37. bölüm / 45
Emrin Olur37. Bölüm
Bölümler 45Şu an: 37. Bölüm
- 1 1. Bölüm; 3. Kat, Son Sınıf.1.371 kelime
- 2 2. Bölüm; Nörolojik Kayıp.1.541 kelime
- 3 3. Bölüm; Melek Yüzlü Şeytan.1.471 kelime
- 4 4. Bölüm; Karakol Telaşı.1.956 kelime
- 5 5. Bölüm; Bu Halinle Bir Bok Yapamazsın!1.672 kelime
- 6 6. Bölüm; Ya Yoksa Kimsesi?1.425 kelime
- 7 7. Bölüm; Aramam Bir Daha.1.387 kelime
- 8 8. Bölüm; Altı Yaşındaydım.2.172 kelime
- 9 9. Bölüm; Belalı Hanım...2.213 kelime
- 10 10. Bölüm; Karamel2.516 kelime
- 11 11. Bölüm; Bitti Artık Yalın, Olan Oldu4.276 kelime
- 12 12. Bölüm; Plaka sahte!2.671 kelime
- 13 13. Bölüm; Çocukları Aldık!2.853 kelime
- 14 14. Bölüm; Boksörüm ben...3.049 kelime
- 15 15. Bölüm; Yiğit...3.480 kelime
- 16 16. Bölüm; Gel artık, küserim gelmezsen...3.493 kelime
- 17 17. Bölüm; Ceset yaklaşık iki günlükmüş...2.802 kelime
- 18 18. Bölüm; O gitti, ama sen buradasın...2.699 kelime
- 19 19. Bölüm; Abim yaşıyor mu? Onu tanıyor musunuz?2.209 kelime
- 20 20. Bölüm; Abin yaşıyor...3.120 kelime
- 21 21. Bölüm: Kumru ve Altay3.721 kelime
- 22 22. Bölüm; Biz buradayız3.182 kelime
- 23 23. Bölüm; Altay'ım!3.649 kelime
- 24 24. Bölüm; Balıkların da yaşama hakkı vardır!3.888 kelime
- 25 25. Bölüm; Boksör Jr.3.919 kelime
- 26 26. Bölüm3.970 kelime
- 27 27. Bölüm3.974 kelime
- 28 28. Bölüm4.098 kelime
- 29 29. Bölüm5.085 kelime
- 30 30. Bölüm4.815 kelime
- 31 31. Bölüm5.228 kelime
- 32 32. Bölüm4.516 kelime
- 33 33. Bölüm5.235 kelime
- 34 34. Bölüm5.506 kelime
- 35 35. Bölüm5.613 kelime
- 36 36. Bölüm5.453 kelime
- 37 37. Bölüm5.144 kelime · Okuduğun bölüm
- 38 38. Bölüm4.130 kelime
- 39 39. Bölüm4.750 kelime
- 40 40. Bölüm6.113 kelime
- 41 41. Bölüm6.004 kelime
- 42 42. Bölüm5.891 kelime
- 43 43. Bölüm5.900 kelime
- 44 44. Bölüm5.366 kelime
- 45 45. Bölüm8.166 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kalabalığın uğultusu, pistten yükselen jet motorlarının o kulak tırmalayan vinlaması ve devasa cam panellerden içeri süzülen soluk havaalanı ışığı... Hepsi birleşip içimdeki o koca boşluğu daha da derinleştiriyordu. Karşımda duran devasa uçağın gövdesine bakarken, sanki o kütlenin ağırlığı doğrudan göğsüme oturmuş gibiydi. Her şeyin üzerinden bir hafta geçmişti. O koskoca yedi gün içinde evi boşaltmış, Yiğit’i son kez ziyarete gitmiştim. Toprağının kokusu hâlâ genzimde, o soğuk mermere değen parmaklarımın sızısı hâlâ ellerimdeydi.
Ve şimdi ise Havalimanında karşımdaki uçağa bakarken, omzuma dokunan küçük el ile arkamı döndüm. Bu Kumru'ydu.
Gözlerindeki o katıksız, sivil endişe ve nemli kirpikleriyle karşımda duruyordu. Hakkâri Üniversitesi’ndeki ikinci yılının tüm o telaşını, sivil hayatın masumiyetini ceketinin üzerinde taşıyarak, Ankara’ya giden bu bilinmez yolculuğumda bana tutunan tek sivil limandı.
Kumru kollarını sırtıma sararken ben de ona sıkıca sarıldım. Parmaklarım sırtındaki montun kumaşına büzülürken, karargâhın o buz gibi, kanlı ve sırlarla dolu dünyasından uzaklaşmanın burukluğunu kokusunda hissettim.
"Görüşürüz, özletme kendini," dedi, sesi sarılışımızın arasında hafifçe boğuk ve titrek çıkarak.
"Özletirim ben. Sen Altay'la iyi geçinmeye bak," diyerek göz kırpmamla kıkırdadı.
Onun bu küçük kıkırdayışı, havalimanının o soğuk havasına kısa bir sıcaklık yaydı. Hemen arkasında duran Bozkurt Timi’ne kaydı bakışlarım. Altay, elleri montunun ceplerinde, bakışlarında hem bir komandonun koruyucu sertliği hem de bir kardeşin kırgın endişesiyle bükülmüş duruyordu. Baybars o her zamanki şamatacı halinden uzak, çenesini sıkmış bakıyordu; Demiralp üstündeki ceketi Çisil'in omuzlarına bırakıyordu. Çisil ise kollarını göğsünde birleştirmişti. Yalın, Albay Halit Göktürk ile konuşuyordu. Karam'ın bakışları benim üzerimdeydi. Onur ve Mete ise Altay'ın yanında etrafı inceliyorlardı.
Terminalin geniş cam kapılarından içeri süzülen akşam ayazı, alanın o yapay ve steril kokusuna karışırken içimi hafifçe ürpertti. Dışarıdaki karanlık pistte kalkışa hazırlanan devasa çelik kuşların motor uğultuları, aramızdaki o söylenmemiş sözlerin ağırlığını bastırmaya yetmiyordu.
Altay soğuk akşamda ellerini ceplerinden çıkarıp yanıma doğru ilerlemeye başlayınca ben de kollarımı iki yana aralayarak onu bekledim. Yanıma geldiği gibi beni sert göğsüne sıkıca bastırıp çenesini de başıma yasladı. O katı, sarsılmaz asker zırhının ardında, omuzlarıma çöken o bildik, tatlı sıcaklığını hissettim. Kokusu; karargâhın çam kokan rüzgârını, birlikte atlattığımız operasyonların barut izini ve omuz omuza verdiğimiz o zorlu günleri taşıyordu.
"İlle de gideceksin yani?" dedi sesi, başımın hemen üzerinde boğuk ve içli bir fısıltı gibi yankılanarak.
"İlle de gideceğim... Kumru'yu üzme, tamam mı?"
"Üzmem. Üzemem. Ama senin gidişin beni çok üzecek."
