7. bölüm · Emrin Olur
7. Bölüm; Aramam Bir Daha.
Ezel Hera Yankı
Apartmanın o soğuk mermer merdivenlerini kaçar gibi değil, tam aksine her adımımda o gri gözlü adama meydan okur gibi dik adımlarla çıkmıştım. Ama kendi dairemin kapısını kapatıp arkasına yaslandığım an, sırtımdaki o yapayalnız ağırlık omuzlarımı çökertti.
Gidip salondaki eski koltuğa uzandım. Ev sessizdi, Yiğit içerideki odada derin bir uykudaydı. Gözlerimi tavandaki çatlaklara diktiğimde, beynimin içi durmak bilmeden kemiriliyordu. Bir tarafım bana, "Fazla mı sert davrandın? Adam sabah evine kadar gelip kapını açtı, bir şey olursa beni ara dedi," diye sorarken; diğer tarafım, "Hak etti," diye haykırıyordu. Akşam karşıma geçmiş, sanki ona muhtaçmışım gibi bana nizamdan, askerinin vaktinden bahsediyordu. Ve korkarım bende hak ettiğini düşünen taraftayım. Kimsenin bana yukarıdan bakıp acımasına, lütfeder gibi alan tanımasına ihtiyacım yoktu.
Telefonumu cebimden çıkardım. Rehbere girip o numaranın üzerine geldim. Ekrandaki isme baktım: Karam Akıncı.
Sözümün arkasındaydım. Ekranı kaydırıp numarayı tek bir dokunuşla sildim. "Aramam da bir daha," demiştim, aramayacaktım. Bizim o terör gününden sonra bu hayatta koruyacak tek bir şeyimiz kalmıştı; o da birbirimiz ve bu yıkılmaz gururumuzdu.
Gözlerimi kapattığımda burnuma hala o askeri ceketten yayılan o deterjan kokusu geliyordu. Hayatımdan o kanlı günün izini silmek ister gibi günlerce ovalayıp yıkadığım o kumaş, şimdi alt katımda, o adamın vestiyerinde asılıydı. O kokuyla birlikte, Karam'ın o yüzümdeki morluklar için önerdiği krem ve "Borçlu kalmayı sevmiyorsan, bunu da küçük bir ikram say," diyen o mesafeli, buz gibi sesi zihnimde yankılandı.
O kremi alsam da değişmeyecekti. Yaralar iyileşecek, izler kalacaktı. Bu her zaman olurdu. Önemli olan yaranın neden olduğu da değildi, o yarayı kimin açtığıydı. O yarayı açan kişi Ege olmasaydı belki de hiç yanmayacaktın canım, ertesi günü unutacaktım. Ama Ege'yle olan geçmişimden sonra değil unutmak, ona da unutturmak istemiyordum.
Koltuktan kalktığım gibi hızlı adımlarla odama gidip kapının kolunda asılı olan kulaklığı kulaklarıma geçirdim. Telefondan açtığım şarkı kulaklarımda çalarken masadan aldığım eldivenleri elime geçirdim. Pinhani'nin Bilir O beni şarkısı çalıyordu.
"Bugün aramadım ama,
Bilir o beni."
Boks torbasına öfkeyle savurduğum yumrukla torba geriye doğru savruldu.
"Çok uzaktayım ama,
Görür o beni."
Havaya yükselerek vurduğum tekmeden sonra dengemi ustaca toplayıp bir yumruk daha attım.
"Eve dönemedim ama,
Bulur o beni."
Bulurdu değil mi? Bulurdu. Yani... umarım bulurdu.
Tekme ve yumruklarımın her seferinde daha güçlü ve hisli şekilde atarken şarkı çalmaya devam ediyordu. Her kelimesinde hayatım bir film şeridi gibi önümden geçiyordu sanki. O küçük çocuğun yaşadığı onca şey, yetimhanede Yiğit'le ilk karşılaşmamız, yıllar içinde yaşadığımız onca şey, ve o okul baskını.
Beynimi kurcalayan şeyleri unutmak ister gibi daha sert yumrukladım torbayı.
"Karşıma geçsin,
Göğsüme vursun.
Ben soru sormam,
O bana sorsun."
Dakikalar geçti, şarkılar değişti. En sonunda masamdaki şişeden birkaç yudum su içtikten sonra yatağa oturdum. Kulaklığı çıkarıp telefonu elime aldım. Onlarca mesaj gelmişti, hepside apartman grubundandı.
NO:28
0542...; Kim ne yapıyor bilmiyorum ama, şu pat pat sesleri susturabilir miyiz lütfen?
