum alırken, dudaklarımda günler sonra ilk defa zoraki olmayan, içten bir tebessüm belirerek. "Siber birime bir geçeyim, hepinizin çay molası sürelerini sistemden takip edeceğim."
Odadaki herkes alçak sesle gülüşmeye başladığında, Bozkurt Timi’nin bu küçük dinlenme odasındaki o aile havası ciğerlerime kadar doldu. Duvarlardaki haritalar, masadaki telsizler, dışarıdaki nöbetçi adımları... Her şey burada bir tehlikenin varlığını hatırlatıyordu evet, ama ilk defa bu odanın içinde kendimi o yetimhane koridorlarındaki gibi yalnız ve kimsesiz hissetmiyordum.
Tam o sırada dinlenme odasının ağır ahşap kapısı yavaşça aralandı...
İçeri giren kişinin heybetli gölgesi kapının eşiğine düştüğünde, odadaki o hafif gülüşmeler bir salisede bıçak gibi kesildi. Odadaki herkes milimetrik bir hareketle dikleşti.
Karam’dı gelen. Üzerindeki askeri üniforması, kapkara gözleri ve o sarsılmaz duruşuyla içeri bir adım attı. Gözleri odadaki herkesin üzerinde nizami bir hızla gezindikten sonra doğrudan benim üzerimde durdu. Yüzündeki o ciddi, komutan ifadesi odadaki havayı bir anda karargâh disiplinine soktu.
"Çay molası bittiyse," dedi Karam, sesi odanın duvarlarında tok ve otoriter bir yankı bırakarak. "Hera, odama gel. Siber birimin yarınki sistem erişim kodları ve protokolleri geldi. Şimdiden üzerinden geçeceğiz."
"Emredersiniz komutanım," diyerek elindeki bardağı sehpeya bıraktım ve hızla ayağa kalktım.
Dinlenme odasından çıkıp Karam’ın arkasından koridorda yürürken, arkamda bıraktığım o odada beni koruyan bir aile olduğunu bilmek adımlarımı her zamankinden daha sağlam kılıyordu.
Karam’ın peşinden koridorda ilerlerken botlarımın taş zeminde çıkardığı sesler, içimdeki hafif heyecan ve merak duygusuyla birleşip ritmik bir tıkırtıya dönüştü. Odanın kapısına vardığımızda Karam pirinç kulpu bastırıp kapıyı açtı ve geçmem için hafifçe kenara çekildi.
İçeri adım attığım an duraksadım. Yüzümde engel olamadığım şaşkın bir ifadeyle etrafımı süzmeye başladım. Geniş ahşap masanın mükemmel simetrisi, masanın arkasında heybetle duran devasa Türk bayrağı, duvarı kaplayan topoğrafik harita panoları ve odadaki o yoğun deri ile ahşap kokusu... Karargâhın o dondurucu, taş koridorlarından sonra burası neredeyse masalsı bir güç ve otorite alanı gibi duruyordu.
Başımı hafifçe yana eğip Karam’a baktım. Dudaklarımda muzip ama şaşkınlığımı gizleyemeyen hafif bir tebessüm belirdi.
"Askeriyede Yüzbaşılar için bu kadar ihtişamlı odalar olduğunu bilmiyordum," dedim, sesimdeki o patavatsız boksör rahatlığına engel olamayarak.
Karam arkamızdan kapıyı kapatırken bu sözüm üzerine kaşlarını hafifçe kaldırdı. Yüzünde tek bir mimik bile oynamadı ama kapkara gözlerinde anlık, gizli bir alaycılık parlayıp söndü. Üzerindeki kalın askeri parkayı çıkarıp sandalyenin arkasına astıktan sonra masasının önüne doğru adımladı. Kollarını göğsünde birleştirip tam karşıma dikildi.
"İhtişam odada değil Hera," dedi Karam, sesi odanın taş duvarlarında tok ve ağır bir yankı bırakarak. "O odada alınan kararların sorumluluğunda. Otur."
