14. bölüm · Emrin Olur

14. Bölüm; Boksörüm ben...

Nidanur Yaman

Telefon sesiyle gözlerimi yavaşça araladım. Yatakta doğrulup gözlerimi ovuşturarak etrafa bakındım. Telefon çalmaya devam ederken telefonu açıp kim olduğuna bakmadan kulağıma yasladım.

"Alo?" Diye mırıldandım uykulu sesimle.

"Hera, Yalın uyandı. Seni soruyor."

Birkaç saat önce yaşananlar teker teker aklıma gelirken yataktan fırladım. "Geliyorum kapat."

Telefonu onun yüzüne kapatıp yatağa bıraktım ve Çisil'in bana getirdiği çantaları siyah tişörtle gri eşofmanı aldım. Hızla kıyafetleri üzerime geçirip saçımı at kuyruğu şeklinde toplayıp odadan çıktım.

Kapıya doğru koşar adım ilerlemeye başladım.

...

Hastanenin acil servis kapısından içeri fırtına gibi daldığımda, genzime dolan o keskin dezenfektan kokusu beni tamamen ayılttı. Üzerimdeki gri eşofman ve siyah tişörtle askerî nizamın uzağında, sadece arkadaşları için endişelenen bir boksör gibiydim. Adımlarım koridorun parlak zemininde tok sesler çıkarırken, gözlerim hızla tanıdık bir yüz aradı.

Yeşil tabelaları takip edip üst kata, müşahede odalarının olduğu koridora saptığım an, koridorun sonundaki o heybetli karaltıyı fark ettim.

Karam üniformasının kollarını dirseklerine kadar katlamış, sırtını duvara yaslamış halde bekliyordu. Yüzündeki o mermer sertliği saatler geçmesine rağmen esnememişti ama o koyu mavilerindeki fırtına biraz olsun durulmuş, yerini derin bir yorgunluğa bırakmıştı. Koridorda hızla ilerleyen adımlarımı duyunca başını yavaşça o tarafa çevirdi.

Beni gördüğünde kaşları hafifçe çatıldı. Gözleri, at kuyruğu yaptığım saçlarımdan üzerimdeki sivil kıyafetlere, oradan da gözlerimin altındaki o hâlâ tam geçmemiş mor halkalara kaydı.

"Sana uyumanı emretmiştim boksör," dedi, sesi koridorun sessizliğinde yankılanırken. Her zamanki o mesafeli, buyurgan tonunun altında, buraya bu kadar hızlı gelişime, bu inada duyduğu o gizli, askeri saygıyı yakalamak zor değildi. "Telefonu Demir'in yüzüne kapatıp fırlayacağını tahmin etmeliydim."

Tam karşısında durup nefesimi düzene sokmaya çalıştım. Gözlerimi onun o hırçın denizlerine diktim. "Uykumu aldım komutanım. Yalın uyanmış, beni sormuş. Gardımı almadan ringi terk etmem ben, biliyorsun."

Karam'ın dudaklarının kenarı, neredeyse fark edilmeyecek kadar hafifçe kıvrıldı; bu, onun sert duvarlarında nadir görülen bir çatlaktı. Göğsünü şişiren derin bir nefes alıp arkasındaki kapıyı hafifçe araladı.

"İçeride," dedi, sesi bu kez biraz daha yumuşayarak. "Git gör bakalım. Senin sayende nefes alıyor."

Kapıyı yavaşça aralayıp içeri girdim. Yalın beni görür görmez yüzünde bir gülümseme oluştu. "Hera..." diye güçsüzce fısıldadım. "Geldin demek." Bir kolunu kaldırdı ve başıyla gelmemi ister gibi bir hareket yaptı.

Ona yaklaşıp kolunun altına girdim. "Ne olmuş sana? Önemli bir şey var mı?"

"Kaburgam kırılmış, kırılınca da dalağıma batmış. Sonra da iç kanama başlamış işte. Ama şimdi sorun yok. Durdurmuşlar kanamayı karnımı kesmişler ama. Dikiş izleri çok kötü duruyor. Karizmam çizildi resmen Hera."

"Karizman çizildi demek?" dedim, içimden yükselen o kocaman rahatlama dalgasıyla hafifçe gülerek. Kolunun altına girerken canını yakmamaya o kadar dikkat ediyordum ki, nefesimi bile sakınarak bırakmıştım. "Ölümden döndün Yalın, karizman da çiziliversin. Bişey olmaz."