Sözleri, apronu aydınlatan devasa projektörlerin altında soğuk bir buğu gibi süzüldü havada. Onu sarsan şeyin sadece fiziki bir ayrılık olmadığını, Bozkurt’un bir parçası olan siber duvarın, o dilsiz ve sırlarla dolu kızın eksilmesi olduğunu biliyordum. Kollarımı sırtında biraz daha sıktım; o sert komando kumaşını parmaklarımın arasında ezerken, abim Hazal Yankı’nın gölgesine doğru çekildiğimi ve bu gidişin ardındaki o karanlık gerçeği ondan saklamanın vicdan azabı göğsüme oturdu.
Geri çekildiğimizde, elini başımın üzerine koyup hafifçe saçlarımı karıştırdı. Yüzündeki o buruk tebessüm, gecenin karanlığında bile içimi sızlatacak kadar netti. Hemen arkasında dikilen Karam ise tek bir adım bile atmamıştı. Siyah gözleri, gecenin ayazından daha keskin, nizamiyedeki o fırtınalı öpücüğün mühürlü izini taşır gibi doğrudan benim üzerimdeydi. Bakışları tek bir kelime etmeden konuşuyordu: Nereye gidersen git, o telefon çalacak.
Altay’ın yanından bir adım geri çekilip, bakışlarımı doğrudan o birkaç adım geride duran devasa gölgeye çevirdim.
Karam, omuzları dik, elleri ceketinin ceplerinde kaskatı dikiliyordu. Siyah gözleri, terminalin o soğuk ışıklarının altında gecenin karanlığını aratmayacak kadar derin ve doluydu. Nizamiyede dudaklarıma bıraktığı o sıcak mühür, cebimdeki telefonun ağırlığı ve aramızda örülen o dilsiz bağ... Hepsi tam o anda, o birkaç metrelik mesafenin içinde sıkışıp kalmıştı. Timin ve Albay’ın önünde mesafesini bir santim bile bozmamıştı ama gözlerindeki o yangın, kalbimin ritmini altüst etmeye yetiyordu.
Hafifçe gülümsedim. Dudaklarımın kenarındaki o titrek tebessümle gözlerinin içine baktım ve adımlarımı doğrudan ona doğru attım.
Aramızdaki son mesafeyi de kapatıp tam önünde durduğumda, başımı hafifçe yukarı kaldırarak gözlerine kenetlendim. Sesi, ortamdaki tüm o uğultuyu ve timin varlığını bir anda yok etti.
"Sen sarılmayacak mısın?"
Sözlerim, aramızdaki o buz gibi resmiyeti bir bıçak gibi kesip attı. Karam’ın çenesindeki kas seğirdi, gözlerinde anlık bir fırtına koptu. İki saniye... Sadece iki saniye duraksadı. Ardından ellerini yavaşça ceplerinden çıkardı.
Beni göğsüne çektiğinde, dünya bir anlığına durdu sanki.
Geniş omuzlarının arasına sığınırken kollarımı boynuna doladım. Beni öyle bir sıktı ki, kaburgalarımın birbirine bastığını, kalbinin göğüs kafesini zorlayan o ritmik ve sarsılmaz vuruşunu doğrudan kendi göğsümde hissettim. Barut kokusu bütün zihnimi kapladı. Bir eli sırtımı sımsıkı kavrarken, diğer eli başımın arkasına geçti; parmakları saçlarımın arasına gömüldü.
Eğilip çenesini kulağımın hemen hizasına yasladı. Nefesi, tenimi alev alev yakarak aktı:
"Sarılsam..." diye fısıldadı Karam, sesi sadece benim duyabileceğim kadar kısık, pürüzlü ve tehlikeli bir tonla. "...o uçağa binmene izin vermem Hera."
Göğsümdeki o koca düğüm hafifçe çözülürken, parmaklarımı ensesindeki saçlara bastırdım. Gitmek zorundaydım ama ruhumun bir yarısını bu adama, bu koca dağa emanet ettiğimi bir kez daha anladım.
"Bineceğim," diye fısıldadım ben de kulağına doğru, sesimdeki titremeyi saklamadan. "Ama telefonum açık olacak."
Karam sırtımdaki tutuşunu milimetrik bir hareketle daha da sertleştirdi, sanki beni son kez hafızasına kazımak istiyormuş gibi derin bir nefes çekti içine. Yavaşça geri çekildiğimizde, elleri omuzlarımdan kayıp ellerime indi ve parmaklarımı son bir kez sıkıp bıraktı.
Siyah gözlerindeki o karanlık tutkuyla bana son bir kez baktı. "Yolun açık olsun," dedi, sesindeki o komutan tonunun altına gizlenmiş sonsuz bir sadakatle.
"İnince ara. İlk görev yerim Ankara'ydı. Yıllarca orada kaldım ben, bilirim oraları. Elimden geldiğince yardımcı olurum."
Baybars’ın o her zamanki gürültücü, muzip tavrının arkasındaki katıksız samimiyet, kalbimin en hassas köşesine dokundu. Ceketinin yakasını hafifçe düzeltirken gözlerindeki o kardeşçe kaygı, karargâhın eğlenceli adamının altında ne kadar güvenilir bir silah arkadaşı yattığını bir kez daha hatırlatıyordu.
Hafifçe gülümsedim, yüzümdeki o yorgun ifadeye bir anlığına sıcak bir tebessüm yayıldı.
"İnince arayacağım, söz," dedim, sesimdeki minneti gizlemeyerek. "Ankara’nın ayazında kaybolursam ilk seni rahatsız ederim zaten. Bütün o tecrübelerinden faydalanacağım, kaçışın yok."
Baybars başını hafifçe sallayıp çenesini dikleştirdi. "Rahatsız et Hera, ne zaman istersen. Sokağı sokağına bilirim oraların. Tek bir telefonuna bakar."
Onun bu teklifi, o ağır vedanın ortasında içimi ısıtan tatlı bir güvence olmuştu. Tekrar arkama, timin o sarsılmaz duruşuna ve Karam’ın doğrudan içime işleyen o kapkara bakışlarına baktım. Artık gitme vaktiydi.
Valizimin sapını kavrayıp turnikelere doğru ilerlerken, Ankara’nın soğuk sokaklarında yalnız olmayacağımı, arkamda bir telefon kadar yakın devasa bir ailenin olduğunu biliyordum. Güvenlik görevlisine biletini uzatıp körüğe adım attığımda, dışarıdaki pistin uğultusu yerini uçağın içindeki o sakin gürültüye bıraktı.
Koltuk numaramı bulup pencere kenarına yerleştiğimde, başımı soğuk cama yasladım. Motorlar yavaş yavaş yükselen bir ivmeyle gürlemeye başlarken gözlerimi yavaşça kapattım.
...
(Saatler sonra)
"Alo? Baybars komutanım, gelince aramamı söylemiştiniz."
Telefonun diğer ucundan yükselen coşkulu sesle yüzüme samimi bir gülümseme yerleşti. Günün bütün yorgunluğunu silip süpüren o tanıdık, dik ve diri ses tonu, ahizenin diğer ucundan adeta odanın soğuk havasını ısıtmıştı.
