19. bölüm · Emrin Olur
18. Bölüm; O gitti, ama sen buradasın...
Gök, Hakkari'nin üzerine kurşunî bir örtü gibi serilmişti. Temmuz sıcağı, üzerimize çöken o nemli hüzünle birlikte havayı solunmaz kılıyor, musalla taşının üzerine vuran o soluk ışık her şeyi daha da gerçek kılıyordu.
Bir askeriye avlusunda değildik; burası sivil, sıradan, kendi halinde sessiz bir cami bahçesiydi. Yiğit bir asker değildi, şehit olmamıştı. O sadece bu hayatta tutunacak hiçbir dalı kalmamış, kendi sessizliğinde boğulmuş kimsesiz bir çocuktu. Musalla taşının üzerinde duran tabutu; düz, yeşil bir örtüyle kaplanmıştı. Cenazede öyle kalabalıklar, resmi tören mangaları da yoktu. Yiğit bu dünyadan tam da yaşadığı gibi gidiyordu: sessizce, kimsesizce ve arkasında sadece benim gibi darmadağın bir enkaz bırakarak.
Gözlerime taktığım o koyu renk gözlüğün arkasına sığınmıştım. Ama o camlar, ruhumda kopan o büyük fırtınayı gizlemeye yetmiyordu. Üzerimdeki siyah, bol cekete daha sıkı sarındım; altındaki kırık kaburgalarım her nefes alışımda batıyor, canımı yakıyordu. Yüzümdeki morlukları, boynumdaki o vahşi tırnak izlerini makyajla ne kadar kapatmaya çalışırsam çalışayım, o pis ara sokağın izleri tenime kazınmıştı adeta.
Ama beni asıl nefessiz bırakan, sırtımdaki o haksız suçluluk duygusuydu. Yiğit'in aslında o sokaktaki kavgadan iki gün önce kendi ipini çektiğini, çoktan bu dünyadan vazgeçtiğini biliyordum. Karam bana gerçeği söylemişti. Ama o tabuta her baktığımda, kendimi o saniyeleri geciktirmekle, o gün o ara sokakta Ege ve adamlarının elinden kurtulamamakla suçlamaktan geri duramıyordum. Gardımı düşürmemek, bu avlunun ortasında dizlerimin üzerine çökmemek için tırnaklarımı avuç içlerime öyle sert geçiriyordum ki, parmak boğumlarımın acısıyla kendimi ayakta tutmaya çalışıyordum.
Bozkurt Timi oradaydı. Tören üniformalarıyla değil, sivil ama nizamî siyah kıyafetleriyle, benim için, Yiğit’in kimsesizliğine omuz vermek için avlunun farklı köşelerine dağılmışlardı. Demir, Altay, Çisil, Mete, Yalın... Hepsi birer heykel gibi dikilmiş, sessizce bana ve tabuta bakıyorlardı.
Derken, adımlarını ezbere bildiğim o tanıdık gölge bana doğru yaklaştı. Postallarının çakıl taşları üzerinde çıkardığı o tok sesler, bahçedeki uğultuyu saniyeler içinde susturdu. Karam yanımda durdu. Aramızda nizamî bir mesafe bıraktı ama o heybetli omzunun gölgesi, beni o az sayıdaki sivil kalabalığın çiğ bakışlarından koruyacak şekilde üzerime düştü.
"Gözlerini tabuttan ayırma," dedi, sesini sadece benim duyabileceğim bir fısıltıyla bükerek. "O çocuk bu hayattan çok önce vazgeçmişti, belalı. Sen sadece onun son nefesinde yanında olan o sığınaktın. Kendini o sokak serserilerinin hırsıyla cezalandırmayı kes."
Yavaşça başımı ona doğru çevirdim. Gözlüğümün arkasındaki o buğulu, darmadağın olmuş gözlerimle onun o sarsılmaz, sert çehresine baktım. Dudaklarım titredi ama konuşamadım. Konuşsam, içimdeki o barajın yıkılacağını ve bu avlunun ortasında hıçkıra hıçkıra ağlayacağımı biliyordum. Bir boksör gibi dişlerimi sıktım, çenemi kastım.
"Benim yüzümden..." diye fısıldayabildim sadece, sesim rüzgarda kaybolacak kadar cılız ve çaresizdi. "Eğer o gün sokağa çıkmasaydım, eğer daha hızlı olsaydım..."