Ben ona gülerken o da kıpırdadı fakat dikişleri kendini belli etmiş olacak ki. Hemen sustu. Bende hemen sustum.

Sessizliğimi devam ederken ayaklandım, "Ben bir kahve alıp geliyorum," diyerek kapıya doğru birkaç adım attım.

Kapıyı açıp çıkacağım sırada çarptığım bedenle inleyerek bir adım gerilerdim. Kafamı kaldırıp bu sert cüssenin sahibine baktım, Altay'dı. "Aptal kız, biraz dikkatli olsana."

"Sensin aptal! Su aygırı."

Altay kınar gibi bana baktı, "Şimdi de su aygırı olduk, iyi mi?"

"Su aygırı sizden daha akıllıdır tabii, ama orası ayrı konu." Altay gülerken onun arkasından gelen Demir ve Mete de odaya girdi.

Daha sonra burnumu buram buram bir kahve kokusu sardı. Altay'ın ellerine baktığımda dört tane kahve bardağı tutuyordu. "Bana da aldın mı?"

"Senin kahve içme yaşın gelmiş miydi?" Diye sordu pişkin pişkin sırıtarak. "Kantinde süt de satılıyor, alayım mı istersen sana?"

"Altay!" Altay, kahkahası eşliğinde kahvelerden birini uzattığında, bardağı elinden sert bir hareketle çekip aldım.

Tam odadan çıkmak üzereyken Altay beni durdurdu. "Dur aptal kız, bir şey diyeceğim. Hepinize."

Durup ona döndüğümde ciddileşti. "Çisil uyandı," dediği an Demir, bir hışımla yerinden fırladı. "Ama ilk Hera'yı görmek istiyor." Demir bir an duraksadı, ardından bakışlarını yere indirdi.

"Ben... gideyim o zaman?" diye mırıldandım şaşkınlıkla.

"Git," dedi Demiralp; sesindeki o bastırılamayan kıskançlık tınısı, içinde bulunduğu çaresizliği ele veriyordu. "Bekletme güzelimi."

...

Kapıyı açıp içeri girdiğimde, yatağında halsizce doğrulmaya çalışan Çisil başını yavaşça bana doğru çevirdi. "Hera."

Odanın o steril, bembeyaz hastane kokusunu soluyarak adımlarımı yatağa doğru yönlendirdim. Parmaklarımın arasındaki kahve bardağını komodinin üzerine bırakıp yatağın kenarına, o ürkek bedenini sarsmamaya dikkat ederek yavaşça oturdum. Yüzü solgundu, gözlerinin altındaki koyu halkalar yaşadığı o cehennemin yorgunluğunu taşımaktaydı.

"Çisil, iyi misin?" diye sordum, sesimdeki o ring sertliğini tamamen geride bırakıp en yumuşak tonumu takınarak.

Gözlerindeki o donuk, korkulu bakışlar elimi tutup sıcaklığımı hissetmesiyle birlikte yavaşça dağıldı. Dudaklarında yorgun ama minnet dolu, ince bir tebessüm peydah oldu. "İyiyim ve... teşekkürler Hera, beni ve Yalın'ı kurtardığın için."

Başımı hafifçe iki yana salladım, omuzlarımdaki o siber yükün ağırlığını saklamaya çalışarak bakışlarımı yumuşattım. "Benlik bir şey değildi, Bozkurt Timi’ne teşekkür etmen gerekir."

Çisil parmaklarımı bu kez daha sıkı, tüm o halsizliğine meydan okur gibi bir kararlılıkla kavradı. Bakışlarını doğrudan gözlerime diktiğinde, o siber operasyon boyunca klavyemin başında verdiğim mücadelenin değerini çok iyi bildiğini anladım.

"Koordinatları sen verdiysen tamamen senlik bir şeydir," dedi, sesi pürüzlü ama bir o kadar da netti. O karanlık odada telsizden yankılanan sesimin, onun için sadece bir rehber değil, hayata tutunacağı o yegane halat olduğunu gözlerindeki o sarsılmaz inançla bir kez daha kanıtlamıştı.