Gösterdiği deri koltuğa geçerken odanın havası bir anda yine o karargâh disiplinine büründü. Sırtımı dikleştirip bakışlarımı Karam’a çevirdim.
Karam masanın üzerindeki siyah, mühürlü bir dosyayı alıp önümdeki sehpanın üzerine bıraktı. Parmağının ucuyla dosyanın kapağına hafifçe vurdu.
"Bu dosya, yarın sabah siber birimde kullanacağın üst düzey erişim protokollerini ve yetki kodlarını içeriyor," dedi Karam, gözlerini gözlerimden bir an bile ayırmadan. "Normalde sivil bir personelin, hatta birçok askeri personelin bile göremeyeceği frekanslara ve veri tabanlarına erişimin olacak. Yani yarından itibaren Bozkurt’un gözü de kulağı da siber tarafta sen olacaksın."
"Farkındayım komutanım," dedim, şaşkınlığımı üzerimden atıp sesimdeki o kendinden emin tonu yakalayarak. "Sorumluluğumun ne kadar büyük olduğunu biliyorum."
Karam hafifçe öne doğru eğildi. Aramızdaki o birkaç karışlık mesafede, yüzündeki her bir çizginin ne kadar sert ve tecrübeyle yontulmuş olduğunu bir kez daha fark ettim.
"Güzel," dedi Karam, sesi biraz daha düşerek. "Ama sadece kodları bilmek yetmez. O masanın başına geçtiğinde duygularını, vicdan azaplarını ve seni geride tutan her şeyi o kapının dışında bırakacaksın. Siber ağdaki tek bir hatan, sahadaki timin canına mal olur. Yalın’ın, Demiralp’in, Altay’ın... Benim canıma."
Karam kapıya doğru iki adım atıp pirinç kulpa elini uzattığı an, içimdeki o bastırılmış korku ve suçluluk duygusu boğazımı yırtar gibi dışarı döküldü.
"Karam..."
Adı dudaklarımdan döküldüğü an Karam adımlarını bıçak gibi kesti. Eli kapının kulpunda öylece kaldı. Ama arkasını dönmedi; bana bakmadı. O iriyarı, sarsılmaz sırtı tam karşımda aşılmaz bir duvar gibi dikiliyordu. O odadaki bütün o askeri ihtişam, ikimizin arasında uzanan o sessizliğin altında ezilip gitti.
"Ya yapamazsam?" dedim, sesimin titremesine ve boğazımdaki düğümün incelmesine engel olamayarak. "O gün de yapamadım... Yalın ve Çisil'in hali ortada. İkisi de... Benim yüzümden o halde. Ya bu sefer de yapamazsam?"
O karanlık hücredeki işkence izleri, Yalın’ın kırık kaburgası, Çisil’in o bitkin yüzü gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçti. Göğsüm hızla kalkıp inmeye başladı. Omuzlarımdaki o siber ajan yükü bir anda altında ezileceğim devasa bir kayaya dönüştü.
Karam birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden durdu. Sırtındaki o gerginlik, odadaki havayı daha da ağırlaştırdı. Sonra elini kapının kulpundan yavaşça çekti.
Ağır adımlarla arkasını döndü.
Yüzünde ne bir kızgınlık vardı ne de yapmacık bir teselli ifadesi. Kapkara gözleri doğrudan gözlerimin içine kilitlendiğinde, o bakışlardaki yıkılmaz irade içimdeki bütün o panik dalgasını bir anda göğsümde dondurdu.
"Bana bak Hera," dedi Karam, sesi odanın taş duvarlarında bir emir kadar sert ama bir o kadar da sarsılmaz bir güvenle yankılanarak.
Aramızdaki mesafeyi kapatıp tam önümde durdu. İri cüssesiyle üzerime çöken o gölge, bana korku değil, tuhaf bir şekilde sığınacak bir kale hissi veriyordu.