"Eee nasılsın bakalım? Yerleştin mi daireye, bulabildin mi adresi?"
"Buldum, buldum tabii. Ama haklıymışsınız komutanım. Gerçekten soğukmuş burası. Ankara ayazı diye bir gerçek var."
Derin bir nefes aldım, telefonu kulağıma biraz daha yaklaştırırken gözlerim pencerenin camını buz tutturmaya başlayan dondurucu karanlığa kaydı. Telefonun hafif cızırtısına eşlik eden hafif bir kıkırdamayla gülümsedim.
"Soğuk tabii. İlk oraya atandığım zamanlar bu soğuk bana koymaz diyerek rahat rahat dolaşıyordum. Sonra ilk nöbetimde kulaklarım hep soğuk yanığı oldu. Mosmor gezdim etrafta."
Gülerek başımı iki yana salladım. Serin odanın ortasında adımlarken, ahizeden yükselen o neşeli takılmalarla içimin ısındığını hissettim.
"Siz nasılsınız Komutanım? Bozkurt, Karam?"
"Karam iyi tabii, çok iyi. Maşallahı var bir haftadır zaten. Ama söyleyeceğim sizi Hazal'a, gözümün önünde öpüştünüz resmen ya!"
Gözlerimi devirip elimle yüzümü kapattım; yanağıma aniden hücum eden sıcaklığı bastırmaya çalışırken mahcup ama engel olamadığım bir kıkırdamayla dudaklarımı ısırdım. Telefonu tutan elim hafifçe titremiş, sesindeki o muzip ton bir anda oturduğum koltuğa iyice büzülmeme yetmişti.
"Komutanım, unuttuğunuzu düşünmüştüm!"
"Unutulur mu kız hiç? Ömrüm boyunca unutmam."
Karşı taraftan gelen o keyifli kahkaha sesleri, odanın sessizliğini neşeyle böldü. Baybars Komutan’ın sesindeki o babacan, hafif muzip tını kulağımda yankılanırken, sanki birkaç adım ötemde durmuş bana takılıyormuş gibi hissettim. İster istemez omuzlarımı silkip sanki karşımdaymış gibi mahcup bir tavırla boynumu büktüm.
"Yandık desene," diye mırıldandım, dudaklarımın kenarına yerleşen o çaresiz ama sıcacık tebessümü gizleyemeden. Telefonu iki elimle birden sıkıca kavrayıp telefonun diğer ucundan gelen o bildik, güven veren huzura teslim oldum.
"Baybars komutanım... bir şey daha sorabilir miyim?"
Sesimdeki o neşeli ton bir anda çekilip yerini kararsız, kırılgan bir fısıltıya bıraktı. Parmağımı telefon kablosuna dolarken nefesimi tuttum; göğsüme çöken o tanıdık ağırlık, oda sıcak olmasına rağmen içimi ürpertmeye yetti.
"Dinliyorum." Baybars'ın sesi boğuk gelmişti, daha sonra bir çakmak sesi ilişti kulaklarıma. Metalik kapağın şak diye kapanışı ve ardından gelen derin nefes, aramızdaki mesafeyi tek bir anda yutup götürdü.
"Abim... abim ile iletişime geçebiliyor musun?"
Duraksadı. Telefonun diğer ucundaki o alışılmadık sessizlik, geçen her saniyeyi adeta bir ömre dönüştürdü. Derin bir nefes verip sigarasından son bir duman çektiğini hissettim.
"Hayır, maalesef. Ama söz, iletişime geçtiğim ilk saniye, seni bulduğumuzu ona ileteceğim."
"Hayır, söyleme. Sürpriz olsun."
Dudaklarıma asılı kalan hüzünlü tebessümle gözlerimi kapattım. Sesim bu kez daha kararlı ama bir o kadar da çocuksu bir heyecanla çıkmıştı. Gözümün önüne abimin o her şeyi bildiğini sanan, gururlu yüz ifadesi geldi; kulaklarıma ulaşacak ilk sesinin vereceği o paha biçilmez rahatlamayı hayal ederek iç çektim.
"Peki, söylemem. Kapatıyorum, bir sıkıntın olursa ararsın."
Sözlerinin arkasındaki o sarsılmaz güven duygusu içimi kaplarken başımla onayladım, sanki karşımda durup beni görüyormuş gibi. "Anlaşıldı komutanım. Çok teşekkür ederim, iyi geceler," diye fısıldadım.
Hattın kapanmasıyla birlikte gelen o uzun ve monoton ton, sessiz odayı yeniden ele geçirdi. Yavaşça kolumu indirdim ve telefonu kucağıma koydum. Bakışlarım, pencere camında biriken buharın ardındaki Ankara gecesinde kaybolurken, abimle yeniden karşılaşacağımız o anın hayaliyle derin, uzun bir nefes çektim. İçimdeki o buz tutmuş köşe, fırtınanın ortasında bile olsa güvende olduğumu hissettiren bu kısacık konuşmayla biraz olsun ısınmıştı.
...
(İki yıl sonra)
Elimdeki silahı belimdeki kılıfına geçirdikten sonra anahtarlıktan arabamın ve evin anahtarlarını alıp hızlıca merdivenleri indim. Garaja girdiğimde Maviş'i gördüğüm gibi gülümseyerek yanına gittim. "Naber Maviş?" Maviş'in kaportacı okşayarak sürücü koltuğuna doğru ilerledim. Anahtardan bir tuşa basıp arabayı açtıktan sonra sürücü koltuğuna oturup kapıyı da kapattım. "Birkaç saattir görüşemiyoruz, özledin mi kız beni?"
Gülümsedim. Elimin altındaki direksiyonun soğuk Derisine dokunurken, o iki yılın içimde bıraktığı izler tek tek zihnimden geçti. Artık o Ankara ayazında büzüşen, sesi titreye titreye abisini soran kız değildim. Omuzlarımdaki ağırlık değişmiş, adımlarım sertleşmiş ama içimdeki o kıpır kıpır çocuk ruhu –en azından Maviş’in direksiyonu başına geçtiğimde– varlığını korumayı başarmıştı.
Kontak anahtarını çevirdiğimde motorun o güçlü, pürüzsüz hırıltısı garajın beton duvarlarında yankılandı. Motorun ritmik sesi, adeta Maviş’in bana verdiği neşeli bir cevaptı.
"Biliyorum, biliyorum... Ben de seni özledim," diye fısıldadım, dikiz aynasını hafifçe düzeltirken.
Vitesi bire takıp ayağımı debriyajdan çekerken garajın otomatik kapısı ağır ağır yukarı kaydı. Dışarıda beliren gün ışığı, belimdeki kılıfın soğuk ağırlığı ve Maviş’in motor sesiyle birleşince içime garip bir özgürlük hissi yayıldı. İki koca yıl... Zaman hem su gibi akıp gitmiş hem de her bir gününü ruhuma kazımıştı. Şimdi ise direksiyonu kırarken aklımda tek bir düşünce vardı: Bu kadar zamandan sonra, beni nelerin beklediği.