0529...; Size katılıyorum, sanırım sesler yeni taşınan kızdan geliyor.
0529...; Apartmanda öğrenci istemememin sebebi de buydu. Bebeğimi uyuyamıyorum.
0567...; Halâ devam ediyor, yöneticiye bildireceğim.
Ve bunlar gibi onlarca mesaj. Hemen bir mesaj yazdım.
Siz; Kusura bakmayın, saatin farkında değildim. Bir daha yaşanmamasına dikkat edeceğim. Gerçekten özür dilerim.
Telefonu yatağa bırakıp yüzümü sertçe ovuşturdum.
Bildirimler ise asla susmadı. Zaten susmasını beklemiyordum.
0529...; Bir daha yapmayacağın güvenebilir miyiz?
0542...; Sadece geçiştirmek için atılan bir mesaj olduğuna o kadar eminim ki...
0567...; Bir daha olursa gerçekten yöneticiye bildireceğim.
Karam; Yeter, uzatmayın isterseniz. Kız özür diledi.
Kaşlarımı çatmama neden olan o mesajdan sonra başka kimse yazmadı. Belki de yazmaya cesaret edemedi.
Siz; Sağ olun, sevgili alt kat komşum. Kendimi savunabilecek kadar da olgunum.
Tabii Karam bu sözün altında kalmadan hemen cevap verdi.
Karam; Yardımcı olabildiysem ne mutlu. Hareketlerinize bakınca pek olgun olduğunuzu düşünmüyor insan.
Cevap vermeden uygulamadan çıkıp telefonu kapattım. O sırada kapının tıklatılmasıyla gözlerimi oraya çevirdim. Yiğit kapıyı açıp içeri girdi. "Gecenin bir saati torba mı yumrukluyorsun sen? Bu apartmanda aynı zamanda subaylar, askerler de oturuyor biliyorsun değil mi?"
"Biliyorum Yiğit, her şeyi biliyorum. Bilmek istemediğim şeyleri de biliyorum!" Eldivenlerden birini çıkarıp masaya fırlatırken diğerinin cırt cırtlarını açtım. "Sadece nefes almaya çalışıyorum. Şu siktiğimin hayatında yapmaya çalıştığım tek şey nefes almaya çalışmak! Ama nedense onu bile yapamıyorum." Sinirle ikinci eldiveni de fırlattım masaya
Yiğit tekerlekli sandalyesini bana yaklaştırdı. "Bu mu nefes almak? Sana bir torba yumruklamak mi nefes aldırıyor? Diyelim ki öyle, bunu normal bir zamanda yap Hera! Akşam 10'da yapma. Mümkünse hiç yapma!"
"Yapmayayım. Ben hiçbir şey yapmayayım. Bir sik yapmayayım. Sen de gel beni eleştir. Ben seni her halttan korumak için savaşırken sen gel yumrukladığım torbayı dert et." Kendimi yatağa attım bıkkınca. "Zaten kimin umurunda ne halde olduğum? Kim sikine taktı beni bu güne kadar."
"Hera, konuyu saptırma. Aynı şey mi ula-"
"Aynı şey Yiğit. Tam olarak aynı şey. Çık odamdan."
"Hera-"
"Yiğit çık!"
Yiğit üstelemeden odayı terk etti. Yatakta bir saniye bile duramadım. Odadaki o boğucu hava, Yiğit’in arkasında bıraktığı o ağır sessizlik ve ellerimdeki sızı beni boğuyordu. Masanın üzerinden ezilmiş sigara paketini ve çakmağı kaptığım gibi balkon kapısına yöneldim.
Sürgülü kapıyı açıp kendimi dışarı attığımda, gecenin o buz gibi havası çıplak kollarıma sertçe çarptı. Ürperdim ama umursamadım. Demirlere yaslanıp titreyen parmaklarımla paketten bir dal çıkardım. Çakmağın çarkını çevirdiğimde çıkan o küçük kıvılcım yüzümü anlık olarak aydınlattı, sigaranın ucundaki kor parladı.
Derin bir nefes çekip dumanı gecenin karanlığına doğru üfledim. Kulaklarımda hala Pinhani'nin o dizesi dönüyordu: "Eve dönemedim ama, bulur o beni."
Bulurdu elbet. Bir gün, bir şekilde...
Tam o sırada, tam altımdan gelen bir hareketlilik dikkatimi çekti. Kafamı milim kıpırdatmadan bakışlarımı yavaşça aşağıya kaydırdım.
Alt katın balkon kapısı açılmıştı. Karam Akıncı, üzerinde siyah bir tişörtle balkona çıkmış, kollarını demirlere yaslamış karanlığı izliyordu. Yukarıdan süzülen sigara dumanını fark etmiş olacak ki, başını yavaşça yukarı doğru kaldırdı.