"Yalın ve Çisil senin yüzünden o halde değil," dedi, her bir kelimenin üzerine basa basa. "Onlar o göreve Bozkurt’un birer subayı olarak çıktı. Bedel ödenecekse bu vatan için, o bedeli biz öderiz. Seni o masanın başına, o yükü omuzlarına yıkmak için oturtmuyoruz. Seni o masanın başına, o çocukları oradan çekip çıkaracak akla sadece sen sahip olduğun için oturtuyoruz."
Eğilip yüzünü yüzümün hizasına getirdi. Kapkara gözlerinin derinliğinde en ufak bir tereddüt kırıntısı bile yoktu.
"Eğer o gün sen olmasaydın, o kilitleri açmasaydın... Biz bugün Yalın’ın hasta yatağındaki gevezeliğine gülemiyor, Çisil’in evinde dinlendiğini bilemiyor olacaktık. Onları sen buldun Hera. Onları o cehennemden sen çıkardın."
Boğazımdaki düğümü zorlukla yutkundum ama gözlerimi onun tavizsiz bakışlarından kaçırmadım.
"Kendine olan inancını kaybedebilirsin," dedi Karam, sesi ilk defa bu kadar yakın ve koruyucu bir tonda çıkarak. "Ama Bozkurt’a ve bana olan inancını kaybetmeyeceksin. Sen 'yapamam' dediğin an, ben arkanda duracağım. Şimdi o korkuyu o kapının dışında bırak ve o dosyayı oku."
Arkasını dönüp bu kez tereddütsüz adımlarla kapıya yürüdü. Kapıyı açıp çıkmadan hemen önce duraksadı ama bu sefer omzunun üzerinden bana kısa bir bakış attı.
"Yarın 06.00'da boksör. Geç kalma."
Kapı kapandığında, odada tek başıma kaldım. Ama ilk defa içimdeki o suçluluk çığlığı susmuş, yerini Karam’ın arkamda bıraktığı o yıkılmaz duvara bırakmıştı.
Derin bir nefes aldım. Bakışlarımı masanın arkasındaki devasa Türk bayrağının o kırmızısına, hilal ve yıldızına sabitledim. Yüzümde aniden beliren o tebessüm, günlerdir ilk defa içimdeki karanlığı silip süpürmüştü.
Göğsümde yükselen o tarifi imkânsız gurur, damarlarımdaki bütün o korkuları, şüpheleri ve yalnızlık hissini söküp attı. Ailesinin hiç sevmediği, bir kenara attığı o küçük kız çocuğu değildim artık. Yetimhane koridorlarında yalnızlığına ağlayan o boksör de değildim sadece. Ben, o bayrağın gölgesinde dikilen, Bozkurt Timi’nin arkasında dağ gibi duran Ezel Hera Yankı’ydım.
Gözlerimi bayrakta gezdirirken tebessümüm daha da büyüdü. Abimin adını sakladıkları, bana bir yemin gibi inandıkları ve Karam’ın "Ben arkanda duracağım" dediği bu çatının altında, o bayrağa bakmak bana ne için savaşmam gerektiğini bir kez daha hatırlattı.
Masadaki siyah mühürlü dosyayı parmaklarımın ucuyla daha sıkı kavradım. Artık korkmak yoktu. Geri adım atmak yoktu.
"Geleceğim," dedim fısıltıyla, bayrağın kırmızısına bakarak. "Abimi de bulacağım, o kilitleri de açacağım. Hiçbirinizi yarı yolda bırakmayacağım."
...
Altay, kapıya yanaşan gümüş rengi Tesla’nın kapısını nazikçe açıp sürücüye hafifçe baş eğdi. Anahtarı teslim alıp sürücü koltuğuna kurulduğu an, kulağındaki gizli telsiz kulaklığını hafifçe bastırdı:
"Tesla sürmek de ayrı bir şeymiş ha..." dedi sesindeki o çocuksu hevesi gizleyemeyerek. "Vallahi çok havalı hissediyorum."
Telsizden önce cızırtı, ardından barın arkasındaki Mete’nin o ciddi ama bıkkın sesi duyuldu:
"Altay, arabayı otoparka çek sadece. Tur atmaya kalkma sakın."