"Hadi bakalım, bu gece biraz içelim mi Maviş, ne dersin?" Gülerek arabanın radyosunu açıp sesi yükselttim.
"Haydi gamzelim, gece yanar tenim! Haydi gamzelim bu gece raks edelim!"
Gülerek şarkıya devam ederken ana yoldan ayrılıp bir ara sokağa girdim. Ara sokağa girdiğim an, ana yolun o parlak ışıkları ve gürültüsü bir anda geride kaldı. Binaların gölgesi arabanın üzerine düşerken, dar sokakta yankılanan müziğin sesi Maviish’in camlarından dışarı taşıyor, mahalledeki sessizliği adeta neşeyle bölüyordu.
"Haydi gamzelim, gece yanar tenim..."
Dudaklarımdaki tebessümle direksiyonu seri bir hareketle kırdım. Sokak lambalarının sarımtırak ışıkları ritmik bir şekilde kaputun üzerinden kayıp geçerken, arabanın içindeki o sıcak ve özgür hava bana kendimi hiç olmadığım kadar canlı hissettiriyordu. İki yılın getirdiği tüm o sertlik, belimdeki kılıfın o soğuk ciddiyeti, ritme katılan adımlarımla birlikte birkaç saatliğine de olsa bu karanlık sokakların arasında eriyip gidiyordu.
Gaza hafifçe dokunup Maviş’in o tanıdık hırıltısını dinlerken, aynadan arka sokağın karanlığına sırıttım. Bu gece tek bir kural vardı: Sadece anı yaşamak.
Aynada fark ettiğim arabayla beraber kaşlarım çatılırken müziğin sesini biraz kıstım. Arabanin plakası yoktu. Daha sonra yan aynaya çevirdim gözlerimi. Tam kafamı camdan çıkarıp bakacaktım ki arkamdaki arabanın canımdan çıkan silah, bir el ateş atti. Silahın namlusundan çıkan kurşun Mavişin sol aynasını delerken ağzımdan, "Hassiktir," diye bir mırıltı çıktı.
Kulaklarımda patlayan o yankı, müziğin neşeli ritmini bir anda boğup yerini tiz bir uğultuya bıraktı. Maviş'in sol aynasından geriye kalan kırık parçalar, rüzgarın şiddetiyle bir an havada asılı kaldı, ardından asfaltın üzerine siyah bir toz gibi savruldu.
O an, içimdeki şarkı söyleyen kız bir anda buharlaşıp gitti; yerine iki yılın sert eğitimini iliklerine kadar hissettiğim, refleksleri düşünce hızımın önüne geçen o asker yerleşti. Adrenalin damarlarıma ateş gibi hücum ederken, vücudum otomatik olarak koltukta alçaldı, hedef küçülttüm.
"Bana bulaşmayacaktınız," diye tısladım dişlerimin arasından.
Direksiyonu ölümcül bir ciddiyetle sıkıca kavrayıp vitesi küçülttüm. Maviş'in motoru, sahibinin bu anlık değişimini hissetmişçesine bir kükremeyle karşılık verdi ve lastikler asfaltı ağlatarak ileriye doğru fırladı. Arkamdaki o plakasız hayaletin niyetini anlamak için bir saniyelik analiz yaptım: Beni sıkıştırmaya, yoldan çıkarmaya çalışıyorlardı. Ama yanıldıkları bir nokta vardı; ben artık o eski, savunmasız kız değildim. Sağ elimi refleksle belimdeki kılıfın üzerine koydum, gözlerim dikiz aynası yerine dikiz aynasının kalıntılarına odaklanmıştı. Oyun artık bitmişti, hayatta kalma mücadelesi başlamıştı.
Bir yandan arkamı kontrol edip bir yandan arabayı sürmeye çalışırken telefonun da aynı anda çalmaya başlamasıyla derin bir nefes aldım. Gözlerim kısa bir an telefona kaydı. Arayan Albay Halit Göktürk'dü. Kısa bir süre telefonu açıp kulağıma yasladım
"Emredin Komutanım!" dedim, sesimi direksiyon hakimiyetini sağlamak için verdiğim o fiziksel çabayla karışan nefes nefese kalmışlıktan kurtarmaya çalışarak. Bir yandan telefonu omzumla kulağım arasında sıkıştırırken, diğer yandan Maviş'i virajın keskin kıvrımından geçirmek için vitesi sertçe küçülttüm. Lastiklerin asfaltta çıkardığı o tiz çığlık, kulaklarımdaki rüzgar uğultusuna ve arkadaki arabanın motor sesine karışıyordu.
Albay Halit Göktürk’ün o sert, otoriter sesi, tüm bu kaosun ve metal sürtünme seslerinin ortasında bile en az bir emir kadar net duyuluyordu. "Kızım, bu ne gürültü? Neredesin sen?"
Daha sorusunun sonu bitmeden, arkadaki araba tekrar hamle yaptı. Maviş'in arka tamponuna gelen sert darbeyle araç bir an yan yatar gibi oldu, direksiyonu güçlükle düzelttim. Kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi çarparken, dişlerimi sıktım.
"Komutanım, şu an... operasyonel bir durum içerisindeyim!" diye bağırdım, sesimi bastıran motor sesine karşı. "Plakasız bir araç tarafından takip ediliyorum, ateş açıldı! Sol aynamı kaybettim!"
Halit Albay'ın sesinde, o askeri soğukkanlılığın yerini alan bir gerginlik yükseldi. "Yerini paylaş! Hemen, konumunu gönder ve o aracı atlatmaya odaklan! Takviye ekibi yönlendiriyorum!"
"Emredersiniz Komutanım!"
Telefonu omuzumla kulağım arasına sıkıştırıp, bir elimle vitesi sertçe düşürürken diğer elimle Maviş’in ekranına uzandım. Parmaklarım titriyordu ama zihnim buz gibiydi. "Konum gönderiliyor..." yazısını gördüğüm an, içimi kaplayan o tanıdık görev bilinciyle gaza sonuna kadar yüklendim.
"Komutanım, ara sokaklardan ana yola bağlanıyorum, plakasız araç üzerime oynamaya devam ediyor!"
Telefonu tek bir hareketle ön koltuğa fırlattım ve iki elimle direksiyona yapıştım. Kapaklı'nın dar ve virajlı yollarını avcumun içi gibi biliyordum, bu benim en büyük avantajımdı. Sert bir manevrayla sokağın sonundaki keskin viraja girdim; Maviş’in lastikleri asfaltta kesik bir çığlık atarak yerinden fırladı. Arkamdaki araç, o kütlesiyle bu keskin virajı benim kadar seri alamadı ve bir an yavaşlamak zorunda kaldı.
Bu saniyelik boşluk benim için altın değerindeydi.
"Bakalım bu labirentte ne kadar hızlısın..." diye mırıldandım dişlerimin arasından. Dikiz aynasında, az önce aynasını parçaladıkları Maviş’in artık iyice hırpalanmış gövdesine baktım. İki yıl önceki o çaresiz kız gitmiş, yerine her hamlesini bir satranç oyuncusu soğukkanlılığıyla planlayan bir asker gelmişti.