O buz gibi gri gözleri, doğrudan benimkilerle kenetlendi. Karam’ın o delici bakışlarına karşı boyun eğmeyip, kaşlarımı çatarak gözlerimi kaçırmam tam bana yakışan bir restti. Ona ne beni inceleme ne de bana yukarıdan bakma fırsatı vermek istemiyordum. Sigaramdan derin bir nefes daha çekip dumanı onun olmadığı tarafa doğru üflerken, gözlerimi karşı binada asılı duran, gecenin karanlığında cılız bir ışıkla aydınlanan o reklam panosuna diktim.
Sırf onun varlığını umursamadığımı kanıtlamak için panodaki anlamsız yazıları kelimesi kelimesine okuyormuş gibi yapıyordum ama tenimde, tam üzerimde hissettiğim o gri bakışların ağırlığı gitmiyordu. Aramızdaki sessizlik, lojmanın o nizam kokan beton duvarları arasında adeta bir yay gibi geriliyordu.
Aşağıdan ne bir ses geldi ne de kapının kapanma sesi. Karam orada, öylece durmuş, yukarıdaki bu dik başlı sivil kızın sessiz savaşını izliyordu.
Tam sigaramın külünü silkelemek için parmağımı oynatmıştım ki, alt kattan o tanıdık, tok ve pürüzsüz ses yükseldi gecenin sessizliğine doğru. Üstelik gruptaki o mesafeli, resmi üslubundan eser yoktu.
"Ciğerlerine yazık," dedi, sesi o kadar alçak ama netti ki, lojmanın boşluğunda yankılandı. "Gecenin bir yarısı boks torbasıyla apartmanı ayağa kaldırıp, sonra da burada zehir solumak... Pek akıllıca bir savunma mekanizması değil, ne dersin?"
Sigaradan çektiğim derin nefesi bu sefer bilerek başımı eğip ona doğru üfledim. "Ne derim biliyor musun?" Gözlerimi yeniden panoya çevirdim. "Bu aralar alt komşum beni fazlasıyla rahatsız ediyor. Ama gereksiz fazla yani."
"Öyle mi?" Oda gözlerini benim gibi panoya çevirdi. "Belki sende onu gereksiz derecede rahatsız ediyorsundur. Belki de senin varlığın onu gereksiz derecede rahatsız ediyordur?"
Bakışlarımı panodan yavaşça çekip doğrudan onun o gri, meydan okuyan gözlerine diktim. Kaşlarım hala çatıktı ama bu sefer sesimde gruptaki o sahte kibarlık ya da mesafeli komşu tonu yoktu. Tamamen filtresiz, tamamen Hera gibi bir cevap verecektim.
Balkon demirlerine biraz daha yaslanıp aşağıya doğru eğildim ve gözlerimi gözlerinden ayırmadan fısıldar gibi ama net bir sesle konuştum:
"Eğer varlığım birilerini bu kadar rahatsız ediyorsa," dedim, dudaklarımın kenarında tehlikeli bir tebessüm belirdi. "Demek ki doğru yoldayım. Çünkü ben uykuları kaçırmayı, nizam bozmayı çok severim komutan. Rahatsız olmaya devam edebilirsin."
Karam bu sözlerimin üzerine hiçbir şey söylemedi. O buz gibi, sert çehresine dudaklarının kenarından sızan hafif, alaycı ama bir o kadar da meydan okuyan bir gülümseme yayıldı sadece.
O jilet gibi nizamının ortasında, benim bu kuralsız ve dik başlı "uyku kaçırma" restimi hiç yadırgamamış, aksine bu vahşi dürüstlük hoşuna gitmiş gibiydi. O gülümseme "Görelim bakalım ne kadar nizam bozabiliyorsun" der gibiydi. Gözlerini benden çekmeden sigarasından derin bir nefes aldı ve o sessiz, sinir bozucu gülüşüyle beni öylece yukarıda bıraktı.
Sigaramın izmaritini balkondaki kül tablasına sertçe bastırıp söndürdüm. Daha fazla onun o ukala gülüşünü çekmeye niyetim yoktu. Arkamı dönüp sürgülü balkon kapısını açtım ve kendimi odanın sessizliğine bıraktım.
Yatağa uzanıp gözlerimi kapattım. Kendimi uyumaya zorladım.
___________________________________________
Ve bir bölümün daha sonuna geldik...
Nasıldı???
Bu arada bir sonraki bölüm biraz daha uzun ve bomba gibi olacak!!!
Hadi geçelimmm