Onur elindeki tepsiyle masaların arasında süzülürken alçak sesle araya girdi:
"Harbiden Altay, gaza basıp sessiz sessiz kaybolma ortalıktan. Leşker’in adamlarının arabası o."
Altay arabayı otopark alanına doğru yumuşakça sürerken kendi kendine sırıttı:
"Ne alakası var oğlum, ben görevin gereğini yapıyorum. Araç konforu testi... Ayrıca elektrikli araba bu, vatan savunmasına da çevreci yaklaşım getiriyorum işte, daha ne istiyorsunuz?"
Ekranda kameraları ve araç hareketlerini takip ederken dayanamayıp söze girdim:
"Altay, o havalı hissettiğin arabanın altına takip cihazını yapıştırdın mı, sen onu söyle?"
Altay arabayı park edip torpido kapağının altına küçük siyah çipi çaktırmadan yerleştirirken kıkırdadı:
"Boksör, bizde işler yarım kalmaz. Cihaz tamam. Ama söylerim bak, bu operasyon bitsin karargâha bir tane bundan isteteceğim Komutan’dan."
Telsizden Karam’ın o ağır ve ketum sesi yükseldiğinde herkesin neşeli mırıltısı anında kesildi:
"Altay... Kapıya dön."
"Emredersiniz komutanım! Tesla görevi başarıyla tamamlanmıştır!"
"Altay, göreve Tesla'yla gitmek ne kadar mantıklı sence? Çatışmanın ortasına milyonluk arabayla gitmek?"
Telsizdeki o kısa sessizliği, kulaklığımdan gelen cızırtı ve Altay'ın boğazını temizleme sesi böldü. Ekranda kameraları ve araç takip sistemlerini kontrol ederken dudaklarımı birbirine bastırıp onun vereceği cevabı bekledim.
Altay, park ettiği Tesla’nın kapısını kapatıp valelerin durduğu noktaya doğru adımlarken telsizdeki gizli mikrofona hafifçe eğildi:
"Boksör," dedi sesine bilmiş bir ton katmaya çalışarak. "Sen olaya yanlış açıdan bakıyorsun. Birincisi; biz çatışmaya gitmiyoruz, çatışma çıkarsa kaçıyoruz. İkincisi; bu araba elektrikli! Sessiz sessiz, motor sesi bile çıkarmadan düşmanın menzilinden süzülüp gitmek var iken niye karargâhın o gürültülü emektarıyla risk alalım?"
Barın arkasından bardağı silen Mete dayanamayıp söze girdi:
"Altay, arabanın üzerine tek bir kurşun isabet ederse kasko değil, komutan senin maaşından keser. Ona göre sür."
Onur da masaların arasında elindeki tepsiyle süzülürken alçak sesle ekledi:
"Harbiden, milyonluk arabayı hurdaya çıkarırsan Karam Komutan seni o arabanın bataryasına bağlar, söyleyeyim."
Altay kapıdaki yerini alıp üzerindeki vale ceketini düzeltti. Yüzündeki o pişkince tebessüm telsizden gelen sesine bile yansıyordu:
"Aşk olsun be, hiç güveniniz yok bana! Hem fena mı? Çatışmanın ortasından karargâha 'sıfır emisyon' ile döneriz. Vatanı korurken doğayı da koruyoruz işte, daha ne istiyorsunuz?"
Ekrana bakarken hafifçe kıkırdamaktan kendimi alamadım.
"Tamam tamam, çeneyi bırakın da gözünüzü Leşker’in adamlarından ayırmayın," dedim sesi biraz daha ciddileştirerek. "Leşker’in konvoyu mekâna girmek üzere. Altay, kapı sende."
Altay’ın sesi anında o gevşek tonunu kaybetti, yerini pusuya yatan bir askerin dikkatine bıraktı:
"Anlaşıldı Boksör. Tesla parkta, gözler kapıda."
"Ve son olarak Altay, Tesla'yı bırakmadan önce vedalaşmayı unutma. Bir daha rüyanda bile göremezsin onu."