Derin bir nefes aldım. "Bir şeye ihtiyacın olursa söyle, çekinme. Tamam mı?"

Başını hafifçe salladı. "Bir şeye ihtiyacım var aslında." Oturduğum yerde dikleşip, gözlerindeki o masum ama bir o kadar da özlem dolu ifadeyle beni dinlemeye başladım. "Alp'e ihtiyacım var. Alp'imi istiyorum ben. Sevgilimi çağırır mısın?"

Bu içten isteğine, kalbimi ısıtan bir tebessümle yanıt verdim ve yavaşça ayağa kalktım. "Başım gözüm üstüne," diyerek onu rahatlatacak bir tonda konuştum.

Kapıya doğru ilerleyip kolu kavradım ve araladığımda, Demir’in tam tahmin ettiğim gibi, sanki içeriden gelecek tek bir fısıltıyla içeri dalmaya hazır, duvara yaslanmış vaziyette beklediğini gördüm. Gözlerinde o saatlerdir süren bekleyişin yorgunluğu ama bir o kadar da sarsılmaz bir umut vardı. Beni görünce hemen toparlandı.

"Demir, Çisil seni istiyor," dedim.

Demir, adeta zamanla yarışır gibi koşar adım odaya girince Çisil kollarını kaldırarak onu bekledi. "Aşkından yataklara düştüm Alp'im! Bak ne hallere geldim," dedi, az önceki o durgun, yorgun ifadesini bir kenara bırakıp dudaklarına yerleşen o cilveli, muzip tebessümle.

Çisil'in bu ani enerji değişimine ve ortamın o ağır havasını tek bir cümleyle dağıtan tatlı şımarıklığına hafifçe kıkırdadım. Birkaç saniye önce korkuyla titreyen o yaralı kız, Alp'ini gördüğü an adeta yeniden hayat bulmuştu.

Demir ise duyduğu bu sözlerle birlikte, yüzündeki o gergin ve korku dolu ifadenin yerini saf bir teslimiyete bırakarak yatağın kenarına doğru atıldı. Sanki dünyanın en değerli, en kırılgan varlığına dokunuyormuş gibi büyük bir aceleyle ama bir o kadar da nazikçe Çisil'in açtığı kollara bıraktı kendini. Başını onun boynuna gömer gibi sarılırken, omzundaki tüm o askeri nizam ve haftalardır sırtlandığı ağır yük bir anda unufak oldu.

Demir, Çisil'in kolları arasına sığınırken duyduğu bu sözlerle birlikte derin bir nefes aldı. Yüzünü onun saçlarına gömüp kokusunu içine çekerken, sesindeki o günlerdir biriken korku yerini hafif, rahatlamış bir siteme bıraktı.

"Yine başladı salaklıkların," diye mırıldandı, sesi pürüzlü ve boğuk çıkmıştı. Başını yavaşça kaldırıp Çisil’in o muzipçe parıldayan gözlerine baktı. "Geldin kendine herhalde?"

Çisil, onun bu söylenmesine aldırmadan kollarını Demir'in boynuna daha da sıkı doladı. Az önce hastane odasını kaplayan o ölüm sessizliği, ikisinin bu tanıdık didişmesiyle bir anda dağılıp gitmişti. Demir’in o kaskatı kesilen omuzlarının, kızın tek bir cilveli cümlesiyle nasıl gevşediğini görmek içimi ısıttı.

Onlara belli etmeden sessizce odadan çıkıp onları baş başa bıraktım. Yeniden Yalın'ın odasına girdiğimde Yalın ve Altay odada yalnızdı. "Çisil nasıl?" diye sordu hemen Yalın, yatağında hafifçe doğrularak. Gözlerindeki endişe yerini meraklı bir bekleyişe bırakmıştı.

"Aşık, fazlasıyla." Yüzümü buruşturup Altay'ın yayılarak yarısını kapladığı koltuğa oturdum. O kocaman cüssesiyle koltuğun neredeyse tamamını işgal etmişti ama umurumda bile değildi; omzuna çarpacak şekilde yanına kuruldum. "Orası çok aşk kokuyordu, tiksindim buraya geldim."

Yalın, verdiğim tepki üzerine dudaklarının kenarıyla hafifçe gülümsedi. "Yani Demir'e fırça atacak kadar iyi durumda," diye mırıldandı, rahatlamış bir nefes alarak.