Aniden karşıma çıkan keskin virajı, el frenini ustalıkla çekerek aldım. Maviş, yan yan sokağa girerken arkamdaki arabanın lastiklerinin çıkardığı o gürültülü fren sesi, yaklaştıklarının işaretiydi. Kalbim, göğüs kafesimi döven bir savaş davulu gibiydi ama nefes alışverişlerim artık düzenliydi. "Bana bunu yaptığına pişman olacaksın," dedim, gözlerim ilerideki ana yolun kavşağında, ellerim direksiyonda, yüreğimde ise o iki yılın birikmiş tüm öfkesiyle.
"Maviş, söz sana bu aynanın kralını yaptıracağım, yeter ki kurtar beni bu durumdan!"
Sağ ayağım tabana yapışırken Maviş’in motoru sanki bu sözü duymuş gibi yırtıcı bir kükremeyle karşılık verdi. Kaputun altındaki her bir beygir gücü asfalta hırsla kazınırken, araç ivmelenmenin etkisiyle beni koltuğa iyice yapıştırdı.
Arkamdaki plakasız hayalet ana yola çıkışımı engellemek için solumdan sıkıştırmaya çalışıyordu. Dikiz aynasının kırık yuvasından içeri dolan rüzgar, ıslık çalarak yüzüme çarpıyordu. Benden hızlı olabilirlerdi ama bu dar sokakların ritmini benim kadar bilemezlerdi.
"Şimdi!" diye bağırıp el frenine bir kez daha asıldım.
Maviş’in arka tarafı muazzam bir açıyla kayarken, direksiyonu ters yöne kırıp gazı kökledim. Arabanın burnu, peşimdekilerin beklemediği bir esneklikle ara sokağın dar çıkışına tam teğet geçti. Arkamdaki araç beni sıkıştırmak için hamle yaptığı an, önündeki beton çöp konteynerini fark edemeyip büyük bir gürültüyle çamurluğunu oraya sürttü. Metalin metale sürtünürken çıkardığı o tiz ses ve karanlıkta çakan kıvılcımlar dikiz aynasının kalan parçalarında parıldadı.
Aramıza giren iki saniyelik mesafeyi fırsat bilip ana yolun ışıklarına doğru fırladım. Belimdeki silahın ağırlığı böbreğime batarken, gözlerim ileride beliren kavşaktaydı.
"Aferin kızıma," diye mırıldandım, parmaklarım direksiyonu adeta kenetlercesine sıkarken. "Dayan Maviş, az kaldı!"
"Teğmen Hera, telefonu sakın kapatma. Destek ekip geliyor."
Albay’ın torpido gözüne fırlattığım telefondan yükselen sesi, arabanın içindeki motor kükremesine rağmen net bir şekilde duyuldu. İsmimin önüne eklenen o unvan –Teğmen– içimdeki tüm tereddüt kırıntılarını bir anda silip attı. İki yılın ardından o unvanı kazanmak için verdiğim her bir damla ter, şimdi damarlarımda akan adrenaline dönüşmüştü.
"Anlaşıldı Komutanım!" dedim, gözlerimi dikiz aynasının kırık yuvasına dikip dişlerimi sıkarken. Kapaklı’nın dar ara sokaklarından değil, Ankara'nın kalbinde, Kızılay’ın o karmaşık ve geniş caddelerinde hayatta kalma mücadelesi veriyordum.
"Kızılay meydanına doğru ilerliyorum Komutanım! Bulvar trafiği yoğun, araya araç sokmaya çalışıyorum ama peşimi bırakmıyorlar!"
Gözlerim bir yandan Atatürk Bulvarı’nın sarımtırak sokak lambalarında, bir yandan da binaların vitrinlerinden yansıyan o plakasız karanlık gölgedeydi. Kızılay'ın ışıkları, Maviş'in kurşunla delinmiş sol tarafına vururken direksiyonu hırsla kırdım.
"Son iki yüz metre Teğmen!" dedi Halit Albay, telefonun diğer ucundan yükselen motor gürültülerinin arasında. "Kızılay kavşağına girmeden hemen sağa, Milli Müdafaa Caddesi yönüne kır! Ekip orada barikat kuruyor, sakın yavaşlama!"
Arkamdaki aracın uzun farları Maviş’in içini kör edici bir beyazlıkla doldurdu. Dikiz aynasından gördüğüm o kara namlu tekrar belirdiğinde ayağımı gaza sonuna kadar yapıştırdım.
"Anlaşıldı Komutanım," dedim, sesimdeki o sarsılmaz kararlılıkla. "Maviş ve ben tam vaktinde orada olacağız!"
El frenini sonuna kadar çekip direksiyonu Milli Müdafaa Caddesi’ne doğru hırsla kırdım. Maviş’in arka tekerlekleri Kızılay’ın sıcak asfaltında çığlık atarak kaydı; lastiklerden yükselen keskin yanık kokusu ve duman, bir anda açık camdan içeri doldu. Aracın ivmesiyle gövdem sol kapıya doğru savrulsa da iki elimle direksiyona sımsıkı tutunup hakimiyeti kaybetmedim.
"İşte böyle kızım, dayan!"
Maviş, bu tehlikeli manevrayı bir kuğu zarafetiyle tamamlayıp burnunu caddeye doğrulttuğu an gaza yeniden yüklendim. Arkamızda kalan plakasız araç ise bu kadar hızlı bir dönüşü beklemiyordu. Kontrolü kaybetmemek için sertçe frene bastıklarında, çıkardıkları kulak tırmalayıcı ses Kızılay’ın yüksek binalarında yankılandı.
İleride, caddenin girişini kapatmış olan iki siyah SUV'nin çakar ışıkları karanlığı kırmızı maviye boyuyordu. Destek ekip tam zamanında barikatı kurmuştu.
"Teğmen Hera, barikattan geçiş için sol şeridi açık bıraktık, hemen arkana geçiyoruz!" Albay’ın telsizden gelen sesiyle birlikte Maviş’i sola kırdım. Barikatın arasından ok gibi süzülüp geçerken, peşimdeki plakasız araç kaçacak yer bulamayarak ekibin kurduğu barikata doğru sert bir fren koymak zorunda kaldı.
Maviş’in kapısını özenle oturtup tık sesini duyduktan sonra, adımlarımı o sakin ama ağır askeri disiplinle öne doğru attım. Belimdeki kılıfın ağırlığı kalçamda ritmik bir şekilde sallanırken, Kızılay’ın ortasında yanıp sönen çakar ışıklarının kırmızı ve mavi yansımaları yüzüme vuruyordu. Gece boyunca şakağımda biriken adrenalinin ateşi, Ankara’nın o dondurucu ayazıyla buluşunca hafifçe ürperdim.