"Hera," dedi Karam, sesine o tavizsiz askeri otoriteyi yerleştirerek kelimelerimi kesti. "Bugün onun cenazesi... Ama senin ayağa kalkma günün. O gitti, ama sen buradasın. Ve seni o sokakta darmadağın edenlerin hesabını sorma sırası bizde."
O esnada hocanın o hüzünlü sesi bahçede yankılandı: "Cenaze namazı için safları sıklaştırın."
Birkaç adım geride duran Albay Halit Göktürk, cemaatin arkasında yerini alırken göz ucuyla bana ve hemen yanımda duran Karam'a baktı. O gözlerdeki derin, babacan ama bir o kadar da tehlikeli ifadeyi hissettim. Neler döndüğünü, dün gece Karam ile o odada ne konuştuklarını bilmiyordum. Zihnimin, siber ağlarımın kapalı olduğu bu karanlıkta henüz Hazal isminin nizamiyede nasıl bir bomba gibi patladığından habersizdim. Ama Karam'ın hemen yanımda duran varlığı, üzerime çöken bu kapkara gökyüzünde sığınabileceğim tek liman gibiydi.
Karam saftaki yerini almak için yanımdan ayrılırken, musalla taşına doğru yürüyen o dik omuzlarına baktım. Yiğit’in kimsesiz tabutuna omuz vermek için öne atılan ilk el onunki oldu.
Gözlüğümün arkasından sızan bir damla yaş yanağımdaki morluğa doğru süzülürken dişlerimi sıktım. Bugün o toprağı Yiğit'in üzerine atacaktık. Ama o mezardan döndüğümüzde, beni o sokağa gömmek isteyenlerin dünyasını başlarına yıkmak için o siber ekranların başına yeniden geçecektim. Çünkü Karam yanımdaydı, arkamda bir dağ gibi duruyordu ve ben artık yalnız olmadığımı biliyordum.
Hoca helallik isteyip namazı bitirdiğinde, avlulardaki o ağır uğultu yerini postalların ve ayakkabıların toprakta çıkardığı sürtünme seslerine bıraktı. Tabut omuzlara alındı. Yiğit, arkasından ağlayan bir aile olmadan, sadece bir avuç insanın omuzlarında son yolculuğuna doğru hareket etti.
Karam tabutun en önünde, o dik omuzlarıyla Yiğit’in kimsesizliğine siper olmuş gidiyordu. Gitmek, tabutun arkasından o mezarlığa doğru adımlamak istedim ama bacaklarımdaki derman çoktan çekilmişti. Bahçedeki yaşlı çınar ağacının gövdesine yaslanıp öylece kalakaldım. Gözlüğümün arkasında biriken yaşlar yanaklarımdaki morlukları ıslatırken, kendimi dünyanın en yalnız boksörü gibi hissediyordum.
Tam o an, ağacın gölgesine doğru yaklaşan nizamî ama bir o kadar da kararsız adımların sesini duydum.
Yalın’dı.
Üzerindeki siyah tişörtün kollarını sıyırmış, ellerini ceplerine koymuş bir halde tam önümde durdu. Dün gece telefondaki o panik dolu, nizamı yıkan sesinden sonra onu ilk kez görüyordum. Bakışları doğrudan yüzümdeki morluklara, patlak kaşıma ve o koyu gözlüğün arkasına saklamaya çalıştığım darmadağın olmuş çehreme çevrildi. Gözlerinde öyle büyük, öyle hilesiz bir azap vardı ki, sanki o ara sokakta tekmeleri yiyen ben değil, kendisiymiş gibi bakıyordu bana.
"Hera..." dedi, sesi darmadağın bir fısıltı gibi döküldü dudaklarından.
Başımı yavaşça ona doğru kaldırdım ama hiçbir şey söylemedim. Konuşacak tek bir siber kelimem kalmamıştı.
Yalın bana doğru bir adım daha attı, aramızdaki o mesafeyi ilk kez kendi rızasıyla tamamen sıfırlamak ister gibiydi. Sağ elini cebinden çıkardı; parmak boğumlarının bembeyaz olduğunu, duvarları yumruklamaktan hırpalandığını gördüm. Elini yüzümdeki morluklara doğru uzattı ama canımı yakmaktan korkar gibi, dokunmadan hemen havada asılı bıraktı. Tıpkı dün gece Karam’ın morg bahçesinde yaptığı gibi...