Telsizden gelen bu lafımla birlikte kulaklıktan boğuk bir kıkırdama ve gülüşme sesleri yükseldi. Ekranda otoparkın güvenlik kamerasını büyüttüğümde, Altay’ın Tesla’nın sürücü koltuğundan inmeden önce direksiyonu iki eliyle birden sevip okşadığını gördüm.
Altay, mikrofona doğru derin bir iç çekerek cevap verdi:
"Boksör, kalbime ince ince dokunuyorsun ama çok haklısın... Hazır yalnız kalmışken bir direksiyonu öpüp helalleşeyim o zaman. Belki bir gün rüyamda gaza basarken görürüm."
Mete barın arkasından bardağı kurulamayı bırakıp derin bir sabır çekti. "Altay, arabayla duygusal bağ kurmayı bırak da kapıya geç. Leşker’in ilk koruma aracı sokağa girdi."
Onur da masaların arasından geçerken alçak sesle ekledi. "Harbiden Altay, araba seni evlatlık edinmeden çık şunun içinden."
Altay istemeye istemeye arabadan inip kapısını yavaşça kapattı. Derin bir ah çekip üzerindeki vale ceketini düzeltti ve kapıdaki duruşunu aldı.
"Tamam tamam, ayrıldık sevgilimden..." dedi telsize doğru, sesindeki o hüzünlü komediyle. "Gözler kapıda Boksör. Leşker’in selamını almaya hazırız."
Ekrana yansıyan kamera görüntülerinde Leşker’in siyah lüks konvoyu mekânın önüne doğru yanaşırken yüzümdeki gülümseme yavaşça kayboldu. İçimdeki siber ajan tamamen uyandı.
"Oyun başlıyor Bozkurt," dedim, parmaklarımı klavyenin üzerinde hazır tutarak. "Kameralar ve güvenlik protokolleri kontrolümde. İçeri girdiğiniz an serbestsiniz."
"Demiralp, neredesin?"
Kulaklığımdaki cızırtının ardından Demiralp’in o sakin, kendinden emin sesi doğrudan zihnime ulaştı.
Ekranda ana salonun 4 numaralı kamerasından gelen görüntüyü hemen büyüttüm. Demiralp, salonun sol tarafındaki yüksek mermer sütunun gölgesinde, elindeki kadehle son derece doğal bir davetli gibi duruyordu.
Telsiz mikrofonunu hafifçe kapatarak alçak bir tonla cevap verdi:
"Leşker’in 90 derece çaprazındayım Boksör. VIP masanın tam görüş açımdaki sütun dibindeyim. Karam Komutan ile aramızda beş metre var, göz temasını koruyoruz."
Demiralp'in cevabından sonra merdivenlerin başındaki kameraya döndüm. Kamerada kapının önündeki iki koruma ve merdivenden yanındaki genç bir kadınla tırmanan Karam vardı. Karam'ın bir kolu kızın omzundaydı, flörtöz bir tavırla konuşuyorlardı.
Ben şaşkınlıkla onları izlerken Karam odanın başındaki iki korumanın yanından geçecek iken korumalar tarafından durduruldu.
"Merhabalar... buralarda sakin bir oda var mı aslanlar? Hanımefendiyle biraz hava alacağız da." Karam'ın sarhoş gibi çıkan sesi beni daha da şoka soktu.
Korumaların biri gözlerini kısarak Karam'ın ve yanındaki kızın üzerinde gezdirdi. "Sağdaki son oda. Hızlı olun, başımıza iş açmayın."
"Eyvallah aslanlar." Karam sarhoş bir tavırla yanındaki kadınla flörtleşmeye devam ederken Altay'ın gülüşü ulaştı kulaklarıma.
"Ne gülüyorsun Altay?! Bir kes. Komutanım n'apıyorsunuz? Görevde olduğumuzun bilincindesinizdir umarım."
Kameram odanın kamerasına başlandığında Karam'ın kızın ellerini çoktan kelepçelediğini gördüm. Belindeki kılıftan çıkardığı silahı elinde tutarken kız korkudan titriyordu.