Altay ise oturduğu yerde iyice yayılıp sırıttı, elindeki kahvesinden bir yudum alırken o gıcık tonuyla hemen araya girdi. "Boksör her zamanki gibi romantizm düşmanı çıktı," dedi, omzuyla beni hafifçe dürterek. "Kızım, senin şu taşlaşmış kalbin ne zaman yumuşayacak merak ediyorum. Karargahta siber duvarları yıkarken çok iyisin ama iki dakika aşka maruz kalınca hemen yüzün ekşiyor."

"Ben ringlerde yumruk sayarım su aygırı, aşk böceklerini değil," diyerek ters bir bakış attım ona. Yine de içten içe Çisil'in o neşeli sesini duymak, Yalın'ın da buradaki varlığı, içimdeki o kaskatı siber gerginliği biraz olsun gevşetmişti. Koltukta iyice geriye yaslanıp kahvemden büyük bir yudum aldım. "Ve Yalın; Çisil, Demir'e cilve yapacak kadar iyi durumda."

"Bizde anca kahve yudumlayıp dedikodu yapalım zaten. Ulan hayat," dedi Altay, yapmacık bir efkarla iç çekerek. Hemen ardından gözlerini kurnazca kırpıştırıp bana doğru eğildi. "Var mı kız arkadaşın falan? Böyle sarışın, mavi gözlü, 160-170 civarları... Bak varsa, benden saklıyorsan harbi darılırım."

Söyledikleri karşısında istemsiz bir kahkaha attım. Hastane odasının o gergin havası, Altay’ın bu absürt flört kriterleriyle bir anlığına tamamen dağılmıştı.

"Şu an tek arkadaşım da benimle konuşmuyor. Yani şu an arkadaşım yok bile denebilir," diye mırıldandım, sesimdeki o neşeli tonun altına gizlenmiş hafif bir buruklukla. Kahve bardağını iki elimin arasında sıkıştırıp bakışlarımı ona çevirdim. "Üstelik sana müstahak su aygırı."

Altay, sanki dünyanın en büyük hakaretini işitmiş gibi göğsüne elini koyup abartılı bir kırgınlıkla arkasına yaslandı. Yalın ise yattığı yerden halimize bakıp sessizce gülüyordu.
"Ayıp ediyorsun boksör," dedi Altay, sırıtmaya devam ederek. "Burada senin uykusuzluktan çökmüş göz altlarını kahveyle hayata döndürmeye çalışan bir iyilik meleği duruyor karşında. Şu düştüğümüz duruma bak, bir de yalnızlığımla vuruluyorum."

"Senin bu hareketlerin devam ederse karşına çıkan her kız kaçar zaten senden," diye ekledim, kahvemden bir yudum daha alıp ona meydan okuyan bir bakış fırlatarak.

Altay, sanki çok büyük bir haksızlığa uğramış gibi göğsüne elini koyup abartılı bir şaşkınlıkla arkasına yaslandı. "Kızım, benim bu hareketlerim dediğin şey tamamen karizma ve samimiyetin harmanlanmış hali bir kere. Kaçmak ne kelime, Bozkurt Timi'nin en gözde bekarına dua etsinler."

Yalın yattığı yerden başını iki yana sallayıp, "Altay, bence Hera haklı. Bu çeneyle kızları anca operasyon nizamında darlarsın," diye araya girince keyfim iyice yerine geldi.

"Bak, Yalın bile seni çözmüş su aygırı," diyerek omuz silkip koltukta iyice yayıldım. Altay ise homurdanarak kahvesine gömüldü ama yüzündeki o muzip sırıtış hâlâ yerli yerindeydi.

"Ama komutanım, yanımda şöyle bal mumu gibi bir kız görseniz mükemmel olmaz mıydı? Soruyorum yani, böyle tatlı mı tatlı, güzel mu güzel ve sarışın bir kız."

"İyi ki sarışın değilim." Diyerek gözlerimi devirdim.

"Olmaz aslanım benim, sana aşk iyi gelmez." dedi Yalın

Altay, Yalın’ın bu kesin vetosu üzerine yıkılmış gibi yaparak derin, tiyatral bir iç çekti. "Aşk olsun Yalın komutanım. Siz yatakta yatıyorsunuz diye bizim de mi yüzümüz gülmesin? Ben burada timin moral kaynağıyım, benim kalbimin çiçek açması demek operasyon başarısının ikiye katlanması demek," diyerek kendini savunmaya devam etti.