"Gelemedim," dedi, sesindeki o suçluluk duygusu hıçkırık gibi boğazına düğümlenerek. "Seni o sokakta o piçlerin arasında bıraktım. Dün gece o morgun kapısına, o soğuğa gelemedim Hera. Kendimi o odaya kilitledim çünkü... Eğer gelirsem, o sokaktaki herkesi tek tek gebertmeden duramayacağımı biliyordum. Nizamı da, karargâhı da yakacağımı biliyordum."
"Gelme dedim zaten Yalın," diye fısıldadım, sesimdeki boksör gardı ilk kez bu kadar pürüzsüz ve çaresizdi. "Beni o halde görmeni istemedim."
Yalın derin, sarsıntılı bir nefes aldı. Gözlerindeki o ifadenin içinde dün geceden beri taşıdığı, benim henüz bilmediğim o devasa sırrın ağırlığı vardı. Yüzüme bakarken göz bebekleri titriyor, sanki bende başka birinin, çok iyi tanıdığı birinin izlerini arıyordu. Dün gece abimin adını sorduğunda telefonu yüzüme kapatıp giden o adam, şimdi karşımda adeta bir çocuk gibi çaresizce bükülüyordu.
"Hazal..." diye mırıldandı, adı dudaklarının arasından bir yemin gibi çıkarırken gözlerini gözlerime daha da derin dikti. "Abin... Gerçekten onun adı Hazal Yankı mı?"
İçimdeki siber ağların son kırıntıları bu soruyla birlikte yeniden gerildi. Gözlüğümün arkasından ona şüpheyle baktım. "Evet," dedim, sesimi toparlamaya çalışarak. "Yalın, dün gece de sordun. Neden bu kadar şaşırdın? Onu tanıyor musun?"
Yalın, sorumla birlikte sanki sert bir darbe yemiş gibi duraksadı. Dudakları aralandı, bana her şeyi anlatmak ister gibi bir anlığına öne atıldı. Ama tam o sırada, avlunun çıkışında bekleyen Karam’ın keskin, kapkara bakışlarının üzerimizde toplandığını hissettim. Konuşamadı. Askeri nizam ve abimin hayatı, onun kelimelerini gırtlağına geri tıktı.
Yalın yavaşça yutkundu, gözlerindeki o sarsıcı gerçeği saklamak için bakışlarını yere indirdi. Yumruklarını sıktı.
"Hayır," dedi, sesi bu kez daha kırılgan çıkarken. "Sadece... sadece çok güçlü bir isim. Tıpkı senin gibi."
Yeniden gözlerini bana çevirdiğinde, o gözlerdeki koruyucu abi ifadesi daha da belirginleşmişti. Elini bu kez tereddüt etmeden omuzuma koydu, beni sarsmadan kendine doğru çekti ve alnını hafifçe şakağıma yasladı.
"Ama kim olursa olsun, nerede olursa olsun..." diye fısıldadı Yalın, sesi kulağımda bir söz gibi yankılanırken. "Ben artık senin tam arkandayım Hera. O sokağı da, o siber dünyayı da o şerefsizlerin başına yıkarken... seninle birlikte nizam duracağım. Gözlerini kapat ve bana güven, tamam mı? Abin buraya gelene kadar, senin abin de, koruyucun da benim."
Omuzumdaki o sıcaklıkla birlikte başımı yavaşça onun göğsüne yasladım. Yiğit toprak altına giderken, sırtımdaki o ağır zincirlerin bir kısmının daha çözüldüğünü hissettim. Yalın bana yalan söylüyordu, hislerim bunu bana fısıldıyordu; arkamda dönen o büyük askeri fırtınanın henüz farkında değildim. Ama o an, bu kimsesiz cenaze avlusunda, canımı yakmayacak tek sığınağın Bozkurt’un bu dilsiz sadakati olduğunu biliyordum.
Yalın’ın omzuma destek olan elinin altında kasıldığımı hissettiğinde o da durmak zorunda kaldı. Adımlarımız çakıl taşlarının üzerinde kesilirken, başını bana doğru çevirdi. Gözlerindeki o yoğun, korumacı ifadeye rağmen bakışlarının altında ezilen bir şeylerin olduğunu hissediyordum. Bir asker saniyeler içinde o sarsılmaz gardını bu kadar kolay düşürmezdi; hele ki dün gece abimin adını duyduğunda nizamiyeyi ayağa kaldıran o sarsıntıyı siber hafızamdan silmem imkansızdı.
Koyu renk gözlüğümü parmağımla hafifçe burnumun ucuna doğru kaydırdım. Doğrudan o koyu kahverengi gözlerine kilitlendim.