Yerde, ıslak asfaltın üzerinde ters kelepçeyle yüzüstü yatırılan adamın gırtlağından boğuk küfürler yükseliyordu. Ekiptekiler adamın sırtına çöküp kaçış şansını sıfırlarken, adımlarımı tam başucunda durdurdum.
Gözlerimi bir an bile üzerinden ayırmadan, soğukkanlı bir tavırla yere doğru eğildim. Adam nefes nefese kafasını kaldırmaya çalıştığında, gözlerindeki o hırslı öfkeyle benim gözlerimdeki buz gibi ifadesizlik çakıştı.
"Maviş'in aynası pahalıya patlayacak sana," dedim, sesimdeki o tehlikeli ve sakin tonla.
Arkamdan yaklaşan postal seslerini duyduğumda doğrulup üzerimdeki montun yakalarını düzelttim. İki yıl önce telefonda abisini soran o ürkek kız, şimdi Kızılay’ın göbeğinde kurşun yağmurundan çıkmış bir teğmen olarak dimdik duruyordu.
"Leşker'in adamısın değil mi? Buldunuz demek ki konumumu."
Asfatta yatan adamın gırtlağından nefret dolu bir hırıltı yükseldi. Kelepçelerin bileklerine geçirdiği acıyla dişlerini sıkarak yüzünü bana doğru çevirdi, ama gözlerindeki o çaresiz öfkeyi gizleyemedi.
"Sen... öldün kızım," diye tısladı, tükürük saçarak. "Leşker seni bu şehre gömecek!"
Dudaklarıma soğuk, alaycı bir tebessüm yerleşti. Rüzgar saçlarımı yüzüme doğru savururken yavaşça diz çöktüm, adamın tam gözlerinin içine baktım. İki yıldır bu ismi duymak için verdiğim mücadelenin, çektiğim çilenin ağırlığı bir an göğsüme otursa da bakışlarımdaki o sertliği bir milim bile kaybetmedim.
"Beni gömmek için daha iyilerini göndermesi gerekirdi," dedim, sesimi sadece onun duyabileceği buz gibi bir tonda tutarak. "Git patronuna söyle... Hera iki yıl önceki o korumasız kız değil artık. Bu sefer kaçan ben olmayacağım."
Albay Halit Göktürk, telefonun diğer ucundan yükselen o sert ve otoriter sesiyle telsizdeki telsiz ekibine talimatlar yağdırmaya devam ediyordu. Şehirdeki ekibin başındaki Yüzbaşı, çakar ışıklarının gölgesinde yanıma kadar gelip sert bir asker selamı verdi.
"Teğmenim, gayet iyi iş. Albayımız Hakkari'den durumunuzu saniye saniye takip etti. Ekip tam zamanında intikal etti."
Telefonu kulağıma biraz daha yaklaştırdım. Hakkari'deki üs bölgesinin fırtınalı rüzgar sesi, Kızılay’ın ortasındaki siren seslerine karışıyordu.
"Hera, orada mısın kızım?" dedi Halit Albay, sesi kilometrelerce öteden gelse de yanı başımdaymış gibi sarsılmazdı. "Sakinliğini korudun, tebrik ederim. Yüzbaşı adamı merkeze çekecek. Leşker'in Ankara'daki bu hücresinin kökünü kazıyacağız."
"Sağ olun Komutanım," dedim, derin bir nefes alıp askeri duruşumu bozmadan. "Sizin talimatlarınız ve ekibin hızlı müdahalesi sayesinde şahsı etkisiz hale getirdik. Maviş de biraz hırpalandı ama atlatacağız."
"Güzel," dedi Albay, Hakkari'nin dondurucu soğuğunu hissettiren derin bir iç çekişle. "Şimdi merkeze geçip ifadenizi verin. Ben de buradan sorgu sürecini anlık takip edeceğim. Dikkatli ol Teğmen."
"Emredersiniz Komutanım!"
Telefonu kapattıktan sonra Yüzbaşı'ya başımla selam verip Maviş’e doğru yürüdüm. Sürücü koltuğuna oturduğumda, yerdeki adamın ekip aracına bindirilişini dikiz aynasının kalan parçalarından izledim. Ankara gecesi soğuktu ama içimdeki o hesaplaşma ateşi çoktan parlamıştı.
Maviş’in vitesini "D" konumuna sertçe iterken, içimdeki o volkanik öfkenin yerini, cerrahi bir hassasiyetle işlenmiş buz gibi bir hesaplaşma isteği almıştı. Kızılay'ın kaotik ışıkları dikiz aynasından geride kalan bulanık bir anıya dönüşürken, direksiyonu tutan ellerimin artık titremediğini fark ettim; artık sadece bir hedefi olan bir askerin o sarsılmaz sakinliği vardı üzerimde.
"Merkeze gidiyoruz Maviş," diye mırıldandım, kırık aynadan yansıyan kendi soğuk yüzüme bakarak. "Bakalım o Leşker'in iti sorguda da bu kadar cesur olabilecek mi?"
Motor, adeta bir yemin edercesine hırıldadı; sanki aldığı darbeler onu yavaşlatmak yerine daha da bilemişti. O adamın meydan okuması, zihnimde yankılanan bir çınlama gibiydi. Leşker, beni bu şehre gömeceğini sanıyordu; ama daha adını bile tam telaffuz edemediği bir ateşin içine düştüğünden habersizdi. Ankara'nın gece mavisi sokaklarında, bir hayalet gibi süzülürken tek bir hedefim vardı: O kapı aralanıp sorgu odasının o loş, soğuk ışığı yüzüne vurduğunda, gerçek korkunun ne olduğunu ona bizzat gösterecektim.
Şimdi sırada, iki yıllık sessizliğimi bozan o gürültülü hesaplaşmanın ilk perdesi vardı.
...
Sorgu odasının ağır metal kapısını aralayıp içeri girdiğimde, odadaki buz gibi hava yüzüme çarptı. Sandalyede elleri masaya kelepçeli oturan adam, kapının açılmasıyla başını hızla yukarı kaldırdı. Gözlerindeki o sokaktaki sahte kabadayılığın yerini, şimdiden hafif bir huzursuzluk ve belirsizliğin korkusu almıştı.
Kapıyı arkamdan yavaşça kapatıp kilitledim. Metal masanın tam karşısındaki sandalyeyi geriye çekip otururken, gözlerimi bir saniye bile onun gözlerinden ayırmadım. Sandalyede hafifçe geriye yaslandım, ellerimi masanın üzerinde birleştirip dudaklarıma alaycı bir tebessüm yerleştirdim.
"Naber?" dedim, gayet sakin ve günlük bir sohbet başlatıyormuşçasına.
Adamın kaşları çatıldı, şaşkınlıkla bana baktı.
"Sokakta 'Seni bu şehre gömeceğiz' derken sesin daha gür çıkıyordu," diye devam ettim, öne doğru hafifçe eğilerek. "Bak Kızılay'dan buraya kadar geldik, Maviş'in aynası kırıldı, benim moralim bozuldu... Ama sen pek konuşkan görünmüyorsun. Şimdi söyle bakalım, Leşker sana beni anlatırken buraya kadar gelebileceğini de söylemiş miydi?"