"Leşker'in kızı. Masuma benzemiyor. Ve Hera, görevde olduğumuzun bilincindeyim."
Yanaklarımdaki sıcaklık bedenime işlerken Altay'ın yine kısık bir gülüşünü duydum. "Altay, aç götüne gül olur mu?!" Dedim sinirle.
Demiralp ise bu kargaşayı umursamadan, hafifçe başını arkaya yatırıp üst katın ahşap korkuluklarına doğru göz gezdirdi.
"Üst kata çıkan merdivenin başındaki iki koruma sürekli salondaki kalabalığı tarıyor. Ama görüş açıları dar. Sen kameraları kararttığın an, Karam Komutan’ın vereceği işaretle o merdivenleri tırmanmaya hazırım."
Klavyedeki son komut satırını enter'layıp ekranın yeşile dönmesini izledim.
"Kameralar 10 saniye içinde döngüye giriyor Demiralp," dedim gözlerimi sistem saatinden ayırmadan. "Üst kata giden koridor tamamen kör kalacak. Adımlarına dikkat et. Mete, Onur durum ne?"
Mete kulaklıktan o her zamanki dingin ama teyakkuştaki tonuyla araya girdi. Bar tezgahının üzerindeki kristal bardağı kurulamaya devam ederken gözleri salondaki hareketliliği süzüyordu:
"Bar tarafı sakin Boksör. Leşker’in iki koruması tezgâhın sağ tarafında takılıyor. İçkilerini yudumluyorlar ama gözleri sürekli merdivenlerde. Karam Komutan ile Demiralp hamle yaptığı an görüş açılarını kapatmak için hazırda bekliyorum."
Onur ise elinde tepsiyle VIP masaların arasından süzülürken telsizin düğmesine hafifçe bastı:
"Masa düzeni bende. Leşker ve adamları yerine geçti. Masadaki gerginlik havada koklanıyor ama kimse çaktırmıyor. Demiralp Komutanım merdivenlere yöneldiği an bir iki kadeh devirip dikkatleri bu tarafa çekebilirim."
Ekranda kameraların zamanlamasını kontrol ederken derin bir nefes aldım. Üst kat koridorunun güvenlik protokolleri parmaklarımın ucundaydı.
"Harika," dedim sesime o siber ajanın soğukkanlılığını vererek. "Döngü başladı. Üst kat kamerası şu an 10 saniyelik kör noktada. Karam Komutanım, işaretinizle birlikte sistem elimde."
Telsizden Karam Komutan’ın o dondurucu, otoriter fısıltısı duyuldu:
"Demiralp, sız. Boksör, ışıklar sende. Başlıyoruz."
Ekranda koridorun ısı haritasını ve güvenlik kamerasının açısını sabitledim. Sol elimi klavyenin üzerindeki ana şalter komutunda tutarken, sağ ellemle kulaklığı kulağıma biraz daha bastırdım. Yanaklarımdaki sıcaklık hâlâ tam geçmemişti ama profesyonel bir siber ajan gibi görünmek zorundaydım.
"Hazırım..." dedim, sesimdeki o anlık tereddüdü ve mahcubiyeti tamamen silmeye çalışarak. "Koridordaki tüm ana aydınlatmalar ve yedek paneller kontrolümde komutanım. Tek bir tuşuma bakıyor."
O sırada odadaki kızın ağzı bantlanmış, elleri yatağın başlığına sıkıca kelepçelenmişti. Karam Komutan, kızın çantasından aldığı şifreli flaş belleği ceketinin iç cebine attı. Silahını beline yerleştirip kapının arkasına geçti ve telsize o soğuk, emir veren tonuyla fısıldadı:
"Işıkları karart, Boksör."
"Anlaşıldı," dedim ve Enter tuşuna bastım.
Mekânın tüm üst kat koridoru bir anda zifiri karanlığa büründü. Ekranımda kameralar gece görüş moduna geçerken, Demiralp Komutanım’ın koridordaki iki korumayı karanlığın içinden tek bir gürültü bile çıkarmadan temizlik dolabına doğru çekişini izledim.