"Canın yanmıyor değil mi?" dedim, sesimdeki o kırık dökük tonun arkasına siber bir netlik yerleştirerek. "Daha tam iyileşmeden kalkmış gelmişsin buraya kadar."
Yalın, sorduğum sorunun sadece fiziksel yaralarımla ilgili olmadığını, dün geceden beri ruhumu kemiren o siber şüphelerin de bu sorunun altında yattığını anında sezdi. Bakışlarını bir anlığına benden kaçırmak istedi ama yapamadı. Çene kemiğinin üzerindeki o ince hat gerildi.
"Hera..." dedi, sesi o cami avlusunun uğultusunda adeta ezilerek. "Benim canım... seni o halde gördüğüm andan beri yanıyor zaten. Ama benim iyileşmem önemli değil. Sen bu haldeyken..."
"Bırak şimdi beni," diyerek sözünü kestim. Sesimi daha da kısarak, sadece onun duyabileceği o dar alana bıraktım kelimelerimi. "Dün gece... Abimin adını, Hazal Yankı’yı ilk duyduğun o anı unutamıyorum Yalın. Telefonun ucunda nefesinin nasıl kesildiğini, telefonu aceleyle kapatmanın unutamıyorum. Bir şey var değil mi, biliyorsunuz bir şey, ama ne? Ne biliyorsunuz abim hakkında. Canımı acıtmaktan korktuğunu söylüyorsun ama bana yalan söyleyerek içimi daha çok deşiyorsun."
Yalın’ın bana doğru uzanan parmak boğumlarındaki o taze sıyrıklara, duvarları yumruklamaktan hırpalanmış ellerine baktım tekrar. Sonra gözlerimi yeniden onun o darmadağın gözlerine kilitledim.
"Bana doğruyu söyle... Sen Hazal Yankı’yı tanıyorsun, değil mi? Abim... abim yaşıyor mu Yalın? O nerede?"
Yalın, sanki doğrudan göğsünün ortasına bir kurşun yemiş gibi öylece kalakaldı. Dudakları hafifçe aralandı; omuzları, benden gizlemeye çalıştığı o devasa askeri sırrın basıncıyla sarsıldı. Göz bebeklerinin nasıl titrediğini, bana her şeyi anlatmak, içindeki o dilsiz azabı dindirmek için nasıl can attığını o kadar net görebiliyordum ki...
"Hera, ben..." diye fısıldadı. Sesi boğazına dizilen o çelikten kuralların altında ezildi.
Tam o sırada, aramıza sızan o sert, nizamî postalların sesi çakıl taşlarını ezerek saniyeler içinde dibimizde bitti. Omzuma çöken o tanıdık, devasa gölgeyle birlikte havadaki o gergin siber frekans bir anda bıçakla kesilir gibi dağıldı.
"Yalın."
Karam’ın sesi, ikimizin üzerine de kurşun bir levha gibi indi. Bakışlarımı Yalın’dan çekip Karam’ın o sarsılmaz, kapkara gözlerine çevirdim. Tören üniformasının içindeki o dik duruşu, yüzündeki o tavizsiz Yüzbaşı otoritesiyle tam karşımızdaydı. Gözleri önce Yalın’ın darmadağın olmuş çehresini, ardından benim gözlüğümün arkasından taşan o şüphe dolu bakışlarımı süzdü. Neler olduğunu, neyi kurcaladığımı saliseler içinde anlamıştı.
"Komutanım," dedi Yalın, sesi anında askeri nizamın o soğuk sınırlarına geri çekilerek. Başını hafifçe öne eğdi.
Karam, bakışlarını Yalın’ın üzerinden çekmeden, adeta her bir kelimesiyle nizamiyedeki o mühürlü kapıları kilitler gibi konuştu:
"Cenaze arabası hareket ediyor. Altay nizamiyede bekliyor. Sen arabaya geç, Yalın. Hemen."
Yalın tek bir kelime bile etmedi. Edemedi. Gözlerime son bir kez, o anlatamadığı tüm gerçeklerin ağırlığı altında ezilen dilsiz bir özürle baktı. Yumruklarını sıkarak arkasını döndü ve adımlarını cenaze arabasına doğru hızlandırdı. Saniyeler önce bana siper olmak isteyen o adam, şimdi nizamın arkasına saklanarak benden en büyük gerçeği kaçırıyordu.