Onun bu bitmek bilmeyen flört teorilerine karşı kahve bardağımı dudaklarıma götürüp alaycı bir tavırla başımı salladım. "Altay, senin kalbin çiçek açarsa o çiçekler kesin obüs mermisi olarak geri döner bize. Bırak aşk meşk işlerini de elindeki kahve bitince nizamına geri dön."

Yalın, sırtını yastığa biraz daha yaslayıp Altay’ın bu hallerine bıyık altından gülmeye devam ediyordu. "Hera haklı, aslanım. Sen şu an sadece siber zekanın ve Bozkurt’un nizamına odaklan. Bal mumu kızları sonra konuşuruz."

Altay homurdanarak kahvesinden son yudumu aldı ve bardağı masaya bıraktı. "Anlaşıldı, bu odada bana ve vizyonuma yer yok. Ben de gidip aşağıda Vedat’ı darlayayım bari. Belki onun sorgusu sizin bu soğukluğunuzdan daha sıcak hissettirir."

"Altay, ben buradan kalkana kadar kendine sarışın bir kız bulursan kalktığım an keş iki bin lira elinde."

Altay, Yalın komutanın bu beklenmedik vaadi karşısında sanki ona piyango vurmuş gibi gözlerini irice açtı. Kapının kulbuna giden eli havada asılı kalırken, hızla arkasını dönüp yatağa doğru eğildi.

"Komutanım! Yanlış duymadım değil mi, nakit iki bin lira?" dedi, yüzüne yayılan o devasa, muzip tebessümle. "Siz hiç merak etmeyin, o para şimdiden benim cebimde sayılır. Ben o sarışını bulup buraya getireceğim, siz yeter ki sağ salim ayağa kalkın."

"Ben de geleceğim!" diyerek araya girdim ve oturduğum koltuktan hızla doğruldum. Vedat'ın adı geçtiği an, az önceki o neşeli ve didişmeli havadan eser kalmamıştı. İçimdeki o siber dünyadan ringlere uzanan sert, tavizsiz Hera yeniden uyanmıştı.

Altay, parmak şıklatarak bana döndü. "Hah, bak şahidim de var! Duydu sözünüzü." Ardından sesindeki o alaycı tonu biraz olsun törpüleyip bana doğru bir adım attı. "Aşağısı şu an barut kokuyor boksör. Karam ve Demir çoktan içeri girdi bile. Vedat'ın o pis suratını görüp de sinir katını zorlamak istediğine emin misin?"

"Koordinatları verirken o pisliğin ne olduğunu en iyi ben gördüm Altay," dedim, sesimdeki netlik odadaki havayı bir anda ciddileştirmişti. "Çisil'i ve Yalın'ı o cehenneme tıkan adamın gözlerinin içine bakmak benim de hakkım."

Yalın yattığı yerden gitmeme onay verircesine hafifçe başını salladı, bakışlarında sarsılmaz bir güven vardı. "Git, Hera. Ama sakin kalacağına söz ver."

"Her zaman komutanım," diyerek Yalın'a hafifçe başımı salladım ve boş bardağı masaya bırakan Altay’ın peşinden kapıya yöneldim. Koridorun soğuk nizamına adım attığımızda, alt kattaki o karanlık hesaplaşmaya doğru yürümek için içimde en ufak bir tereddüt bile kalmamıştı.

"Bu arada, ölsüm bile sana şahit olmam su aygırı," diyerek ekledim.

"Aşk olsun boksör. Hani nerede timdaşlık hukuku? İki bin liram gidiyor orada."

"İki bin az. Biraz pazarlık yapsaydın bari. İki haftaya çıkar."

"Pazarlık mı?" Altay duraksayıp, sanki hayatının en büyük aydınlanmasını yaşamış gibi elini alnına vurdu. "Ulan doğru söylüyorsun! İki haftaya Yalın komutanım kesin ayağa kalkar, ben o zamana kadar piyasayı kızıştırıp fiyatı en az beş bine çıkarmalıydım. Siber zekan bu işlere de basıyor bakıyorum boksör."