Adam alaycı bir gülüş atmaya çalıştı ama Kelepçelerin metale çarpan şıkırtısı özgüvensizliğini açık etti. Dik oturmaya çalışarak geriye yaslandı, çenesini kaldırdı.
"Bana bak kızım..." diye söze başladı, sesi sorgu odasının çıplak duvarlarında yankılanırken. "Sen kendini ne sanıyorsun bilmiyorum ama Leşker’in çarkı senin gibi çerezlerle dönmez. Arabayla peşine takılmak fragmandı sadece."
Gülümsememi hiç bozmadan başımı hafifçe yana eğdim. Parmaklarımla masanın üzerinde ritmik bir ses çıkardım.
"Fragman mı?" dedim, sesimdeki o rahat ama tehlikeli tonu koruyarak. "Valla fragman bayağı kalitesizdi yalnız. Virajı alamayıp çöp konteynerine giren sensin, Kızılay’ın ortasında ters kelepçeyi yiyen yine sensin. Leşker sana prodüksiyon bütçesi vermedi mi, nedir bu acemilik?"
Adamın yüzündeki o kabadayı ifade bir anlığına sarsıldı. Gözleri seğirirken hırsla öne doğru hamle yaptı ama kelepçeler onu sertçe masaya çiviledi.
"Çok konuşuyorsun Teğmen," diye tısladı dişlerinin arasından. "O Leşker senin o çok güvendiğin rütbeni de, o Maviş dediğin hurdanı da..."
Cümlesini bitirmesine izin vermeden ayağa kalktım. Sandalyenin fayans üzerinde çıkardığı gıcırtı odadaki tek ses oldu. İki elimi masaya dayayıp yüzüne doğru eğildim; gözlerimdeki o iki yıllık intikam ateşi ilk kez bu kadar net dışarı vuruyordu.
"Devam et," dedim fısıltıyla. "Lütfen devam et ki seni bu odadan çıkarırken yazacağım tutanağa birkaç suçlama daha ekleyeyim. Ama önce... Leşker’in Ankara’daki diğer farelerinin nerede olduğunu anlatacaksın."
Karşımdaki adam sadece sinirli, derin bir nefes alıp başını omzuna doğru çevirince gülerek başımı iki yana salladım. "Düşündüğüm kadar yürekli değilmişsin. Şimdi, anlatıyor musun?"
"Tek bildiğim senin evinin adresi ve arabanın plakası."
"Telefonun nerede? Arabanda mi?"
Cevap vermek yerine sadece gözlerime dik dik bakmasıyla gülümsedim. "Tamam, arabanı zaten araştıracaklar. Yani anlayacağın," diye ekledim, masanın üzerindeki boşlukta parmaklarımı gezdirirken, "bana bir şey anlatman senin tek çıkış yolundu. Zaten o arabanın içinden çıkan her bir santimetrekareyi inceleyecekler. Telefonun, rehberin, sinyal kayıtların, hatta torpidoya attığın o saçma sぷ kırıntıları bile..."
Sessizliğini korumaya çalışıyordu ama göz bebeklerinin hafifçe titremesinden zihnindeki çarkların nasıl delice döndüğünü görebiliyordum. Leşker'in yanındaki yerini, onu ne kadar kolay harcayacaklarını hesaplamaya başlamıştı bile.
Öne doğru bir adım daha atıp sesimi alçalttım. "Leşker seni buraya bir yem olarak attı, farkında değil misin? Sana sadece benim adresimi ve plakamı verdi. Kendisi nerede? Güvenli bir delikte oturmuş, senin gibi bir piyonun yakalanıp yakalanmayacağını izliyor. Şimdi o telefonundan çıkan verilerle ekibim tek tek adresleri patlatırken, sen burada o çok güvendiğin patronunun seni kurtarmasını bekleyeceksin."
Adam çenesini sıktı, şakaklarındaki damarlar belirginleşti.
Gülümseyerek geriye çekildim ve kapıya doğru birkaç adım attım. "Şimdi seni bu soğuk odada yalnız bırakıyorum. Biraz düşün bakalım; Maviş'in aynasının parasını Leşker mi ödeyecek, yoksa hapisteki ömrün mü?"
Kapının kolunu tutup son kez arkama döndüm: "Birazdan arkadaşlar içeri girecek. Konuşmak istersen fazla naz yapma, zamanın tükeniyor."
Kapının kolunu çevirdiğim an arkamda kelepçelerin metale çarparken çıkardığı o tiz, hırslı şıkırtıyı duydum. Adam, son bir çaresizlik ve öfke patlamasıyla masadan güç alıp fırlamıştı. Ağzından saçılan boğuk bir küfürle üzerime doğru atıldı.
Vücudum, iki yılın ağır askeri eğitimiyle kazandığı refleksi düşünmeme bile fırsat vermeden devreye soktu. İleriye doğru hamle yapan adama doğru yarım adım dönüp hamlesinden boşa çıktım. Sağ ayağımı yere sağlam basıp tüm ağırlığımı ve iki yıllık birikmiş öfkemi sağ yumruğuma aktardım.
Çene kemiğinde patlayan sert yumruğumun sesi, sorgu odasının dar duvarlarında yankılandı.
Adamın başı geriye doğru savruldu, dengesini tamamen kaybederek fayans kaplı soğuk zemine çuval gibi serildi. Kelepçeli elleriyle çenesini tutarken gözlerinden giren şok dalgasıyla acı içinde inledi.
Aşağıda nefes nefese yatan adama buz gibi bakışlarla üstten baktım. Sızlayan eklemlerimi hafifçe esnetip üzerimdeki üniformayı düzelttim.
"Bu da tutanağa eklenecek," dedim, sesimdeki o sarsılmaz dinginlikle. Odanın ağırlaşan havasını arkamda bırakarak kapıyı açtım ve aynı soğukkanlılıkla kapattım.
"İt herif!"
Ağzımın içinde mırıldanarak bahçenin serin havasına çıktığımda, güneşin altında parıldayan Maviş'i görmemle yüzüme kendiliğinden bir gülümseme yerleşti.
"Maviş'im ya..." Birkaç saniye önceki öfkemden eser kalmayan bu ani mod değişimiyle hafifçe kıkırdadım ve ona doğru ilerledim. Elimi Kaputun üzerinde hafifçe gezdirip, "Hadi seni iyi bir sanayiye bırakalım," diye mırıldandım.
Sürücü koltuğuna oturup metalik soğukluğuyla parmaklarımı sızlatan kontak anahtarını takarken, cebimde titreşen telefonun ritmiyle geriye çekildim. "Yine kim acab—"
Ekranda Karam'ın ismini görmemle elim havada asılı kaldı, kalbimde tatlı bir hareketlenme oldu. Tebessümüm yüzümün her yanına yayılırken telefonu açıp kulağıma götürdüm.
"Alo? Kimdiniz acaba?"