Karam, gitgide uzaklaşan Yalın’ın arkasından bakmayı kesip tamamen bana doğru döndü. Aramızdaki o mesafeyi kapatıp gövdesiyle beni dış dünyadan tamamen soyutladı. Gözlüğümün üzerinden doğrudan gözlerimin içine baktı; o gözlerdeki kapkara korumacılık, sormak istediğim tüm siber soruları gırtlağıma geri tıkacak kadar derindi.
"Gidiyoruz, belalı," dedi, sesi o cami avlusunun sessizliğinde bir emir gibi yankılanarak. "Sorgu odasını buraya kurmayı kes. Arabaya geçiyorsun."
Karam’ın o tavizsiz, emredici sesi Hakkari’nin o yalçın, sessiz dağlarına çarpıp yankılanırken, gitmekten başka çarem kalmamıştı. Yiğit’in arkasından kalan son boşluğa, o yeşil örtünün musalla taşında bıraktığı o dilsiz soğukluğa son kez baktım. İçimden bir parça o toprağın altında, o geçit vermez coğrafyanın kucağında kalmıştı. Karam, nizamî adımlarla önümden yürürken, ben de kırık kaburgalarımın her nefeste göğsümü döven sızısıyla onu takip ettim.
Karargâh aracının siyah kapısını açıp ön koltuğa yerleştiğimde, kokpitin o steril ve soğuk havası yüzüme vurdu. Gözlüğümü çıkarmadım. Başımı koltuğun arkalığına yaslayıp gözlerimi kapattım.
Araba hareket etti. Hakkari’nin o keskin virajları, tekerleklerin altından kayıp giden uçurumlu yolların uğultusuna karışıyordu. Yolculuk başlamıştı. Ama bu sadece yolların değil, kafamın içindeki o karanlık, sessiz siber dehlizlerin de yolculuğuydu.
...
(Eve dönüş)
Sessizlik, arabanın içini saniyeler içinde ağır bir sis gibi kapladı. Direksiyonu tutan o iri, kemikli ellerine baktım Karam’ın. Parmak boğumları direksiyonu öyle sıkı kavramıştı ki, sanki sadece bir askeri aracı değil, tüm nizamın ağırlığını o dağ yollarında tek başına dengede tutmaya çalışıyordu. Yan profilindeki o sert, tavizsiz hatlar, sarp kayalıkların gölgeleri yüzüne vurdukça daha da keskinleşiyordu.
Ona bakarken, Yalın'ın az önce avluda söylediği sözler kafamın içinde dönüp duruyordu. “Tanımıyorum Hera... Sadece senin için korkuyorum.”
Sesi o kadar dürüst gelmişti ki. Bir siber güvenlik uzmanı olarak insanların yalan söylerken verdiği o mikro ifadeleri, ses tonundaki o milisaniyelik sapmaları ezbere bilirdim. Yalın beni inandırmıştı. Ama içimdeki o huzursuz, o hırçın taraf hâlâ bir şeylerin eksik olduğunu, bu askeri nizamın arkasında, Hakkari'nin bu dumanlı zirveleri gibi yükselen kapkara bir duvarın saklandığını fısıldıyordu.
"Çok kurcalıyorsun," dedi Karam birden. Sesi, sessizliği bıçak gibi keserek arabanın içine düştü. Bakışlarını o virajlı dağ yolundan ayırmamıştı ama kafamın içindeki o siber dalgalanmaları hissetmiş gibiydi. "Zihnindeki o ekranları kapat artık, Hera. Bugün sadece bir cenazeden döndük."
"Sadece bir cenaze değildi, Karam," dedim, sesimdeki boksör gardını yeniden toparlayarak. Gözlüğümü yavaşça çıkarıp torpido gözünün üzerine bıraktım. Morluklarımın ve patlak kaşımın sızısı, açık camdan içeri sızan o sert dağ rüzgarının çarpmasıyla yeniden canlandı. "Yiğit gitti. Ve ben o ara sokakta o piçlerin elinden kurtulamadığım için kendimi affedemiyorum. Sen bana ne dersen de."
Karam yol kenarındaki askeri kontrol noktasında yavaşladığımızda başını yavaşça bana doğru çevirdi. O kapkara gözlerindeki korumacı ama bir o kadar da hırçın ifade doğrudan gözlerimin içine kilitlendi. Yüzümdeki morluklara, boynumdaki o tırnak izlerine bakarken göz bebeklerinin saliseler içinde nasıl karardığını gördüm.
"O sokağın hesabını kapatacağız," dedi, sesi vites kutusundan gelen o tok metalik ses kadar sert ve kararlıydı. "Ama nizamla, bizim usulümüzle. Sen o kırık kaburgalarınla intikam rüyaları görmeyi keseceksin. Karargâha döndüğümüzde odana geçip dinleneceksin. Bu bir rica değil, siber."