"Benim zekam her şeye basar su aygırı, sen kendi ticari dehanı sorgula," diyerek merdivenlere doğru yürümeye devam ettim.

Adımlarımız alt kata yaklaştıkça koridordaki o didişmeli, gürültülü havamız yerini yavaş yavaş askeri bir ciddiyete bırakıyordu. Aşağıdan gelen o tanıdık, ağır barut ve rutubet kokusu sorgu odasına yaklaştığımızın habercisiydi. Karam ve Demir'in içeride Vedat ile nasıl bir hesaplaşma içinde olduğunu tahmin etmek zor değildi.

"Şaka bir yana," dedi Altay, sesindeki o muzip tonu tamamen silip merdiven başındaki koridorda durarak. Bakışları sertleşmiş, gerçek bir asker nizamına bürünmüştü. "İçerisi gerçekten gergin Hera. Vedat'ın o pis suratını gördüğünde sakin kalacaksın, değil mi? Karam komutan nizamı bozacak adam istemez."

Gözlerimi koridorun sonundaki o demir kapıya diktim. Klavyemin başında, siber dünyada o pisliğin her bir adımını takip ederken hissettiğim o soğuk öfke yeniden damarlarımda gezinmeye başlamıştı.

"Merkezim her zaman soğukkanlıdır Altay," dedim, sesimdeki netlikle ringlerdeki o tavizsiz Hera'yı kuşanarak. "O odada kimin nizamı bozacağını Vedat içeri girdiğimizde çok iyi anlayacak."

Kapıyı yavaşça iterek açtım. "Selam!" Neşeyle içeri girip Vedat'a göz kırptım. "Naber tatlım, iyileştin mi? Seninle daha çok işimiz var."

"İyileştim," dedi Vedat, o patlamış dudağının kenarıyla yüzsüzce gülümseyerek. Bakışlarındaki o aciz dikbaşlılık, siber dünyada köşeye sıkıştığında çıkardığı o çaresiz sesleri hatırlatıyordu bana.

"Ah, ne güzel. Oysa hastalıktan can çekişmeni diliyordum. Kötü bir insanım demek ki, dualarım tutmadı," dedim, sesimdeki yapay üzüntüyle birlikte dudaklarımı büzerek. Masanın üzerindeki o soğuk demir yüzeye parmak uçlarımla ritmik bir şekilde hafifçe vurdum.

Vedat’ın gülüşü, gözlerimin içine yansıyan o tavizsiz, ringe çıkmış boksör kararlılığını gördüğünde yavaşça soldu. Arkamda dikilen Karam komutanın ve Demir’in odadaki o boğucu sessizliği, benim bu alaycı tavrımla birleşince Vedat oturduğu sandalyede hafifçe rahatsızca kıpırdandı.

"Ama üzülme tatlım," diyerek masaya biraz daha yaklaştım, sesimi sadece onun duyabileceği bir tona düşürerek fısıldadım. "Benim siber dünyada yazdığım tek bir satır kod, senin o saklandığın deliklerde öleceğini bildiğin her saniyeden daha çok canını yakacak. Dua etmene gerek kalmayacak, çünkü bizzat ben senin o karanlık dünyanı parmaklarımın ucunda eriteceğim."

"Ay ne tatlı şeysin sen," dedim, parmaklarımı yanağından çekip sanki kirli bir şeye dokunmuşum gibi masadaki peçeteyle ellerimi silerek. "Bir dönelim karargaha, bak nasıl dağıtacaklar bu güzel yüzünü."

Onun yanına gidip alay eder gibi yanaklarını sıktım. Vedat, yanaklarını sıkmamla birlikte neye uğradığını şaşırarak kafasını geriye çekmeye çalıştı ama kelepçeli olduğu için yatakta acizce sarsılmaktan başka bir şey yapamadı. O pis suratındaki o yapay, dik başlı gülümseme bir anda donup yerini saf bir şoka bıraktı. Bozkurt Timi'nin siber dehasından böyle bir fiziksel hamle, üstelik bu kadar rahat bir alaycılık beklemediği çok açıktı.

Onun yanaklarına sürdüğüm ellerimi masadaki peçeteden bir parça koparıp silerken tiksintiyle baktım ona.