Telsizde sadece nefes sesleri ve karanlığın ritmi kalmıştı.
"Komutanım bahşişlerin görev sonunda bende kalma şansı var mı? Aylık maaşım var burada da," diyen Altay'a, "Bahşişleri bir tarafına sok Altay, sırası mı oğlum?" diye cevap verdi Karam.
Kulağıma Mete ve Onur'un kısık gülüşleri ilişirken bu sefer Demiralp'in sesi yankılandı kulağımda. "Gülmeyi kesin! Adam gidiyor! Altay, neredesin lan?"
Telsizdeki o kısacık, gerim gerim gerilen sessizlik bir anda yerini kaosa bıraktı. Ekrandaki gece görüş kameralarına çakılı kaldım; Leşker, karanlıktan faydalanıp koridorun sonundaki gizli yangın merdiveni kapısına doğru tam bir tilki gibi fırlamıştı!
"Leşker kaçıyor!" diye bağırdım, parmaklarımla klavyeyi döverken. "Batı cephesindeki gizli servis merdivenine kırdı! Altay, adam tam senin üzerine geliyor!"
Telsizden Karam Komutan’ın sert sesi yükseldi:
"Demiralp, peşinden! Mete, Onur, alt çıkışı tutun!"
Demiralp Komutanım yangın kapısına doğru uçtu ama servis koridorunun kapısına ulaştığı an sert bir gürültü yükseldi. Telsize Demiralp'in hırsla savurduğu o okkalı küfür düştü:
"Sikeyim! Kapı içeriden kaynakla tutturulmuş! Açılmıyor koyduğumun kapısı! Altay, tek başınasın, önünü kes!"
Dışarıda, çöp konteynerinin arkasına sinmiş olan Altay’ın telsizdeki o titrek ama pes etmeyen sesini duydum:
"100 Dolar bahşiş için öldüğüme inanmayacaklar... Merak etmeyin komutanım, o 100 doları çay fonuna yatırmadan şuradan şuraya gitmem ben!"
Altay konteynerin arkasından fırlayıp Leşker’i lafa tuttu, adama birkaç saniye kazandırdı. Ama tam o sırada sokağın köşesinden farları kapalı, siyah zırhlı bir araç fırladı! Leşker, Altay'a doğru ateş edip kendini aracın içine fırlattı. Altay son anda konteynerin arkasına atlayıp canını kurtardı, araç gürültüyle sokağın sonuna doğru gözden kayboldu.
Karam Komutan ve Demiralp dışarı fırladıklarında sokakta sadece keskin bir lastik kokusu kalmıştı.
Ekrana bakıp derin bir nefes verdim: "Leşker’i kaçırdık komutanım... Araba ana caddeye bağlandı, izini kaybettim."
Demiralp hırsla duvara bir yumruk geçirdi. Karam Komutan ise gayet sakin bir şekilde cebindeki şifreli belleği çıkarıp ışığa doğru kaldırdı:
"Leşker kaçabilir Demiralp. Ama bütün suç ağının, para trafiğinin ve gizli belgelerinin bulunduğu arşiv şu an elimizde. Belgeler olmadan Leşker zaten bir ölüden farksız."
Ekrana dönüp son beş dakikalık tüm kayıtları sıfırladım. Ana sunucuya giden tüm erişim protokollerini kalıcı olarak imha ettim. Tüm kırmızı ve yeşil ışıklar söndü, sistem ekranlarım yerini "GÖREV TAMAMLANDI" yazan o sade siyah arka plana bıraktı.
Kulaklığımın mikrofonunu dudaklarıma biraz daha yaklaştırdım, neşeli ve rahatlamış bir tonla konuştum:
"Sistem temiz çocuklar. Mekândan ve kameralardan izimiz tamamen silindi. Leşker’in arşivi elimizde, kız poliste, siz de hayattasınız... Arabaya binin artık, karargâha dönüyoruz."