Vitesi ileri itti, nöbetçi askerin selamıyla birlikte araba kontrol noktasını geçip dağların arasına doğru yeniden hızlandı. Hakkari'nin o sisli, geçit vermez zirveleri kararan gökyüzünün altında birer birer geride kalırken, o nizamiyenin sınırlarına her geçen saniye daha çok yaklaşıyorduk.
Yalın arkamızdaki araçta çaresiz bir sessizliğe gömülmüş gidiyordu. Karam yanımda, bir dağ gibi direksiyonun başında duruyordu.
"Var değil mi bir şey? Bir şey biliyorsunuz. Belki de öldü, ama siz Yiğit'in üzerine bir de ona üzülmemek için söylemiyorsunuz. Ama böyle daha çok üzer beni. Üstelik... artık güvenemem de siz-"
"Yok bir şey Hera, bir kere daha söylemeyeceğim."
Sesinin tonu o kadar ani ve sert bir rüzgar gibi esti ki, açık camdan içeri sızan Hakkari’nin o keskin dağ ayazı bile bu kelimelerin yanında sıcak kalırdı. Direksiyonu tutan iri elleri daha da gerildi, parmak boğumları direksiyon simidine gömülecekmiş gibi bembeyaz oldu.
"...Kafanın içindeki o siber ağları da, kendi kendine kurduğun o felaket senaryolarını da kapat artık. Sana yalan borcumuz mu var bizim? Sırf kendini daha fazla hırpalamak, o suçluluk duygusunun altında biraz daha ezilmek için yer arıyorsun."
Sözleri yüzüme sert bir rüzgar gibi çarptı ama beni tamamen susturmaya yetmedi. Gözlerimi onun o kaya gibi sert yan profilinden ayırmadım. Kırık kaburgalarımın sancısını hiçe sayarak koltukta hafifçe ona doğru döndüm.
"Bana yalan borcun yok, Karam," dedim, sesimdeki o titremeyi bastırıp boksör gardımı son gücümle kaldırarak. "Ama koruma içgüdün var. Beni korumak için, o ara sokakta aldığım darbelerin üzerine bir de bu gerçeğin altında ezilmeyeyim diye benden bir şeyler sakladığını biliyorum. Gözlerime bakarak söyle o zaman. Abim öldü mü? Bana bunu mu söyleyemiyorsunuz?"
Karam arabayı Hakkari’nin o geçit vermez, uçurumlu keskin virajlarından birine sertçe soktu. Tekerleklerin altındaki çakıl taşlarının çıkardığı o hırçın ses arabanın içine dolarken, gözlerini bir saniye bile yoldan ayırmadı. Ama o çene kemiğinin nasıl kasıldığını, şakağındaki o ince damarın nasıl gerildiğini çok net gördüm.
Dağda ölümle kumar oynayan, en kanlı pusulardan gözünü kırpmadan çıkan o koskoca Yüzbaşı, şu an benimle göz teması kurmaktan kaçınıyordu. Ve bu kaçış, kafamın içindeki tüm o siber şüpheleri doğrulayan, sistemdeki en büyük kod hatasıydı. Bir şeyler biliyorlardı. Abimle ilgili, benim henüz erişemediğim kapkara bir gerçek bu dağların arkasında saklanıyordu.
"Karargâha döndüğümüzde odana geçip dinleneceksin Hera," dedi Karam. Sesindeki o tavizsiz komutan tonu bu kez bir kalkandan ziyade, aramıza örülen aşılmaz bir duvar gibiydi. "Sorgu bitti. Konu kapandı."
Başımı yavaşça geri çekip tekrar koltuğun arkalığına yasladım. Gözlüğümü takmadım; onun yerine bakışlarımı Hakkari'nin o sisli, geçit vermez dağ silüetlerine diktim.
Göğsümdeki kırık kaburgaların acısı her nefeste canımı yakıyordu ama ruhuma çöken o belirsizlik ve güvensizlik hissi çok daha derine batıyordu. Yol boyu bir daha tek kelime etmedik. Yalın arkadaki araçta kendi dilsiz azabıyla, Karam yanımda devletin o ağır sırrıyla susuyordu; bense bu karanlık Hakkari yollarında, bana doğru yaklaşan o devasa fırtınanın soğukluğunu şimdiden tenimde hissediyordum.
____________________________________________