Arkamdan Altay’ın bıyık altından gelen o boğuk kıkırtısını duydum. Demir ise kollarını göğsünde kavuşturmuş, gözlerini Vedat’a dikmişken dudaklarının kenarı hafifçe kıvrılmıştı. Odanın köşesinde bir dağ gibi dikilen Karam komutanın o sert çehresi bile bu hamlemle birlikte saliseliğine gevşer gibi oldu ama askeri nizamını bozmadan gözlerini Vedat'ın üzerinden ayırmadı.

Vedat, dişlerinin arasından tıslar gibi, "Siz asker misiniz, yoksa sokak serserisi mi?" diye mırıldandı, sesindeki o titremeyi gizlemeye çalışarak.

"Biz senin kâbusunuz tatlım," diyerek masanın kenarına kalçamı yasladım ve kollarımı bağladım. "Ve inan bana, bu kâbusun siber kısmı bitti; şimdi ringe çıkma sırası bizim çocuklarda." Yüzümdeki gülümseme büyüdü.

"Soruna gerçek bir cevap istiyorsan... Onlar asker, ben değilim," dedim, bakışlarımı odadaki diğer çocukların üzerinde gururla gezdirip tekrar onun o morarmış suratına sabitleyerek. Eğildim, sesimi neredeyse bir fısıltıya düşürdüm. "Ama sana bir sır vereyim mi? Boksörüm ben."

Vedat gözlerini kısarak bana baktı, bense yüzümdeki o avcı tebessümünü hiç bozmadan devam ettim: "Yani demem o ki tatlım; askerlerin nizamı, kuralları, uymak zorunda oldukları protokolleri vardır. Ama benim yok. Ringde hakem araya girene kadar durmam, burada ise hakem de benim, kural da."

Arkamda dikilen Altay, "İşte benim boksörüm!" diye mırıldandı keyifle.

"Nereden senin boksörün oluyorum be? Pis su aygırı," diyerek arkama dönüp Altay’a ters bir bakış fırlattım. Vedat’ın karşısındaki o ölümcül ciddiyetimi bir anlığına bozmuştum ama bu su aygırının her fırsatta üzerime tapu çıkarır gibi konuşmasına izin verecek değildim.

Altay, Karam komutanın o buz gibi odadaki varlığına rağmen arkada sırıtmaya devam etti, ellerini teslim olur gibi havaya kaldırdı. "Tamam be, hemen pençelerini çıkarma boksör. Lafın gelişi dedik, timdaşlık hukuku dedik."

"Sen o hukuku iki bin lira için pazarlık yaparken çiğnedin zaten," diyerek ona gözlerimi devirdim ve tekrar Vedat’a döndüm.

Karam komutanın masanın tepesine inen eli ve odadaki o sarsılmaz ağırlığı, Vedat’ın üzerindeki baskıyı iyice artırmıştı. Vedat, bir bana bir de tepesinde bir dağ gibi dikilen Karam’a bakarken gözlerindeki o çaresiz titreme iyice belirginleşti.

Vedat yutkunmaya çalıştı ama boğazına düğümlenen o korku buna izin vermedi. Karşısında siber dünyasını başına yıkan o dâhinin, aynı zamanda canını gözünü kırpmadan yakabilecek bir boksör olduğunu idrak etmek kimyasını tamamen bozmuştu.

Karam komutan, botlarının çıkardığı o ağır sesle masaya doğru bir adım attı. Odanın havası benim alaycı tonumdan çıkıp yeniden o ölümcül askeri nizamına bürünürken, Karam'ın eli Vedat'ın oturduğu sandalyenin tepesine indi.

"Hera, eğlencen bittiyse," dedi Karam komutan, sesi adeta buz kestiriyordu. "Şimdi bu pisliğe Bozkurt'un nizamını gerçek anlamda öğretme vakti."

Kollarımı göğsümde kavuşturup bir adım geri çekildim. "Eğlencem bitti komutanım," dedim, sesimdeki o alaycı tonu tamamen silip askeri bir soğukkanlılığa bürünerek. "Siber tarafta her şeyini döktüm önüne. Şimdi nizamı öğretme sırası sizde."

"O nizamı senin de öğrenmen gerekecek Hera."

"Bir gün inşallah."

______________________________________________
Bir sonraki üç bölüm sizi birazcık üzebilir. Yakın zamanda onları da atacağim

Beğendinizz miiii