Karam, sesindeki o tanıdık, muzip tonla artık alışmış gibi hazır bir cevap verdi. "Bilmem, tanıyorsunuzdur belki?"
"Hım... Karam değilsinizdir, o kesin. Ama çıkaramadım."
"Kim olalım istersiniz?"
"Kim olmak istersiniz?"
"Sevgiliniz olmak isteriz?"
"Ne?" diye fısıldadım, aniden hızlanan nabzımla direksiyonu biraz daha sıkı kavrayarak.
"Hiç, hiçbir şey," dedi, hafif ve kaçamak bir kıkırtıyla. "Karam olmak isteriz."
"Evet... Karam olun siz, en iyisi o."
Kalbim adeta kulaklarımda uğuldayarak atarken gözlerim, içinde kızarmış yanaklarımı yakaladığım dikiz aynasına kaydı. Yüzümdeki o şaşkın ama engel olamadığım sırıtışla, direksiyonu kavrayan parmaklarımı biraz daha sıkarak yeniden konuştum.
"Neden aramıştın Karam?"
"Olanları duydum, iyi misin, sorayım dedim." Sesindeki o samimi endişe, telefonun ahizesinden süzülüp içimi ısıtırken göğsümün ortasındaki baskı bir anda hafifledi.
"İyiyim, çok şükür," dedim, bakışlarımı arabanın içine çevirip derin bir nefes alırken. "Tabii Maviş'imin aynası için aynı şeyi söyleyemeyeceğim." Sesime bilerek hüzünlü bir çocuk edası katmış, bakışlarımı kırık yan aynanın boşluğuna dikmiştim.
"O kadar kötü mü?" diye sordu Karam, sesindeki takılma hissi yerini anında merak ve hafif bir şaşkınlığa bırakırken.
"Kurşun girdi Karam, o kadar kötü," dedim, az önceki neşeli tonumu bir kenara bırakıp ciddiyetle. Bakışlarım, merminin metal gövdede bıraktığı o soğuk, tahripkar izde çakılı kalmıştı.
"Sen çıktın mı sorgudan? Nereye gidiyorsun?" diye sordu Karam bu kez. Sesindeki muzip ton tamamen silinmiş, yerini sorgulayan, koruyucu bir dikkat almıştı.
Bakışlarımı aynadan çekip parmaklarımın arasındaki anahtarı yuvasına yerleştirdim. "Çıktım," dedim, kontağı hafifçe çevirirken motorun o tanıdık gürültüsü arabayı doldurdu. "Sanayiye gidiyorum. Maviş’i bu halde bırakamam."
"İyi, ben de şey diyecektim..." diye mırıldandı Karam. Sesindeki duraksama, birazdan söyleyeceği cümlenin ağırlığını şimdiden hissettiriyordu.
"Ney diyecektin?" Motorun gürültüsüne rağmen içime düşen belirsiz bir huzursuzlukla kaşlarımı çattım.
"Abin, Hazal Yankı... görevden dönüyor Hera." Karam'ın yutkunma sesi telefonun diğer ucundan neredeyse duyulacaktı. Bir anlık sessizlikten sonra devam etti: "Tekrardan Hakkari'ye dönüyor."
Dünya bir anlığına durdu sanki. Kontaktaki elim kaskatı kesildi, az önce parmaklarımın arasında atan o heyecanlı nabız bir anda buz kesti.
"Ben..." Boğazımda düğümlenen yumruyu zorlukla yutkundum. Gözlerim ön camdan dışarıya, belirsiz bir noktaya odaklanmıştı. "Maviş'in aynası yapıldığı gibi yola çıkacağım."
Cümlem bittiğinde arabanın içi ağır, kasvetli bir sessizlikle doldu. Direksiyonu tutan parmaklarım beyazlayana kadar sıklaşırken, sesimdeki o kırılgan ama kararlı ton, vereceğim cevabın kesinliğini hissettiriyordu.
"Ve... teşekkürler Karam. Haber verdiğin için."
Dudaklarımdan dökülen kelimeler, kabullenilmiş bir hüznün ağırlığını taşıyordu. Cevap vermesini beklemeden, sesindeki o tanıdık sıcaklığa sığınmaktan korkarcasına telefonu kulağımdan yavaşça uzaklaştırdım ve aramayı sonlandırdım.
Telefonu yan koltuğa bırakırken derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapatıp başımı koltuğun başlığına yasladım; göğsümün ortasındaki o sızı, birazdan çıkacağım uzun yolun ilk habercisiydi.
Başımı öne eğip direksiyona yasladığım gibi gözümden akmayı bekleyen iki yaş firar etti. Sıcak damlalar derime sızıp direksiyonun deri kaplamasında kaybolurken, göğsümün ortasındaki o amansız sıkışma nihayet hafif bir hıçkırıkla dışarı döküldü.
"Maviş..." dedim, fısıltım arabanın sessizliğinde yankılanırken. Titreyen elimi torpido gözüne doğru uzatıp ona tutunurcasına dokundum. "...Abim geliyormuş..."
"Çok özledim onu..." Fısıltım, boğazıma oturan o amansız düğüm yüzünden pürüzlü çıkmıştı. Gözyaşlarım direksiyonun üzerine birer birer düşmeye devam ederken, içimdeki o çocuksu sızı yıllar sonra ilk kez bu kadar net açığa vuruyordu kendini.
"...geri gelecekmiş şimdi..." Nefesim kesilir gibi oldu, kirpiklerimi birbirine bastırarak gözlerimi sıkıca kapattım. Yıllardır yüreğimde taşıdığım o ağır özlem, abimin dönüş haberiyle bir anda kabarıp göğsümün duvarlarına çarpmaya başlamıştı.
Ağlamam derinleşip göğsümü sarsan bir hıçkırığa dönüştüğünde, ellerimle yüzümü kapattım. Yıllardır içimde biriktirdiğim o koca hasret, sanki bu küçücük arabanın içine sığmıyordu.
"Yine gidecek ama..." diye fısıldadım, kendi sesim bile kulağıma çok uzaklardan geliyormuş gibiydi. Bakışlarımı ön camdan gökyüzüne diktim. "Yine tehlikeye gidecek..."
Derin, titrek bir nefes alarak gözyaşlarımı avucumun içiyle hızlıca sildim. Dikiz aynasına bakıp dağılan halime, kızaran gözlerime odaklandım. Ağlamak bana göre değildi, hele ki zaman bu kadar kısıtlıyken.
Sırtımı dikleştirdim. Parmaklarımı direksiyonun üzerinde sıkılaştırıp, motorun ritmik sarsıntısını hissettim. İçimdeki o savunmasız kız çocuğunu bir kenara itip Hera'yı tekrar öne çıkardım.
"Tamam," dedim, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak. "Ağlamak yok. Önce sanayi, sonra abim."
Ayağımı debriyaja basıp vitesi birinci vitese taktım. Gaz pedalına yüklendiğimde Maviş, kırık aynasının eksikliğine rağmen bahçenin serinliğinden caddeye doğru kararlılıkla süzüldü.
______________________________________________
Bölüm etkileşimi