Sistem haritasından mekânın arka sokağındaki zırhlı araca odaklandım. Karam Komutan, Demiralp, Onur, Mete ve Altay kendilerini hızla aracın geniş kabinine attılar. Kapılar tok bir gürültüyle kapanıp kilitlendiği an sokağın o ölümcül gerilimi dışarıda kalmıştı.
"Susturucu takmış piç kurusu. Ses de çıkmıyor silahtan," diye mırıldandı Altay konteynerin arkasındaki o anları hatırlayıp arabaya kurulurken.
"Altay, son şansın," dedim telsizden uyararak.
Sözlerime karşılık kulaklığa dokunarak mikrofonu kapattı. Kameradan baktığımda ise hâlâ bir şeyler mırıldanıyordu.
"Salak," dedim hafif bir kıkırtıyla.
Demiralp, "Altay, arabada da kamera var farkındasın değil mi canım benim?"
"Var değil mi komutanım?" Dedi, sesi bu sefer Demiralp'in kulaklıgından geliyordu.
Kıkırdayarak kulaklıktan yeniden konuştum.
"Altay ilk dilimi kaybettin."
"Nasıl ilk dilim benim olamaz? Ben burada vatanım için kan dökeyim siz bana bir baklavayı fazla görün. Öyle olsun."
"Bir de karşılık mi istiyorsun lan gerizekalı."
"Yok komutanım ondan demedim. Sadece yani bir gazi olarak ilk dilimi yemek benim de hakkım."
Onur ön koltuktan arkaya dönüp başını salladı: "Sanki vuruldu da bir de Gazi diyor kendine. Allah korusun oğlum."
"Altay, baklava falan yok lan sana!"
Telsizin düğmesine basıp anında müdahale ettim: "Asıl size baklava yok. Yazık Altay'ımın hâlâ kulağı çınlıyordur şimdi, üstüne gitmeyin çocuğun!"
Altay arabanın koltuğuna zafer kazanmış bir edayla kurulup Demiralp Komutanıma baktı:
"Bak işte! Duydunuz değil mi? Karargâhın adalet terazisi konuştu! Boksör arkamda olduğu sürece bu ekipte kimse benim baklavama çökmeyi rüyasında bile göremez!"
Demiralp Komutanım elindeki kutuya atılmaya çalışan Altay’ın eline hafifçe vurup gülümsedi:
"Görüyorsun değil mi Boksör... İki dakika yüz verdin, hemen 'Altay'ım' lafını kapıp arkana sığındı. Yarın sabah içtimasında bu çınlayan kulakların hesabını sorarken de arkanda durabilecek mi bakalım?"
Tarafımdan çıkan o 'Altay'ım' lafını duyduğu an, ön koltukta oturan Karam Komutan’ın kaşları yavaşça yukarı kalktı. Dikiz aynasından bakışlarını doğrudan arkaya çevirip, buz gibi gözlerini Altay’ın üzerine kilitledi. Arataki bütün hava bir anda ağırlaştı.
Altay, aynadan kendisini adeta oyan o bakışları fark ettiği an neşeyle parıldayan yüzü saniyeler içinde kireç gibi beyazladı. Boğazını sertçe temizleyip sesini olabildiğince kıstı, koltuğuna iyice gömülerek panikle savunmaya geçti:
"Şey... Komutanım, 'Altay'ım' derken tamamen hiyerarşik bir sevgi bağından bahsediyordu bence... Değil mi Boksör? Araya girmeseydin keşke, tam kutuyu kurtarıyordum..."
Onur araçtan dışarıyı izlerken gülümsedi:
"Hiç boşuna çırpınma Altay, Karam Komutanın tek bir bakışıyla o kutuyu feda edeceğini hepimiz biliyoruz."
Kulaklığımı tutup gülümsedim. "Hadi hızlı gelin."
Karam Komutan gaza basıp aracı ana caddeye çıkarırken telsizden o ağır sesi yükseldi: "Yoldayız Boksör. Çayları koy."
Bölüm etkileşimi
